وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٤٨
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ ’dur. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
مَتٰى istifham ismi olup, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَتَىٰ (Ne zaman?) sorusu geçmiş veya gelecek bir zamanın belirlenmesi için sorulur. İşaret ismi هٰذَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. الْوَعْدُ işaret isminden bedel veye atf-ı beyan olup damme ile merfûdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ‘ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِقٖينَ kelimesi كُنْتُمْ ’un haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri, فمتى يحلّ العذاب şeklindedir.
Atf-ı beyân konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:
1. İsm-i işaretten sonra gelen camid ismin (muşârun ileyhin) atf-ı beyân olarak gelmesi
2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atf-ı beyân olarak gelmesi
3. Sıfattan sonra gelen mevsûfun atf-ı beyân olarak gelmesi
4. Tefsir harfi اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler. Ayette ism-i işaretten sonra gelen camid isim (muşârun ileyh) olduğu için الْوَعْدُ kelimesi atf-ı beyândır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَتٰى soru edatı ile geçmiş veya gelecekle ilgili zamanın belirtilmesi istenir. Bu edat, Kur'an'da 9 yerde kullanılmış ve buralarda istifhamın dışında herhangi bir mana ifade etmemiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
صَادِقٖينَ kelimesi sülâsî mücerredi صدق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌ cümlesine atfedilmiştir. Cümlenin müstenefe olduğu da söylenmiştir.
Cümle Yunus Suresi 46. ayetteki وإمّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ cümlesine matuftur.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t -Tenvîr)
Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ , istifhâm üslubunda talebî inşâî isnaddır. İnkârcıların sözleri, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen onların istihza niyetlerini açıklar mahiyette olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Zaman zarfı مَتٰى mahzuf mukaddem habere mütealliktir. هٰذَا muahhar mübtedadır. الْوَعْد ’in, işaret ismi هٰذَا ile işaret edilmesi mütekellimin tahkir amacını ifade etmiştir.
هٰذَا ’dan bedel olan الْوَعْدُ nedeniyle cümlede ıtnâb sanatı vardır.
Vaade işaret eden هٰذَا ‘da istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Burada soru ifadesinin kullanılışı yavaşlatma/geciktirme amaçlıdır. Bu ise onların umursamazlık ve kayıtsızlıklarından kinayedir. İşte onların aldırış etmemeleri; yalanlayanlardan olmaları sonucunu doğurmuştur. Buna ise إنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ kavli ile işaret edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Onlar, kendilerine vaad edilen azabı, istihza ve inkâr yoluyla acilen istemek anlamında böyle diyorlardı. Nitekim cevaptan da bu mana anlaşılıyor. Yoksa onlar, [Diyorlar ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz bu vaîd ne zaman?"] ayetinde olduğu gibi, muhatabı ilzam için, azabın vaktini tespit isteğiyle bunu söylemiyorlardı. Yani onlar, mezkûr vaadi içeren ayetleri kendilerine okuyan Resûlüllah (s.a.v.) ile mü'minlere: "Eğer azabın geleceği ihbarında doğru iseniz, bu azap ne zaman?" diyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu tehdit buyrulurken ذلك değil, yakın için kullanılan işaret ismi هٰذَا gelmiştir. Böylece bu sözlerini, onları tehdit ettiği vakit söylediklerine delalet edilmiştir. Yani bunu tehditten bir süre sonra söylememişlerdir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)
مَتٰى soru edatı ile geçmiş veya gelecekle ilgili zamanın belirtilmesi istenir. Bu edat, Kur'ân'da 9 yerde kullanılmış ve buralarda istifhamın dışında herhangi bir mana ifade etmemiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri, فمتى يحلّ العذاب (Azap ne zaman olacak?) şeklindedir.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi صَادِق۪ينَ 'nin ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِ şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (s.a.v) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)
Bu ayet, altı surede aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan bu cümleler arasında tekrir ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu iktibas sanatıdır. Kur’an kendi sözünden alıntı yapmıştır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa اِنْ kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir. 2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi. 3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
Bu ifade, her ümmetin kendisine gönderilmiş olan peygambere bu şekilde söz söylemiş olduklarına delalet eder. Bunun delili “Eğer (iddianızda) doğru iseniz…” sözüdür. Zira bu ifade çoğul olup, Cenab-ı Hakk'ın, [Her ümmetin bir peygamberi vardır. (Yunus Suresi, 47) ayetine uygun düşmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)