20 Aralık 2024
Yunus Sûresi 62-70 (215. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Yunus Sûresi 62. Ayet

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ  ٦٢


Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَا iyi bilin ki
2 إِنَّ şüphesiz
3 أَوْلِيَاءَ dostları için و ل ي
4 اللَّهِ Allah’ın
5 لَا yoktur
6 خَوْفٌ korku خ و ف
7 عَلَيْهِمْ onlara
8 وَلَا ve
9 هُمْ onlar
10 يَحْزَنُونَ üzülmeyeceklerdir ح ز ن

“Dostlar” diye çevirdiğimiz 62. âyetteki evliyâ, “birine yakın olan, birini himayesinde bulunduran, koruyucu, dost, yardımcı” gibi mânalara gelen velî kelimesinin çoğuludur. Kur’ân-ı Kerîm’de velî kelimesi, tekil veya çoğul olarak kırk sekiz âyette Allah’ın, kendisine inanıp buyruğunca yaşayan kullarına sevgisini, himaye ve yardımını, bu anlamda Allah ile insan arasındaki sevgi bağını ifade etmek üzere kullanılmıştır. Allah ile kendileri arasında böyle bir sevgi bağı gerçekleşmiş, bu mazhariyete ulaşmış olanlar kültürümüzde “Allah dostları” diye anıldığından 62. âyetteki evliyâullah deyimini bu şekilde çevirdik.

 Kur’ân-ı Kerîm’de sadece bu âyette geçen evliyâullah kavramının kapsamı her ne kadar zamanla bilhassa tasavvuf geleneğinde oldukça daraltılmış, hatta giderek İslâm toplumlarında bu kavramla keramet arasında bir ilişki dahi kurulmuşsa da 63. âyette Allah dostlarının özelliği kısaca iman ve takvâ kelimeleriyle özetlenmektedir. Şu halde Allah’a iman eden ve takvâ (günah işlemekten sakınma, Allah’a saygı) bilinciyle yaşayan her müslüman Allah dostudur. Müfessirlerin kaydettiği bir hadiste evliyâullah, “görünüşleriyle Allah’ı hatırlatanlar” (tutum ve davranışlarıyla Allah’ın iradesine uygun bir yaşayışı yansıtanlar) şeklinde tanıtılmıştır (Taberî, XI, 131-163). Zemahşerî de, “Evliyâullah, Allah’a yakınlıklarını itaatleriyle gösterir, Allah da onlara yakınlığını lutuflarıyla gösterir” ifadesini kullanır (II, 195). Bu müfessire göre “Onlar ki, iman edip günah işlemekten sakınmışlardır” ifadesi, evliyâullahın Allah’a yaklaşmasını, “Onlara hem bu dünyada hem de âhirette müjdeler vardır” ifadesi de Allah’ın evliyâullaha yaklaşmasını dile getirmektedir. 64. âyetteki “Allah’ın sözlerinde değişme olmaz” ifadesi, bu âyetlerde Allah dostlarına verilen müjdelerle bağlantılı olarak açıklanmıştır. Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın, bu kullarına verdiği müjdeler O’nun birer vaadidir ve O mutlaka vaadini yerine getirecektir.

64. âyetteki dünya hayatıyla ilgili müjdeyi “hayırlı (sâlih) rüya”, âhiret hayatıyla ilgili müjdeyi ise “cennet” olarak açıklayanlar olmuştur (Taberî, XI, 133-138). Ancak Râzî’nin de belirttiği gibi (XVII, 128), müjde kelimesi “insanın yüzünü güldürecek şekilde sevindiren haber” anlamına geldiğine göre insanı bu şekilde mutlu edecek olan her şey bu âyetin kapsamına girer. Allah dostlarının gerek dünya hayatında gerekse âhirette kendileri için müjde değeri taşıyan bütün iyi ve güzel şeyleri elde etmesi âyette “en büyük kazanç” şeklinde nitelenmiştir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 117-118

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Allâh’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebî değildirler, şehîd de değildirler, fakat kıyâmet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehîdler imrenerek bakacaklardır.”
Ashâb-ı kirâm:
“Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de, biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim yâ Rasûlallâh!” dediler.
Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:
“Bunlar öyle bir kavimdir ki, aralarında ne akrabâlık ne de ticâret ve iş münâsebeti olmaksızın, sırf Allah rızâsı için birbirlerini severler. Vallâhi yüzleri bir nûrdur ve kendileri de nûrdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar (kıyâmet günü) korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” buyurdu ve peşinden şu âyeti okudu:

“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar ki Allâh’a îmân etmişlerdir ve hep takvâ ile (kalben Cenâb-ı Hakk’a olan yakınlıkları sâyesinde) korunur dururlar. Onlara dünya hayâtında da, âhiret hayâtında da müjdeler vardır. Allâh’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” (Yûnus, 62-64) (Ebû Dâvud, Büyû, 76/3527; Hâkim, IV, 170

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ

 

İsim cümlesidir. اَلَٓا  tenbih harfidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.

اَوْلِيَٓاءَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfudur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. خَوْفٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. لَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

لَا  harfi zaiddir. Nefy harfinin tekrarı, olumsuzluğu tekid içindir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْزَنُونَۚ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَحْزَنُونَۚ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَلَى  harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Buradaki  عَلَى  mecazi istila manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَلَا  Konuşmacı dinleyenlerin dikkatini çekmek,onları uyarmak ve konuşacağı sözün önemini belirtmek için konuşmasını bu edatla başlatır.Onun için bu edata istiftah ve tembih edatı denilmiştir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  إنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlenin başına gelen tenbih edatı  اَلَٓا, devamında gelecek söze dikkat çekmiş ve cümleyi tekid etmiştir. 

اَلَٓا : Kelamın başında gelen, lam ve hemze harfinden mürekkep tenbih harfidir.

Tenbih için kullanılır. Kendinden sonraki ifadenin tahkikini gösterir. Zemahşerî: Bu yüzden kendisinden sonraki kasem manasında olabilecek kelimelerle başlayan cümleler gelir, isim cümlesine olduğu kadar fiil cümlesine de dahil olur, der. (Suyuti, İtkan, c. 1, s. 414)

Kelamın tenbih edatı ile başlaması durumun önemine ima eder.  اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ  Bakara Suresi 12. ayette geçtiği gibidir. Cümle tenbih edatından sonra  اِنَّ  ile tekid edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اِنَّ ‘nin ismi, izafet formunda gelerek az sözle cok anlam ifade etmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ  izafetinde, lafz-ı celâle muzâf olan لِعِبَادِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

İştikak ilminde, vâv, lâm ve yâ harflerinin terkiblerinin yakınlık manasına delalet ettiği ortadadır. Dolayısıyla her şeyin velisi ona yakın olan demektir. Allah’a mekân ve cihet bakımından yakın olmak imkânsızdır. O halde O’na yaklaşmak, ancak insanın kalbi Hak Teâlâ’yı bilmenin nuruna gark olduğunda olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اِنَّ ’nin haberi olan  لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  لَا خَوْفٌ ’un haberi mahzuftur. عَلَيْهِمْ , bu mahzuf habere mütealliktir. 

Müsnedün ileyh olan  خَوْفٌ ’daki nekrelik, nev ve kıllet içindir. Yani “herhangi bir korku” demektir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.

خَوْفٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

وَ ’la öncesine atfedilen  وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümledeki  لَا , olumsuzluğu tekit için tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Haber olan  يَحْزَنُونَ , muzari fiil cümlesi şeklinde gelmesi hükmü takviye ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

HAVF (Korku): Başına kötü bir şey geleceği beklentisi içinde oluşu ifade eder. Bunun için خافَ الشَّيْءَ denir. Onlardan değil benden korkun manasındaki   فَلا تَخافُوهم وخافُونِ  (Ali İmran/175) gibi. Korkulan şeyin kendi başına değil de başkasının başına gelmesi bekleniyorsa, başkası adına korkulduğu إنِّيَ أخافُ عَلَيْكم عَذابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (Araf/59) şeklinde ifade edilir.

Kelamdaki nazım; korku cinsinin inkarını gerektirmiştir. Çünkü belirsiz ismin başına لا gelirse bu cinsin inkarını gösterir, çünkü bu harften sonra nekre ismin mansub olarak gelmesi cinsi olumsuzlar. Ama bu isim fethalı olmazsa bu durumda cinsin nefyi zahiridir, makam uygun ise cins arasından sadece bir şey de olumsuzlanmış olabilir. Çünkü bu cinsin fertleri sözkonusudur. Mesela somut manadaki رَجُل kelimesi gibi. Mana ifade eden kelimelere gelince; bu ihtimal yoktur. Çünkü mana ifade eden kelimelerde cinsin fertleri yoktur. Dolayısıyla burada olduğu gibi bu kelimenin merfu olması veya mansub olması arasında bir fark yoktur. (Burada bir hadis örneği verilmiş.)

Netice olarak لا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ ifadesi hem kendilerinin korkmadığını hem de onların başına bir şey geleceğinden korkan birinin olmadığını ifade eder. Yani onlar her ne kadar bu konuda huzursuz olsalar da başlarına mekruh bir şeyin gelmesinden emindirler. Durumlarını bilen başkaları da, onlar için korkmaz çünkü onlar, dış görünüşlerden etkilenmeden, duruma bakarlar. Yani bu kişilerin hali, korkmaması gerekenlerin durumu gibidir ve bu nedenle dostları da, korktukları şeyin sonuçlarından emin oldukları için onlar adına korkmazlar. Diğer taraftan خَوْفٌ kelimesi mastardır ve takdir edilen failine muzaf olur. Bu fail de tabi ki başkalarıdır. Yani onlar için korkan birisi yoktur demektir. Kendilerine gelince; onlar da korkuya kapıldıklarında, çok geçmeden bu korku onlardan kaybolur ve yerini huzur alır. Aşağıdaki ayetlerde olduğu gibi: 

(Tevbe/25) وضاقَتْ عَلَيْكُمُ الأرْضُ بِما رَحُبَتْ ثُمَّ ولَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ   

(Tevbe/26) ثُمَّ أنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلى رَسُولِهِ وعَلى المُؤْمِنِينَ 

 (TaHa/77) ﴿لا تَخافُ دَرَكًا ولا تَخْشى 

(Araf/201) إنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إذا مَسَّهم طائِفٌ مِنَ الشَّيْطانِ تَذَكَّرُوا فَإذا هم مُبْصِرُونَ 

 (Kamer 45) سَيُهْزَمُ الجَمْعُ ويُوَلُّونَ الدُّبُرَ  

Ayetin işaret ettiği bu manadan dolayı, "Onlar mahzun olmayacaklar" manasındaki ولا هم يَحْزَنُونَ  ifadenin üslubu değişmiştir. Bu ayette, menfi olarak gelen hüzün, mübteda olan ve Allah dostlarına ait olan zamire isnad edilmiştir. Arkadan gelen fiil de hüznün olmadığı hükmünü tekid etmiştir. Çünkü hüzün; başına kötü bir şey gelmesi sonucu ruhun yenilgiye uğramasıdır. Hüzün sadece bir olayın yaşanmasından sonra vuku bulur. Havf ise böyle değildir. Mekruh bir olay yaşanmadan önce hissedilen duygudur. Ayrıca onlar dünyada başlarına gelen bir şey dolayısıyla üzülseler de bu hüzün kalıcı değildir. Sabırla kaybolur gider.   

Ama onlar için kalıcı üzüntü yoktur. Kalıcı hüzün; zillet, düşmana yenilmek ve dinlerinin ve saltanatlarının yok olması üzüntüleridir. Bunun için de bu mana  ولا هم يَحْزَنُونَ  şeklinde başta nefy harfinin gelmesiyle terkibin hükmünü kuvvetlendirecek şekilde gelmiştir. هم يَحْزَنُونَ  cümlesinde haberin fiil cümlesi olarak gelmesi dolayısıyla hüküm pekiştirilmiştir. Mana şöyledir: İçinde devamlı olacakları güçlü bir korku olmaz ve bu durumdan kurtulmazlar.

Kelam şu manayı taşır: Allah dostlarının başına korktukları bir şey gelmez. Korkulan şey, başına gelen kişiyi üzeceğinden, üzüntünün olmayışı, onlar için korkan birinin korktuğu şeyin olmayacağı manasını da tekid eder. Müfessirlerin çoğunluğu, dünyada havf ve hüznün yaşanması dolayısıyla bu cümlenin ahiretle ilgili olduğuna hükmetmiştir. 

Kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُمْ , maksur/mevsûf,  يَحْزَنُونَ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Sadece onlar üzülmeyeceklerdir. Yani onlar üzülmezler ama başka üzülecek kimseler vardır. 

Üzülmek  يَحْزَنُونَ  şeklinde fiil olarak, korku ise  خَوْفٌ  şeklinde masdar yani isim olarak gelmiştir. Korku halinin devamlılık arz ettiğine, üzülmenin ile teceddüd arz ettiğine işaret vardır.

لَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesi  لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Burada müfred kelime kullanılarak  ولا حُزْنٌ  buyurulmamıştır. Aksine bir zamirden haber verilerek müsned fiil olarak gelmiştir. Böylece onlarda olmayan hüznün başkalarında olacağı ifade edilmiştir. Bu başkaları da kâfirlerdir. Çünkü müsnedün ileyh, fiil olarak gelen habere takdim edilmiştir. Bu üslup da müsnedün ileyhin bu habere tahsis edildiğini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, A’raf/35)

Müsnedün ileyhin nefyden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması durumunda bu takdim kesinlikle tahsis ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  sözündeki  عَلَي  harf-i ceri mecazî istila içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, A’raf/35)

هم يَحْزَنُونَ  ifadesinde müsnedün ileyh’in takdimi, fiil şeklindeki haber ile hasıl olan hükmü takviye eder. Mana ise “O kimseler için kendisinden kurtulamayacakları, sürekli onlarla kalacak olan sabit ve yerleşik bir korku söz konusu değildir.” şeklinde olacaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada  ولاهم يحزنون  cümlesinde,  هم  munfasıl zamirinin kullanılışı dolayısıyla kasr vardır. “Sadece Allah’ın hidayetine tabi olanlar mahzun olmayacaklar, başkaları değil.” manasını taşımaktadır. Muzari fiilin başına nefy harfinin dahil olması ile de devam ve istimrar manası kazanmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Bakara/38, S. 489)

خَوْفٌ - يَحْزَنُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Ayetteki muzari fiil, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خوف  ve  حزن  arasındaki fark:  خوف , insanın gelecekte olacak (henüz meydana gelmemiş) bir işten dolayı kederlendirmesi, حزن  ise geçmişte bir şeyi kaçırmasından dolayı kederlenmesidir. Burada ayrıca  خوف  kelimesinin önce  حزن  kelimesinin sonra zikredilmesinde bir incelik vardır. Şöyle ki gelecekte meydana gelecek bir şeylerden korkmak, geçmişte olmuş olanlarınkinden daha şiddetlidir. Bu nedenle  خوف , önce zikredilmiştir. Yine burada  خوف  ve  حزن  kelimelerinde kinaye vardır. خوف , günahlardan dolayı cezalandırılmayacaklar,  حزن  de sevaplarından da mahrum bırakılmayacaklar manasında kinaye yapılmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 490)

Bundan önce kıyamet günü, Allah'a iftira edenlerin durumlarının perişanlığına ve karşılaşacakları hallerin korkunçluğuna, tehdit ve ceza vaîdi yoluyla icmalen işaret edilmişti. İşte bu ayet de müminler için amellerinin sonucu müjde ve mükâfat vaadi kabilinden bir beyandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada isim cümlesi olarak gelmiş iki cümle; kendilerine müjde verilen muhsinlerin hallerini toplu olarak ifade eden bir kelamdır. Bu kelamda, hüsn-i intihâ olduğunu söyleyebiliriz. Son derece kısa ve kolay olarak tanımlayabiliriz. İbarenin başındaki  فَ  harfi, şart ifade eden ism-i mevsûlün haberinin başına gelmiştir. Bunun faydası da haberin mübtedaya isnadını tekid etmektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 7, Ahkaf/13, s. 142)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yunus Sûresi 63. Ayet

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ  ٦٣


Onlar iman etmiş ve Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ kimseler
2 امَنُوا onlar iman eden ا م ن
3 وَكَانُوا ve ك و ن
4 يَتَّقُونَ sakınanlar و ق ي

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ

 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  önceki ayetteki  اَوْلِيَٓاءَ  ‘nın sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا  ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَانُوا  atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَتَّقُونَۜ  cümlesi,  كَانُوا ’nun haberi olup mahallen mansubdur. 

يَتَّقُونَۜ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

يَتَّقُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ

 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , önceki ayetteki  اَوْلِيَٓاءَ  için sıfattır.  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Sıfatın ism-i mevsûlle gelmesi sonradan gelecek habere dikkat çekmek ve bahsi geçen kişilere tazim kastına matuftur.

كَانُوا يَتَّقُونَ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَتَّقُونَ  cümlesi, كَانَ ’nin haberidir.

كان ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’nin  haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

Bu kelam, mukadder bir sualin cevabı gibidir. Sanki: Onlar kimlerdir ve bu saadete ermelerinin sebebi nedir? diye sorulmuş ve şöyle cevap verilmiştir: Bunlar, iman ile takvayı bir araya getirenlerdir. Bu iki yüce haslet her hayra erdirir ve her şerden uzak tutar. Burada takvadan murad, onun üçüncü mertebesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yunus Sûresi 64. Ayet

لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۜ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ  ٦٤


Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَهُمُ onlar için vardır
2 الْبُشْرَىٰ müjdeler ب ش ر
3 فِي
4 الْحَيَاةِ hayatında ح ي ي
5 الدُّنْيَا dünya د ن و
6 وَفِي ve
7 الْاخِرَةِ ahirette ا خ ر
8 لَا olmaz
9 تَبْدِيلَ değişme ب د ل
10 لِكَلِمَاتِ sözlerinde ك ل م
11 اللَّهِ Allah’ın
12 ذَٰلِكَ işte
13 هُوَ bu
14 الْفَوْزُ kurtuluştur ف و ز
15 الْعَظِيمُ büyük ع ظ م
بدل Bedele : إبْدَالٌ – تَبْدِيلٌ – تَبَدُّلٌ – إسْتِبْدَالٌ bir şeyi başka bir şeyin yerine koymaktır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 44 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri bedel, tebdil, mübadele, aptal (abdal) ve budaladır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۜ

 

İsim cümlesidir.  لَهُمُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْبُشْرٰى  muahhar mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

فِي الْحَيٰوةِ  car mecruru  الْبُشْرٰى ’nın mahzuf haline mütealliktir.  الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru  الْبُشْرٰى ’nın mahzuf haline mütealliktir. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الدُّنْيَا  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ 

 

İsim cümlesidir. لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. 

تَبْد۪يلَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir.  لِكَلِمَاتِ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine müteallikdir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰه  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

 


 ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. هُوَ  fasl zamiridir. 

هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟  cümlesi,  ذٰلِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  الْعَظ۪يمُ  kelimesi  الْفَوْزُ  ‘nin sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْعَظ۪يمُۜ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir.

لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْبُشْرٰى  muahhar mübtedadır.

الْبُشْرٰى  kelimesindeki elif-lam cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِ  ibarelerindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya ve ahiret hayatı, bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü hayat, içine birşey konulabilecek yapıda değildir. Dünya ve ahiret hayatı ile zarfiyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 


لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ 

 

Fasılla gelen cümle istînâfiyedir. Önceki manayı tekid mahiyetindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

Cinsini nefyeden  لَا ‘nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تَبْد۪يلَ , cinsini nefyeden  لَا ‘nın ismidir. لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. لِكَلِمَاتِ  car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.

تَبْد۪يلَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

Veciz ifade kastına matuf  لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olan  كَلِمَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Allah'ın kelimeleri, Resulullah’a (s.a.v) vahyettiği sözleridir.


ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ - Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, s. 190)

Uzak için kullanılan ve daha önceki harikulade olayları gösteren  ذٰلِكَ  ism-i işareti, bu hadiselere mazhar olanların şanının ve faziletteki mertebelerinin yüceliğine delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm) 

Zamir makamında gelen işaret ismi  ذٰلِكَ  bunun son derece belli, müşahede edilebilir cinsten sayıldığını bildirir. Bunun uzaklık manasını içermesi de işaret edilen davranışın derecesinin yüksek ve mertebesinin uzak olduğunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Maide Suresi/32)

ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟  cümlesinde müminlerin mertebelerinin yüksekliği ve şerefli makamlarının yüceliğinden dolayı yakında olanlar için uzaklık ifade eden ism-i işaret yani  ذٰلِكَ  kullanılmıştır. (Safvetü't Tefasir, Tevbe/110)

ذٰلِكَ [İşte bu] onların iki dünyada da müjdelenmiş olmaları “Büyük kurtuluştur.” Bu cümle ve ondan öncesi müjdenin gerçekleşmesi ve şanını büyütmek için ara kelamdır. İlle de arkasından ilgili bir sözün gelmesi şart değildir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ism-i  ذٰلِكَ  ile marife olması, işaret edilenin önemini, mertebesinin yüksekliğini belirterek tazim ve tecessüm ifade etmiştir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Uzak için kullanılan ve Allah’ın müminler için vaadettiği lütuflara işaret eden  ذٰلِكَ , bunlara mazhar olanların şanının ve faziletinin yüceliğine, kazancın, ulaşılması güç bir başarının sonucu olduğunu vurgulamak ve tazim ifadesi için gelmiştir.

Allah’ın müminler için vaadettiği lütuflara işaret eden  ذٰلِكَ ‘de istiare sanatı vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

ذٰلِكَ  sözünde cem’ ve iktidâb vardır. Olayı özetleyen bir kelimedir.

Fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedin  ال  ile marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

Haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. Fasıl zamiri ve müsnedin الْ  takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan iki tekit hükmündeki kasrda,  ذٰلِكَ  maksûr/mevsûf,  الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ  maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Zamir, kasr ifadesi ve tekidi artırmak için işaret isminden sonra gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)

الْفَوْزُ  için sıfat olan  الْعَظ۪يمُ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الْفَوْزُ ‘nün maddi bir varlık sıfatı olan buyük, güçlü manasındaki  الْعَظ۪يمُ۟  ile sıfatlanması istiaredir. Başarının, ism-i fail veznindeki  الْعَظ۪يمُ۟  ile sıfatlanarak yeryüzünde görünür bir şeye benzetilmesi, onun önemini ve fazileti için mübalağadır. Bu ifadede ayrıca tecessüm sanatı vardır.

Yunus Sûresi 65. Ayet

وَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۜ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ  ٦٥


Onların (inkârcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün güç Allah’ındır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 يَحْزُنْكَ seni üzmesin ح ز ن
3 قَوْلُهُمْ onların sözleri ق و ل
4 إِنَّ şüphesiz
5 الْعِزَّةَ yücelik ع ز ز
6 لِلَّهِ Allah’ındır
7 جَمِيعًا tamamen ج م ع
8 هُوَ O
9 السَّمِيعُ duyandır س م ع
10 الْعَلِيمُ bilendir ع ل م

Mekke putperestleri bir yandan Allah’ın birliği ve aşkınlığıyla bağdaşmayan sözler sarfederken bir yandan da Hz. Muhammed’i yalancılıkla suçluyor, Kur’an’ın onun uydurması olduğunu söylüyor, kendilerini çok güçlü görerek ona tehditler savuruyor, buna benzer üzücü sözlerle onu incitiyorlardı. Âyette bu tutumlar karşısında Hz. Peygamber teselli edilmekte, asıl gücün tamamıyla Allah’a ait olduğu hatırlatılarak bir bakıma Hz. Peygamber’e ve onun şahsında müminler arasında inkârcıların haksız saldırılarına uğrayanlara şöyle denilmektedir: “Sen üzülme! Allah onların konuştuklarını duymakta bilmektedir ve ortaksız gücüyle onların hakkından gelecek, sana yardım edecektir. Son tahlilde başarı, Allah’ın yolundan giden, imanda ve güzel işlerde sebat göstererek Allah’ın yardımını hak edenlerindir (benzer açıklamalar için bk. Zemahşerî, II, 196; Râzî, XVII, 129-130).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 120

وَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَحْزُنْكَ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَوْلُهُمْۢ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.

الْعِزَّةَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  لِلّٰهِ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. جَم۪يعاً  kelimesi  الْعِزَّةَ ’nin hali olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

جَم۪يعاً  kelimesi zamirsiz gelirse tekid bildiren haldir. Ancak bazı gramercilere göre tekid kabul edilmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. السَّم۪يعُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  الْعَل۪يمُ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)  Ayetin ilk cümlesi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

حزن  fiilinin  قَوْل ’e isnadı, aklî mecazdır. “Onların sözleri sebebiyle üzülme” manasındadır.

Resulullah’ı (s.a.v) üzülmekten nehyetmede mübalağa göstermek için ayetteki nehy, müşriklerin sözlerine yöneltilmiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)


اِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۜ 

 

Cümle, ta’liliyye veya istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لِلّٰهِ  car mecruru,  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

جَم۪يعًا  manevi tekid olarak gelmiştir, haldir. Müekked hal, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

جَم۪يعًا  kelimesi önceki cümlede geçen  الْعِزَّةَ  kelimesinin müekked halidir. Böylece Allah teala ihtisas uslubuyla izzetin bütün cinslerini kastetmiştir. Bu cinsten herhangi bir şeye sahip başka bir varlık olma ihtimalini ortadan kaldırmıştır.  الْعِزَّةَ  kelimesindeki marifelik siyakın delaletiyle cins ifade eden istiğrak içindir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الْعِزَّةَ  zamir makamında zahir isim gelerek zihne yerleştirilmek istenmiştir. Bu tekrarda ıtnâb ve  reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu kelam, geçen nehyin illetidir. Çünkü Allah'ın mülkünde ve hükümranlığında şan, şeref, üstünlük, galibiyet ve tasarruf tamamen O'na aittir. Ne onlardan ne de başkalarından hiç kimse bundan en küçük bir şeye asla malik değildir. Binaenaleyh Allah, onları kahredecek; seni onlardan koruyacak; seni onlara karşı muzaffer kılacaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Vahidî şöyle der: “Arapçada ‘izzet’, şiddet ve güç demektir. Münafıklar, Yahudilerle birleşmek suretiyle güç ve kuvvet arıyorlardı. Kâmil ve mükemmel kudret, Allah’a aittir. O’nun dışında kalan herkes ise O’nun kudret vermesiyle kadir, O’nun aziz kılmasıyla aziz, izzet sahibi olurlar. Binaenaleyh gerek peygamber gerekse müminler için söz konusu olan izzet, ancak Allah’ın vermesiyle olmuştur. Bu sebeple durum iyice incelendiğinde, bütün izzetin, kudretin Allah’a ait olduğu ortaya çıkmış olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu cümle, inkârî istifhamın ifade ettiği görüşün bâtıl ve o görüşte olanların sonlarının hüsran olduğunun sebebini vuzuha kavuşturur. Çünkü bütün kuvvet, kudret ve galibiyet Allah Teâlâ’ya münhasırdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Nisa/139)


 هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Meânî İlmi, s. 218)

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında  وَ  olmadan gelmesi, bu vasıfların ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.

السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ  sıfatlarının ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat-ı müşebbehe sübut (devamlılık ve süreklilik) ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

السَّم۪يعُ - قَوْلُهُمْۢ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.] ifadesine hesap, ceza ve mükafat idmâc etmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Ayetin bu son cümlesi, Kur'an’da 13 ayette aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ  Bu iki kelime mübalağa sıygalarındandır. Manası: Al­lah'ın işitmesi ve bilgisi herşeyi kuşatmıştır, demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Hasr kastedilerek bu iki isim marife olarak gelmiştir. Sadece Allah Teâlâ bu iki vasıfta kemâl derecededir. Bu iki vasıfta kemâl dereceye sahip olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir varlık yoktur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Enbiya/4, c. 4, s. 24) Âşûr ise bu ayette kasır olduğunu söylememiştir.  

Ayet, Allah Teâlâ'nın iki sıfatının zikriyle  السَّمِيعُ الْعَلِيمُ  şeklinde bitmiştir. Bunun sebebi, ayet-i kerimede işitilecek ve bilinecek şeylerin zikredilmiş olmasıdır. İnatlaşma ve muhalefet içinde olanlar söz ya da eylemle müdahalede bulunuyorlardı. Dolayısıyla ayet bu iki yüce sıfatla sona ermiştir.

Bu iki sıfatın bir arada zikredilmesi, hem vaat hem vaîd içermektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

“O, hakkıyla işitendir.” sözü “Dediklerini işitir.”; “Kemaliyle bilendir.” sözü de “Kararlarını bilir.” demektir. Bundan maksat da “...karşılığını onlara verir.” manasıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

Yunus Sûresi 66. Ayet

اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ  ٦٦


Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَا iyi bilin ki
2 إِنَّ şüphesiz
3 لِلَّهِ Allah’ındır
4 مَنْ kim varsa
5 فِي
6 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
7 وَمَنْ ve kim varsa
8 فِي
9 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
10 وَمَا ve
11 يَتَّبِعُ uymuyorlar ت ب ع
12 الَّذِينَ kimseler
13 يَدْعُونَ tapınan(lar) د ع و
14 مِنْ
15 دُونِ başkalarına د و ن
16 اللَّهِ Allah’tan
17 شُرَكَاءَ ortak koştuklarına ش ر ك
18 إِنْ ancak
19 يَتَّبِعُونَ onlar uyuyorlar ت ب ع
20 إِلَّا sadece
21 الظَّنَّ zanna ظ ن ن
22 وَإِنْ ve
23 هُمْ onlar
24 إِلَّا sadece
25 يَخْرُصُونَ saçmalıyorlar خ ر ص

Evrende var olan her şey Allah tarafından yaratıldığına, Allah her şeyin mâliki, sahibi ve hâkimi olduğuna göre, O’ndan başka bir varlığı O’na ortak tanıyıp tanrı olarak nitelemek ve böyle bir iddiayı bir din haline getirip o yolda yürümek, akıl ve ilimden uzaklaşarak bir kuruntunun, yalanın peşinden gitmek demektir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 120

اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. اَلَٓا  tenbih harfidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

لِلّٰهِ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مَنْ  müşterek ismi mevsûl,  اِنَّ ’nin muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَنْ فِي الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

اَلَا  konuşmacı dinleyenlerin dikkatini çekmek,onları uyarmak ve konuşacağı sözün önemini belirtmek için konuşmasını bu edatla başlatır.Onun için bu edata istiftah ve tembih edatı denilmiştir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

لِلّٰهِ  ifadesinde yer alan  ل  harfi, hem mülkiyeti, sahipliği hem de mutlak egemenliği ifade eder. Mutlak egemenliği elinde bulunduran Allah, kullarına zulmetmeyi asla istemez. Ancak hakimiyetleri noksan olan idareciler zulmeder. Ama Yüce Allah mutlak egemenliğe sahip olduğundan kullarına zulmetmez. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an, Âl-i İmran Suresi 109) 


 وَمَا يَتَّبِعُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَّبِعُ  damme ile merfû muzari fiildir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَدْعُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَدْعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ  car mecruru  شُرَكَٓاءَ ’nin mahzuf haline müteallik veya  يَدْعُونَ ’nin mahzuf mef’ûlune mütealliktir. Takdiri,  أصناما أو آلهة  şeklindedir. اللّٰهِ  lafza-i celal muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شُرَكَٓاء  kelimesi  يَدْعُونَ  ‘nin mef’ûlu olarak fetha ile mansubdur. 

يَتَّبِعُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

شُرَكَٓاءَ  kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. Sıfat-ı müşebbehe, benzeyen sıfat demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ

 

Fiil cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَّبِعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  الظَّنَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir.  اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. يَخْرُصُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَخْرُصُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı  fail olarak mahallen merfûdur.

يَتَّبِعُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dır.

اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  إنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlenin başına gelen tenbih edatı  اَلَٓا, devamında gelecek söze dikkat çekmiş ve cümleyi tekid etmiştir.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اِنَّ ’nin muahhar ismi olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي   السَّمٰوَاتِ, bu mahzuf sılaya mütealliktir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi sonrasındaki habere dikkat çekmek amacına matuftur. Ayrıca tazim ifade eder.

Telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandıran lafza-i celâlin, mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde zikredilmesi, tecrîd sanatıdır.

Birbirine atfedilen iki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır. مَنْ ‘in tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ ’nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ibarelerindeki  فِي  harflerinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

لِلَّهِ  kelimesindeki lâm; mülk manası içindir,  ما  ism-i mevsûlu umumi manalıdır, görünen ve görünmeyen mevcudatı ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada sarahaten akıl sahiplerinin zikredilmesi, diğerlerini zikre ihtiyaç olmadığını zımnen bildirmek içindir. Çünkü akıl sahipleri, yaratılmışların en şereflisi ve mertebece en yükseğidir. Onlar, Allah'ın kahrına ve hükümranlığına mahkum olduklarına göre diğer varlıklar haydi haydi böyle olmalıdır. Bu kelam, üstünlüğün yalnız Allah'a mahsus olduğunu belirtmesi itibarıyla Resulullah'ın (s.a.v) gönül huzuru içinde olmasını ve müşriklerin sözlerine aldırmamasını telkin eder. Bu anlamda makabli için bir tekiddir, bundan sonraki kelam için de bir hazırlıktır ve aynı zamanda onların kanaatlerini ve amellerinin batıl olduğuna da delildir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)


 وَمَا يَتَّبِعُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ 

 

İstînâfa matuf olan cümle, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُرَكَٓاءَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçen kişileri tahkir içindir. 

Zamir makamında tevbihi ve mehabeti artırmak için ism-i celilin zahir olarak zikredilmesinde, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade yollarından biri olan izafet terkibindeki  مِنْ دُونِ اللّٰهِ, gayrının tahkiri içindir. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

الَّذ۪ينَ - مَنْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cenab-ı Hak, وَمَا يَتَّبِعُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُرَكَٓاءَ  [Allah'tan başkasına tapanlar dahi (gerçekte) Allah'a eş koştukları ortaklara tabi olmuyorlar.]  buyurmuştur. Buradaki  مَا  edatı hususunda iki görüş bulunmaktadır:

a.) Bu, nefy ve inkâr manasını ifade eder. Buna göre mana, “Onlar, Allah'a ortak koştukları şeylere tabi olmadılar. Aksine onlar, Allah'ın şeriki zannettikleri şeye tabi oldular.” şeklindedir. Bunun bir benzeri de şudur: Birimiz, Zeyd evde bulunmadığı halde Zeyd'in evde olduğunu zanneder ve Zeyd zannettiği kişiye bu isimle seslenirse, bu durumda, “O, Zeyd'e hitap etti.” denilmeyip aksine, “Zeyd sandığı kimseye hitap etti.” denir.

b.) Bu  مَا  istifham, soru manasındadır. Buna göre sanki “Allah'ı bırakıp da bazı ortaklara tapanlar, neye tabi oluyorlar?” denilmiştir ki bundan maksat da onların bu hareketlerini kınamaktır. Yani onların bu hususta herhangi bir delilleri bulunmadığını belirtmektir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)


اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. اِنْ  ve  اِلَّا ’nın oluşturduğu kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يَتَّبِعُونَ  maksûr/sıfat,  الظَّنَّ  maksûrun aleyh/mevsuf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef'ûllere değil zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. O mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

الظَّنَّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ [Onlar sadece zanna tabi oluyorlar.]  ifadesinde istiare sanatı vardır. الظَّنَّ , tabi olmak fiiline isnad edilerek bir şahsa benzetilmiştir. Zan, kendilerini her taraftan kuşatmış, bütünüyle akıllarına galebe çalmış olması sebebiyle emri dinlenen davetçi, izinden gidilen komutan konumuna konmuştur. Zanna bir şahıs gibi uyarak onu takip etmek, zannın kötülüğünü, artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ  [Ancak zanna tabi oluyorlar.] ifadesine te’kîdü’z-zem bimâ yüşbihü’l-medh sanatı vardır.

ظَنُّٓ , Türkçede de kullandığımız gibi hem zannetti hem bildi manalarını taşıyan iki zıt anlama sahip fiillerdendir. Burada şüpheli bilgi, sanma manasındadır.

ظَنُّٓ  kelimesi, şükür ve sevap ifade eden cümlelerde yakîn, zem ve vaîd ifade eden cümlelerde şek manası taşır. (Suyuti İtkan c.1 s.448)

اِنْ يَتَّبِعُونَ  cümlesi  وَمَا يَتَّبِعُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ  cümlesinin lafzî tekididir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

يَتَّبِعُونَ - يَتَّبِعُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Aynı üsluptaki  اِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ  cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. İsim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

İsim cümlesi formundaki terkip kasrla tekid edilmiştir. Mübteda ve haber arasındaki kasr, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خْرُصُ  kelimesi ‘tahmin etmek demektir. Bu, ilmin zıddıdır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.109)

الظَّنَّ - يَخْرُصُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

اِنْ - اِنَّ  ve  مِنْ - مَنْ  ve اِلَّا - اَلَٓا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 

Yunus Sûresi 67. Ayet

هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَـكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ  ٦٧


O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O’dur
2 الَّذِي o ki
3 جَعَلَ yaratan ج ع ل
4 لَكُمُ sizin için
5 اللَّيْلَ geceyi ل ي ل
6 لِتَسْكُنُوا dinlenmeniz için س ك ن
7 فِيهِ onda
8 وَالنَّهَارَ ve gündüzü ن ه ر
9 مُبْصِرًا aydınlatıcı olarak ب ص ر
10 إِنَّ şüphesiz
11 فِي
12 ذَٰلِكَ bunda
13 لَايَاتٍ ayetler vardır ا ي ي
14 لِقَوْمٍ bir topluluk için ق و م
15 يَسْمَعُونَ duyan س م ع

Hayat gece ile gündüzün içinde geçmekte; insanlar yaşamak için hem dinlenmekte hem de çalışmaktadırlar. Genellikle gecenin karanlığı dinlenmek için, gündüzün aydınlığı da çalışmak için daha elverişlidir. İşte insanların hakiki tanrısı, hayatlarını içinde geçirdikleri bu süreci gerçekleştiren; istirahat vakti olan karanlık geceleriyle, çalışma vakti olan aydınlık gündüzleriyle bütün zamanı yaratan ve yararlı kılan Allah’tır. Allah’ın aydınlatıcı kelâmında ortaya koyduğu delilleri dinleyip üzerinde düşünmesini bilenler bu sistemin anlamını ve onu kuran kudretin eşsiz ve ortaksız olduğunu da anlarlar.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 121

هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَـكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ 

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. لَكُمُ  car mecruru  جَعَلَ  fiiline mütealliktir.  الَّيْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لِ  harfi, تَسْكُنُوا  fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  جَعَلَ  fiiline mütealliktir.

تَسْكُنُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

ف۪يهِ  car mecruru  تَسْكُنُوا  fiiline mütealliktir.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

النَّهَارَ  öncesinin delaletiyle mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, جعل النهار  şeklindedir. مُبْصِراً  hal olup fetha ile mansubdur.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  fiili üç şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette “bir halden başka bir hale geçmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُبْصِراً  kelimesi, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

فِی ذَ ٰ⁠لِكَ  car mecruru  إِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzhalakadır. اٰيَاتٍ  kelimesi  إِنَّ ’nin muahhar ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

لِقَوْمٍ  car mecruru  اٰيَاتٍ  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  يَسْمَعُونَ  cümlesi,  قَوْمٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

يَسْمَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَـكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراًۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber  inkârî kelamdır. 

Cümlede her iki rüknun de marife olması kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  maksûr/mevsûf,  الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tazim kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.

Haber konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  ‘nin sılası olan  جَعَلَ لَـكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراً    cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراً  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle  جَعَلَ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ف۪يهِ  [gecenin içinde] ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gece, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gece, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

İsm-i fail vezninde gelen مُبْصِراً  kelimesi haldir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُبْصِراً  gündüze nispet edilerek mecazî isnat yapılmıştır. Aslında gören, gün değil insanlardır. Burada sebep zikredilmiş, sonuç kastedilmiştir. Çünkü gündüz, görmenin sebebi veya lazımıdır. Sebebiyet veya mef’ûliyet alakası ile mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Bu ayette ihtibâk sanatı vardır. 

لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِراً  [Allah, içinde sükûnet bulmanız için geceyi, çalışıp geçiminizi elde etmeniz için aydınlatıcı olarak da gündüzü yaratandır.] Ayette, aydınlık kelimesi zikredildiği için  مظلما /karanlık kelimesi hazf edilmiştir. Ayrıca “sükûnet bulmanız için” cümlesi zikredildiği için  “لتتحركوا / hareket edip çalışmanız için” cümlesi zikredilmemiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

İhtibâk sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)

Gündüzün ve gecenin özellikleri ayrı ayrı belirtilmiştir. Bu üslup bedî’ sanatlardan biri olan cem' ma’at-taksimdir.

الَّيْلَ - النَّهَارَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Şerîf Radî,  وَالنَّهَارَ مُبْصِراً  ibaresi için şöyle der: “Bu güzel bir istiaredir. İnsanlar, gündüzün gördükleri için ‘gündüz’e ‘gören’ ismi verildi. Sanki bu, mübalağa yoluyla, bir şeyin sebep olduğu şeyle nitelenmesi gibidir.” (Müellif, sebebiyet ilgisiyle bu ifadenin mürsel mecaz olduğunu işaret etmektedir. Gündüzün مُبْصِراً  (gören) kılınmasının, görme eyleminin zamana (gündüze) isnadıyla aklî/ isnadî mecaz sayılması da uygundur. Çünkü gerçekte gören gündüz değildir; gündüz vaktinde insanlar görürler.)

Nitekim Araplar şöyle der:  ليلى أعمى و ليلة عمية (Kör bir gece) Aşırı karanlığından dolayı o gecede insanlar birşey göremedikleri zaman böyle der. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)


 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ

 

Ayetin son cümlesi, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır.

Ayetin başında söylenen hususları net bir şekilde göstererek dikkati çekmek, muhatabın zihnine iyice yerleştirmek ve onları yüceltmek kastıyla gelen işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. اِنَّ ’nin haberi olarak takdimi de önemine işaret etmektedir.

Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın insanlara bahşettiği nimetlere işaret edilmiştir. 

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilenler hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenlerin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

لِقَوْمٍ  car mecruru  لَاٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.  اٰيَاتٍ ‘in nekre gelişi, nev, kesret ve tazim,  قَوْمٍ ‘deki nekrelik ise muayyen olmayan nev ve tazim ifade eder. 

Ayetin sonundaki muzari fiil sıygasındaki  يَسْمَعُونَ  cümlesi  لِقَوْمٍ  için sıfattır. Sıfatlar ıtnâb babındandır. Muzari sıygada gelen cümle teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. 

يَسْمَعُونَ  cümlesinde istiare sanatı vardır. Bu fiil, ilim manasında müsteardır. Anlayan kimse, gerçekten işiten kimseye benzetilmiştir. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

“Allah’ın Kur’an’da ‘işitme duyusunu’ müminlerle ilintilendirdiği ya da kâfirlerden nefy ettiği ve işitmeye teşvik ettiği bütün yerlerde, ‘işitme duyusuyla’ kastedilen, manayı tasavvur ve tefekkürdür. İşitme duyusu manayı tasavvur ve tefekkürün sebebi olduğu için sebep zikredilip müsebbep kast edilerek mecaz-ı mürsele gidilmiştir. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ  ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ, cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen,  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (Suyûtî, İtkan, c. 2 s.176) 

اٰيَاتٍ  [ayetler] umum için oldukları halde dinleyen topluma tahsis edilmiştir; çünkü o ayetlerden istifade edenler, ancak dinleyenlerin meydana getirdiği bir toplumdur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Yunus Sûresi 68. Ayet

قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ هُوَ الْغَنِيُّۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ اِنْ عِنْدَ‌كُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بِهٰذَاۜ اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ  ٦٨


“Allah, bir çocuk edindi” dediler. O, bundan uzaktır. O, her bakımdan sınırsız zengindir. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. Bu konuda elinizde hiçbir delil de yoktur. Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ق و ل
2 اتَّخَذَ edindi ا خ ذ
3 اللَّهُ Allah
4 وَلَدًا çocuk و ل د
5 سُبْحَانَهُ O bundan münezzehtir س ب ح
6 هُوَ O
7 الْغَنِيُّ hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır غ ن ي
8 لَهُ O’nundur
9 مَا ne varsa
10 فِي
11 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
12 وَمَا ve ne varsa
13 فِي
14 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
15 إِنْ yoktur
16 عِنْدَكُمْ sizin ع ن د
17 مِنْ hiçbir
18 سُلْطَانٍ deliliniz س ل ط
19 بِهَٰذَا bu konuda
20 أَتَقُولُونَ söylüyor musunuz? ق و ل
21 عَلَى hakkında
22 اللَّهِ Allah
23 مَا şeyi
24 لَا
25 تَعْلَمُونَ bilmediğiniz ع ل م

“Tanrı’nın oğlu, kızı” gibi sözlerle Allah’a çocuk isnat etmek şirk içeren dinlerde yaygın bir anlayıştır. Putperest Araplar’da da meleklerin Allah’ın kızları olduğu inancı vardı (en-Nahl 16/57). Onların bazıları melekleri, dişi cinlerin seçkinleri olarak kabul eder, bazıları da cinlere taparlardı (İbn Âşûr, XI, 229). Cenâb-ı Hak, “sübhânehû” ifadesiyle zât-ı ulûhiyyetini bu tür isnatlardan tenzih etmekte; kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığını, dolayısıyla evlât sahibi olmak gibi bir şeyin de kendisi hakkında söz konusu olamayacağını bildirmektedir. Çünkü çocuk sahibi olma süreci bir dizi beşerî zaaf ve ihtiyaçların sonucu olarak gerçekleşir ve yaratıcının değil, yaratılmışların özelliğidir; oysa evrende bulunan her şey Allah’ındır; dolayısıyla O’nun hakkında ne bir ihtiyaçtan ne de eksiklikten söz edilebilir. Şu halde bütün şirk inançları kanıtsızdır ve Allah hakkında bilgisizce iddialardan ibarettir. Bu sebeple 69. âyette Allah’a çocuk isnat etme yani şirk iddiası, “Allah hakkında asılsız şeyler yakıştırma” anlamında iftira ve kezib kavramlarıyla nitelenmiş, eleştirilmiş, bunu yapanların kurtulamayacakları uyarısında bulunulmuştur.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 121

سلط Seleta : سَلاطَةٌ gâlip ve üstün gelmeye, yenmeye, boyun eğdirmeye ve hakim olmaya denir. Fiil olarak سَلَّطَ ve تَسَلَّطَ formları kullanılır. Kuran-ı Kerim’de de geçen sultan سُلْطانٌ kelimesi hükümdar manasında veya güç/yetki sahibi olma veyahut delil anlamında kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki türev olarak toplam 39 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sultan, sulta, saltanat, selâtin, tasallut, musallat ve salatadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ هُوَ الْغَنِيُّۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالُو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدً ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اتَّخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme manasında kalp fiilidir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. وَلَداً  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

سُبْحَانَهُ  duaiyye, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur.Takdiri,  نسبح (tesbih ederiz) şeklindedir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْغَنِيُّ  haber olup damme ile merfûdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّخَذَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dır.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) الْغَنِيُّ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir.  لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.

مَا فِي الْاَرْضِ  ifadesi atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.


 اِنْ عِنْدَ‌كُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بِهٰذَاۜ

 

İsim cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  عِنْدَ‌كُمْ  mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  سُلْطَانٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. بِهٰذَا  car mecruru  سُلْطَانٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )


اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  تَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  تَقُولُونَ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا تَعْلَمُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعۡلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداً  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Kizbî haberdir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müşriklerin sözlerinde Allah ismini müsnedin ileyh yapmaları, yalan haberlerinin ne denli korkunç olduğuna delildir. 

Mef’ûl olan  وَلَداً ’deki nekrelik muayyen olmayan nev ve kesret ifade eder.

İtiraziyye olarak fasılla gelen  سُبْحَانَكَ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَكَ , takdiri  نسبّح  (tenzih ederiz) olan fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı babındandır. 

Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

سُبْحَانَ  masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)

سُبْحَانَهُ  ; cümle-i mûteriza olup zalimlerin iddialarının batıl olduğunu açıklar. Onlar, Allah'ın çocuğu olduğunu iddia eden kimselerdir. Ebüssuûd şöyle der;  سُبْحَانَ  kelimesinin  سبح ‘dan türemiş, تفعيل  kalıbına nakledilmiş ve masdara dönüşmüş olmasında kimseye gizli kalmayan belli bir tenzih ifadesi vardır. Manası şöyle olur: Allah'ı ona yakışır bir şekilde tenzih ederim. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Allah’ı, kendisine nispet edilen şeylerden tenzih ve takdis manası taşıdığı gibi akılsızca sözlerine hayret ettirmek manası da taşır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


هُوَ الْغَنِيُّۜ 

 

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Meânî İlmi, s. 218)

İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)


لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

 

Beyanî istînâf veya ta’lîliye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا , muahhar mübtedadır.

Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/sıfat,  مَا فِي السَّمٰوَاتِ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Şuarâ/113)

Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın, îrabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife kılınmasındaki maksat, kelamın amacını muhatabın zihnine iyice yerleştirmektir. 

Birbirine atfedilen iki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır. مَنْ ‘in tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ  - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve murâât-i nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ibarelerindeki  فِي  harflerinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.  


 اِنْ عِنْدَ‌كُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بِهٰذَاۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. عِنْدَ‌كُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Cümledeki  اِنْ  olumsuzluk manası taşır. Ama arkadan  إلّا  gelmemiştir, bu çok rastlanan bir kullanım değildir.

Tekid ifade eden zaid  مِنْ  harfinin dahil olduğu  سُلْطَانٍ , muahhar mübtedadır. Kelimedeki nekrelik kıllet ve nev içindir. Zaid  مِنْ  harfi kelimeye “Hiçbir” anlamı katmıştır. Menfi siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.

Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

بِهٰذَاۜ  car-mecruru,  سُلْطَانٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِهٰذَا ’daki  بِ , mülâbese içindir. سُلْطَانٍ , hüccet, burhan manasındadır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İşaret isminde istiare vardır. Tahkir ifade eden  بِهٰذَا  ile müşriklerin söylediği sözlere işaret edilmiştir. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ  [Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur.] Göklerde ve yerde her kim ve her ne varsa O’na aittir. Hiç kimsenin onlarda Allah’a bir ortaklığı yoktur. Hiç kimsenin O’nun üzerinde bir otoritesi bulunmaz. Nasıl sizlerden birinin kölesinin efendisinden başkasına hizmet etmeye hakkı yoksa O’ndan başkasına kullukta bulunmak asla caiz değildir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara/255)


اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında gelen cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَى اللّٰهِ , ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.

تَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan  لَا تَعْلَمُونَ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin başında kafirlerden gaib zamirle bahsedilirken bu cümlede uyarı ve tahkiri artırmak için muhatap zamire geçilerek iltifat sanatı yapılmıştır.

قُلْ - اَتَقُولُونَ - قَالُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَتَقُولُونَ  sorusundaki hemze tasdik içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Yunus Sûresi 69. Ayet

قُلْ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ  ٦٩


De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 إِنَّ şüphesiz
3 الَّذِينَ kimseler
4 يَفْتَرُونَ uyduran(lar) ف ر ي
5 عَلَى hakkında
6 اللَّهِ Allah
7 الْكَذِبَ yalan ك ذ ب
8 لَا
9 يُفْلِحُونَ kurtuluşa eremezler ف ل ح

قُلْ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  اِنَّ الَّذ۪ينَ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl,  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. Mevsûlün sılası  يَفْتَرُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَفْتَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَفْتَرُونَ  fiiline mütealliktir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَا يُفْلِحُونَ cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُفْلِحُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يُفْلِحُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  فلح ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

يَفْتَرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

قُلْ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Onlara kötü sonlarını ve vahim akıbetlerini bildirmesi için burada hitap Resulullah'a (s.a.v) tevcih edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

İsm-i mevsûl,  اِنَّ ’nin ismi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يُفْلِحُونَ  cümlesi, haberidir.

اِنَّ ’nin haberi  لَا يُفْلِحُونَۜ , menfi muzari fiil cümlesi formunda gelerek hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.  

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Müsnedün ileyh konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan  الْكَذِبَ ‘ye takdim edilmiştir.

يَفْتَرُونَ  ifadesinden sonra  الْكَذِبَ ‘nin zikri, mübalağa için gelen tetmim ıtnâbı sanatıdır.

يَفْتَرُونَ - الْكَذِبَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

يَفْتَرُونَ - الْكَذِبَ  kelimelerinin birlikte kulanılması işledikleri fiilin son derece çirkin ve kendi inançlarına göre de yalan olduğunu göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“De ki: Şüphesiz Allah'a yalan uyduranlar, evlat edinmek ve ona ortak nispet etmekle iflâh olmazlar, ateşten kurtulamazlar ve cenneti kazanamazlar.” (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)

فْلِحُ, maksat ve gayeye vasıl olmak demektir. Buna göre  لَا يُفْلِحُونَۜ  tabirinin manası, “O kimse, sa’y ü gayretinde ve gayesinde başarıya ulaşamaz. Aksine onun eli boşa çıkar ve hüsrana uğrar.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yunus Sûresi 70. Ayet

مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذ۪يقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّد۪يدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟  ٧٠


Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra da, inkâr etmekte olduklarına karşılık onlara şiddetli azabı tattıracağız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَتَاعٌ bir geçim sürerler م ت ع
2 فِي
3 الدُّنْيَا dünyada د ن و
4 ثُمَّ sonra
5 إِلَيْنَا bizedir
6 مَرْجِعُهُمْ dönüşleri ر ج ع
7 ثُمَّ sonra
8 نُذِيقُهُمُ tattırırız ذ و ق
9 الْعَذَابَ azabı ع ذ ب
10 الشَّدِيدَ şiddetli ش د د
11 بِمَا dolayı
12 كَانُوا olmalarından ك و ن
13 يَكْفُرُونَ inkâr ediyor(lar) ك ف ر

Putperest Araplar, genellikle kendi zenginlik ve soyluluklarını müslümanlara karşı bir meziyet, yollarının doğruluğuna bir kanıt olarak ileri sürerler; şirk anlamına gelen iddialarda bulunarak bâtıl dinlerini korumaya çalışırken dolaylı olarak bu statülerini yaşatmayı da amaçlarlardı. Âyette onların bu dünyada meziyet diye böbürlendikleri zenginlik ve soyluluk gibi imkân ve şartların geçici menfaatlerden ibaret olduğu hatırlatıldıktan sonra, insanların bunlara aldanıp da böyle yalan yanlış inançlara kapılmamaları istenmektedir. Nihayet herkes gibi onlar da sonunda Allah’ın huzuruna dönecek, bu inkârcı ve zalimce tutumları sebebiyle şiddetle cezalandırılacaklardır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 121

مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذ۪يقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّد۪يدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟

 

İsim cümlesidir.  مَتَاعٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, افتراؤهم ’dur. فِي الدُّنْيَا  car mecruru  مَتَاعٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اِلَيْنَا  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُهُمْ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نُذ۪يقُهُمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْعَذَابَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الشَّد۪يدَ  kelimesi  الْعَذَابَ ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. مَا  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle  نُذ۪يقُ  fiiline mütealliktir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَكْفُرُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَكْفُرُونَ۟  fiili  ن ’un sübutuyla merfu muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

ثُمَّ  Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُذ۪يقُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذوق ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الدُّنْيَا  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا , takdiri  ذاك  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümledeki  مَتَاعٌ  kelimesi, takdiri  افتراؤهم (Onların iftirası) olan mahzuf mübtedanın haberidir. Ayet beyanî istînâftır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا  ifadesi mahzûf mübtedanın haberidir. Ya da mübtedadır, haberi mahzuftur. Yani  لهم تمتؤون في الدنيا  demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

فِي الدُّنْيَا  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. فِي  harfinin ilavesiyle dünya hayatı, mazruf mesabesinde konmuştur. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır.  Çünkü dünya  zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Dünya hayatı, girilebilen bir mekana ve içinde çeşitli nimetler bulunan bir kaba benzetilmiştir. Camî, heriki durumdaki mutlak irtibattır. Bu ifadede tecessüm sanatı da vardır.

Ayetin ikinci cümlesi olan  ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ , rütbeten terahi ifade eden atıf harfi  ثُمَّ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.

اِلَيْنَا  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَرْجِعُهُمْ  muahhar mübtedadır.

مَرْجِعُهُمْ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette azamet zamirine geçilerek iltifat sanatı yapılmıştır.

Cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Onların dönüşü bizedir.] ifadesinde Allah Teâlâ, onların dönüşünün kendisine olduğunu beyan ederken bunun içine yaptıklarının cezasını görecekleri manasını idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Haberin takdimi ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Şuarâ/113)   


ثُمَّ نُذ۪يقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّد۪يدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟

 

Cümle tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نُذ۪يقُهُمُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

نُذ۪يقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّد۪يدَ  ifadesi, tehekkümî istiaredir. Azap, acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak zikredilmiştir. Gerçek anlamda tatmak duyu organı ile algılamak demektir. Burada tatma fiili kişinin azabı ne kadar kuvvetle hissettiğini ifade eder. Câmi’ hissetmektir.

الشَّد۪يدَ  kelimesi,  الْعَذَابَ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mecrur mahaldeki masdar harfi  بِمَا ’nın sılası olan, nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانُوا يَكْفُرُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar tevilindeki cümle  نُذ۪يقُهُمُ fiiline mütealliktir.

كان ’nin haberi olan  يَكْفُرُونَ ‘nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm  ifade etmiştir. 

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ثُمَّ ’nin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır. 

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Veli kavramı, Kur'ân-ı Kerim'de çok kullanılan ve üzerinde durulması gereken önemli kavramlardan biridir. Yerine göre, sahiplenen, bir başkasının işlerini üzerine alan, yönetici, koruyucu, müttefik, işlerin kendisine bırakıldığı vekil, yakın dost, sırdaş gibi kelimelerle karşılamaya çalıştığımız bu kavram, aslında bu manaların hepsini de ihtiva etmektedir. Şu kadar ki, asıl manası, mesela “bir öğrencinin velisi” dendiğinde ne anlaşılıyorsa işte veli öncelikle o manayadır. Bu bakımdan Kur'ân-ı Kerim, Allah'tan başkasını veli, yani sahip, koruyucu, kendisine sığınılan, işler kendisine havale edilen merci edinmeyi şirk sayar.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bazen şeytani kuruntular ya da dünyalık korkular, nefsani isteklerle bir olup, kalbin kapısına dayanır. Tevekküle bürünmeye çalışan kulu rahatsız eder ve ısrarlarıyla huzurunu bozar. Az insan, o halini korumaya devam eder. Çoğu insanın ise dikkati dağılır; bir kısmı tamamen kopup giderken, bir kısmı da en kısa sürede tevekkül haline geri dönme çabasındadır.

Vesveselerle beraber gönlü daralır. Puslu ve nemli bir hava hakim olur. Mücadele etmek zorlaşır. Sabrı tavsiye eden kalbinin sesi zayıflar, teslim olmasını isteyen nefsinin sesi ise güçlenir. Nefsi der ki; ‘dünya ellerinin altında, ahiret mükafatı ise uzaklardadır.’ Kaçmak, gittikçe zor gelir. Elinin tersiyle ittikçe, geri dönerler. Çıkış kapısını bulsa, kendi kalbinden çıkıp gidecektir.

Çaresizlik içindedir. Gözlerini kapatır. Her şey kendi kendine geçsin ve geçtiğinde de kendisini uyandırsınlar ister. Dünya hayatının, imtihan yeri olduğunu bilen kalbi, acıyla güler. Elleriyle kalbinin duvarlarını silerken, bir yazıyla karşılaşır. Allah’ın zikriyle ve kelamıyla meşgul olan halinin işlediği notlardı bunlar: İman etmişlere ve takva sahiplerine, dünyada ve ahirette, müjdeler olsun. Allah dostlarına ne korku, ne de üzüntü vardır.

***

Aynadaki yansımasıyla gözgöze gelince dedi ki:

Korkularından emin olmak ve üzüntülerinden tamamen kurtulmak istersin. Yine de çareyi yanlış yerlerde arar ve bozulmaya meyilli dostluklar kurarsın. Tükenip bitmeye mahkum nimetlerle mutluluğu yakalamaya çalışırsın. Bu yüzden de doğru okuyup, doğru yorumlayamadığın yeryüzüne sığamazsın.

Bütün bunlardan dolayı, kimi zaman yaptıkların ve yapmadıkların arasında sıkışırsın. Sonrasında da kendini ve hayatındaki seçimlerini sorgulamaya başlarsın. Kalbinin hakikati hatırlatan sesini dinlemezsen eğer, sadece dünyalık değişimler yapmaya çalıştığın için faydasız ve yıpratıcı bir dönemden geçersin.

Kur’an-ı Kerim’in ve sünnet yolunun yolcusu olduğun zaman asıl yapman gerekeni öğrenirsin: Kalbinin sesini güçlendirecek amellerle meşgul olmalısın. Hakikat alametlerini anlamak için doğru bilgi ve niyetlerle ahlakını güzelleştirmelisin. Sevmeyi seçtiklerini gözden geçirerek değişiklikler yapmalısın.

Ey Allahım! Korkularımızla üzüntülerimizi bilen ve halimizi bizden daha iyi anlayansın. Gönüllerimizi rahmet rüzgarlarınla ve dostluk bağlarınla (Seninle ve Senin sevdiklerinle) ferahlatarak sevindir. Bizi Sana şeksiz şüphesiz iman ve itaat eden, günah işlemekten kaçınan ve emirlerine uygun bir hayat yaşayan; böylece sevgine, merhametine, himayene, yardımına mazhar olan ve iki cihanda da nice müjdelerle sevinen kullarından eyle. 

Görünüşleriyle (tutum ve davranışlarıyla Allah’ın rızasına uygun bir yaşayışla) Allah’ı hatırlatan kullardan olmak ve öyle kullarla karşılaşıp dostluk kurmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji