بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُرُ اِلَيْكَۜ اَفَاَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُوا لَا يُبْصِرُونَ ٤٣
وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُرُ اِلَيْكَۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası يَنْظُرُ اِلَيْكَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَنْظُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. اِلَيْكَ car mecruru يَنْظُرُ fiiline mütealliktir.
اَفَاَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُوا لَا يُبْصِرُونَ
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. ف istînâfiyyedir. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَهْدِي cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
تَهْدِي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. الْعُمْيَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. لَوْ cezmetmeyen şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. لَا يُبْصِرُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يُبْصِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
يُبْصِرُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi بصر ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُرُ اِلَيْكَۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنْهُمْ car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan يَنْظُرُ اِلَيْكَؕ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin sonunda müradifi zikredilen يَنْظُرُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Burada kastedilen mana Peygamber Efendimizin (s.a.v) kör ve sağırlara vahyi ulaştıramayacağıdır. Bu mana içinde anlatılan ikinci şey ise işitmenin görmeden önce gelmesidir. Yani idmâc sanatı vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
Görmekten maksat, bir anlam çıkarmaktır (itibar etmektir). Bu da basiretin gereğidir. İşte bundan dolayıdır ki basiret sahibi âmâ, ahmak olup gözleri görenin idrak edemediğini idrak eder.Ahmaklık ile âmâlık bir araya gelince, artık onlara hidayet kapısı tamamen kapanmış olur.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Önceki ayetle arasında mukabele sanatı vardır.
اَفَاَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ
Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Hemze inkârî manadadır.
فَ istînâfiyyedir. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama ve ikaz kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ’dır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen cümlede اَنْتَ mübteda, تَهْدِي الْعُمْيَ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
الْعُمْيَ kelimesinde istiare sanatı vardır. Doğru yolda olmayanlar köre benzetilerek istiare yapılmıştır. Kâfirler hakkı görmezlikten geldikleri için Yüce Allah onları körlere benzetmiştir.
اَفَاَنْتَ تَهْدِي الْعُمْيَ [Körleri sen mi hidayete eriştireceksin], ifadesi onların hidayetini inkâr ve bunun imkânsız olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَوْ كَانُوا لَا يُبْصِرُونَ
وَلَوْ كَانُوا لَا يَعْقِلُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. İstifham üslubundan şart üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, şarttır.
Şartın takdiri فأنت لا تَهْدِي الْعُمْيَ (... sen körleri hidayete erdiremezsin.) olan cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.
كَان ’nin haberi olan لَا يُبْصِرُونَ ‘nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
الْعُمْيَ - يُبْصِرُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, لَا يُبْصِرُونَ - الْعُمْيَ ve يُبْصِرُونَ - يَنْظُرُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Önceki ayetle bu ayet arasında mukabele sanatı vardır.
لَا يُبْصِرُونَ - يَنْظُرُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
Ayette idmâc sanatı vardır. Burada kastedilen mana Peygamber Efendimizin (s.a.v)
kör ve sağırlara vahyi ulaştıramayacağıdır. Bu mana içinde anlatılan ikinci şey ise işitmenin görmeden önce gelmesidir. Çünkü işitmeyen kişinin aklı da olmayabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
İbn Kuteybe şöyle der: “Allah, Kur'an'da ne zaman görmeyi ve duymayı birlikte zikrederse çoğunlukla duymayı görmeden önce zikretmiştir ki bu da duymanın görmeden daha efdal olduğuna delalet eder.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayetin maksadı, tedavi edilemeyecek kadar akıl hastalığına tutulmuş olanların tedavisinin mümkün olmadığını belirterek, Hz. Peygamberi (s.a.v) tesellidir. Doktor, hastayı tedavi kabul etmeyecek bir derecede görünce ondan yüz çevirir ve onun tedaviyi kabul etmemesinden dolayı hayrete düşmez. İşte tıpkı bunun gibi senin de o kâfirlerin durumundan hayrete düşmemen gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْـٔاً وَلٰكِنَّ النَّاسَ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ٤٤
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْـٔاً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَظْلِمُ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَظْلِمُ damme ile merfû muzari fiiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. النَّاسَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. شَيْـٔاً masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلٰكِنَّ النَّاسَ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنَّ istidrâk harfidir. لٰكِنَّ harfi de اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre لٰكِنَّ de اِنَّ gibi cümleyi tekid eder.
النَّاسَ kelimesi لٰكِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. اَنْفُسَهُمْ mukaddem mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَظْلِمُونَ cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَظْلِمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْـٔاً
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ ’nin haberi olan لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْـٔاً cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari sıygada fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır.
Mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib olarak gelmiş sıfatı olan شَيْـٔاً ’ deki nekrelik kıllet (azlık) ve “herhangi bir” anlamındadır. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre, umuma işarettir.
Ayetin sonunda müştakının geldiği يَظْلِمُ fiilinde irsâd sanatı vardır.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْـٔاً [Şüphesiz ki Allah, hiçbir şeyde insanlara zulmetmez; fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.] Bu ayeti kerimenin siyakı, hüccetle ilzam (yanıt veremez duruma getirmek) içindir. Ancak ceza vaîdi olması da mümkündür. Makabli (kendinden öncesi) için tamamlayıcı bir zeyl (devamı) mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
شَيْـٔاً kelimesi herhangi bir şeyi ifade ettiği gibi mef‘ûlün bih de olabilir. Herhangi bir zulüm manasında olduğunda, masdar olduğu için mef‘ûlü mutlak kabilinden olur. Her iki mana da murad edilmiştir. Yani “herhangi bir şeyle veya herhangi bir zulümle zulme uğramazlar” demektir. Bu ihtimaller manayı zenginleştirir. Eğer الظلم من شيئا (zulümden bir şey) buyurulsaydı, tek bir mana söz konusu olurdu. Bunun için ifade mutlak olarak gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s.112)
Allah Teâlâ insanlara zulmetmeyeceğini iki tekid içeren bir cümleyle ifade etmiştir.
Vahidî: “Allah Teâlâ, zulmü kendisinden mülkünde tasarruf sahibi olduğu için nefyetmiştir. Böyle (kendi mülkünde tasarruf eden) zalim olmaz. İnsanların fiilleri onların kesbleri (kazandıkları) sebebi ile kullara izafe edildiği için Allah Teâlâ ‘Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.’ buyurmuştur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلٰكِنَّ النَّاسَ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Cümle, وَ ’la makabline atfedilmiştir.
İstidrâk harfi, zulmü Allah Teâlâ’dan nefyetmek için gelmiştir.
İstidrak manasındaki لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
لٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474)
İstidrak, '' önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لٰكِنَّ ’nin haberi olan اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ’nin müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan اَنْفُسَهُمْ , zulmün ona olduğunu vurgulamak için, amili olan يَظْلِمُونَ ‘e takdim edilmiştir.
Mef’ûlün amiline takdimi, onların küfrünün sadece kendi nefislerine zarar olduğunu ifade etmek kastıyla yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَظْلِمُونَ - لَا يَظْلِمُ arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
النَّاسَ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْۜ قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ ٤٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَوْمَ | ve gün |
|
| 2 | يَحْشُرُهُمْ | onları toplayacağımız |
|
| 3 | كَأَنْ | sanki gibi |
|
| 4 | لَمْ |
|
|
| 5 | يَلْبَثُوا | kalmamışlar |
|
| 6 | إِلَّا | bile |
|
| 7 | سَاعَةً | bir anı kadar |
|
| 8 | مِنَ | -den |
|
| 9 | النَّهَارِ | gündüz- |
|
| 10 | يَتَعَارَفُونَ | tanışırlar |
|
| 11 | بَيْنَهُمْ | kendi aralarında |
|
| 12 | قَدْ | muhakkak |
|
| 13 | خَسِرَ | zarara uğramışlardır |
|
| 14 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 15 | كَذَّبُوا | yalanlayan(lar) |
|
| 16 | بِلِقَاءِ | kavuşmayı |
|
| 17 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 18 | وَمَا | ve |
|
| 19 | كَانُوا |
|
|
| 20 | مُهْتَدِينَ | doğru yola girmeyenler |
|
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْۜ
وَ istînâfiyyedir. يَوْمَ zaman zarfı, gelecek olan يَتَعَارَفُونَ fiiline veya takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. يَحْشُرُهُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَحْشُرُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا cümlesi, gaib zamir هُمْ ‘ün hali olarak mahallen mansubdur.
كَأَنْ harfi كَأَنَّ ’den muhaffefedir. İsmi mahzuftur. Takdiri, هُمْ şeklindedir. لَمْ يَلْبَثُٓوا cümlesi كَاَنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَلْبَثُٓوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. سَاعَةً zaman zarfı, يَلْبَثُٓوا fiiline mütealliktir. مِنَ النَّهَارِ car mecruru سَاعَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.
يَتَعَارَفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَهُمْ mekân zarfı يَتَعَارَفُونَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَوْمَ hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olan zarflardandır. Cümleye muzâf olduğunda, muzâfun ileyh cümlesinin başında اَنْ bulunmaz. Bu duruma pratikte çok rastlanmaktadır. Burada cümleye muzâf olmuştur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hafifletilmiş olan كَأَنْ aynı كَأَنَّ gibi isim cümlesinin başına gelir. İsmi mahzuf şan zamiri, haberi de isim veya fiil cümlesi olur. Eğer müspet (olumlu) fiille başlayan fiil cümlesi olursa başına قَدْ, menfi (olumsuz) cümle olursa لَمْ gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَعَارَفُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi عرف ’dir.
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezahür (görünmek ve zorlanmak), tedrîc (bir işin aşamalı olarak, aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat (mufaale babına ait bir fiilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerret mana (türemiş olduğu mücerret fiille aynı manada kullanılması) anlamları katar. Müşareket (İşteşlik/ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. خَسِرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذٖينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَذَّبُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِلِقَٓاءِ car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَذَّبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. مُهْتَدٖينَ kelimesi, كَانُوا ’nun haberi olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
مُهْتَدٖينَ sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Zaman zarfı يَوْمَ , ihtimam için, amili olan يَتَعَارَفُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi olan يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid ve teşbih ifade eden كانّ ’den muhaffefe كَاَنْ ’nin dahil olduğu كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ cümlesi, mef’ûl zamirden haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَاَنْ ’nin takdiri هُمْ olan ismi, mahzuftur.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan fiil لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ cümlesi, كَاَنْ ’in haberidir. لَمْ ve اِلَّا ile oluşan kasr, fiille zaman zarfı arasındadır.
يَلْبَثُٓوا maksûr/sıfat, سَاعَةً maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. ‘Günün sadece bir saati kaldık’ anlamını tekid eder.
سَاعَةً ’deki nekrelik, nev ve kıllet (azlık) ifade eder.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
كانَّ , çoğunlukla müşâbehet için kullanılır. Bu ayette olduğu gibi bu harfi müşebbeh ve müşebbehün bih takip eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
مِنَ النَّهَارِ ’daki مِنَ ba’diyet içindir.
سَاعَةً - النَّهَارِ - يَوْمَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ [O gün onları toplar. Sanki dünyada gündüzden bir saat kalmışlar gibi.] Dünyada ya da kabirlerde kalma sürelerini kısa görürler, çünkü korkunç şeyler göreceklerdir. كَاَنْ لَمْ يَلْبَثُٓوا şeklindeki teşbih cümlesi hal yerindedir yani “Onları ancak bir saat kalmış bir kimseye benzeterek toplayacağız.” demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Burada saatten murad, az bir zamandır. Bilindiği gibi saat bir zaman birimidir. Günün bir saati denmesinin sebebi, gündüz saatlerinin geceden daha iyi bilinmesindendir. Haşir sırasında sanki insanlar dünyada ancak bu kadar bir zaman kalmış ve dünya nimetlerinden ancak bu kadar bir zaman yararlanmışlardır. Yahut onların hali berzah (ölümle kıyamet arası) âleminde ancak bu kadar az bir zaman kalmış kimsenin haline benzer. Dünyada ancak bir saat kadar kalmış olmaktan murad, haşrin son derece korkunç olduğunu belirtmek ve onların, “Gerçekten öldüğümüz, toprak ve (bir yığın çürümüş) kemik olduğumuz zaman mı, biz mi diriltileceğiz?” demek suretiyle ahiret hayatını imkânsız görmelerinin ve inkâr etmelerinin batıl olduğunu beyan etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayetten, onların, birbirlerini azarlayarak her bir grubun diğer gruba, “Sen beni, şu vakit saptırdın ve falanca kötü fiili bana güzel gösterdin.” diyerek aralarındaki tanışıp konuşmaları kastedilmiştir ki bu birbirlerini kınama, azarlama, birbirlerinden uzaklaşma ve birbirleriyle alakalarını kesme tanışması olup; bir şefkat, merhamet ve sevgi tanışması değildir. Halbuki Cenab-ı Hakk'ın, “Hiçbir hısım bir hısmı sormayacak.” (Mearic Suresi, 10) buyruğundan kastedilen ise birbirlerine karşı şefkat ve merhamet dileme tanışmasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Cümle tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet mazi fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.
خَسِرَ fiilinin faili konumundaki ism-i mevsûl الَّذٖينَ ’nin sıla cümlesi olan كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
كَذَّبُوا fiili تفعيل babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, sonraki habere dikkat çekmenin yanı sıra sözü geçenleri tahkir amacına matuftur.
كَذَّبُوا fiiline müteallik olan بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ car-mecruru veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Bu izafette, اللّٰهِ ismine muzâf olan لِقَٓاءِ şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
لِقَٓاءِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ ibaresi, hesap gününden kinayedir.
بِلِقَٓاءِ اللّٰهِ ibaresi ‘’ba’s” manasında istiare olarak kullanılmış, istiare-i temsiliyedir. Allah’ın vaad ve vaîdinin yerine gelmesi için huzur-u ilahiye gelme hali, hesap vermek üzere ceza için kölenin efendisinin huzuruna çıkmasına benzetildi. Bu temsil Kur’an’da ve hadislerde yaygındır.(Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Eğer Allah'a kavuşmaktan murad kötü kavuşma ise hüsran da, helâk ve sapıklıktır. Yani onlar, yalanlamaları sebebiyle dalalete düşüp helak olmuşlardır; kurtuluş yoluna da erişememişlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَا كَانُوا مُهْتَد۪ينَ
Cümle, atıf harfi وَ ’la …قَدْ خَسِرَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfî كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan مُهْتَد۪ينَ , ism-i fail kalıbında gelerek durumun sübutuna ve devamlılığına işaret etmiştir.
مُهْتَدٖينَ - كَذَّبُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
مَا كَان ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ ٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِمَّا | veya |
|
| 2 | نُرِيَنَّكَ | sana göstersek |
|
| 3 | بَعْضَ | bir kısmını |
|
| 4 | الَّذِي |
|
|
| 5 | نَعِدُهُمْ | onlara vaadettiklerimizin |
|
| 6 | أَوْ | ya da |
|
| 7 | نَتَوَفَّيَنَّكَ | seni vefat ettirsek |
|
| 8 | فَإِلَيْنَا | sonuçta bizedir |
|
| 9 | مَرْجِعُهُمْ | onların dönüşü |
|
| 10 | ثُمَّ | sonra |
|
| 11 | اللَّهُ | Allah |
|
| 12 | شَهِيدٌ | şahittir |
|
| 13 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 14 | مَا | şey |
|
| 15 | يَفْعَلُونَ | onların yaptıkları |
|
وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِمَّا lafzında, şart harfi إنْ harfi مَّا ’ya idgam edilmiştir. مَّا zaid olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki نَّ ’da fiili tekid etmektedir.
نُرِيَنَّكَ şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Fiilin sonundaki ن, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
بَعْضَ ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müfred müzekker has ismi mevsûl الَّذٖي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası نَعِدُهُمْ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
نَعِدُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. نَتَوَفَّـيَنَّكَ şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. Fiilin sonundaki ن, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir ك mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
ف şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِلَيْنَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُهُمْ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. شَهٖيدٌ haber olup damme ile merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl عَلٰى harf-i ceriyle شَهٖيدٌ e mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası يَفْعَلُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَفْعَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِمَّا ’daki إن şartıyyedir, ما ise ona tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki sonuna fiili tekid eden ن 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî,,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl İsra Suresi, 23)
اِمَّٓا iki yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اِمَّا ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî talebî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının tahyir ve ibaha, haberî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
نُرِيَنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
نَتَوَفَّـيَنَّ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
شَهٖيدٌ kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ
Ayetin ilk cümlesi, وَ ’la önceki ayetteki يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte اِمَّا , şart harfi إنْ ve tekid ifade eden zaid ما ’dan oluşmuştur. Bu tekid muzari fiile bitişen nûn-u sakîle ile artırılmıştır.
Şart cümlesi olan نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ , muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
بَعْضَ ‘nin muzâfun ileyhi olan has ism-i mevsûl الَّذٖي ’nin sıla cümlesi olan نَعِدُهُمْ , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Matufun aleyhle aynı üsluba sahip نَتَوَفَّـيَنَّكَ cümlesi, اَوْ atıf harfiyle şart cümlesine atfedilmiştir.
Fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Birbirine atfedilen bu iki cümlede ihtibak sanatı vardır. İkinci cümledeki نَتَوَفَّـيَنَّكَ , ilk cümleden, ilk cümledeki مَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذٖي نَعِدُهُمْ ibaresi ikinci cümleden hazfedilmiştir.
İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. اِلَيْنَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُهُمْ , muahhar mübtedadır.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Şuarâ/113)
مَرْجِعُهُمْ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
بَعْضَ [bir kısım] kelimesinin kullanılması, onlara vadedilen azabın bir kısmının dünyada kendilerine gösterileceğine işarettir. Allah Teâlâ, bunu Bedir Savaşında göstermiştir. Yok eğer azabın bir kısmını dünyada sana göstermeden seni vefat ettirirsek, her halükârda dünyada da ahirette de onların dönüşü yalnız bizedir. O zaman, kendilerine vaad ettiklerimizi elbette yerine getireceğiz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Aynı şekilde atfedilen نَتَوَفَّيَنَّكَ sözündeki muzari fiile de bu ن ’u tekid es-sakîle bitişmiştir. Şart fiilinin ve ona matuf olanın bir cezası olur. Çünkü her ikisi de tek bir cezayı gerektirir. Her iki ceza da mahzuftur. Takdiri şöyle olur: Onlara vaadettiğimiz bir kısmını sana muhakkak göstereceğiz ve sen hayattayken Allah’ın nusretini göreceksin ya da seni vefat ettireceğiz ve şahitler gününde Allah’ın nusretini göreceksin. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 365)
Cenab-ı Hakk'ın وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذٖى نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِلَيْنَا مَرْجِعُهُم [Onlara vadettiğimizin bir kısmını sana göstersek de yahut senin ruhunu alsak da nihayet onların dönüşü ancak bizedir.] ayetine gelince bil ki Cenab-ı Hakk'ın, “Nihayet onların dönüşü ancak bizedir.” buyruğu نَتَوَفَّيَنَّكَ sözünün cevabı olup, وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ “eğer sana göstersek” ifadesinin cevabı mahzufdur. Buna göre kelamın takdiri şöyle olur: “Onlara vadettiğimizin bir kısmını eğer sana gösterirsek işte o budur. Vadettiğimiz şeyi sana göstermeden önce senin ruhunu alırsak şüphesiz ki sen onu ahirette göreceksin.” Bil ki bu, Cenab-ı Hakk'ın, Resulüne, kâfirleri pek çok zillete düşürüp onları rezil ettiğini dünyada gösterdiğine; ölümünden sonra da ona bu hususlara dair daha fazlasını göstereceğine delalet eder. Hz. Peygamber hayatta iken de ölümünden sonra da bu tür şeylere dair pek çok şeyin gerçekleşmesinde şüphe yoktur. Ama kıyamette başlarına gelecek şey ise daha çoktur. Bu, haktan yana olanların akıbetlerinin güzel, günahkârların akıbetlerinin de ayıplanmış ve kınanmış olduğuna dikkat çekmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ثُمَّ اللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ
Ayetin son cümlesi, rütbe ve terahi ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle, şartın cevabına atfedilmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰه isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İşin büyüklüğünü göstermek, ikazı artırmak ve kalplere korku salmak için, azamet zamirinden sonra Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır.
اِلَيْنَا ve اللّٰهُ arasında mütekellimden gaibe geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Müsned olan شَه۪يدٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
شَهٖيدٌ kelimesi شَاهِدُ 'un mübalağasıdır. شَاهِدُ, bir hadise vukua gelirken orada olup hadisenin vukuunu gözüyle görendir. Hadise yerine uzak olanlar gözleriyle göremeyeceklerinden, başka vasıta ile olayı öğrenseler bile onlara şahit denmez. Şehid, insanların hazır bulunmadıkça bilemedikleri şeyleri bilen, gören ve haberi olandır.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki يَفْعَلُونَ cümlesi, masdar teviliyle شَه۪يدٌ ‘e mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin son iki cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek' şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Onların dönüşü bizedir. Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir.] ifadesinde Allah Teâlâ, bütün mahlukatın dönüşünün kendisine olduğunu ve yaptıklarına şahit olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
شَه۪يدٌ - نُرِيَنَّكَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ثُمَّ اللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ [Sonra Allah onların yaptıkları şeylere şahittir.] yani karşılığını verir. Şahitliği zikretmiş, sonucunu ve gereğini murad etmiştir. Bunun içindir ki sonucunu ثُمَّ ile göstermiştir. Ya da “Kıyamet gününde onların yaptıklarına karşılık şahitlik edecektir” demektir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu şahitlikten murad, ya onun gereği ve sonucu olan Allah Teâlâ’nın kendilerini cezalandırmasıdır ya da onların uzuvlarını konuşturmak suretiyle şehadetin yerine getirilmesidir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلِكُلِّ | ve hepsi için vardır |
|
| 2 | أُمَّةٍ | ümmetin |
|
| 3 | رَسُولٌ | bir peygamberi |
|
| 4 | فَإِذَا | ne zaman ki |
|
| 5 | جَاءَ | geldiğinde |
|
| 6 | رَسُولُهُمْ | Peygamberleri |
|
| 7 | قُضِيَ | hükmedilir |
|
| 8 | بَيْنَهُمْ | aralarında |
|
| 9 | بِالْقِسْطِ | adaletle |
|
| 10 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 11 | لَا |
|
|
| 12 | يُظْلَمُونَ | haksızlığa uğratılmazlar |
|
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِكُلِّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. رَسُولٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
فَاِذَا جَٓاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَسُولُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ ’dir.
قُضِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili mahzuftur. Takdiri, القضاء şeklindedir. بَيْنَهُمْ mekân zarfı, قُضِيَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْقِسْطِ car mecruru naib-i failin mahzuf haline mütealliktir.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُظْلَمُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُظْلَمُونَ fiili ن 'un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir.
إِذَا : Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. إِذَا ’dan sonraki şart cümlesinin fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir:
a. إِذَا fiil cümlesinden önce gelirse zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (müfacee = sürpriz) harfi olur.
b. إِذَا ’nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına ف ’nin gelip gelmeme durumu iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır.
c. Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌۚ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir.
Öncesindeki cümlenin mazmununun sebebi menzilindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِكُلِّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. رَسُولٌ , muahhar mübtedadır.
اُمَّةٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev , رَسُولٌ ‘deki nekrelik ise tazim ve özel bir nev ifade eder.
فَاِذَا جَٓاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Şart üslubunda gelen terkip, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan جَٓاءَ رَسُولُهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Cümlede zamir makamında رَسُولُ ‘nün, zahir olarak tekrarlanması, resullere tazim için yapılmış iltifat ve itnâb sanatıdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Burada إنْ değil, اِذَا buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)
فَ tefrî’, إِذَا gelecekten soyutlanmış zarf içindir. Mana şöyle olur: Resul geldiği zaman aralarında adaletle hüküm olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin son cümlesi olan وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ‘ye dahil olan وَ , haliyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidai kelamdır. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için gelen ifadelerdir.
Munfasıl zamir هُمْ müsnedün ileyh, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يُظْلَمُونَ۟ cümlesi, müsneddir. Müsnedin menfî muzari sıygada gelmesi hükmü takviye, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade eder.
يُظْلَمُونَ ve قُضِيَ fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kur'ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُظْلَمُونَ - الْقِسْطِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ {Aralarında adaletle hüküm verlir.] sözünden sonra وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ “Onlara zulmedilmez.” buyurulması hükmetmedeki hassasiyeti vurgulamak kastıyla gelmiş ıtnâb sanatıdır.
رَسُولُ ve هُمْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
الْقِسْطِ ile عدل arasında anlam yakınlığı vardır.
عدل : iki müsavi şey arasındaki eşitliktir. قسط ise “paylaştırma ve cüzlere ayırmak”tır.
عدل iki taraf arasında olur, yani iki taraf arasındaki eşitliktir. İki taraf arasındaki denklik ve eşitliğe delalet etmek için mekân zarfı olan بَيْنَ ile müteaddi olur.
قِسْطِ ’a gelince güzel bir şekilde paylaştırmak demektir. أَقسطَ في تعامله مع الناس (İnsanlarla ilişkilerde hakkı gözetir) denir. Yani “Her hak sahibine hakkını ve payını, tam ve eksiksiz olarak verir.” demektir. Paylaştırmak ve hakkın, hissenin çıkarılması manasındadır.
يُقْسِطُ fiili payın tam verildiğine delalet etmek için, وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى (Eğer yetimler hakkında قِسْطِ yapamamaktan korkarsanız…) şeklinde olduğu gibi kendisinden sonra gelen فِي harfi ile müteaddi olur. Güzel muamele ve hakkın yerine getirildiğine delalet için اِلَى harfiyle de gelebilir. (Hâlidî, Vakafât, s. 40)
Bu ayet, Cenab-ı Hakk'ın daha önce geçmiş ümmetlerin her birine bir peygamber gönderdiğine ve hiçbir ümmeti asla ihmal etmediğine delalet eder. Bu husus, [Hiçbir ümmet yoktur ki onların içinde mutlaka bir uyarıcı bulunmamış olsun! (Fatır Suresi, 24)] ayeti ile de teyit edilmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayetteki tekrar ( لَا يُظْلَمُونَ ifadesi), Cenab-ı Hakk'ın, kendisinden zulmü nefyetme hususundaki tekid ve teyitten ötürüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ cümlesi, Kur’ân’da 11 kez tekrarlanmıştır.
Tekrarlanan cümleler arasında tekrir ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, S. 314)
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٤٨
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ ’dur. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
مَتٰى istifham ismi olup, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَتَىٰ (Ne zaman?) sorusu geçmiş veya gelecek bir zamanın belirlenmesi için sorulur. İşaret ismi هٰذَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. الْوَعْدُ işaret isminden bedel veye atf-ı beyan olup damme ile merfûdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ‘ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِقٖينَ kelimesi كُنْتُمْ ’un haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri, فمتى يحلّ العذاب şeklindedir.
Atf-ı beyân konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:
1. İsm-i işaretten sonra gelen camid ismin (muşârun ileyhin) atf-ı beyân olarak gelmesi
2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atf-ı beyân olarak gelmesi
3. Sıfattan sonra gelen mevsûfun atf-ı beyân olarak gelmesi
4. Tefsir harfi اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler. Ayette ism-i işaretten sonra gelen camid isim (muşârun ileyh) olduğu için الْوَعْدُ kelimesi atf-ı beyândır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَتٰى soru edatı ile geçmiş veya gelecekle ilgili zamanın belirtilmesi istenir. Bu edat, Kur'an'da 9 yerde kullanılmış ve buralarda istifhamın dışında herhangi bir mana ifade etmemiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
صَادِقٖينَ kelimesi sülâsî mücerredi صدق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌ cümlesine atfedilmiştir. Cümlenin müstenefe olduğu da söylenmiştir.
Cümle Yunus Suresi 46. ayetteki وإمّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ cümlesine matuftur.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t -Tenvîr)
Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ , istifhâm üslubunda talebî inşâî isnaddır. İnkârcıların sözleri, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen onların istihza niyetlerini açıklar mahiyette olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Zaman zarfı مَتٰى mahzuf mukaddem habere mütealliktir. هٰذَا muahhar mübtedadır. الْوَعْد ’in, işaret ismi هٰذَا ile işaret edilmesi mütekellimin tahkir amacını ifade etmiştir.
هٰذَا ’dan bedel olan الْوَعْدُ nedeniyle cümlede ıtnâb sanatı vardır.
Vaade işaret eden هٰذَا ‘da istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Burada soru ifadesinin kullanılışı yavaşlatma/geciktirme amaçlıdır. Bu ise onların umursamazlık ve kayıtsızlıklarından kinayedir. İşte onların aldırış etmemeleri; yalanlayanlardan olmaları sonucunu doğurmuştur. Buna ise إنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ kavli ile işaret edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Onlar, kendilerine vaad edilen azabı, istihza ve inkâr yoluyla acilen istemek anlamında böyle diyorlardı. Nitekim cevaptan da bu mana anlaşılıyor. Yoksa onlar, [Diyorlar ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz bu vaîd ne zaman?"] ayetinde olduğu gibi, muhatabı ilzam için, azabın vaktini tespit isteğiyle bunu söylemiyorlardı. Yani onlar, mezkûr vaadi içeren ayetleri kendilerine okuyan Resûlüllah (s.a.v.) ile mü'minlere: "Eğer azabın geleceği ihbarında doğru iseniz, bu azap ne zaman?" diyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu tehdit buyrulurken ذلك değil, yakın için kullanılan işaret ismi هٰذَا gelmiştir. Böylece bu sözlerini, onları tehdit ettiği vakit söylediklerine delalet edilmiştir. Yani bunu tehditten bir süre sonra söylememişlerdir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)
مَتٰى soru edatı ile geçmiş veya gelecekle ilgili zamanın belirtilmesi istenir. Bu edat, Kur'ân'da 9 yerde kullanılmış ve buralarda istifhamın dışında herhangi bir mana ifade etmemiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri, فمتى يحلّ العذاب (Azap ne zaman olacak?) şeklindedir.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi صَادِق۪ينَ 'nin ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِ şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (s.a.v) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)
Bu ayet, altı surede aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan bu cümleler arasında tekrir ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu iktibas sanatıdır. Kur’an kendi sözünden alıntı yapmıştır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa اِنْ kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir. 2. Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi. 3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
Bu ifade, her ümmetin kendisine gönderilmiş olan peygambere bu şekilde söz söylemiş olduklarına delalet eder. Bunun delili “Eğer (iddianızda) doğru iseniz…” sözüdür. Zira bu ifade çoğul olup, Cenab-ı Hakk'ın, [Her ümmetin bir peygamberi vardır. (Yunus Suresi, 47) ayetine uygun düşmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي ضَراًّ وَلَا نَفْعاً اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ لِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۜ اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ ٤٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | لَا |
|
|
| 3 | أَمْلِكُ | ben dokunduramam |
|
| 4 | لِنَفْسِي | kendime |
|
| 5 | ضَرًّا | bir zarar |
|
| 6 | وَلَا | veya |
|
| 7 | نَفْعًا | yarar |
|
| 8 | إِلَّا | başka |
|
| 9 | مَا |
|
|
| 10 | شَاءَ | dilediğinden |
|
| 11 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 12 | لِكُلِّ | hepsi için vardır |
|
| 13 | أُمَّةٍ | ümmetin |
|
| 14 | أَجَلٌ | bir eceli |
|
| 15 | إِذَا | zaman |
|
| 16 | جَاءَ | geldiği |
|
| 17 | أَجَلُهُمْ | ecelleri |
|
| 18 | فَلَا | ne |
|
| 19 | يَسْتَأْخِرُونَ | öne alınırlar |
|
| 20 | سَاعَةً | bir saat |
|
| 21 | وَلَا | ne de |
|
| 22 | يَسْتَقْدِمُونَ | geriye bırakılırlar |
|
قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي ضَراًّ وَلَا نَفْعاً اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ لِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي ضَراًّ ’dur. قُلْ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَمْلِكُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. لِنَفْسٖي car mecruru اَمْلِكُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ضَراًّ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَفْعاً atıf harfi وَ ile ضَراًّ ’e matuftur.
اِلَّا istisna harfidir. مَا müşterek ism-i mevsûl muttasıl veya munkatı’ istisna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası شَٓاءَ اللّٰهُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
شَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
لِكُلِّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمَّةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَجَلٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَجَلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı لَا يَسْتَأْخِرُونَ ’dir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَأْخِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سَاعَةً zaman zarfı يَسْتَأْخِرُونَ fiiline mütealliktir. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. لَا يَسْتَقْدِمُونَ cümlesi atıf harfi وَ ’la يَسْتَأْخِرُونَ ‘e matuftur.
يَسْتَقْدِمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
إِذَا : Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
إِذَا ’dan sonraki şart cümlesinin fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir:
a. إِذَا fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (müfacee = sürpriz) harfi olur.
b. إِذَا ’nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına ف ’nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır.
c. Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَقْدِمُون fiilli, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İstif’âl babındadır. Sülâsîsi قدم ’dir.
يَسْتَأْخِرُونَ fiilli, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil İstif’âl babındadır. Sülâsîsi أخر ‘dır.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي ضَراًّ وَلَا نَفْعاً اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْسٖي ضَراًّ وَلَا نَفْعاً اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُ cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfinin tekrarı tekid ifade eder. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَا نَفْعاً ‘a dahil olan nefiy harfi olumsuzluğu tekit için gelmiş zaid harfle yapılan ıtnâbdır.
Zarar ve faydanın وَ ‘la birbirine atfedilmesi, ikisinin ayrı ayrı olma durumunu da nefyetmiştir. Arada atıf olmasaydı zarar ve faydanın ayrı ayrı değil de sadece ikisi birlikte olduğunda nefyedildiği anlaşılabilirdi.
نَفْعاً , tezat sebebiyle mef’ûl olan ضَراًّ ’a atfedilmiştir. Bu kelimelerdeki nekrelik nev (tür) ve kıllet (azlık) ifade eder. Nefy siyakında nekre selbin umumuna işaret eder.
نَفْعاً ve ضَراًّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve muvazene sanatları vardır.
Müstesna konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan شَٓاءَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Cümledeki istisna munkatıdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
“Allah Teâlâ’nın dilemesi olmadıkça ben kendime ne bir fayda ne de bir zarar verebilirim.” ifadesi kasr üslubuyla tekid edilmiştir.
قُلْ emrinin tekrar edilmesi, cevabın son derece önemli olduğunu belirtmek ve önceki ayettekinden tamamen ayrı ve bağımsız olduğuna dikkat çekmek içindir.
Peygamberimizin (s.a.v) kendi nefsine fayda ve zarar vermekten aciz olmasının belirtilmesi, burhanî (istidlal) yoldan, kıyamet vaktini bilmekten aciz olduğunu ispat içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)
ضَراًّ [zarar] kelimesinin نَفْعاً [fayda] kelimesine takdim edilişi, kendilerine zararı dokunacak olan tehdit karşısında ağır davranmaları sebebiyle ayetin amacına daha uygundur. Ayrıca zarara uğramak ihtimali fayda vermekten daha kolay gerçekleşir. Bunun için faydanın zarardan sonra zikredilmesi de mevcut durumdaki yükselme ve gelişmeye işaret etmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada zarar yarardan önce zikredilmiştir. Çünkü kelamın siyakı, zarar vermekten aciz olmayı belirtmek amacına yöneliktir. Menfaatin zikri ise aczi tamamlamak üzere daireyi genişletmek içindir. Araf Suresinin 188. ayetinde, menfaatin zarardan önce zikredilmesi ise onun önemini bildirmek içindir. Zaten o makamın gereği de budur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cümledeki istisna munkatı’dır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mutezile, Cenab-ı Hakk'ın, “De ki: Ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir fayda sağlamaya muktedir değilim…” ayetiyle delil getirerek, “Bu istisna kulun taat ve isyanı hariç, kendisi için herhangi bir zarar ve menfaate malik olamadığına ve bu istisnanın, kulun bu iki şey hususunda kendi başına ve bağımsız olduğuna delalet eder.” demişlerdir. Buna şöyle cevap verilir. Ehl-i sünnet alimleri: “Bu istisna, istisna-i munkatı’ olup kelamın takdiri وَ لٰكِنْ مَا شَاءَ اللّٰهُ مِنْ ذٰلِكَ كَائِنٌ ‘Fakat Allah'ın, buna dair dilemiş olduğu her şey muhakkak olacaktır.’ şeklindedir.” demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)
لِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۜ
Ta’lil hükmündeki cümle fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِكُلِّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجَلٌ , muahhar mübtedadır.
لِكُلِّ ‘nin muzafun ileyhi olan اُمَّةٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
لِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۜ [Her ümmetin bir eceli (vadesi) vardır.] sözü, geçen istisnadaki ibhâmı (belirsizliği) açıklığa kavuşturur ve geçen hükümdeki mutlakiyeti takyid eder (sınırlar). Çünkü o mutlakiyet, hükmedilen şeyin, Peygamberlerin gelişlerinden ve ümmetlerin tekziplerinden(yalanlamalarından) başka hiçbir şeye bağlı olmaksızın kesinliğini akla getirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte gerçekleşmesi kesin olan manaya delalet eden اِذَا edatı kullanılmıştır. Şart ِedatı اِذَا katiyet ifade eder.
Şart cümlesi جَٓاءَ اَجَلُهُمْ mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır ve اِذَا ’nın muzâfun ileyhidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)
جَٓاءَ اَجَلُهُمْ cümlesinde istiare sanatı vardır. اَجَلُهُمْ kelimesi جَٓاءَ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Ecelin bir şahıs gibi geleceği ifadesi, ona dikkat çekerek önemini artırmaktadır. Ayrıca bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Önemine binaen zamir makamında اَجَلٌ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karinesiyle gelen فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً şeklindeki cevap cümlesi menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
سَاعَةً ‘deki nekrelik, tazim içindir.
سَاعَةً en kısa zaman dilimi anlamındadır. Cüz-küll alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Burada saat asgari zaman birimi olarak kullanılmıştır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Aynı üslupta gelen وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ cümlesi, şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Birbirine atfedilmiş son iki cümlede ihtibak sanatı vardır. İlk cümlede فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً dedikten sonra ikinci cümlede sadece لَا يَسْتَقْدِمُونَ lafzıyla yetinilmiş سَاعَةً hazfedilmiştir. İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَسْتَأْخِرُونَ - يَسْتَقْدِمُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
“Artık ne bir saat tehir edilir.” ifadesinden sonra “Ne de takdim olunur.” ifadesinin ilave edilmesi, birincisi gibi bu da mümkün olduğu halde bunun gerçekleşmeyeceğini belirtmek için değildir. (Yani ecelleri geldiği zaman, ertelenmesi aklen mümkündür; fakat ecel geldikten sonra geriye döndürülüp kısaltılması aklen mümkün değildir.) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ecelin tehir edilemeyeceği, geciktirilemeyeceği; takdim edilemeyeceğinden, öne alınamayacağından önce zikredilmiştir. Çünkü maksat, onların, bir saat bile olsa azaptan kurtulamayacaklarını belirtmektir. Bu ise ecelin gecikmesi ile olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)
Tehir etmek, öne almaya takdim edilmiştir. Çünkü azabın tehir edilmesi günahkârların daha çok isteyeceği bir durumdur.
Hakk Teâlâ burada, “Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat erteleyebilir ne de bir saat öne alabilirler.” buyurmuştur. O halde اِذَا جَاءَ اَجَلُهُمْ ifadesi şart, فَلَا يَسْتَاْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ ise ceza (yani cevap) cümlesidir. ف ceza harfi olup bu ayette olduğu gibi ceza cümlesinin başına getirilmesi gerekli olan bir harftir. Bundan dolayı bu ayet, cezanın şart ile birlikte tahakkuk ettiğinde, ondan geri kalmadığına, ف harfinin terahiye (gecikme ve sonralığa) delalet etmeyip; başına geldiği cümlenin bir ceza cümlesi olduğuna delalet etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Talep ifade eden takdim ve tehir fiillerinde istif’al babının kullanılması; onların bunu istedikleri halde gerçekleştirmekten aciz olduklarını ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتاً اَوْ نَهَاراً مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ ٥٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | أَرَأَيْتُمْ | söyleyin bakalım |
|
| 3 | إِنْ | eğer |
|
| 4 | أَتَاكُمْ | size gelirse |
|
| 5 | عَذَابُهُ | O’nun azabı |
|
| 6 | بَيَاتًا | gece vakti |
|
| 7 | أَوْ | veya |
|
| 8 | نَهَارًا | gündüz |
|
| 9 | مَاذَا | ne diye |
|
| 10 | يَسْتَعْجِلُ | acele ediyorlar |
|
| 11 | مِنْهُ | bunda |
|
| 12 | الْمُجْرِمُونَ | suçlular |
|
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتاً اَوْ نَهَاراً مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. رَاَيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتٰيكُمْ şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَيَاتاً zaman zarfı, اَتٰيكُمْ fiiline mütealliktir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; إن أتاكم عذاب الله فأخبروني عنه ماذا يستعجل منه المجرمون şeklindedir.
اَوْ atıf harfi tahyîr / tercih ifade eder. نَهَاراً atıf harfi اَوْ ile بَيَاتاً ’e matuftur. مَاذَا يَسْتَعْجِلُ cümlesi, اَرَاَيْتَكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü konumunda olup mahallen mansubdur.
مَاذَا istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. يَسْتَعْجِلُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَعْجِلُ damme ile merfu muzari fiildir. مِنْهُ car mecruru mahzuf mef’ûlün mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, يستعجله منه ’dur. الْمُجْرِمُونَ fail olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
اَوْ ;Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرَاَيْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَسْتَعْجِلُ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’al babındandır. Sülâsî عجل ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
الْمُجْرِمُونَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتاً اَوْ نَهَاراً مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ kelimesi önemlidir. Aslında bütün ayetlerin başında bir قُلْ lafzı vardır ama önemli olan hususlarda قُلْ lafzı açık olarak söylenmiştir.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَرَاَيْتُمْ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr, taaccüp ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَرَاَيْتُمْ fiili, ilim manasında kullanılmıştır. Bu kullanımda, sebeb müsebbeb alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rüyet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Akli ve görünmez olan bir bir durum, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.
اَرَاَيْتَكُمْ , dikkat çekme tabirlerinden biridir. اَرَاَيْتَ ve benzerlerindeki تَ zamiri faildir. ك ise Basra ekolüne göre ت ’nin anlamını tekid eden bir hitap harfidir ve îrabdan mahalli yoktur. Tekidin sebebi, muhatabın gafletinin derinliğini vurgulamaktır. Aynı uyuyan kimseyi sarsmak gibi. Çünkü derin uykuya dalmış olan kişi hem elle hem de dille uyandırılır.
Bu ayette رَاَيْتُمْ kelimesinin sonuna eklenen ك zamiri hazf edilmiştir. Zira kendisinden önce hitabın tekidini gerektirecek herhangi bir gafletle ilgili bir söz geçmemiştir. Böylece onların sarsılması ve tenbih (uyarılması) sadece azabın hatırlatılmasıyla gerçekleşmiştir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
اَرَاَيْتُمْ sözündeki fiil ister ‘görmek’, ister ‘bilmek’ manasında olsun, رَاَى fiilinin başına istifham hemzesi gelmiştir. Çünkü ilmen görmekte, kalple görülen şeyin neredeyse gözle görülür gibi zuhur ve inkişaf ettiği manası vardır. Burada soru rü’yetin üzerinde gerçekleştiği şeyin hakikati hakkındadır. بصائر 'in (idrakin) gördüğü şey, بصار 'ın (gözün) gördüğü şeye ilave olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.72)
Müstenefe olan اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتاً اَوْ نَهَاراً terkip, اَرَاَيْتُمْ fiiliyle mef’ûlü arasında, şart üslubunda gelmiş itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasındaki اَتٰيكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتاً اَوْ نَهَاراً cümlesi, şarttır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ayette iki amilin bir mamul üzerinde amel etmesi olan tenazû üslubu vardır. Mamul iki amile de müteallik olsa da, uygun olan yakındaki amile nispet edilmesidir. اَرَاَيْتُمْ ve اَتٰيكُمْ fiillerinin mamulü fail konumundaki عَذَابُهُ , yakınındaki اَتٰيكُمْ fiiline nispet edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf عَذَابُهُ izafeti, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عَذَابُ ’ya tazim ifade eder.
Cümlede istiare sanatı vardır. عَذَابٌ kelimesi أتي fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Azabın bir şahıs gibi gelecek olması azabın şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
اَوْ atıf harfiyle بَيَاتاً ’e atfedilen نَهَاراً ’in atıf sebebi tezattır.
نَهَاراً zaman zarfı, اَوْ atıf harfiyle بَيَاتاً ‘e atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır. Aralarında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
بَيَاتاً اَوْ نَهَاراً , bütün zamanlardan kinayedir. Herhangi bir an kastedilmiştir. Cüz-küll alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Azabın gelişi gece ve gündüz olarak ayrılması, taksim sanatıdır.
Şartın takdiri فأخبروني عنه ماذا يستعجل منه المجرمون (Mücrimlerin ne niçin acele ettiğini söyler misin?) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ cümlesi اَرَاَيْتَكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır. Sübut ve istimrar ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi مَاذَا müsnedün ileyh, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini (hayal gücünü) harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
مِنْ teb'iz içindir. “Suçluları azabın alelacele gelmesini istemeye sevk eden şey nedir?” manasındadır. مِنْ aynı zamanda beyaniyyedir. Aynı zamanda Bedî’ sanatında tecrîd olarak isimlendirilen söz sanatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak tevbih ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecahül-i arif sanatı söz konusudur.
Cümlede, bahsi geçenlerin zamir makamında االْمُجْرِمُونَ şeklinde zahir olarak zikredilmesi, kıyamet için acele edenlerin mücrim olduğuna dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
الْمُجْرِمُونَ kelimesi zamir yerine zahir olarak gelmiştir, maksat şudur: Onlara yaraşan o tehdidin gelmesinden korkup telaş etmeleridir, yoksa acele istemeleri değildir.
مَاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ [O zaman o mücrimler onlardan hangisini isterler?]ifadesinde zamir makamında zahir kelimenin (mücrimler, suçlular, günahkârlar) zikredilmesi, onların halinin acele etmeye uygun olmadığını beyan etmek suretiyle inkârın tekidi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
Buradaki istifham ifadesi, ayete konu günahkarları ayıplamak / kınamak içindir. Bununla birlikte kendilerine indiğinde ister istemez iman edecek oldukları azabın gelmesi konusundaki aceleciliklerine karşı bir taaccüp manası içerir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şartın cevabı da mahzuftur, o da: تَنْدَمُ عَلَى الْاِسْتِعْجَالِ (acele etmekten pişman olursunuz) yahut تَعْرِفُ خَطَأَهُ (Onun hata olduğunu anlarsınız). Cevabın مَاذَا olması da caizdir. O zaman cümle اَرَاَيْتُمْ ’e yahut اَثُمَّ اِذَا مَا وَقَعَ kavline müteallık olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Râzî de bu bölümü şöyle açıklamıştır: “Ya O’nun azabı geceleyin yahut gündüzün size gelip çatarsa…” ifadesi şart, bunun cezası ise “Günahkârların, onu hemen istemelerinin sebebi nedir?” cümlesidir. Bu, senin tıpkı “Sana gelirsem, bana ne yedireceksin?” demen gibidir. Yani “Eğer bu azap tahakkuk ederse sizin bu hususta acele etmenizin maksadı nedir?” demektir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَثُمَّ اِذَا مَا وَقَعَ اٰمَنْتُمْ بِه۪ۜ آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ ٥١
اَثُمَّ اِذَا مَا وَقَعَ اٰمَنْتُمْ بِه۪ۜ
Hemze istifham edatıdır. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfı olup اٰمَنْتُمْ fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. مَا وَقَعَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَا zaid harftir. وَقَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Şartın cevabı اٰمَنْتُمْ بِهٖ ’dir.
اٰمَنْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِهٖ car mecruru اٰمَنْتُمْ fiiline mütealliktir.
(إِذَا) : Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا)’dan sonraki şart cümlesinin fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir:
a. (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (müfacee = sürpriz) harfi olur.
b. (إِذَا)’nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف)’nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır.
c. Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ
Hemze istifham harfidir. آٰلْـٰٔنَ zaman zarfı, mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; تؤمنون şeklindedir. آٰلْـٰٔنَ kelimesindeki med; biri soru hemzesi, diğeri elif-lâm harfine ait olan iki elifin birleşmesidir.
وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ cümlesi, تؤمنون ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. بِهٖ car mecruru تَسْتَعْجِلُونَ fiiline mütealliktir. تَسْتَعْجِلُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تَسْتَعْجِلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَسْتَعْجِلُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’al babındandır. Sülâsî fiili عجل ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
اَثُمَّ اِذَا مَا وَقَعَ اٰمَنْتُمْ بِه۪ۜ
Ayet, tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle önceki ayetteki …اَرَاَيْتُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede hemze inkâri manadadır. Atıf harfine takdimi, soru isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olduğu halde kınama ve tahkir manaları taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında bir anlam kastedildiği için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Şart üslubunda gelen اِذَا مَا وَقَعَ اٰمَنْتُمْ بِهٖ terkibinde اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. مَا , tekit ifade eden zaid harftir.
ذَا ‘nın muzafun ileyhi olan وَقَعَ , aynı zamanda şart cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan اٰمَنْتُمْ بِهٖ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Hemze, en kuvvetli istifham harfi olduğu için atıf harfleri gelecekse bu harften sonra gelir, önüne geçemez. Diğer istifham harfleri ise atıf harflerinden sonra gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada إنْ değil, اِذَا buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü اِذَا harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman/7, c. 2, s. 397)
Bil ki istifham harfinin ثُمَّ 'nin başına gelmesi, onun tıpkı اَوَ اَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰى (Araf Suresi, 98) ve اَفَاَمِنَ (Araf Suresi, 97) ifadelerindeki و ile ف ’nın başına gelmesi gibidir ki bu, azarlama ve kınama manasını ifade eder. Daha sonra Cenab-ı Hak bu imanın onlardan tahakkuk etmediğini, aksine onların ayıplanıp tenkit edildiğini haber vermiştir. Böylece o müşriklere, “Şu anda mı iman ediyorsunuz ve daha önce alay ve istihza yoluyla onu acele istediğiniz halde bu imanınızdan faydalanmayı mı ümit ediyorsunuz?” denilmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İstifham اَرَاَيْتُمْ ’e mütealliktir. Çünkü mana: “Bana haber verin, günahkârlar ondan alelacele neyi istiyorlar?” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayetteki istifhamın hedefi cevap cümlesi olan اٰمَنْتُمْ fiilidir. İstifhamın hedefi ve asıl muhatabı olan böyle bir iman aynı zamanda inkâr ve tevbihin (azarlama) de hedefidir. İmanın tevbih ve inkâra maruz kalması, tam azabın geldiği an ortaya çıkmasındandır. Zaten bu şekildeki bir inanma gerçek iman sayılamaz. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
اَثُمَّ اِذَا مَا وَقَعَ اٰمَنْتُمْ بِهٖؕ [Azabın vukuundan sonra mı iman edeceksiniz?] cümlesi, azap vaki olduktan sonra imanı inkâr anlamını ifade eder. Bu cümle, makabli ile beraber, emrin kapsamı içindedir. Burada açık anlam şudur: “Azap gerçekleştikten sonra inanmanın hiçbir fayda sağlamayacağı bir zamanda mı iman ediyorsunuz?” Bu sözler onların, imanı bu safhaya kadar tehir etmelerini, bunun sadece pişmanlık ve hayıflanma sonucu doğuracağını, inkârcıların inadı bırakmalarını, ve vakit geçirmeden bunu telafi cihetine yönelmelerini amaçlar.(Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)
آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
آٰلْـٰٔنَ kelimesindeki med; biri inkârî manadaki soru hemzesi, diğeri elif-lâm harfine ait olan iki elifin birleşmesidir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı آٰلْـٰٔنَ takdiri تؤمنون (İman edersiniz) olan fiile mütealliktir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
İstifham üslubunda gelmiş olduğu halde kınama ve tahkir manaları taşıyan cümle, vaz edildiği anlamın dışında bir anlam üstlendiği için, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
آٰلْـٰٔنَ kelimesinde istiare vardır. Henüz gerçekleşmemiş vaîdin şu anda olmuş gibi anlatımıdır. Bu ifade gelecekteki durumu gözler önüne sermek içindir. Şimdiki zaman gelecek zaman için müstear olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تؤمنون fiilinin failinden hal olan وَقَدْ كُنْتُمْ بِهٖ تَسْتَعْجِلُونَ cümlesi, قَدْ tekid ifade eden tahkik harfiyle tekid edilmiş, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur ف۪يهِ önemine binaen amili olan تَسْتَعْجِلُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Bu takdim, onların yalanladıkları vaade ihtimam ve fasılaya riayet içindir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
كان ’nin haberi olan تَسْتَعْجِلُونَ ’nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
Kur’an’da كان ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)
كان fiiliyle birlikte قَدْ harfinin gelişi muhatabın inkârına tariz ve azar ifade eder. Kâf/22, Kalem/43, Ahzab/21 ayetlerinde olduğu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mümtehine/4)
آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ [Şimdi mi iman ediyorsunuz? Oysa siz tekzib ve istihza ile bu azabın acele gelmesini istiyordunuz!] ifadesi, onların, imanı tehir etmelerinin yanlışlığını ve bundan dolayı kendilerinin kınandığını ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ثُمَّ ق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِۚ هَلْ تُجْزَوْنَ اِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ ٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثُمَّ | sonra |
|
| 2 | قِيلَ | denilir |
|
| 3 | لِلَّذِينَ | kimselere |
|
| 4 | ظَلَمُوا | zulmeden(lere) |
|
| 5 | ذُوقُوا | tadın |
|
| 6 | عَذَابَ | azabı |
|
| 7 | الْخُلْدِ | sonsuz |
|
| 8 | هَلْ | musunuz? |
|
| 9 | تُجْزَوْنَ | cezalandırılıyor |
|
| 10 | إِلَّا | başkasıyla |
|
| 11 | بِمَا |
|
|
| 12 | كُنْتُمْ | olduklarınızdan |
|
| 13 | تَكْسِبُونَ | kazanıyor(lar) |
|
ثُمَّ ق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِۚ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. قٖيلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.
الَّذٖينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle قٖيلَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası ظَلَمُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
ظَلَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ذُوقُوا cümlesi, naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
ذُوقُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَذَابَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْخُلْدِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هَلْ تُجْزَوْنَ اِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ
Fiil cümlesidir. هَلْ istifham harfidir. Nefi manasındadır. تُجْزَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle تُجْزَوْنَ fiiline mütealliktir. بِ harf-i ceri sebebiyyedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَكْسِبُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تَكْسِبُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
ثُمَّ ق۪يلَ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِۚ
Ayet, tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle 50. ayetteki قُلْ أرَأيْتُمْ إنْ أتاكم cümlesine atfedilmiştir.
ثُمَّ, rütbe açısından sonralık ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Mecrur mahaldeki has ism-i mevsûl الَّذٖينَ ’nin sılası olan ظَلَمُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
الَّذٖينَ ile bahsi geçen kimseleri tahkir murad edilmiştir.
ق۪يلَ fiilinin mekulü’l-kavli olan ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قٖيلَ fiili meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fiille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ifadesindeki mazi sıygası, olayın gerçekleşmesi hususundaki kesinliğe vurgu yapılmak suretiyle أتى أمْرُ اللَّهِ ifadesindeki gibi gelecek zaman manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Emir üslubunda talebî inşâî isnad formundaki ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ cümlesi, قٖيلَ fiilinin naib-i faili konumundadır. Bu cümle قٖيلَ fiilinin mekulü’l-kavlidir. (https://tafsir.app/iraab-aldarweesh/10/52)
ذُوقُوا [Tadın] fiiliyle azap, kötü özelliğiyle hoşa gitmeyen bir yemeğe benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinin de insanı memnun etmemesidir. Müşebbehün bih tatmak (hoşa gitmeyen yemek) zikredilmiş, müşebbeh (azabın acısını anlamak) kastedilmiştir. Allah Teâlâ tattırmak lafzını azabın etkisini idrak için istiare etmiştir. Yemek hazfedilmiş, lâzımı söylenmiştir. İstiare-i mücerrede olmuştur.
ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِۚ [Azabı tadın!] ibaresinde azap, lezzetli bir yemeğe benzetilerek istiare yoluyla azaptan kaçamayacakları etkili bir tarzda ifade edilmiştir.
الذَّوْقُ kelimesi, duyularla hissetme/algılama anlamında kullanılır ve ıtlak alakasıyla olan bu mecazî kullanım meşhurdur.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Azabı tatma emri ihane (hor görme) tarikiyle (yoluyla)dır. Alûsî de emrin ihane için olduğunu söyler.
Zemahşerî şöyle der: “Tadın!” emri, Allah’ın vaat ve vaîdiyle alay ettikleri için onları alaya almak ve kınamak manasındadır.
Bu ayetteki zulmeden kişiler, “Bu vaat ne zaman?” diyen kişilerdir. Onların zulüm vasfının tescili için izmardan sonra izhar olarak yapılan ıtnâbtır. Bu, şirk koşarak nefse yapılan zulümdür. Yani şirk, zulüm demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
هَلْ تُجْزَوْنَ اِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ
Ta’lil hükmündeki cümle fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
İstifham harfi هَلْ , nefy manasındadır. Cümle muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Fiil meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
Muzari sıygasının tecessüm özelliği, olayın göz önünde canlanmasını sağlayarak etkiyi artırmıştır.
Nefy manadaki هَلْ soru harfi اِلَّا ile birlikte kasr oluşturmuştur. İki tekid unsuru sayılan kasr, fail ve mecrur arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Sadece kazandıklarının karşılığı verilecektir. Kesbettiklerinin dışında bir şey için cezalandırılmayacaklardır. Azarlama ve kınama kastı vardır. Ayetin zahiri, cezanın bir amelden dolayı olması gerektiğine delalet eder.
هَلْ تُجْزَوْنَ ifadesindeki istifham, istifham-ı inkârî olup nefy (olumsuzluk) manasındadır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ’nın sılası olan كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. كان ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Masdar harfine dahil olan بِ harfi sebebiyet bildirir.
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)
وَيَسْتَنْبِـؤُ۫نَكَ اَحَقٌّ هُوَۜ قُلْ ا۪ي وَرَبّ۪ٓي اِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ۟ ٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَسْتَنْبِئُونَكَ | senden soruyorlar |
|
| 2 | أَحَقٌّ | gerçek mi? |
|
| 3 | هُوَ | O |
|
| 4 | قُلْ | de ki |
|
| 5 | إِي | evet |
|
| 6 | وَرَبِّي | Rabbime yemin ederim ki |
|
| 7 | إِنَّهُ | şüphesiz o |
|
| 8 | لَحَقٌّ | gerçektir |
|
| 9 | وَمَا | ve değil(siniz) |
|
| 10 | أَنْتُمْ | siz |
|
| 11 | بِمُعْجِزِينَ | aciz bırakacak |
|
وَيَسْتَنْبِـؤُ۫نَكَ اَحَقٌّ هُوَۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَسْتَنْبِـؤُ۫نَكَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اَحَقٌّ هُوَؕ cümlesi, ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. حَقٌّ mukaddem haber olup damme ile merfûdur. Munfasıl zamir هُوَ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَنْبِـؤُ۫نَكَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’al babındandır. Sülâsîsi نبأ ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
قُلْ ا۪ي وَرَبّ۪ٓي اِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ۟
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, أقسم ربي ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
اٖي cevap harfidir. وَ harfi cer olup, kasem harfidir. رَبّٖٓي car mecruru mahzuf fiile mütealliktir.Takdiri, أقسم şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Kasemin cevabı اِنَّهُ لَحَقٌّ ’dur.
إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. حَقٌّ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَٓا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
اَنْتُمْ munfasıl zamiri مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. بِمُعْجِزٖينَ lafzen cer alameti ي ile mecrur, مَا ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.
Bazen لَيْسَ ’ye benzeyen مَا ’nın haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harf-i ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
بِمُعْجِزٖينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَسْتَنْبِـؤُ۫نَكَ اَحَقٌّ هُوَۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَسْتَنْبِـؤُ۫نَكَ fiilinin ikinci mef’ûlü olan اَحَقٌّ هُوَ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Sübut ifade eden bu isim cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Müşriklerin sözlerinin bildirildiği bu cümlede اَحَقٌّ haber, هُوَ muahhar mübtedadır.
Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle bilmiyormuş gibi yapma kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca istifhamda tecahül-ü arif sanatı söz konusudur.
İstifham burada bilmiyormuş gibi yapma amacıyla kullanılmış, bu yüzden iki farklı hal gözetilerek iki farklı şekilde cevap verilmiştir. İlk olarak sorularının zahirine göre sordukları sorudan muradlarının aslında görünenin tam tersi olduğu hakim üslubu kullanılarak vurgulanmış ve soru sormada asıl gayenin yol gösterilmesini isteme olduğu, bu şekilde böyle bir yol göstericilik fırsatından istifade etmelerinin kendileri için çok daha iyi olacağı belirtilmiştir. Bu sebeple cevap, hakkında soru sorulanı sorgulayan إي ibaresi ve işaret cümlesinin birleştirilmesi şeklinde lafzi tekid olarak gelmiştir. Bununla birlikte; kasem ifadesi, إنَّ ve lam-ı ibtida da tekid ifadeleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Alimler, ayetteki هُوَ (o) zamirinin neyi gösterdiği hususunda ihtilaf etmişler ve bu cümleden olarak şu manaları vermişlerdir: a.) “O, yani senin getirdiğin Kur’an, nübüvvet ve şer’i hükümler hak mıdır?”
b.) “Bize vadettiğin ba’s (ölümden sonra diriliş) ve kıyamet hak mıdır?
c.) “Bu dünyada başımıza geleceğini söylediğin azap, hak mıdır?” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)
قُلْ ا۪ي وَرَبّ۪ٓي اِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ۟
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan ا۪ي وَرَبّ۪ٓي اِنَّهُ لَحَقٌّ terkibi, kasem üslubunda gelmiştir. اٖي cevap harfidir. Diğer cevap harflerinden farkı, kasemle birlikte kullanılmasıdır.
Kasem harfi وَ ‘la mecrur olan رَبّٖٓي ’nin müteallakı olan kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevabından oluşan terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf رَبّٖٓي izafetinde Hz. Peygambere ait mütekellim zamirinin Rab ismine muzâfun ileyh olması, Hz. Peygambere şan ve şeref kazandırmıştır.
Kasemin cevabı olan اِنَّهُ لَحَقٌّ cümlesi, اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi, kasem ve lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
حَقٌّ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
هُوَ (Bu) zamiri tehdit edildikleri azaba râcidir (aittir). إي kelimesi ise özel olarak yeminlerde نعم (evet) anlamında kullanılır. Tıpkı هَلْ ’in özel olarak istifhamlarda قد (muhakkak) anlamında kullanılması gibi. Nitekim bazı kimselerin bu إي kelimesini tek başına değil de yemin وَ ’ı ile birlikte اٖي - وَ şeklinde tasdikte kullandıklarını işitmişimdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ا۪ي وَرَبّ۪ٓي اِنَّهُ لَحَقٌّ [Rabbime andolsun ki vadedilen azap hiç şüphesiz haktır, sabittir.] Onlara verilen cevap, inkârlarının şiddet ve kuvvetine göre tekidin en mükemmeli ile pekiştirilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قُلْ اٖى وَرَبّٖى اِنَّهُ لَحَقٌّ [Evet, Rabbime and ederim ki o elbet ve elbet bir hakikattir.] Burada yemin üslubu kullanılmıştır. Bunun hikmeti şunlardır:
a.) Peygamberin onlara alışkın oldukları üslupla hitap ederek kendi tarafına meylettirmeye çalışması. Bir şeyi haber verip de onun doğruluğunu yeminde tekid etmenin, o şeyi şaka faslından çıkarıp ciddiyete naklettiği aşikâr bir husustur.
b.)İnsanlar kısım kısımdır. Bazıları bir şeyi, hakiki ve aklî delillerle kabul ederken bazıları da hakiki ve aklî delillerden istifade edemeyip ancak iknaî şeylerden, mesela, bu ayetteki yemin gibi şeylerden istifade eder. Çünkü Hz. Peygambere (s.a.v) gelip de peygamberliğini ve nübüvvetini soran bir bedevî Arap, bu iddianın doğrulanması hususunda yemin ile yetinmişti. İşte bu ayette de böyledir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِزٖينَ cümlesi, kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَٓا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. Haberi olan بِمُعْجِز۪ينَ ’ye dahil olan بِ harfi zaiddir.
Müsned olan بِمُعْجِزٖينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)
Bu cümlede müsnedün ileyhin önüne olumsuzluk harfi geçmiştir ve haber de müştak isimdir. Her ne kadar bu yapı birçok yerde ihtisas ifade etse de burada ihtisas ifade etmez. Çünkü mana “sadece siz, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakmadınız” şeklinde değildir, çünkü böyle olsaydı başkaları Allah’ı aciz bırakabilir manası çıkardı. Buradaki bina, hükmü takviye ve takrir ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.197-198)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Yeryüzünün medreselerini dolaşan bir adam vardı. Gittiği yerlerde, verdiği tavsiyeleriyle eğitim kalitesini arttırmayı hedefliyordu. Kendisine ait bir medrese açmaktansa, elde olanların geliştirilmesi gerektiği inancına sahipti.
Farklı kültürlerle, farklı insanlarla tanışıyordu. Ziyaret ettiği medreselerden birinde, garip bir duruma şahit oldu. Bir sınıfın öğrencileri sağırdı ama hocaları dersi sözel anlatıyordu. Diğer sınıfın öğrencileri kördü ama hocaları dersi görsel anlatıyordu. Hiçbir şeyden şikayet etmeyen hocalara daha da şaşırdı ve müdüre çözümün basit olduğunu ifade etti.
İki sınıfın hocasını da birbirleriyle değiştirdi. Artık dersler; sağırlara görsel, körlere de sözel anlatılıyordu. Ancak sınav sonuçlarına bakıldığında, derslerdeki verimsizlik devam ediyordu. Öğrenciler hala hiçbir şey öğrenmiyordu. Medresenin müdürüyle durumu konuşmak için gitti. Hocaların yetersiz olduğunu düşündüğünü belirtti.
Müdür, adamın söylediklerine cevap vermeden, kendisiyle gelmesini istedi. İki sınıfı da ayrı ayrı ziyaret ettiler ve her ikisinin önünde adama sordu: “Ne farkettiniz?” Adamın jetonu düşene dek, iki sınıf arasında gidip gelmeye devam ettiler. Adam gözlerine inanamadı. İlk başta sağır dediği öğrenciler, artık görmüyordu. Kör dedikleri de, işitmiyordu.
Müdür, adamın halden hale bürünmesini, adeta keyifle izliyordu. Çünkü yıllardır; sormadan, bilmeden aynı tavsiyeleri verenlerle çok karşılaşmıştı. Müdür, adamın yeterince kıvrandığına karar verince dedi ki: “Hocam, bu gördüğünüz öğrencilerin hepsi, aileleri tarafından, hakikati öğrenmeleri için buraya gönderildiler. Aslında ne körler, ne de sağırlar. Onların körlükleri ve sağırlıkları yalnızca hakikate karşı.”
Ey kullarının iyiliğini isteyen Allahım!
Beni; Hakikatini sevenlerden, görenlerden ve işitenlerden,
Aklını, rızanı kazanacak şekilde kullananlardan,
Hayat yollarını, sınırlarına riayet ederek yürüyenlerden eyle.
Kalbim hakiki ilimlerle dolsun ve Sana olan imanımı beslesin.
Bedenim buyurduğun ibadetlerle meşgul olsun ve kalbimdeki imanını tasdik etsin.
Ey sevilmeye en layık olan Allahım!
Gönlümü; Boş heveslerin peşinden koşanlardan,
Boş sözlere, büyük bir başarıymış gibi dalanlardan,
Boş hedeflere varan yollarda ömürlerini çürütenlerden,
Boş kalbe ve zihne sahiplerden uzak tut.
Gönlümü de, ömrümü de; Senin sevginle ve Senin sevdiklerinle bereketlendir.
Amin.
***
Bazı gerçekler vardır. Söylenmesi gereksiz bulunacak kadar basit gibi hissettirir ama dünyevi ya da uhrevi meselelerden insan evladına bakıldığında, belli ki yapamayanı çoktur. Mesela; hakikati görmek için bakmak ve anlamak için dinlemek şarttır.
Sırf bu yüzden, kimine ulaşmak mümkün değildir. Zira onların amaçları dinlerken veya bakarken, gösterilene ya da anlatılana ulaşmak değildir. Nefislerinin çizdikleri pencerelerinden, kendi uydurdukları yalanlarla oyalanırlar.
Kimi ise dünyalık bağımlılıklarından dolayı önlenebilir tehlikelerin etrafında dans eder. Çoğunun, zararsız bir tehlikeyle uyandıktan sonra gerekeni yapacaklarına dair hayalleri vardır. Ancak ölüm ya da hastalık gibi musibetlerin gelişi anidir.
Ey Allahım! Dünyada ve ahirette geri dönüşü olmayan son anların pişmanlıklarından Sana sığınırız. Bizi hakikati görmek için bakanlardan ve anlamak için dinleyenlerden eyle. Kendi kararlarımızla, dünyamızı ve ahiretimizi tehlikeye atmaktan muhafaza buyur. Bizi Senin huzuruna vardığında rahmetinle buluşanlardan, selamınla karşılaşanlardan eyle.
Amin.