19 Aralık 2024
Yunus Sûresi 54-61 (214. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Yunus Sûresi 54. Ayet

وَلَوْ اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْاَرْضِ لَافْتَدَتْ بِه۪ۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ  ٥٤


(O gün) zulmetmiş olan herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, kendini kurtarmak için onu fidye verir. Azabı gördüklerinde, için için derin bir pişmanlık duyarlar. Onlara zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve şayet
2 أَنَّ şüphesiz
3 لِكُلِّ her ك ل ل
4 نَفْسٍ nefis ن ف س
5 ظَلَمَتْ zulmeden ظ ل م
6 مَا ne varsa
7 فِي
8 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
9 لَافْتَدَتْ fidye olarak verirdi ف د ي
10 بِهِ onu
11 وَأَسَرُّوا ve açığa vururlar س ر ر
12 النَّدَامَةَ pişmanlıklarını ن د م
13 لَمَّا zaman
14 رَأَوُا gördükleri ر ا ي
15 الْعَذَابَ azabı ع ذ ب
16 وَقُضِيَ ve hüküm verilir ق ض ي
17 بَيْنَهُمْ aralarında ب ي ن
18 بِالْقِسْطِ adaletle ق س ط
19 وَهُمْ ve onlar
20 لَا
21 يُظْلَمُونَ haksızlığa uğratılmazlar ظ ل م
50.Ayetle tefsiri verilmiştir.
“Yüce Allah kıyamet gününde ateş ehlinin en hafif azâblısına hitaben: ‘Eğer dünya her şeyiyle senin olsaydı, şu azaptan kurtulmak için fidye olarak verir miydin?’ diye soracak. Adam, ‘Evet fidye verirdim.’ diyecek. Bunun üzerine Yüce Allah: ‘Sen Âdem’in sulbünde iken ben senden bundan daha kolay olanını istemiştim: Bana hiçbir şeyi ortak kılmamanı istemiştim. Fakat sen bana ortak kılmaya devam edip durdun.’ buyuracaktır.”
(Buhari, Rikak 51)
فدي Fedeye: فِدَاءٌ bir insanı kendine karşılık olarak verilecek bir şeyle beladan korumaktır. Bir kimsenin fidyeyi kendi canına karşılık vermesi ise إفْتَدَى fiili ile ifade edilir. İnsanın yerine getiremediği bir ibadetle ilgili kendi nefsini korumak için verdiği mala da fidye فِديَةٌ denir. Örneğin yeminin veya orucun kefareti gibi.. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri fidye, fedâ ve fedâidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَوْ اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْاَرْضِ لَافْتَدَتْ بِه۪ۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri, ثبت  وجود. (sabit oldu) şeklindedir.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

لِكُلِّ  car mecruru  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ظَلَمَتْ  cümlesi,  نَفْسٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

ظَلَمَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. مَا müşterek ism-i mevsûl  اَنَّ ’nin muahhar ismi olup mahallen mansubdur.  فِي الْاَرْضِ  car mecruru  mahzuf sılaya mütealliktir.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

افْتَدَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis  alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. بِه۪  car mecruru  افْتَدَتْ  fiiline mütealliktir.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

افْتَدَتْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi  فدي ’dir.

Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.


 وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَسَرُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّدَامَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. رَاَوُا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رَاَوُا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur.

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. 

b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.

c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. 

d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَسَرُّوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi سرر ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  قُضِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili mahzuftur. Takdiri,  القضاء  şeklindedir. بَيْنَهُمْ  mekân zarfı  قُضِيَ  fiiline mütealliktir. بِالْقِسْطِ  car mecruru mahzuf naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُظْلَمُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُظْلَمُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَلَوْ اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْاَرْضِ لَافْتَدَتْ بِه۪ۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْ , şart edatıdır. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 5/63)

Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Şart üslubunda gelen terkipte  اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi şarttır.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, masdar tevili ile takdiri, ثبت  (Sabit oldu)  olan mahzuf fiilin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Masdar-ı müevvel olan isim cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لِكُلِّ نَفْسٍ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.

Muzafun ileyh olan  نَفْسٍ  ’deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.

ظَلَمَتْ  cümlesi  نَفْسٍ  için sıfattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  ظَلَمَتْ  fiilinde irsâd sanatı vardır.

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası mahzuftur. فِي الْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

Şartın cevabı olan  لَ  karinesiyle gelen  لَافْتَدَتْ بِه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelam olan  وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ  cümlesi,  لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

اَسَرَّ  fiili, hem gizlemek hem de izhar etmek, göstermek manasına gelen, ezdâd kelimelerdendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Hüseyin Tural, Arap Dilinde Ezdad)

اَسَرُّوا  fiilinin zamiri  لِكُلِّ نَفْسٍ ’e aittir. Müzekker gelen fiil, tağlîb yoluyla müennesi de kapsamıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Gizleme, sabır ve sebat göstermelerinden değil şaşırıp kalmalarından dolayıdır. Bir diğer görüşe göre ise onlar, samimi olarak yaptıklarından, inkâr ve istihzalarından pişmanlık duyarlar. Başka bir görüşe göre ise duydukları bu pişmanlığı da açıklarlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اَسَرُّوا النَّدَامَةَ  [Pişmanlıklarını gizlediler] ifadesi, mazi sıygasındadır. Halbuki kıyamet, gelecek zamanda olacak şeylerdendir. Fakat kıyametin meydana gelmesi çok kesin olduğu için Cenab-ı Allah, gelecekte olacak bu işi sanki mazide olup bitmiş gibi kabul etmiştir. 


 لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۚ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  رَاَوُا الْعَذَابَۚ  cümlesi, şarttır.

Şart edatı olan  لَمَّا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden şart cümlesinin muzâfıdır.

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefy harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır.

رَاَوُا الْعَذَابَۚ  [azabı gördüler] ifadesinde istiare sanatı vardır. Görmek fiili hissetmek anlamında kullanılmıştır. Çünkü azap görülmez, etkileri hissedilir. Azabın görülen bir maddi varlığa benzetilmesi, onun korkunçluğunu artırmak içindir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır. 

Şartın takdiri  اَسَرُّوا النَّدَامَةَ (Pişmanlıklarını gösterdiler.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şartın cevabının hazfı, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi) 

Azabın elif-lam takısıyla marife olması bu özelliğin kemâl derecede olduğunu ifade eder.


 وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ’la ayetin başındaki istînâfa atfedilmiştir.  وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Ayetin son cümlesi olan  وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ‘ye dahil olan  وَ , haliyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidai kelamdır. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden ıtnâb sanatıdır. 

Munfasıl zamir  هُمْ  müsnedün ileyh, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يُظْلَمُونَ  cümlesi, müsneddir. Müsnedin menfî muzari sıygada gelmesi hükmü takviye, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade eder.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُظْلَمُونَ  ve  قُضِيَ  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

يُظْلَمُونَ - الْقِسْطِ  arasında tıbâk-ı îcab vardır.

قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ  [Aralarında adaletle hüküm verilir.] sözünden sonra gelen  وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ  “Onlara zulmedilmez.” ifadesi, hükmetmedeki hassasiyeti vurgulamak kastıyla yapılmış ıtnâb sanatıdır.

قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ  ibaresi 47. ayette de geçmişti, aralarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

لَا يُظْلَمُونَ - ظَلَمَتْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yunus Sûresi 55. Ayet

اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  ٥٥


Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Yine bilesiniz ki, Allah’ın va’di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَا iyi bilin ki
2 إِنَّ şüphesiz
3 لِلَّهِ Allah’ındır
4 مَا olanların tümü
5 فِي
6 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
7 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
8 أَلَا İyi bilin ki
9 إِنَّ şüphesiz
10 وَعْدَ vaadettiği و ع د
11 اللَّهِ Allah’ın
12 حَقٌّ gerçektir ح ق ق
13 وَلَٰكِنَّ ancak
14 أَكْثَرَهُمْ onların çoğu ك ث ر
15 لَا
16 يَعْلَمُونَ bilmiyorlar ع ل م

“Gökler ve yer” ifadesiyle topyekün evren kastedilmektedir. Evren ve hayat bütün var olanları kuşatan kavramlardır. Evren ve hayatın kaderine toplu bir bakışı dile getiren bu iki âyet, dolaylı olarak bu kaderi elinde tutan yüce kudretin âhiret hayatını gerçekleştirmesini imkânsız görmenin saçmalığına işaret etmektedir. “Allah’ın olacağını bildirdiği şey gerçektir”; O, “Âhiret gerçekleşecek ve her insan bu dünyada yapıp ettiklerinin hesabını orada verecek” dediğine göre bu muhakkak ki olacaktır; aksini düşünmek –hâşâ– Allah’ın âciz olduğunu veya sözünde durmayacağını kabul etmek anlamına gelir; bu anlayış ise olsa olsa bir cehalet ürünü olabilir. Bu sebeple 55. âyetin sonunda âhireti inkâr edenler kastedilerek, “Onların çoğu bilmezler” yani “delillerden habersizdirler, varlık ve olayların dış görünüşleriyle yetinip aldanırlar; sonuçta da gerçeğin engin bilgilerinden mahrum kalırlar” (Râzî, XVII, 113) buyurulmuş; 56. âyetin sonunda da Allah’a dönüşün kaçınılmaz olduğu bir defa daha teyit edilmiştir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 112-113

اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ 

 

İsim cümlesidir. اَلَٓا  tenbih harfidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

لِلّٰهِ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  مَا  müşterek ismi mevsûl  اِنَّ ’nin muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.  الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

اَلَا  Konuşmacı dinleyenlerin dikkatini çekmek,onları uyarmak ve konuşacağı sözün önemini belirtmek için konuşmasını bu edatla başlatır.Onun için bu edata istiftah ve tembih edatı denilmiştir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

لِلّٰهِ  ifadesinde yer alan  ل  harfi hem mülkiyeti, sahipliği hem de mutlak egemenliği ifade eder. Mutlak egemenliği elinde bulunduran Allah kullarına zulmetmeyi asla istemez. Ancak hakimiyetleri noksan olan idareciler zulmeder. Ama Yüce Allah mutlak egemenliğe sahip olduğundan kullarına zulmetmez. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an-Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 اَلَٓا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ 

 

İsim cümlesidir. اَلَٓا  tenbih harfidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

وَعْدَ اللّٰهِ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حَقٌّ  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 


 وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَـٰكِنَّ  istidrak harfidir.  لٰكِنَّ  harfi,  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لٰكِنَّ ’de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

أَكۡثَرَ  kelimesi, لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  إنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Cümlenin başına gelen tenbih edatı  اَلَٓا , devamında gelecek söze dikkat çekmiş ve cümleyi tekid etmiştir.

Burada “dikkat edin” anlamındaki  اَلَٓا  kelimesi, gafil insanları uyarmak için kullanılır. Bu dünya ehli, gafildir. Zahirî sebeplere bakarak oyalanır ve eşyayı zahirdeki sahiplerine nispet ederek: “Bu Zeyd’in evidir. Amr’ın kölesidir, saltanat halifeye, tasarruf vezire aittir.” gibi ifadeler kullanırlar. Böylece gaflet ve cehalet uykusuna dalarlar. Bu nispetlerin doğru olduğunu sanırlar. Bundan dolayı yüce Allah, uyuyan dünya ehline bu kelime ile hitap ederek onları uyanmaya teşvik eder. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اِنَّ ’nin muahhar ismi olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.

Haberin  إنَّ  ile tekid edilmesi müşrikleri ret içindir. Çünkü Allah’a şirk koştukları için o ortakların Allah’ın mülkünde olmadığını öne sürmüşlerdir. Bunun için  إنَّ ’nin haberi önemi dolayısıyla ismine takdim edilmiştir. Böylece şirk koşmaları kasr üslubuyla reddedilmiştir. Her iki yerde önem sebebiyle ve inkârlarını ret için tenbih harfinden sonra bir de  إنَّ  ile tekid edilmiştir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لِلّٰهِ , maksurun aleyh/sıfat, مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Yer ve gökteki her şey, Allah’a kasredilmiştir. 

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Ayette, mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandıran lafza-i celâlin zikredilmesi, tecrîd sanatıdır.

لِلَّهِ  kelimesindeki lâm; mülk manası içindir,  ما  ism-i mevsûlu umumi manalıdır, görünen ve görünmeyen mevcudatı ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi sonrasındaki habere dikkat çekmek amacına matuftur. Ayrıca tazim ifade eder.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır.

وَالْاَرْضِ  car-mecruru, tezat nedeniyle  فِي السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

Kur’an’da çok kez geçen  لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  sözünde iktibas sanatı vardır. 

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)


 اَلَٓا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اَلَٓا  ve  إنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Allah’ın azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra, ikazı artırmak, vaadin şanını tazim ve hükmün illetini bildirmek için zamir makamında ism-i celilin zahir olarak tekrar zikredilmesinde iltifat, tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyh olan  وَعْدَ اللّٰهِ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Allah ismine muzaf olan  وَعْدَ , tazim ve şeref kazanmıştır.

اَلَٓا - اِنَّ  kelimelerinin tekrarında itnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

وَعْدَ , ya vadedilenler anlamındadır yani Allah tarafından vaad edilen her şey haktır, demektir; o takdirde onların acele istedikleri azap ile o azabın halini beyan konusunda zikredilenler de öncelikle bu hükme dahildir, ya da bu vaadin masdar manası kastedilmektedir. Yani Allah'ın bütün zikredilenlere ilişkin vaadi haktır.

حَقٌّ  kelimesi de birinci manaya göre kesin olarak sabit ve vakidir; ikinci manaya göre ise gerçeğe uygundur, demektir.

Ayetin zikredilen her iki cümlesinin başında da tenbih (اَلَٓا / haberiniz olsun) ve tahkik (اِنَّ / şüphesiz) harflerinin zikredilmesi, geçen ayeti kerimelerin içeriklerini de açıklayan bu iki cümlenin anlamlarının gerçekliğini tescil etmek ve bu vaadin, zihinden çıkarılmamasının ve muhafaza edilmesinin zorunlu olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'i bu ayette şu dört vasıfla nitelemiştir:

a.) O, 'Allah katından bir mev'iza (öğüt)tür. b.) O, kalplerdeki hastalıklara bir şifadır. c.) Hidayettir.

d.) Müminlere rahmettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Tezyîl cümlesidir, tenbih harfiyle başlamış ve yukarıda tafsilatlı olarak işittikleri amacın dinlenmesi için tekrar edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu cümlede Allah’a ait bir zamir yerine zahir ismin gelmesi mesel tarikinde müstakil olarak kullanılabilmesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümle mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır.


  وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

 

Ayetin atıfla gelen son cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstidrak manasındaki tekid ifade eden  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

لٰكِنَّ ‘nin ismi olan  اَكْثَرَهُمْ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağaya işaret etmiştir.

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَعْلَمُونَ ’nin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474) 

İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüzü bir bütünden ayırmak, istidrak ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Münafıklar kendilerinin değil müminlerin akılsız olduklarına inanıyorlardı. Allah Teâlâ onların bu inancını ters çevirerek, inananların değil kendilerinin akılsız olduğunu ama bunu bilmediklerini dile getirdi. Bunun için kasr-ı kalb olmuştur.

“Bilmeme” keyfiyetinin onlardan çoğuna tahsisi, bazılarının hakikati bilmelerine rağmen kibir ve inatları yüzünden bilmezden gelmeleri sebebiyledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

Burada istidrak üslubu gelmiştir. Çünkü önceki iki cümle ile onların yanlış itikadının reddi istenmiştir. Böylece bu cümlelerin manasındaki şek olumsuzlanmıştır. Adeta şöyle denmiştir: Bunun gerçek olduğunda şüphe yoktur. Ancak onların çoğu bilmezler. Bunun için de şüphe ederler. İlmin olmayışı  أكْثَرِ  kelimesiyle desteklenmiştir. Bunda da onların arasında bunu bilenlerin olduğu ve kibirlenerek karşı çıktıklarına işaret edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yunus Sûresi 56. Ayet

هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  ٥٦


O, diriltir ve öldürür; ancak O’na döndürüleceksiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O
2 يُحْيِي diriltir ح ي ي
3 وَيُمِيتُ ve öldürür م و ت
4 وَإِلَيْهِ ve O’na
5 تُرْجَعُونَ döndürülürsünüz ر ج ع

هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يُحْـي۪  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُحْـي۪  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. يُم۪يتُ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

يُم۪يت  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

إِلَیۡهِ  car mecruru  تُرۡجَعُونَ  fiiline mütealliktir. تُرۡجَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُحْـي۪  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir. 

يُم۪يتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  موت ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  يُحْـي۪ ‘nin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olarak gelmesi hükmü takviye hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Aynı üsluptaki  وَيُم۪يتُ  cümlesi, tezat sebebiyle habere atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يُحْـي۪  -  وَيُم۪يتُ  fiilleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

تُرْجَعُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْهِ  car-mecruru ihtimam için, amili olan  تُرْجَعُونَ ‘e takdim edilmiştir.

İfadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘Ona döndürüleceksiniz’ manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  sözü lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 370) 

تُرْجَعُونَ : İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.

Yunus Sûresi 57. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَٓاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ  ٥٧


Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 قَدْ muhakkak
4 جَاءَتْكُمْ size gelmiştir ج ي ا
5 مَوْعِظَةٌ bir öğüt و ع ظ
6 مِنْ
7 رَبِّكُمْ Rabbinizden ر ب ب
8 وَشِفَاءٌ ve bir şifa ش ف ي
9 لِمَا olanlar için
10 فِي
11 الصُّدُورِ gönüllerde ص د ر
12 وَهُدًى ve bir hidayet ه د ي
13 وَرَحْمَةٌ ve rahmet ر ح م
14 لِلْمُؤْمِنِينَ mü’minler için ا م ن

Özellikle âhiretle ilgili açıklama ve uyarıların yer aldığı 45-56. âyetlerin ardından Kur’ân-ı Kerîm’in öğüt, şifa, rehber (hüdâ), rahmet olarak gösterilmesiyle, bir bakıma, bu açıklama ve uyarıların niçin yapıldığının cevabı da ortaya konmuş bulunmaktadır. Çünkü âhireti inkâr etmek ve bunun neticesinde âhiret sorumluluğunu hissetmeden yaşamak iman ve amelde sapma demektir. Kur’an, öncelikle bu tehlikeli duruma karşı insanlara öğüt vermekte, onları aydınlatmakta; ikinci olarak her bir insanın gönül dünyalarına hitap ederek oradaki mânevî ve ahlâkî bozuklukları tedaviye yönelmekte, insanın iç dünyasını arındırmasını, doğru inanç ve güzel hasletler kazanmasını sağlayıcı hükümler getirmekte; üçüncü olarak Kur’an’ın uyarı ve öğütlerini ciddiye alıp onun şifa verici hükümlerini benimseyen müminin doğru ve yanlışları görmesine, ebedî kurtuluşa yönelmesine ve hak yolda yürümesine rehberlik etmekte; nihayet bu kemal derecelerini aşan müminlerin Allah’ın sevgi ve merhametini kazanmalarını sağlamaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in özellikle müminler için bir rehber ve rahmet olarak gösterilmesi, insanların Kur’an karşısındaki tavrıyla ilgilidir. Çünkü inatçı ve ön yargılı tavırlarıyla daha baştan doğru ve hayırlı olan şeylere kendilerini kapatanlar, nübüvvet ve vahiy nurundan yararlanamazlar; bu yüzden de özünde hidayet ve rahmet olan Kur’an bunlara fayda sağlamaz (Râzî, XVII, 116-117). Nitekim A‘râf sûresinde (7/179) “…Onların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da akılsızdırlar. İşte asıl gafiller onlardır ” buyurularak bu hususa açıklık getirilmiştir.

 

 Fahreddin er-Râzî, peygamberlerin doğruluğunu kanıtlayan biri mûcize, diğeri aklî burhan olmak üzere iki farklı delil şekli bulunduğunu belirtmekte ve bu âyeti, Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu aklî olarak kanıtlayan delillerden biri olarak göstermektedir (XVII, 114-117).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 114-115

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَٓاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  النَّاسُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı   قَدْ جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ ’dir.  

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَٓاءَتْكُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَوْعِظَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكُمْ  car mecruru  مَوْعِظَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

شِفَٓاءٌ  atıf harfi وَ  ile  مَوْعِظَةٌ ’e matufdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceri ile  شِفَٓاءٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. فِي الصُّدُورِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. هُدًى  atıf harfi وَ  ile  مَوْعِظَةٌ ’e matuf olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

رَحْمَةٌ  atıf harfi وَ  ile  مَوْعِظَةٌ ’e matuf olup damme ile merfûdur. لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  رَحْمَةٌ ’nin mahzuf sıfatına müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir.

Maksur isimlerin nekre halinde sonundaki elif-i maksure kelimenin kök harflerinden biriyse bütün irab halleri takdiren olur ve tenvinli fetha ile yazılır ve okunur. Eğer ki kök harflerinden biri değilse bütün irab halleri yine takdiren olur, ancak tek fetha ile yazılır ve okunur. Çünkü sondaki illet harfi ilave olunca kelime gayr-ı munsarif olup cer ve tenvini kabul etmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَٓاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir. النَّاسُ, münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.

Nidanın cevabı olan  قَدْ جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَٓاءٌ  cümlesi,  قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, talebî kelamdır. 

قَدْ , mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder. 

مِنْ رَبِّكُمْ  car mecruru  مَوْعِظَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

رَبُّكُمْ , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Bu izafette Rab isminin muzâfı olduğu  كُمْ  zamirinin ait olduğu kişiler, şan ve şeref kazanmıştır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle  شِفَٓاءٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sılası mahzuftur. فِي الصُّدُورِ  car-mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

هُدًى - رَحْمَةٌ - وَشِفَٓاءٌ  kelimeleri müsnedün ileyh olan  مَوْعِظَةٌ ’e matuftur. Bu kelimelerdeki nekrelik nev, kesret ve tazim ifade eder.

Müminlere, Allah’ın fazlından gelenlerin, öğüt, şifa, hidayet ve rahmet olarak sayılması taksim sanatıdır.

وَرَحْمَةٌ - هُدًى - مَوْعِظَةٌ - شِفَٓاءٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Hepsi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

جَٓاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ  cümlesinde istiare sanatı vardır. مَوْعِظَةٌ ve ona matuf olan  هُدًى - رَحْمَةٌ - وَشِفَٓاءٌ  kelimeleri  جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Öğüt, şifa, hidayet ve rahmetin  bir şahıs gibi gelecek olması bu lütufların, azametini artırmaktadır. Ayrıca bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

شِفَٓاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ  ibaresinde  الصُّدُورِ ’dan kasıt kalptir. Çünkü  الصُّدُورِ  kalbin mahallidir. Yani bu ifade Kur’an’ın cehalet, şirk, nifak gibi kalp hastalıklarının devası olduğunu ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) Hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

وْعِظَ  ve  مَوْعِظَةٌ, ister zecr ve korkutma yoluyla olsun, ister teşvik ve özendirme yoluyla olsun, akıbetleri hatırlatmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayet Kur’an’daki 6 şifa ayetinden biridir. Diğerleri de Tevbe Suresi 14, Nahl Suresi 69, İsra Suresi 82, Şuara Suresi 80 ve Fussilet Suresi 44 ayetleridir.

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ  [Ey insanlar] nidasıyla başlamıştır. Nida; heyecan uyandırır, dikkat çeker, muhatabı dinlemeye teşvik eder.

Allah Teâlâ’nın kullarına çağrıda bulunurken son derece etkili ve beliğ bir üslup kullanması beyan ettiği hakikatlerin önemli olduğunu vurgulamak ve bunların muhataplar tarafından fark edilerek gerekli mesajı almalarını sağlamak içindir. Ancak insanların çoğu bundan gafildirler. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Kur’an bir çok yerde  يا أيُّها النّاسُ  ile müşriklere hitap ettiği için burada da hitabın müşriklere olması caizdir. İfadenin sonundaki hidayetin ve rahmetin müminler için olduğu ifadesinde idmâc vardır ve müşriklerin Kur’an’ın öğüt ve göğüslerine şifa olmasını haram kıldıkları tescil edilmiştir. Ama müminler Kur’an’dan faydalanmışlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kelamın tekid için  قَدْ  ile gelmesi muhatapların çoğunun Kur’an’ın bu vasıflarını inkâr etmesi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 
Yunus Sûresi 58. Ayet

قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ  ٥٨


De ki: “Ancak Allah’ın lütuf ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 بِفَضْلِ lütfuyla ف ض ل
3 اللَّهِ Allah’ın
4 وَبِرَحْمَتِهِ ve rahmetiyle ر ح م
5 فَبِذَٰلِكَ işte bununla
6 فَلْيَفْرَحُوا sevinsinler ف ر ح
7 هُوَ bu
8 خَيْرٌ hayırlıdır خ ي ر
9 مِمَّا şeylerden
10 يَجْمَعُونَ biriktirdikleri ج م ع

Bazı tefsirlerde (meselâ bk. Taberî, XI, 124) âyetteki “Allah’ın lutfu” ile İslâm dininin, “Allah’ın rahmeti” ile Kur’ân-ı Kerîm’in kastedildiği belirtilmekle birlikte, her iki ifadeyi, İslâm ve Kur’an da dahil olmak üzere bütün nimetleri içine alan bir kapsamda yorumlamak daha isabetli görünmektedir (Şevkânî, II, 515). Bu genel yaklaşım çerçevesinde âyetin, bir önceki âyette sıralanan öğüt, şifâ, rehber (hüdâ) ve rahmet olma özellikleri dolayısıyla Kur’an’ın müminler için Allah’ın bir lutfu, rahmetinin bir tezahürü ve dolayısıyla bir huzur ve mutluluk kaynağı olduğuna işaret ettiği de düşünülebilir. 

İnsanoğlunun mutluluğu yanlış yerlerde aramaması konusunda veciz bir uyarı ve aydınlatma değeri taşıyan bu âyete göre, ne olursa olsun bir şeylere sahip olmamız değil, sahip olduğumuz şeylerin Allah’ın lutfu sayılmaya değer olup olmadığı önemlidir; maddî ve mânevî imkânları Allah’ın bize ihsanı, O’nun bize olan sevgi ve rahmetinin bir tecellisi olarak görmeli, işte asıl Allah bizi böyle bir mazhariyete lâyık gördüğü, bize böyle bir iltifatta bulunduğu için tutum ve davranışlarımızla mutluluğumuzu sergilemeliyiz. Esasen ancak böyle bir anlayış ve yaklaşım sayesindedir ki insan, hem nimetlerin önemini ve değerini doğru olarak kavrar hem de onların kendisine yüklediği sorumluluğun bilincine varır ve yerine getirir. Nimet ve imkânlardan duyulan sevincin şımarıklık ve azgınlığa dönüşmemesi için bunları verenin yüce Allah olduğunu bilmek gerekir. Nitekim burada “sevinç” kelimesiyle karşıladığımız ferah kavramı, Kur’an’da Allah ile ilişkisinin bulunmadığı bağlamda “şımarıklık, azgınlık” anlamında da kullanılmış (meselâ bk. Neml 27/36; Kasas 27/76; Gâfir 40/75); böylece Allah şuuruyla bütünleşmeyen sevinçlerin insanları baştan çıkarma tehlikesine dikkat çekilmiştir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 115-116

 

قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. بِفَضْلِ  car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri,  يحسن الفرح  şeklindedir. Mekulü’l kavl cümlesidir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

بِرَحْمَتِه۪  car mecruru وَ  atıf harfi ile  بِفَضْلِ ’e matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  öncesine bağlamak için zaid harftir.  بِذٰلِكَ  car mecruru  بِفَضْلِ ’den bedel olup mahallen mecrurdur. ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

فَ  sebep manasını ifade etmek için fasihadır. لۡ  emir lam’ıdır.  يَفْرَحُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceri ile  خَيْرٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَجْمَعُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَجْمَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

خَيْرٌ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  şeklindedir. Çok kullanıldıklarından Arap dilinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا  cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ  car-mecrurları, ihtimam için, amili olan  فَلْيَفْرَحُوا ‘e takdim edilmiştir.

Car-mecrurların amiline takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, fiille mecrurlar arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ  maksurun aleyh/mevsûf, فَلْيَفْرَحُوا  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Yani müsnedün, takdîm edilen bu mecrurlara has olduğu ifade edilmiştir.

فَبِذٰلِكَ ‘ye dahil olan  فَ , tekit ifade eden zaid harf, فَلْيَفْرَحُوا ‘daki  فَ  ise sebebiyye manasında fasihadır.

بِفَضْلِ اللّٰهِ  veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Bu izafette Allah ismine muzâf olan  فَضْلِ, tazim edilmiştir.

رَحْمَتِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  رَحْمَتِ  tazim edilmiştir.

وَبِرَحْمَتِه۪  ve  فَبِذٰلِكَ  car-mecrurları, tezayüf nedeniyle  بِفَضْلِ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.

İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder. 

Uzak için kullanılan ve Allah’ın, müminleri feraha erdirecek olan lütuf ve rahmetine işaret eden  ذٰلِكَ ‘de istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Müminlerin feraha erdirecek şeyler işaret isminde cem edilmiştir. 

فَلْيَفْرَحُوا ’ daki  فاءُ  tefri’ manasındadır.  وبِفَضْلِ اللَّهِ وبِرَحْمَتِهِ  car mecruru  فَلْيَفْرَحُوا  fiiline mütealliktir. Bu mecrur ibarelerin müteallıklarından önce gelmesinin sebebi ise müslümanlar açısından sahip olduğu önem ve kasr ifadesi(kısaltma) sebebiyledir. Yani  هُوَ خَيْرٌ مِمّا يَجْمَعُونَ  ayetinin işaret ettiği gibi başka hiçbir şey ile değil yalnızca Allah Teâlâ’nın fazlı ve rahmetiyle (sevinsinler) manasındadır. İşte bu, sahip oldukları mal mülkleri ile hoşnut olan (sevinen) ve  نَحْنُ أكْثَرُ أمْوالًا وأوْلادًا  diyen müşriklere karşı bir cevap niteliğinde tarizi kalb kasrıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا  [Evet işte bunlarla sevinsinler.]  şeklindeki bu ikinci cümle yani “Evet işte bunlarla sevinsinler.” ifadesi, ilk ifadeyi pekiştirmektedir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İfade aslında [Allah’ın lütuf ve rahmetiyle sevinsinler, evet sadece bununla sevinsinler.] şeklindedir. Bu tekrar, tekid ve takrir için olup, başka dünyevi faydalar sebebiyle değil yalnızca ilâhi lütuf ve rahmet sebebiyle sevinmek gerektiği belirtilmektedir. Cümlede mezkur olan fiilin delaleti sebebiyle iki fiilden biri hazfedilmiştir. Cümle şart manası taşıdığı için de ُ فَلْيَفْرَحُوا  fiilinin başına  فَ  gelmiştir. Adeta; “Eğer bir şeye sevineceklerse özellikle bu ikisiyle sevinsinler. Zira sevinmeye bunlardan daha değer bir şey yoktur.” buyurulmuştur. İfadeden ayrıca “Allah’ın lütuf ve rahmetine, işte buna önem versinler, sadece bununla sevinsinler!” anlamı da “Size Allah’ın lütuf ve rahmetiyle bir meviza (öğüt) geldi. O halde işbu sebeple, -bunun gelişi sebebiyle- sevinsinler!” anlamı da kastedilmiş olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

 

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

فَضْلِ - رَحْمَتِه۪ - خَيْرٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle  خَيْرٌ ’a mütealliktir. Sılası olan  يَجْمَعُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yunus Sûresi 59. Ayet

قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَاماً وَحَلَالاًۜ قُلْ آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ  ٥٩


De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 أَرَأَيْتُمْ görmüyor musunuz? ر ا ي
3 مَا
4 أَنْزَلَ indirdiğini ن ز ل
5 اللَّهُ Allah’ın
6 لَكُمْ size
7 مِنْ -tan
8 رِزْقٍ rızık- ر ز ق
9 فَجَعَلْتُمْ ve sizin kıldığınızı ج ع ل
10 مِنْهُ ondan
11 حَرَامًا (bir kısmını) haram ح ر م
12 وَحَلَالًا (bir kısmını) helal ح ل ل
13 قُلْ de ki ق و ل
14 اللَّهُ Allah mı? ا ل ه
15 أَذِنَ izin verdi ا ذ ن
16 لَكُمْ size
17 أَمْ yoksa
18 عَلَى karşı
19 اللَّهِ Allah’a
20 تَفْتَرُونَ iftira (mı) ediyorsunuz ف ر ي

Rızık, kısaca “insanların istifade ettiği nimet ve imkânlar” demektir. Allah’ın rızık vermesi, bir lutuf ve ihsan olduğu için 59. âyette bu husus, “rızık indirme” olarak ifade edilmiştir. Ayrıca meyve, sebze, hububat gibi besinlerin yağmur sayesinde yetişmesinden dolayı da bu ifade kullanılmış olabilir (İbn Âşûr, XI, 209).

 

 Taberî’ye göre (XI, 127) burada putperest Araplar’ın, En‘âm sûresinde (6/136) bir örneği zikredilen temelsiz anlayış ve uygulamalarına işaret edilmektedir. Meselâ onlar, ziraat ürünleriyle hayvanlarından bir bölümünü, şefaatini umdukları putları için ayırarak bunu kendileri veya başka insanlar için harcamanın haram olduğunu ileri sürer, sadece âyin ve putların bakımı gibi hizmetlerde kullanırlardı. Buna göre âyetin asıl maksadı, putperestlerin bazı rızıkları keyfî olarak haram saymalarıdır (İbn Âşûr, XI, 209). Halbuki ilke olarak Allah’ın verdiği rızıkların hepsi helâldir (Zemahşerî, II, 194); haram hükmünü koyma yetkisi Allah’a aittir. Eğer Allah haram sayılmasına izin vermediyse onun haram olduğunu söylemek 59. âyette, “Allah adına hüküm uydurmak” şeklinde değerlendirilmiş; 60. âyette de bunu yapanların kıyamet gününde başlarına gelecekleri iyi düşünmeleri uyarısında bulunulmuştur.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 116

قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَاماً وَحَلَالاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  اَرَاَيْتُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir.  رَاَيْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir.  مَٓا  müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلَ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَكُمْ  car mecruru  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir.  مِنْ رِزْقٍ  car mecruru mahzuf aid zamirinin haline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

جَعَلْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir olan  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُ  car mecruru  جَعَلْتُمْ  fiiline mütealliktir.  مِنْ  harf-i ceri teb’izdir.  حَرَاماً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. حَلَالاً  atıf harfi  وَ  ile  حَرَاماً ’e matuftur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

 قُلْ آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir.  للّٰهُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَذِنَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَذِنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَكُمْ  car mecruru  اَذِنَ  fiiline mütealliktir.  

أَمۡ munkatıadır, بل  ve hemze manasındadır. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  تَفْتَرُونَ  fiiline mütealliktir.

تَفْتَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَفْتَرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi  فري ’dir.

İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَاماً وَحَلَالاًۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  kelimesi çok önemlidir. Aslında bütün ayetlerin başında bir  قُلْ  lafzı vardır ama önemli olan hususlarda  قُلْ  lafzı açık olarak söylenmiştir. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَرَاَيْتُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve ikaz manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

اَرَاَيْتُمْ  fiili, ilim manasında kullanılmıştır. Bu kullanımda, sebeb müsebbeb alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rüyet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Akli ve görünmez olan bir bir durum, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.

اَرَاَيْتَكُمْ , dikkat çekme tabirlerinden biridir.  اَرَاَيْتَ  ve benzerlerindeki  تَ  zamiri faildir.  ك  ise Basra ekolüne göre  ت ’nin anlamını tekid eden bir hitap harfidir ve îrabdan mahalli yoktur. Tekidin sebebi, muhatabın gafletinin derinliğini vurgulamaktır. Aynı uyuyan kimseyi sarsmak gibi. Çünkü derin uykuya dalmış olan kişi hem elle hem de dille uyandırılır. 

Bu ayette  رَاَيْتُمْ  kelimesinin sonuna eklenen  ك  zamiri hazf edilmiştir. Zira kendisinden önce hitabın tekidini gerektirecek herhangi bir gafletle ilgili bir söz geçmemiştir. Böylece onların sarsılması ve tenbih (uyarılması) sadece azabın hatırlatılmasıyla gerçekleşmiştir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.

اَرَاَيْتُمْ  fiilinin ikinci mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan  اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ  cümlesinde  اَنْزَلَ  fiilinin rızka nispet edilmesi sebebiyet alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır. Aslında indirilen rızık değil yağmurdur.

مِنْ رِزْقٍ ’daki  مِنْ  ba’diyet, nekrelik  ise nev, kesret ve tazim ifade eder.

مِنْ رِزْقٍ  car mecruru  mahzuf aid zamirinin haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَاماً وَحَلَالاً  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْهُ  car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

وَحَلَالاً , tezat nedeniyle mef’ûl olan  حَرَاماً ‘e atfedilmiştir. İkisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

حَلَالاً - حَرَاماً  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve muvazene sanatları vardır. Bu kelimelerdeki nekrelik, nev ifade eder. 

Allah’ın verdiği rızkın, helal ve haram olarak ayrılması, taksim sanatıdır.

لَكُمْ  car mecrurunun kullanılması, bu rızıktan helal olan rızkın kastedildiğini bildirmek içindir. Rızık, indirilmiş bir nesne olarak ifade edilmiştir. Çünkü rızıklar gökte takdir edilir. Yahut rızıkların meydana gelmesi veya bekası, yağmur gibi semavî sebeplere bağlı olduğu içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Hakk'ın buyruğundaki  مَٓا  hakkında şu iki izah yapılabilir: a.) Bu, الذى  manasında olup  اَرَاَيْتُمْ  fiili ile mansub kılınmıştır.  b.) İstifham olan  اى  manasında olup  اَنْزَلَ  fiiliyle mansub kılınmıştır. اَنْزَلَ  fiilinin, yarattı manasına gelmesi mümkündür. Çünkü yeryüzündeki bütün rızıklar gökten inmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 قُلْ آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ

 

Cümle müstenefe olarak fasılla gelmiştir. Tekid için tekrarlanan  قُلْ  fiilinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ  cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu cümle  اَرَاَيْتُمْ  fiilinin ikinci mef’ûlü yerindedir. Takdiri  أرأيتم ما أنزل الله لكم ... من أمركم بهذا التحريم والتحليل؟  (Allah’ın haram ve helal yasaklarının nasıl olduğunu görüyor musun?) şeklindedir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Zamir makamında ism-i celâlin, zahir olarak tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlenin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ  cümledeki  اَمْ  munkatıadır. İntikal için  بل  manasındadır. İstînafa dahil olan cümle müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümleler zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kınama, azarlama ve uyarı kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandıkları için, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca sorularda tecahülü arif sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  عَلَى اللّٰهِ , ihtimam için, amili olan تَفْتَرُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ [Allah’a iftira mı ediyorsunuz?] cümlesi, hüküm sorulan hususlarda gelişigüzel hüküm vermekten sakındıran en açık ifadelerdendir. Hüküm verme konusunda kim dikkatli hareket etmezse, iftiracı olur. Hz. Ali (r.a) şöyle buyurmuştur: ”Kim insanlara, bilmediği halde fetva vermeye kalkarsa, yer gök ona lanet eder.” (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

 
Yunus Sûresi 60. Ayet

وَمَا ظَنُّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟  ٦٠


Allah’a karşı yalan uyduranların, kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat onların çoğu (O’nun nimetlerine) şükretmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve nedir?
2 ظَنُّ zanları ظ ن ن
3 الَّذِينَ kimselerin
4 يَفْتَرُونَ uyduranların ف ر ي
5 عَلَى karşı
6 اللَّهِ Allah’a
7 الْكَذِبَ yalan ك ذ ب
8 يَوْمَ günü (hakkında) ي و م
9 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
10 إِنَّ şüphesiz
11 اللَّهَ Allah
12 لَذُو sahibidir
13 فَضْلٍ lütuf ف ض ل
14 عَلَى karşı
15 النَّاسِ insanlara ن و س
16 وَلَٰكِنَّ ve ancak
17 أَكْثَرَهُمْ onların çoğu ك ث ر
18 لَا
19 يَشْكُرُونَ şükretmezler ش ك ر

وَمَا ظَنُّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur.  ظَنُّ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَفْتَرُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَفْتَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı  fail olarak mahallen merfûdur.

عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَفْتَرُونَ  fiiline mütealliktir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  يَوْمَ  zaman zarfı  ظَنُّ ’ye mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

يَفْتَرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi  فري ’dir.

İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

  اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ

 

 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ’nin haberi  ذُو  olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzâftır. فَضۡلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَى ٱلنَّاسِ  car mecruru  فَضۡلٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

 

وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَـٰكِنَّ  istidrak harfidir.  لَـٰكِنَّ  harfi,  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لَـٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

لَـٰكِنّ ’nin ismi  اَكْثَرَ  olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَشْكُرُونَ۟  cümlesi,  لَـٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَشۡكُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَمَا ظَنُّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade eden cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi  مَا  mübteda,   ظَنُّ الَّذ۪ينَ  haberdir. Müsnedin izafet formunda gelmesi veciz ifade kastına matuftur. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak  kınama ve azarlama anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecahülü arif sanatı söz konusudur.

ظَنُّ  için muzâfun ileyh konumundaki has ism-i mevsûlün sılası olan  يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

يَفْتَرُونَ  ifadesinden sonra  الْكَذِبَ ‘nin zikri, mübalağa için gelen tetmim ıtnâbı sanatıdır.

يَفْتَرُونَ - الْكَذِبَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

يَفْتَرُونَ - الْكَذِبَ  kelimelerinin birlikte kulanılması işledikleri fiilin son derece çirkin ve kendi inançlarına göre de yalan olduğunu göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu kelam, doğrudan doğruya Allah'ın ifadesidir ve kıyametin korkunçluğunu belirtir. Burada onların zamir ile değil de açık olarak ifade edilmesi, iftiralarını tescil etmek içindir.

İftira, ancak yalan ile olduğu halde burada  الْكَذِبَ  kelimesinin de kullanılması, onların işledikleri fiilin son derece çirkin ve kendi inançlarına göre de yalan olduğunu göstermek içindir. Bu sualden maksat, o günün korkunçluğunu ve dehşetini, onların o gün maruz kalacakları muameleleri anlatmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle, her ne kadar “isti’lâm (zanlarını bildirmelerini isteme)” için ise de bununla, Allah’a iftira eden kimselerin azabının ne kadar büyük olacağı kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)


 اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek, ikazı artırmak için zahir olarak tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Lafza-i celâl bütün celâl ve kemâl sıfatları kapsar. İşte O dua edilmeye ve her şeyin O’ndan istenmesine layıktır. Çünkü O her şeye kâdirdir. Her şeyi ihsan eder. O’nun ihsan ettiklerinin en yücesi de mahlûkatına daha Kendisini tek olarak tanımadan, yani hacetlerini Kendisinden istemeye layık olan tek zat olduğunu bilmeden önce vermesidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 297)

اِنَّ ’nin haberi olan  لَذُو فَضْلٍ , veciz söz söyleme usullerinden biri olan izafet terkibiyle gelerek az sözle çok anlam ifade edilmiştir.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri  7, Ahkâf Suresi Belâgî Tefsiri, s. 238)

فَضْلٍ ’deki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade eder. 

عَلَى النَّاسِ  car-mecrurunun müteallakı olan  فَضْلٍ ,  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu cümlesi mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz, Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme) 

Zemahşerî der ki: Burada “mütefaddil” gibi bir kelime yerine  ذُو فَضْلٍ  tercih edilmiştir. Böylece  فَضْلٍ  kelimesi nekre gelmiştir ki bu da Allah Teâlâ’nın kulları üzerindeki fadlının “hem de ne fadl” şeklinde ifade edilen derecede mükemmel olduğunu beyan eder. Şeyh Tahir de buradaki  ذُو  ile izafetin teşrif için olduğunu söylemiştir. Bu görüş doğrudur. Ancak bunlara ilaveten bu izafetin mülâzemet ifade ettiği de söylenmelidir. Yani Allah Teâlâ’nın insanlar üzerindeki fadlı sabittir, devamlıdır, zâkir ve gafil kullar arasında fark yoktur. İşte bu mana ulûhiyetin celâlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, Mümin/61, s. 303)

Allah ism-i celîli zikredilmişti. Oysa ayetin başında da Allah ismi geçtiği için âdeten zamir gelmesi gerekirdi. Böylece bu cümle darb-ı mesel şeklinde insanlar arasında kullanılabilir olmuştur. Ayrıca bu şekilde zikredilen fadl, Allah lafzının çağrıştırdığı celâl ve kemâl sıfatlarını hissettirir. Burada da zamir yerine zahir isim gelmesi, önceki gibi bu ayeti de darb-ı mesel haline getirir. Böylece hem Allah’ın fadlına ve minnetine hem de insanın küfür ve reddine tenbih edilmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, Mümin/61, s. 304)


وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟

 

Ayetin son cümlesi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstidrak manasındaki  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَشْكُرُونَ ’nin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. 

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474) 

İstidrak, önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اَكْثَرَ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Tahkir ve ikaz için zamir makamında  النَّاسِ  kelimesinin zahir olarak tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ  ibaresi, Kur'an'da 20 yerde, üç konuda kınama manasında gelmiştir. İnsanların çoğu bilmezler (11 kez), şükretmezler (3 kez), iman etmezler (6 kez).

ٱلنَّاسِ [insanlar] ın zamirle değil de zahir isimle zikredilmesi, bu nankörlük halinin pek çirkin olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Kelam, makablinin mefhumunu izah eden bir zeyl mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Yunus Sûresi 61. Ayet

وَمَا تَكُونُ ف۪ي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاٰنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُوداً اِذْ تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ  ٦١


(Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’an’dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı)dır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve ne
2 تَكُونُ olsanız ك و ن
3 فِي
4 شَأْنٍ durumda ش ا ن
5 وَمَا ve ne
6 تَتْلُو okusanız ت ل و
7 مِنْهُ onun hakkında
8 مِنْ -dan
9 قُرْانٍ Kur’an- ق ر ا
10 وَلَا ne ne
11 تَعْمَلُونَ yapsanız ع م ل
12 مِنْ -lardan
13 عَمَلٍ yapılacak- ع م ل
14 إِلَّا ancak
15 كُنَّا biz ك و ن
16 عَلَيْكُمْ sizin üzerinize
17 شُهُودًا şahidiz ش ه د
18 إِذْ zaman
19 تُفِيضُونَ siz daldığınız ف ي ض
20 فِيهِ ona
21 وَمَا değildir
22 يَعْزُبُ gizli ع ز ب
23 عَنْ -den
24 رَبِّكَ Rabbin- ر ب ب
25 مِنْ (bir şey)
26 مِثْقَالِ ağırlığınca ث ق ل
27 ذَرَّةٍ zerre ذ ر ر
28 فِي
29 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
30 وَلَا ne de
31 فِي
32 السَّمَاءِ gökte س م و
33 وَلَا ne de
34 أَصْغَرَ daha küçüğü ص غ ر
35 مِنْ
36 ذَٰلِكَ bundan
37 وَلَا ve ne de
38 أَكْبَرَ daha büyüğü ك ب ر
39 إِلَّا ancak
40 فِي
41 كِتَابٍ kitaptadır ك ت ب
42 مُبِينٍ apaçık ب ي ن

Hz. Peygamber’in Kur’an’ı okuyup tebliğ etmesi de onun görevleri içinde yer almakla birlikte öneminden dolayı bu faaliyeti özellikle zikredilmiştir. Allah, yalnız Peygamber’in yaptıklarına değil, insanların bütün faaliyetlerine de şahit ve vâkıftır. Şu halde müminler, gizli açık bütün faaliyetlerini tam bir sorumluluk şuuruyla yerine getirmelidirler. Ayrıca âyet, bir yandan müminlerin yaptıkları güzel işlerin Allah tarafından bilindiğini, dolayısıyla zayi olmayacağını hatırlatarak onlara ümit ve güven aşılarken, diğer yandan, inkâr ve isyanlarını sorumsuzca sürdürenler için de bir uyarı ve tehdit anlamı taşımaktadır. Çünkü hiçbir şey Allah’ın bilgisi dışında cereyan etmez. “Apaçık” diye çevirdiğimiz mübîn kelimesi Allah’ın ilminin kesinliğini, ihtimallerden uzak olduğunu ifade eder (İbn Âşûr, XI, 251).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 116-11

شأن Şeene : شَاْنٌ uygun ve elverişli hal ve meseledir. Yalnızca büyük ve önemli olan hal ve meseleler hakkında kullanılır. Çoğulu شُاُونٌ kelimesidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece isim olarak 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli şândır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

عزب Azebe : عازِبٌ çayır aramak için ailesinden uzaklaşan kişi demektir. Uzaklaştı ve kayboldu anlamında birinci ve ikinci bab olarak يَعْزِبُ/ يَعْزُبُ – عَزَبَ şeklinde kullanılırlar. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece sülasi muzari fiil olarak 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli bulunmamakla birlikte işari olarak izbe sözcüğü kelimenin manasını çağrıştırmaktadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَمَا تَكُونُ ف۪ي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاٰنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُوداً اِذْ تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. تَكُونُ ’nun ismi, müstetir olup takdiri  أنت ’dir. ف۪ي شَأْنٍ  car mecruru  تَكُونُ ’nun mahzuf haberine mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَتْلُوا  fiili و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت 'dir. مِنْهُ  car mecruru  تَتْلُوا  fiiline mütealliktir.  مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  قُرْاٰنٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  عَمَلٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُوداً  cümlesi hal olarak mahallen mansubdur.

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا  ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur.  عَلَيْكُمْ  car mecruru  شُهُوداً ’e mütealliktir. شُهُوداً  kelimesi,  كُنَّا ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

اِذْ  zaman zarfı  شُهُوداً  fiiline mütealliktir. تُف۪يضُونَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تُف۪يضُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ  car mecruru  تُف۪يضُونَ  fiiline mütealliktir. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُف۪يضُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi فيض ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

شُهُوداً  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْزُبُ  damme ile merfû muzari fiildir. عَنْ رَبِّكَ  car mecruru  يَعْزُبُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ  harf-i ceri zaiddir. مِثْقَالِ  lafzen mecrur,  يَعْزُبُ  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. ذَرَّةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  مِثْقَالِ ذَرَّةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

لَا  zaid harftir. Nefy harfinin tekrarı, olumsuzluğu tekid içindir. فِي السَّمَٓاءِ  car mecruru atıf harfi وَ  ile  فِي الْاَرْضِ ’ye matuftur.

لَا  zaid harftir. Nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. اَصْغَرَ  atıf harfi  وَ  ile  مِثْقَالِ ذَرَّةٍ ’e matuf olup,  أفعل  vezninde gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

مِنْ ذٰلِكَ  car mecruru اَصْغَرَ ’ye mütealliktir.  ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

لَا  zaid harftir. Nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. اَكْبَرَ  atıf harfi  وَ  ile  اَصْغَرَ ’ya matuftur. 

اِلَّا  istisna harfidir.  ف۪ي كِتَابٍ  car mecruru mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir. Takdiri, هو  şeklindedir. مُب۪ينٍ  kelimesi  كِتَابٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

.İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٌ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصْغَرَ -  اَكْبَرَ  kelimeleri ism-i tafdil kalıbındadır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا تَكُونُ ف۪ي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاٰنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُوداً اِذْ تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayetin ilk cümlesi olan  وَمَا تَكُونُ ف۪ي شَأْنٍ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

شَأْنٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Bu cümlede ism-i mef’ûl manasındadır. kelimedeki nekrelik nev ve kesret ifade eder.  

ف۪ي شَأْنٍ   car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Bu cümlede  كَان ’nin tam fiil olması da caizdir. 

مَا كَانُ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)

ف۪ي شَأْنٍ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  شَأْنٍ  içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  hal, durum, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu mübalağalı üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam,  وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاٰنٍ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mef’ûl makamında olan  مِنْ قُرْاٰنٍ  ‘deki  مِنْ  harfi tekid ifade eden zaid harftir. Kelimedeki nekrelik, tazim içindir.

تَتْلُوا - قُرْاٰنٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تَتْلُوا ’nun mef’ûlu  مِنْ قُرْاٰنٍ ’dir. O zaman  مِنْ , teb’iz için ya da nefyi tekid için zaid olur. Ya da  مِنْهُ ’nun zamiri Kur’an’a racidir. Zikredilmeden önce zamir olarak kullanılması ve sonra açıklanması önemini vurgulamak içindir ya da zamir Allah’a aittir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Burada kitaptan maksat, Levh-i Mahfûz’dur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا  كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُوداً اِذْ تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ  cümlesi, istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Mef’ûl olan مِنْ عَمَلٍ ‘deki  مِنْ  harfi tekid ifade eden zaid harftir. Kelimedeki nekrelik, muayyen olmayan nev ve umum ifade eder.

اِلَّا  istisna edatı,  كُنَّا  cümlesi umumi halden müstesnadır.

Birbirine matuf üç cümledeki nefî harfileri ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, müsnedlerle, hal arasındadır.  تَتْلُوا - تَعْمَلُونَ  fiilleri ve  كَان ‘nin haberi maksur/sıfat, hal cümlesi maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsnedler, bu hale hasredilmiştir. 

Hal konumundaki  كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُوداً اِذْ تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ  cümlesi, nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  عَلَيْكُمْ car-mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, amili olan  شُهُوداً ‘e takdim edilmiştir.

شُهُوداً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اِذْ  zaman zarfı,  شُهُوداً  ‘e mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تُف۪يضُونَ ف۪يهِ  cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. 

Cümledeki fiiller muzari sıygada gelerek teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.

تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ  cümlesinde istiare sanatı vardır. تُف۪يضُونَ  fiili, çok meşgul olmak anlamında müstear olmuştur. Bir işle çok haşır neşir olmak, suyun artarak sel olmasına benzetilmiştir. 

ف۪يهِۜ  ‘deki  ف۪  harfinde de istiare sanatı vardır. Zarfiyet manası içeren  ف۪  harfinin, hale ait zamire dahil edilmesiyle hal, içine girilen bir şeye benzetilmiştir. Bu ifadelerde mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ  cümlesi, umumdan sonra hususun zikri babında (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) ıtnab sanatıdır.

تَعْمَلُونَ - عَمَلٍ  ve  تَكُونُ - كُنَّا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada önce amellerin önemli ve büyük olanları, sonra da amellerin büyüğüne de küçüğüne de şamil olanlar zikredilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bil ki Allah Teâlâ, bu ayetin başında iki şey hususunda Resulüne hitap edip daha sonra da tek bir şey hususunda umuma hitap etmiştir. Peygambere (s.a.v) tahsis edilen iki şeyden birincisi; “Ne zaman sen bir faaliyet göstersen...” kısmının, ifade ettiği husustur. Buradaki  ما  inkârîdir.  شَأْنٍ  kelimesi, hal ve durum manasında olup çoğulu  شؤن ’dur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

Muzari fiil hudus, istimrâr, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَنْ رَبِّكَ car mecrur, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  مِثْقَالِ ’ye dahil olan  مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir. مِثْقَالِ ‘nin muzafun ileyhi olan  ذَرَّةٍ ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.

Veciz ifade kastıyla gelen  رَبِّكَ izafetinde Rab ismine muzâf olan Hz. Peygambere ait  كَ  zamiri, şan ve şeref kazanmıştır.

Önceki cümledeki azamet zamirinden bu cümlede Allah’ın rububiyyet vasfına dikkat çeken Rab ismine iltifat sanatı vardır.

الْاَرْضِ ’den sonra  السَّمَٓاءِ ’nin zikredilmesi, umumun hususa atfı babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü sema, arza şamildir. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

وَلَا فِي السَّمَٓاءِ ‘de  لَا ’nın tekrarı, olumsuzluğu tekid içindir..

كُنَّا  ve  يَعْزُبُ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ  ibarelerindeki  ف۪ي  harflerinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الْاَرْضِ  ve  السَّمَٓاءِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  yeryüzü ve sema, içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. الْاَرْضِ ve السَّمَٓاءِ  ile zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

 

وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Cinsini nefyeden  لَا ‘nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَصْغَرَ , cinsini nefyeden  لَا ‘nın ismidir. لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ  car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.

مِنْ ذٰلِكَ  car mecrurunun müteallakı olan  اَصْغَرُ  ve tezat nedeniyle ona atfedilen وَلَٓا اَكْبَرَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Nefy harfi  لَٓا  ve istisna edatı اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, لَٓا ’nın ismi ve haberi arasındadır. اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ , maksur/mevsûf, ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

مُب۪ينٍ  kelimesi  كِتَابٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اَصْغَرُ - اَكْبَرُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ذَرَّةٍ  -  اَصْغَرُ  ve  مِثْقَالِ - اَكْبَرُ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْاَرْضِ - السَّمَٓاءِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatıları vardır.

Yerin gökten önce zikredilmesi sözün yeryüzünde yaşayanlar hakkında olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Burada yerden ve gökten murad, varlık ve imkân âleminde demektir. Ayette, yer önce zikredilmiştir; çünkü burada kelamın konusu, yer sakinlerinin halidir ve maksat, Allah'ın ilminin, dünyanın bütün ayrıntılarını kuşattığına delil ikame etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Âlûsî, ayetteki takdim-tehiri şu şekilde ifade etmiştir: Bu ayetin dışındaki ayetlerde her ne kadar السَّمَٓاءِ   lafzı  الْاَرْضِ  kelimesine takdim edilmişse de bu ayette tersi olmuştur. Nitekim ayette yeryüzü sakinlerinden bahsedilmekte ve Allah’ın ilminin kapsayıcılığı vurgulanmaktadır. Âlûsî, sema kelimesinin sonradan getirilmesini de şu şekilde temellendiriyor: İnsanların Allah’ın ilmî kapsayıcılığının yeryüzü ile sınırlı olduğu vehmine kapılmaması için السَّمَٓاءِ  kelimesi  الْاَرْضِ  kelimesinin hemen akabinde getirilmiştir. Sonuç olarak, hiçbir şeyin bilgisinden uzak olmayan bir zatın yeryüzü sakinlerinin durumlarından haberdar olmaması düşünülemez. (Ahmet Tekin, Kur’ân’i Kerim’de Takdim-Tehir Ve Anlam Üzerindeki Etkisi) 

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Kur'ân-ı Kerim, yağmur gibi, rızkın da, hatta demirin de (Hadid/29) Allah tarafından indirildiğini belirtir. O, bununla rızkın ve nimetin kaynağının Allah'ın rahmeti, fazl ü keremi olduğunu ve dolayısıyla çok yüksek bir makamdan geldiklerini vurgular. Burada, bilhassa yerden kalkan hemen hemen bütün nimetlerin yağmura muhtaç olduğuna, onun ise gökten geldiğine de ima vardır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bugün ne yapacağımı bilmeden otururken, aylar önce eve yeni taşındığımızda, bulduğum anı defterini hatırladım. Rastgele bir sayfa açıp okumaya başladım:

İnsanın bir tarafı, hep çocuk kalır. Suçu ortaya çıktığında, pişmanlığını saklamaya çalışır. Cezasız kalmayacağını anladığında, yaptıklarını inkar eder. Belki dünya üzerinde, bazı şeylerden böyle kaçar. Ancak Allah’ın huzurunda, suçlunun azaptan kaçışı mümkün değildir.

Bazen hata işlediğinde anlar ki, artık o andan geri dönüş yoktur. Suçunun bedelini ödemeden önce, kendi içinde alemlere kaçar. Zamanı geriye sarabilse sarar, yerin dibine batabilse batar. Belki dünya üzerinde, hatalarının telafisi vardır. Ancak Allah’ın huzurunda, bedellerin ödenme zamanıdır.

İnsan, biraz inatçı, biraz da faydasıza kaçan bir gurur hali içindedir. Yoksa neden, döneceğini bildiği Rabbine olan tövbesini geciktirsin? Neden, her zerresini bilen Rabbinden saklanmaya çalışsın? Neden, hastalık ve ölüm hiç kendisine uğramayacakmış gibi gönlünü dünya uykusuna daldırsın?

Göklerin ve yerin sahibi olan Allahım! İşlediğim hatalarımla affını istemeye geldim. Tövbemi kabul etmene muhtacım. Eğer beni bağışlamaz, bana acımazsan, hz. Adem’in duasında da buyurduğu gibi: hüsrana düşenlerden olurum.

Maddi manevi, her türlü şifanın sahibi olan Allahım! Şüphesiz, halimi benden iyi bilensin. Kalbimde ve bedenimde ne hastalık varsa, şifan ile gider. Beni; kelamını ihlas ile okuyanlardan ve Kur’an’ındaki her güzellikten nasiplenenlerden eyle. Yolunda yoldaşım, ihtiyacımda rehberim, hastalığımda şifam, derdimde nasihatim ve sıkıntımda rahmetim olsun.

Kullarını lutfu ve rahmetiyle sevindiren Allahım!
Her anını, Sana döneceği bilinciyle yaşayanlardan,
Kelamınla, muhabbetinle ve rızkınla şifalandırdıklarından,
İki cihanda da sevindirdiklerinden,
Yollarımı sevindirdiklerinle kesiştirdiklerinden,
İki cihanda da nimetlerinle ve rahmetinle donattıklarından eyle beni.

 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji