23 Aralık 2024
Yunus Sûresi 71-78 (216. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Yunus Sûresi 71. Ayet

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ نُوحٍۢ اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ فَاَجْمِعُٓوا اَمْرَكُمْ وَشُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُنْ اَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ وَلَا تُنْظِرُونِ  ٧١


Nûh’un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتْلُ oku ت ل و
2 عَلَيْهِمْ onlara
3 نَبَأَ kıssasını ن ب ا
4 نُوحٍ Nuh’un
5 إِذْ hani
6 قَالَ şöyle söylemişti ق و ل
7 لِقَوْمِهِ kavmine ق و م
8 يَا قَوْمِ kavmim ق و م
9 إِنْ eğer
10 كَانَ ise ك و ن
11 كَبُرَ ağır ك ب ر
12 عَلَيْكُمْ size
13 مَقَامِي aranızda durmam ق و م
14 وَتَذْكِيرِي ve size hatırlatmam ذ ك ر
15 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
16 اللَّهِ Allah’ın
17 فَعَلَى bilin ki
18 اللَّهِ Allah’a
19 تَوَكَّلْتُ güvendim و ك ل
20 فَأَجْمِعُوا siz de toplanın ج م ع
21 أَمْرَكُمْ işiniz hakkında ا م ر
22 وَشُرَكَاءَكُمْ ortaklarınızla ش ر ك
23 ثُمَّ sonra
24 لَا
25 يَكُنْ olmasın ك و ن
26 أَمْرُكُمْ işiniz ا م ر
27 عَلَيْكُمْ kendi aranızda
28 غُمَّةً bir dert غ م م
29 ثُمَّ sonra
30 اقْضُوا uygulayın ق ض ي
31 إِلَيَّ bana karşı
32 وَلَا ve
33 تُنْظِرُونِ bana mühlet vermeyin ن ظ ر
Sûrenin ana konuları olan Allah’ın birliği, peygamberlerin O’nun elçileri olduğu ve âhiret hayatında dünyadaki davranışların karşılığının görüleceği inançlarıyla ilgili kanıtlara yer verildikten sonra, bu âyetlerden itibaren bazı peygamberlerin tevhid mücadelelerinden ve buna karşı inatla direnenlerin âkıbetlerinden örnekler getirilmekte, somut olaylardan yola çıkılarak daha önce üzerinde durulan konular hakkında düşünme fırsatı sağlanmaktadır. 
 Kur’an’ın birçok sûresinde Hz. Nûh’tan söz edildiği gibi, 71. sûresi de onun adını almıştır. Ayrıca Nûh aleyhisselâmın sabırlı ve kararlı çağrılarına inatla karşı çıkanların helâk edildiği tufan olayı da onun adıyla anılır. 
Hz. Nûh’un çok uzun bir süre devam eden öğüt ve çağrılarına kulak vermemekte direnen toplumuna karşı ortaya koyduğu tavır, kullandığı üslûp ve ifade, her şeyden önce onun Allah’a olan bağlılığını ve güvenini anlatmakta, oldukça yalnız sayılmasına rağmen yılmadan sürdürdüğü bu tevhid mücadelesinde gösterdiği cesareti simgelemektedir.
 Hz. Muhammed’in muhatabı olan Mekkeliler, Nûh kavminin başından geçenleri yaygın rivayetlerden biliyorlardı; dolayısıyla bu meydan okuma örneği onları etkilemeliydi. Öte yandan, Hz. Nûh’un kendisine karşı çıkanları toplu bir müzakere sonunda hatta mümkünse ittifakla karar almaya çağırması, artık daha sonra içlerinden kimsenin diğerlerinin üstüne suç atamayacak duruma gelmelerini isteme anlamı taşıyordu. Bu sözleriyle o, âdeta son tercihlerini şirkte ısrar yönünde kullanmaları halinde hiçbirinin kurtulamayacağı çok kapsamlı ilâhî bir cezaya çarptırılacaklarının işaretini veriyordu. Bu ifadede, toplumun varlığını ve geleceğini ilgilendiren konularda görüş ortaya koyabilecek yeterliğe sahip kimselerin âzami katılımını sağlayan müzakere ortamı oluşturmanın önemine dolaylı bir temasın bulunduğu da söylenebilir. Bu arada, Hz. Nûh’un onlardan, hicivli bir üslûpla “ortakları” olarak nitelediği, aslı esası olmayan tanrılarını da bu kararı alırken yanlarında bulundurmalarını istemesi, bir taraftan tapındıkları o varlıkların sorumluluk üstlenip üstlenemediğini ve yardım vaadinde bulunup bulunamadığını test etmeye çağırdığı, diğer taraftan kendisinin onlara da meydan okuduğu şeklinde yorumlanabilir.
 Hz. Nûh’un bütün bu uyarılarına ve söylediklerinden emin tavırlarına rağmen, kavmi onu yalancılıkla itham etmeyi sürdürmüş, sonunda büyük bir tûfana yakalanmışlar ve inkârcıların hepsi boğularak tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir (Nûh tûfanı hakkında bilgi için bk. Hûd 11/36-49). Bununla birlikte, daha sonra gelenlerden birçoğu da peygamberlerini yalancı saymaya devam etmiş, ya inatları veya çıkarları uğruna hakikati kabullenmeye bir türlü yanaşmamışlar, bu taşkınlıkları yüzünden kalpleri artık gerçekleri idrak yeteneğini yitirir hale gelmiştir; bu durum Kur’an’ın birçok yerinde –kısmen farklı lafızlarla olmak üzere– “Allah’ın kalplere mühür vurması” şeklinde ifade edilmiştir (bu konuda bilgi için bk. Bakara 2/7).
 71. âyetteki “benim aranızda bulunmam” diye çevirdiğimiz makamî kelimesine, “benim konumum; aranızda çok uzun bir süre yaşamam; toplandığınız yerlerde kalkıp konuşma yapmam, öğüt vermem” gibi mânalar da verilmiştir (Zemahşerî, II, 197). Muhammed Esed, 73. âyetin “bunları onların yerine geçirdik” şeklinde çevirdiğimiz kısmını Zemahşerî’nin “Onları (diğerlerinden) fazla yaşattık” şeklinde açıkladığını ifade ediyorsa da (I, 410), belirtilen tefsirde sadece “boğularak helâk olanların yerine geçmelerini (sağladık)” açıklaması yer almaktadır (Zemahşerî, II,

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 123-124
غمم Ğameme: غَمٌّ bir şeyi gizlemektir. Bu anlamdan hareketle güneşi örterek gizlemesinden dolayı buluta غَمامٌ denmiştir. غَمٌّ ve غُمَّةٌ soluğu kesen gam, tasa ve kederdir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de üç farklı kalıpta isim şeklinde 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli gamdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ نُوحٍۢ اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اتْلُ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. عَلَيْهِمْ car mecruru  اتْلُ  fiiline mütealliktir.  نَبَاَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. نُوحٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِذْ  zaman zarfı,  نَبَاَ ’ye mütealliktir. قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لِقَوْمِهٖ  car mecruru قَالَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هٖ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l- kavli,  يَا قَوْمِ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. Münada olan  قَوْمِ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı  اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ ’dur.  

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هو ’dir. كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَامٖي  cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.

كَبُرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَيْكُمْ  car mecruru كَبُرَ  fiiline mütealliktir. مَقَامٖي  fail olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.

Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تَذْكٖيرٖي  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.  بِاٰيَاتِ  car mecruru  تَذْكٖيرٖي ’ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, أنا ’dir. 

عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  تَوَكَّلْتُ  fiiline mütealliktir. تَوَكَّلْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  تُ  fail olarak mahallen merfûdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَوَكَّلْتُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وكل ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


 فَاَجْمِعُٓوا اَمْرَكُمْ وَشُرَكَٓاءَكُمْ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَجْمِعُٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَمْرَكُمْ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شُرَكَٓاءَكُمْ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

اَجْمِعُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi جمع ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 ثُمَّ لَا يَكُنْ اَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً 

 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  يَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. اَمْرُكُمْ  kelimesi  يَكُنْ ‘un ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلَيْكُمْ car mecruru  غُمَّةً ’e mütealliktir.  غُمَّةً  kelimesi  يَكُنْ ’un haberi olup fetha ile mansubdur 

ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ وَلَا تُنْظِرُونِ

 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اقْضُٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيَّ  car mecruru  اقْضُٓوا  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُنْظِرُونِ  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir. 

تُنْظِرُونِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نظر ‘dır.

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ نُوحٍۢ اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمْ, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  نَبَاَ نُوحٍۢ  izafetinde, Hz. Nuh’a muzâf olan  نَبَاَ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Burada Nûh’un (a.s.) haberinden murad, onunla kavmi arasında cereyan eden olayların tamamı değil, yalnız bir kısmıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

نَبَاَ , büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zann-ı galib oluşan haberdir. Bu iki özelliği taşımayan habere  نَبَاَ  denmez.  نَبَاَ  diye tanımlanan haberin hakkı, yalandan arınmış olmasıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât) Her  نَبَاَ  haberdir, fakat her haber  نَبَاَ  değildir.

اِذْ  zaman zarfı,  نَبَاَ  ’ye mütealliktir. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَالَ لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Cümle mazi fiil sıygasında gelerek, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. 

Zaman ismi olan  إذ ’in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Hac / 26)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا قَوْمِ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Münada olan  قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Nidanın cevabı olan  اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ  terkibi, şart üslubunda gelmiştir.

Nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  şarttır.

كَانَ ’nin haberi olan  كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ‘nin haberinin mazi fiil sıygasında gelmesi cümleye temekkün ve istikrar anlamı katmasının yanında hükmü, takviye etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَبُرَ  fiiline müteallik olan car-mecrur  عَلَيْكَ, ihtimam için, fail olan  مَقَام۪ي ‘ye takdim edilmiştir.

وَتَذْك۪ير۪ي  izafeti, temasül nedeniyle  مَقَام۪ي ’ye atfedilmiştir. Veciz ifade kastına matuf bu izafetlerde, Hz. Nuh’a ait zamire muzâf olan  مَقَام۪  ve  تَذْك۪ير۪ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

تَذْك۪ير۪ي , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

تَذْك۪ير۪ي  masdarı, تفعيل  babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  izafetinde  اٰيَاتِ  kelimesinin Allah lafzına izafesi, ayetlerin şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir.   

كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  cümlesinde istiare sanatı vardır. Yeryüzünde görünen varlıklar için kullanılan büyük, cüsseli oldu manasındaki  كَبُرَ  fiili, işin önemi için müstear olmuştur. Hz. Nuh’un görevinin zorluğu, gözle görünür büyüklüğe benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي  ibaresinde aklî mecaz yoluyla  كَبُرَ  fiili, makama isnad edilmiştir. Mekânın levazımından olan makam, nefisten kinayedir. (https://tafsir.app/10/71 Mahmud Sâfî )

Cenab-ı Allah ayetteki  مَقَام۪ي   “makam” lafzı ile Hz Nûh’un (a.s.) kavmi arasında, uzun zaman bulunmasını kastetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَ  karinesiyle gelen  فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ  cümlesi şartın cevabıdır.  عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ  cümlesi, takdiri  أنا  olan mahzuf mübtedanın haberidir. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru, ihtimam ve kasr ifadesi için amili olan  تَوَكَّلْتُ  fiiline takdim edilmiştir.

Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, fiille mütealliki arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عَلَيْهِ , maksurun aleyh/mevsûf, تَوَكَّلْتُ  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. 

فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ  ibaresinde hasr ifade etmek için gramer bakımından sonra gelmesi gereken kelime önce getirilmiştir. Yani “Başkasına değil yalnız Allah’a tevekkül ettim.” demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) Âşûr kasr olduğunu yazmamıştır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.


 فَاَجْمِعُٓوا اَمْرَكُمْ وَشُرَكَٓاءَكُمْ 

Cümleye dahil olan  فَ , şartın cevabı için tefriiyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اَمْرَكُمْ ‘a, وَ ‘la atfedilen  وَشُرَكَٓاءَكُمْ ‘ün takdiri  اَمْرَ  olan muzafı mahzuftur. Muzafın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. وَ ‘ın maiye olması da caizdir.

Ayetteki  اَجْمِعُٓوا  , toplanıp karar vermek manasındadır.

اَجْمِعُٓوا اَمْرَكُمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Asıl toplanması istenen iş değil, iş konusunda karar verecek olan kişilerin bir araya gelmesidir. Sebebiyet veya mef’ûliyet alakası ile mecâz-ı mürsel sanatı vardır.  

Buna göre ayet ‘’İşiniz konusunda birbirinize danışın, onun için gönül ve akıl birliği yapın, onu aranızda enine-boyuna tartışın ki sonunda işiniz şaşkınlık ve cesaret neticesinde kapalı ve müphem kalmasın; aksi takdirde o, üzerinize çökmüş kapkara bulut parçası gibi olacaktır‘ anlamına gelir.

وَشُرَكَٓاءَكُمْ ’daki  وَ  harfi  مع  anlamındadır ve “Ortaklarınızla beraber toplanın.” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


  ثُمَّ لَا يَكُنْ اَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ وَلَا تُنْظِرُونِ

 

Cümle, tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle … فَاَجْمِعُٓوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubundan nehiy üslubuna iltifat sanatı vardır.

Nehy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî nakıs fiil  كاَنْ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  عَلَيْكُمْ  car-mecruru, ihtimam için, amili olan  كاَنْ ‘nin haberi olan  غُمَّةً ‘e takdim edilmiştir.

عَلَيْكُمْ  ifadesindeki istila manası taşıyan عَلَيْ  harfinde istiare vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. غُمَّةً, o kimseleri kaplamış gibi ifade edilmiştir. İnsanlar binek yerine konmuş, sanki gam insanların üzerine binmiş, onları kontrolü altına almıştır. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

غُمَّةً  sözcüğü, Arapların  غمت الهلال (hilal bulutların arasına girdi) sözlerinden alınmıştır ki “hilalin, görülmesine mani olan bazı engellerle örtülmesi” demektir. Ayetin devamındaki “Sonra bana yapacağınızı yapın.” anlamına gelen ifade Nûh’un (a.s.) kavmine söylediği sözün naklidir. Bu sözle onların çevirdiği entrikalara aldırmadığını,birleşip toplanmalarını önemsemediğini anlatmak istemiştir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

غمّاة; Bana suikast işiniz “size gizli olmasın” onu açık yapın demektir. Bu da  غمّ  deyiminden gelir ki gizlemektir. Yahut beni helak ettiğiniz ve benim makamımın ve öğüt vermenin ağırlığından kurtulduğunuz zaman haliniz sizi üzmesin demektir.(Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Örtme fiili tasrîhi istiare yoluyla  غمّ  tabiriyle ifade edilmiştir. Yani sizin işiniz gizli değildir. Hatta açık ve ortadadır. Bu onlara meydan okumadır. Onlara “Eğer beni öldürmeye veya ihraca karar verirseniz, o takdirde ben Allah’a dayanırım, sizden korkmuyorum.” demektedir. Bu onlara gözdağı verdiğini ve Rabbinin yardımına güvendiğinin göstergesidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ  cümlesi tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubundan emir üslubuna iltifat sanatı vardır.

ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ  ibaresi istiare-i mekniyyedir. Mahzuf olan “iş” kelimesi dine (borç) benzetilmiş, müşebbehün bih hazfedilmiştir. Onunla ilgili  قضي  (yerine getirme, ödeme) zikredilmiştir. (https://tafsir.app/iraab-aldarweesh/10/71)

Cümlede düşmanlık yapacak kişi işini gerçekleştiren kişiye benzetilmiştir. Yapacakları düşmanlık hazfedilmiş, ona ait olan yerine getirmek, anlamındaki  قضي  fiili zikredilerek ona işaret edilmiştir. 

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَلَا تُنْظِرُونِ  cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubundan nehiy üslubuna iltifat sanatı vardır.

اَمْرُكُمْ  ,ثُمَّ  ,قَوْمِ  ,عَلَيْكُمْ  kelimelerinin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr ve  يَكُنْ - كَانَ  arasında cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.

Kādî, bu ayetin en güzel bir şekilde tertip edilmiş olduğu hususunda şu izahı yapmıştır: “Hz. Nûh işin başında, ‘Allah'a tevekkül ettim, Allah'ın vaadine güvendim. O, vaadinden caymaz. Beni ölüm ve işkenceyle tehdidinizin, sizi Allah'a davetten beni alıkoyacağını sanmayın.’ demiş ve sonra da davetinin doğruluğuna delalet eden şeyleri ortaya koyarak, ‘İşinizi toplayın.’ demiştir. Hz. Nûh onlara sanki ‘Gayenizi gerçekleştirecek sebep ve yollardan gücünüzün yettiği her şeyi toptan yapın.’ demiş ve sonra bununla yetinmeyerek, onlara: “Destekçi olacak ortaklarınızı da toplayın.” demiştir. Bu iki şeyle de yetinmemiş, bunlara bir üçüncü hususu ekleyerek, “Sonra bu işiniz size hiçbir tasa olmasın.” demiş, bununla onların bu hususta her şeyi iyice açıkça anlamalarını kastetmiştir. Bununla da yetinmeyip dördüncü bir hususu ekleyerek, “Sonra hakkımdaki hükmünüzü icra edin.” demiştir. Bundan maksadı da, onların o kötülüklerin hepsini kendisine yöneltmeleridir. Buna bir beşincisini eklemiştir ki: O da “Bana mühlet de vermeyin.” ifadesidir. Bu, “Yapabileceğiniz hiçbir şeyi geri bırakmayın, hemen yapın.” demektir. İşte bu sözün sonu budur. Böylesi sözün, Hz. Nûh'un, Allah'a tevekkül etme hususunda ve onların hileleri ile tuzaklarının kendisine ulaşamayacağına ve tesirli olmayacağına olan inancında zirveye vardığına delalet ettiği malumdur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nûh’un (a.s.) bu şekilde onlara hitap ederek meydan okuması, onlara hiç aldırmadığını, onların buna  imkân bulamayacaklarını ve Allah'ın, kendisini koruyacağına güvendiğini izhar etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yunus Sûresi 72. Ayet

فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِۙ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ  ٧٢


Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana müslümanlardan olmam emredildi.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِنْ eğer
2 تَوَلَّيْتُمْ yüz çevirirseniz و ل ي
3 فَمَا
4 سَأَلْتُكُمْ sizden istemiş değilim س ا ل
5 مِنْ hiç bir
6 أَجْرٍ ücret ا ج ر
7 إِنْ
8 أَجْرِيَ benim ecrim ا ج ر
9 إِلَّا ancak
10 عَلَى aittir
11 اللَّهِ Allah’a
12 وَأُمِرْتُ ve ben emrolundum ا م ر
13 أَنْ
14 أَكُونَ olmakla ك و ن
15 مِنَ -dan
16 الْمُسْلِمِينَ Müslümanlar- س ل م

فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍۜ

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلَّيْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. سَاَلْتُكُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. اَجْرٍ  lafzen mecrur, ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, meful ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )

تَوَلَّيْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ولي ‘dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

  اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِۙ 

 

 

İsim cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَجْرِيَ  mübteda olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.


 وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُمِرْتُ  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir.  اَكُونَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  انا ’dir. مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ  car mecruru  اَكُونَ ‘nun mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُسْلِم۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍۜ 

 

Ayet, önceki ayetteki nidanın cevabına  فَ  ile atfedilmiştir. Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  تَوَلَّيْتُمْ  müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَمَا سَاَلْتُكُمْ مِنْ اَجْرٍ , menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Mef’ûl konumundaki  مِنْ اَجْرٍ ‘e dahil olan  مِنْ  harfi tekit ifade eden zaid harftir. Kelimedeki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid  مِنْ  harfi sebebiyle kelime “hiçbir ücret” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.

Mazi fiilin  مَٓا  harfiyle olumsuzlanması, لَمْ  harfiyle olumsuzlanmasından daha kuvvetlidir. Çünkü  مَٓا  harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ  ile olumsuzlanmış mazi fiilin aksine, kasemin cevabı menzilindedir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir.((Hûd/52) (Samerrâî, Beyanî Tefsir yolu, c. 3, s. 219)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih  Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

Ayetteki “Eğer benim öğütlerimden yüz çeviriyorsanız, ben sizden hiçbir mükâfat istemedim.” ifadesi hakkında müfessirler şöyle demektedirler: “Bu, Hz Nûh’un (a.s.), Allah'ın dinine davet etmesine karşılık onlardan bir mal istemediğine bir işarettir. İnsan her ne zaman tamahtan uzak olursa, sözü kalplerde daha tesirli olur.” Bana göre bu hususta şöyle bir izah da yapılabilir: Hz Nûh (a.s.), onlardan kesinlikle korkmadığını ortaya koymuştur. Çünkü korku ancak iki şeyden yani bir şerrin dokunması ve bir menfaatin kesilmesi endişesiyle olur. Hz Nûh (a.s.) önceki ayette, onlardan gelecek şerlerden, bu ayette de onların kendisinden menfaati kesmelerinden korkmadığını beyan etmiştir. Çünkü o, onlardan herhangi bir şey almamıştır ki onların kendisinin bir menfaatini kesmelerinden korksun. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِۙ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

 

Cümle, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.

Müsnedün ileyh olan  اَجْرِيَ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Hz.Nuh’a ait zamire muzaf olan  اَجْرِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

اَجْرِيَ  kelimesinde istiare sanatı vardır. Mükafat, Allah’ın rızası, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.

اَجْرٍ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  اِلَّا  ile meydana gelen iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَجْرِيَ  mevsûf/maksûr,  عَلَى اللّٰهِ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Karşılığın, başkasına değil sadece Allah’a ait olduğu anlamını verir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve sübut ifade eder. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Şuara Suresi 113)

Son dönem alimleri, dini öğretme (talim), ezan, imamet, hitabet ve bunlar gibi dini hizmetler karşılığında ücret alınmasına cevaz vermişlerdir. Fakat ücret alan kimsenin, yaptığı hizmetinde niyetinin halis olması gerekir. Aksi halde ilâhî tehditle karşı karşıya kalır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Peygamberlerin kavimlerinden bir karşılık istemedikleri, sadece Rablerinden karşılık bekledikleri 10 ayette geçmiştir. Yunus/72, Yusuf/104, Furkan/57, Şuara/109-127-145-164-180, Sebe/47, Sad /86. Bu ayetler arasında tekrir ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.

Bu ifade ile Hazret-i Nûh, kendisine inanmayanları ilzam etmekte; kendisinin bir yanlışı olmadığını dile getirerek, kendisinden yüz çevirmelerinin, tebliğ vazifesini icra ederken yapması gereken bir şeyde ihmal ve eksiği olması sebebiyle değil, tamamen kendi inat ve direnişlerinden ötürü olduğunu ifade etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اُمِرْتُ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki   اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ  cümlesi, masdar teviliyle  اُمِرْتُ  fiilinin mef’ûl konumundadır. Masdar-ı müevvel, nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar-ı müevvel cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ  car mecruru  كانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

Benim öğüt ve uyarılarımın karşılığı ancak Allah'a aittir; siz iman etseniz de, yüz çevirseniz de O, bu sevabı bana ihsan edecektir. Ve ben, Allah'ın hükmüne boyun eğenlerden olmakla emrolundum. O'nun emrine muhalefet etmem ve başkasından bir şey beklemem asla söz konusu değildir. Yahut ben, Allah'a itaat yolunda karşılaşacağım belalar için tam bir teslimiyet içindeyim. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yunus Sûresi 73. Ayet

فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَٓائِفَ وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَ  ٧٣


Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَكَذَّبُوهُ yine de onu yalanladılar ك ذ ب
2 فَنَجَّيْنَاهُ ancak biz onu kurtardık ن ج و
3 وَمَنْ ve olanları
4 مَعَهُ onunla beraber
5 فِي
6 الْفُلْكِ gemide ف ل ك
7 وَجَعَلْنَاهُمْ ve onları yaptık ج ع ل
8 خَلَائِفَ halifeler خ ل ف
9 وَأَغْرَقْنَا ve suda boğduk غ ر ق
10 الَّذِينَ kimseleri
11 كَذَّبُوا yalanlayan(ları) ك ذ ب
12 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
13 فَانْظُرْ bir bak ن ظ ر
14 كَيْفَ nasıl ك ي ف
15 كَانَ olduğuna ك و ن
16 عَاقِبَةُ sonlarının ع ق ب
17 الْمُنْذَرِينَ uyarılanların ن ذ ر

فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَٓائِفَ وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُوهُ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. نَجَّيْنَا  fiili, atıf harfi  فَ  ile makabline matuftur.

نَجَّيْنَاهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi  وَ  ile  نَجَّيْنَاهُ ’deki mef’ûle matuf olup, mahallen mansubdur. مَعَ  mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي الْفُلْكِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.

وَ  haliyyedir.  جَعَلْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  خَلَٓائِفَ  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Müntehel cumû’ sıygasında olup gayri munsariftir.

وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَغْرَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَا  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَغْرَقْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi غرق ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  كذب ’dir. 

نَجَّيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  نجو ‘dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.

 فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَ

 

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن وعيت قصة قوم نوح فانظر  (Nûh kavminin kıssasını anladıysan …) şeklindedir.

انْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَيْفَ  istifham ismi  كَانَ ’nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur. عَاقِبَةُ  kelimesi  كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُنْذَر۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

عَاقِبَةُ kelimesi, sülâsi mücerredi  عقب  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُنْذَر۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.

فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَٓائِفَ وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ 

 

Ayetin ilk cümlesi olan  فَكَذَّبُوهُ ,  atıf harfi  فَ  ile 71. ayetteki …  قَالَ لِقَوْمِه۪  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Aynı üslupta gelen  فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَٓائِفَ  cümlesi makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَنَجَّيْنَاهُ  fiilinin mef’ûlüne matuf olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası mahzuftur.  مَعَهُ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

وَجَعَلْنَاهُمْ خَلَٓائِفَ  cümlesi,  قَدْ  takdiriyle haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesi,  فَنَجَّيْنَاهُ  cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اَغْرَقْنَا ,  فَنَجَّيْنَاهُ  ve جَعَلْنَاهُمْ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

اَغْرَقْنَا  fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  كَذَّبُوا  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında gelerek sübuta, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

كَذَّبُوا  fiili  تفعيل  babındandır.  تفعيل  babının en yaygın anlamı teksirdir. 

كَذَّبُوا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

فَنَجَّيْنَاهُ - اَغْرَقْنَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı,  الَّذ۪ينَ - مَنْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَذَّبُوا  fiilinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَاَغْرَقْنَا الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesiyle  فَنَجَّيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Kurtulanlar ve boğulanların zikrinden sonra her biriyle ilgili şeyler tayin edilerek zikredilmiştir. Taksim sanatıdır. 

اَنْجَيَ  fiili, افعال  babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen  نَجَّي  fiili ise tefîl babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın sözkonusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113) 

Bu ayet ile benzerlerinde olduğu gibi helakın kurtuluştan sonra zikredilmesi, kurtuluşa daha fazla önem verildiğini belirtmek, dileyenleri önce sevindirmek ve ulûhiyetin gereği olan rahmetin, işlenen cürümlerin sonucu olan gazabın önünde olduğunu bildirmek içindir. Son cümle, onların başına gelen felaketin ne kadar korkunç olduğunu ifade eder, Resulullah'ı (s.a.v) tekzib etmekten sakındırır ve aynı zamanda onu teselli eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

الَّذ۪ينَ كَذَّبُو  şeklinde Hz Nûh’un kavminin ism-i mevsûlle marife gelişinde, boğularak azap edilmelerinin sebebine bir ima vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi olan  فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri, …  إن وعيت قصة قوم نوح  (Nûh kavminin kıssasını anladıysan …) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

انْظُرْ  fiili, anlamak idrak etmek anlamında kullanılarak istiare sanatı yapılmıştır. Aklî ve görünmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şeye benzetilmiştir. 

Sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürseldir. Zikredilen bakmak sebep, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَ , emir sıygasındaki  انْظُرْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. 

كَيْفَ  istifham ismi, كَانَ  ’nin mukaddem haberidir. Bu takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.

Veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelen  عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin muahhar ismidir. 

Sübut ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

عَاقِبَةُ  için müzekker fiil kullanılmış,  كَانَتْ  buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akibet azap manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasında olur. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Meânî’n Nahvi, c. 2, S. 52)

كَانَ ’nin haberi soru isimleri veya haber ifade eden  كَمْ  gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda haber  كَانَ ’den ve isminden önce gelir. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

الْمُنْذَر۪ينَ  kelimesi meçhul fiilin ism-i mef’ûl veznindedir.

Uyarılanlar anlamındaki  الْمُنْذَر۪ينَ  ile uyarıldıkları halde iman etmeyenler, yani kafirler kastedilmiştir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu kısmında, Resulullah’a (s.a.v) teselli ve onu yalanlayanlara da tehdit vardır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Hadisenin kâfirler bakımından neticesi, Allah'ın onları suda boğup helak etmesidir. Bu hadiseyi peygamberi tasdik eden de tekzib eden de dinlediğinde, bu, Nûh kavminin başına gelen şeyin kendi başlarına da gelmesi ve Hz Nuh'un inananlarının ulaştıkları şeyin misline ulaşması bakımından müminler için imanda devama bir sebep ve mükellefler için bir zecr (zorlama) olmuş olur. Teşvik ve sakındırmadaki bu metot, geçmiş ümmetlerden hikâye yoluyla nakledildiğinde, yeni ifade edilen bir tehditten daha tesirli olur. Allah Teâlâ, peygamberlerinin kıssalarını işte bu tarz üzere zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yunus Sûresi 74. Ayet

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِه۪ رُسُلاً اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ نَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِ الْمُعْتَد۪ينَ  ٧٤


Sonra, onun ardından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara apaçık mucizeler getirdiler. Fakat onlar önceden yalanlamakta oldukları şeye inanacak değillerdi. İşte biz haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 بَعَثْنَا gönderdik ب ع ث
3 مِنْ
4 بَعْدِهِ onun ardından ب ع د
5 رُسُلًا peygamberleri ر س ل
6 إِلَىٰ
7 قَوْمِهِمْ kavimlerine ق و م
8 فَجَاءُوهُمْ getirdiler ج ي ا
9 بِالْبَيِّنَاتِ açık belgeler ب ي ن
10 فَمَا ancak
11 كَانُوا onlar ك و ن
12 لِيُؤْمِنُوا inanmadılar ا م ن
13 بِمَا şeylere
14 كَذَّبُوا yalanladıkları ك ذ ب
15 بِهِ onu
16 مِنْ
17 قَبْلُ daha önce ق ب ل
18 كَذَٰلِكَ işte böyle
19 نَطْبَعُ mühürleriz ط ب ع
20 عَلَىٰ üzerini
21 قُلُوبِ kalpleri ق ل ب
22 الْمُعْتَدِينَ aşırı gidenlerin ع د و

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِه۪ رُسُلاً اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۜ 

 

Fiil cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. بَعَثْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِه۪  car mecruru  بَعَثْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رُسُلاً  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  اِلٰى قَوْمِهِمْ  car mecruru  بَعَثْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَٓاؤُ۫هُمْ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. بِالْبَيِّنَاتِ  car mecruru  جَٓاؤُ۫هُمْ  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur.

يُؤْمِنُوا  fiiline dahil olan  لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli  أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  كَانُوا ’nun mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri,  ما كانوا مؤهّلين للإيمان  (İman etmeye ehil değillerdi.) şeklindedir.

يُؤْمِنُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası  كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütelliktir.  قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhinin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  kelimeleri muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.  

يُؤْمِنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


كَذٰلِكَ نَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِ الْمُعْتَد۪ينَ


كَ  harf-i cerdir. مثل  (gibi) anlamındadır. Bu ibare, amili  نَطْبَعُ  olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. ذا  işaret ismi sükun üzere mebni, mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

نَطْبَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. عَلٰى قُلُوب car mecruru  نَطْبَعُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْمُعْتَد۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُعْتَد۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِه۪ رُسُلاً اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ

 

Ayet, rütbeten terahi ifade eden (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  ثُمَّ  atıf harfiyle önceki ayetteki  وَاَغْرَقْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ثُمَّ ; birbirine bağladığı manalar arasında kısa da olsa bir süre olduğunu ifade eder. Bu atıf harfi, terâhî ifade eder, sıralama bildirir. Terahi; sözlükte sonra olmak ve gecikmek anlamındadır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

بَعَثْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بَعَثْنَا  fiiline müteallik olan car mecrur  مِنْ بَعْدِه۪ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. 

Mef’ûl olan  رُسُلاً ’deki nekrelik kesret ve tazim ifade eder.

Aynı üslupta gelen  فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ  cümlesi, tezâyüf nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Geldi manasındaki  جَٓاؤُ۫  fiilinin, بِ  harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelmesi, tazmin sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hangi kavim olursa olsun, hepsine Peygamber gönderdik. Her peygamberi özellikle kendi kavmine mesela, Hûd'u Âd'a; Sâlih'i (a.s.) de Semûd'a ve diğer kavimlere de kendi içlerinden peygamber gönderdik. Bunların ancak bir kısmı Kur’an'da anlatılmıştır.

Peygamberler, kavimlerine söylediklerinin doğruluğunu teyit eden bir değil fakat ilâhî hikmetin gereği bir çok mucizeler getirdiler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۜ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile  فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. 

Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lam-ı cuhudun dahil olduğu  لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۜ  cümlesi masdar teviliyle  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا كَان ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan  مَا  başındaki  بِ  harf-i ceriyle  يُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  كَذَّبُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَبْلُ  kelimesi cer mahallinde muzaftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

كَذَبُوا  fiili  تفعيل  babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.

لِيُؤْمِنُوا - كَذَّبُوا  ve  بَعْدِه۪ - قَبْلُ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Bu ifade, onların geçmişteki imansızlıklarının devam etmekte olduğunu vurgular. O kavimlerin küfür ve inattaki şiddetli azimlerinden dolayı iman etmeleri mümkün değildi. Onlar akıl sahipleri için apaçık delil ve parlak mucizeler karşısında bile ısrar ve inatlarından vazgeçmediler. Burada iman ve tekzib konusu olan, her Resul Peygamberin getirdiği şeriatların usul ve fürûudur. Bu kavimlerin, Peygamberler gelmeden önceki tekziblerinin manası şudur: O kavimler, cahiliye zamanlarında (peygamberleri gelmeden önceki dönemde) tevhid kelimesini hiç duymamış değillerdi. Aksine her kavim, kendinden öncekilerden arda kalanlardan tevhidi duyuyordu. Mesela, Semûd kavmi, Âd kavmi kalanlarından; Âd kavmi de, Nûh (a.s.) kavmi kalanlarından tevhidi duyuyor ve tekzib ediyorlardı. Peygamberleri geldikten sonraki halleri de öncekinden farklı olmadı ve kendilerine hiç Peygamber gönderilmemiş gibi davrandılar.  Bir görüşe göre ise burada iman ve tekzib konusu, tevhid milleti (dini) ve onun icapları gibi bütün Peygamberlerin ittifakla ümmetlerini davet ettikleri şeriatların asılları, temel ilkeleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لِيُؤْمِنُوا ’daki lâm, olumsuzlamayı pekiştirir ve imanın onların bu küfürde ısrarcı hallerine tamamen ters olduğu anlamını verir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Kendi toplumlarına birçok peygamberler gönderdik. Mana şöyledir: Birçok değerli peygamberler gönderdik. Her peygamber özellikle kendi toplumuna gönderilmiştir. Mesela Hûd (a.s.) Âd kavmine, Salih (a.s.) Semûd kavmine, İbrahim (a.s.) Babil kavmine. Şuayb (a.s.) Eyke kavmine gönderilmiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l- Ezhân Min Rûhu-l Beyân)


 كَذٰلِكَ نَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِ الْمُعْتَد۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كَذٰلِكَ , amili  يَطْبَعُ  olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. 

Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunamadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi, s. 101)

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Burada işaret edilenlerin durumunun ne derece kötü olduğunu ifade eder.

نَطْبَعُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ  ifadesinde istiare vardır. Kalp mühürlenebilen bir kaba benzetilmiştir. Kâfirlerin büyüklenme ve inanmama konusundaki inatlarının ulaştığı şiddeti ifade etmek için bu istiare yapılmıştır. Bu ifade Bakara/7 deki  ختم الله على قلوبهم  ifadesine  benzemekle beraber, bu fiil mana açısından daha kuvvetlidir. Çünkü bu fiil para basmakta kullanılır ve gümüş para üzerinde iz bırakmak manasındadır. Çamur veya mum üzerinde iz bırakmak manasında ise  ختم  fiili kullanılır. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları) 

Son cümlede zamir makamında bahsi geçenlerin  الْمُعْتَد۪ينَ  şeklinde zahir olarak zikredilmesi, Peygamberlere küfretmelerinin ne kadar kötü olduğuna dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve itnâb sanatıdır. 

طْبَعُ , mühürledi demektir. Matbaa, tabiat kelimeleri buradan gelir. Hamdi Yazır, küfrü onların tabiatı kılmak şeklinde açıklamıştır. Aynı kökten olduğu için bu manayı da verebiliriz. Kalplerini mühürleriz, küfür onların tabiatı haline gelir.

Küfür ve inatla haddi aşanların, hakkı kabul etmekten ve doğru yola girmekten kaçınanların kalplerini böyle mühürleriz. Bu da, onların sapıklık ve dalalete dalmış olmalarındandır. Bu ve benzeri ayetler, kulların fiilleri, Allah'ın (c.c) kudreti ve kulun kesbi ile gerçekleştiğine delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 
Yunus Sûresi 75. Ayet

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى وَهٰرُونَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ بِاٰيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً مُجْرِم۪ينَ  ٧٥


Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Mûsâ ve Hârûn’u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 بَعَثْنَا gönderdik ب ع ث
3 مِنْ
4 بَعْدِهِمْ onların ardından ب ع د
5 مُوسَىٰ Musa’yı
6 وَهَارُونَ ve Harun’u
7 إِلَىٰ
8 فِرْعَوْنَ Firavuna
9 وَمَلَئِهِ ve onun ileri gelenlerine م ل ا
10 بِايَاتِنَا ayetlerimizle ا ي ي
11 فَاسْتَكْبَرُوا ancak onlar büyüklendiler ك ب ر
12 وَكَانُوا ve oldular ك و ن
13 قَوْمًا bir topluluk ق و م
14 مُجْرِمِينَ suçlu ج ر م
Mekkeli müşrikler tarafından bilinmekte olan Hz. Mûsâ ile Firavun arasındaki mücadelenin öyküsü Kur’an’ın birçok yerinde değişik yönleriyle ele alınmış, bir yandan bu kıssadan alınacak ibretlere dikkat çekilmiş, diğer yandan da daha çok İsrâiloğulları’nca aktarılagelen yanlış bilgiler düzeltilmiştir. Burada, Hz. Mûsâ’nın, kardeşi Hz. Hârun’la birlikte Firavun’a ve çevresindeki ileri gelenlere açık kanıtlarla gönderildiği belirtilmekte, halktan söz edilmemektedir. Bunu –tarihî bilgiler ve Kur’an’da yer alan açıklamalar ışığında– o dönemde halkın korkunç bir baskı altında bulunmasıyla izah etmek mümkündür. Firavun’un İsrâiloğulları’nın erkek çocuklarını tek tek katlettirdiği bir dönemde, Hz. Mûsâ’nın bizzat onun sarayında ve himayesinde büyütülmüş olması bile başlı başına bir mûcize ve ilâhî iradenin mutlak gücünün açık bir göstergesi olduğu halde, günaha gömülmüş olmaları bu gerçeği görmelerini önlemiş ve iman çağrısını kabullenmeyi kibirlerine yedirememişlerdi. Hz. Mûsâ’nın getirdiği mûcizeleri “sihir” diye itham etmeleri bile aslında bunlardan büyülenmiş gibi etkilendiklerinin ipuçlarını veriyordu. Fakat asıl engel, ellerinde tuttukları nüfuz ve gücün kendilerinden alınması endişesiydi. Güya atalarından aldıkları emanete sahip çıkarak muhafazakâr bir tavır sergilemeye çalışırken dahi “Bu yerde egemenlik ve nüfuz ikinizin olsun diye mi?” sözleriyle gerçek rahatsızlıklarını açığa vurmuş oluyorlardı.Böyle bir durumda yapılan çağrının gerçekliği üzerinde düşünmek yerine ne kadar ön yargılı olduklarını açıkça muhataba hissettirip mâneviyatını kırmak ve onun bu çabadan vazgeçmesini sağlamak en kestirme yol olabilirdi. Nitekim “Biz ikinize de inanacak değiliz” diyerek bunu denediler. Fakat sihrin çok revaçta olduğu böyle bir ortamda hem Mûsâ’nın getirdiklerini sihir olarak niteleyip hem ondan üstününü ortaya koyamamak Firavun’u kendi kamuoyu önünde küçük düşürecekti. Bu sebeple ülkesindeki en hünerli sihirbazları toplatıp Mûsâ’ya dersini vermelerini istedi. Ne var ki asıl sihir işte o büyücülerin ortaya koyduğuydu ve Allah’ın yardımıyla Hz. Mûsâ’nın gösterdiği mûcizeler karşısında bunların ipliğinin pazara çıkması kaçınılmazdı. Başka sûrelerde açıklandığı üzere, Mûsâ’nın mûcizeleri karşısında ilk etkilenenler de bizzat o ünlü sihirbazlar oldu (sihir hakkında bk. Bakara 2/102; Hz. Mûsâ’nın mûcizeleri ve Firavun tarafından düzenlenen sihir yarışmasının daha geniş anlatımı için bk. A‘râf 7/106-126).

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى وَهٰرُونَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ بِاٰيَاتِنَا

 

Fiil cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  بَعَثْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ بَعْدِهِمْ  car mecruru  بَعَثْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مُوسٰى  mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.  هٰرُونَ  atıf harfi  وَ  ile  مُوسٰى ‘ya matuftur. اِلٰى فِرْعَوْنَ  car mecruru  بَعَثْنَا  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. 

مَلَا۬ئِه۪  atıf harfi  وَ ’la  فِرْعَوْنَ ‘ye matuftur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  بِاٰيَاتِنَا  car mecruru  بَعَثْنَا  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً مُجْرِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَكْبَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. قَوْماً  kelimesi  كَانُوا ‘nun haberi olup fetha ile mansubdur. مُجْرِم۪ينَ  kelimesi  قَوْماً ’in sıfatı olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

اسْتَكْبَرُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  كبر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

مُجْرِم۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسٰى وَهٰرُونَ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ بِاٰيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْماً مُجْرِم۪ينَ

 

Ayet, rütbeten terahi ifade eden (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  ثُمَّ  atıf harfiyle önceki ayetteki  فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

ثُمَّ ; birbirine bağladığı manalar arasında kısa da olsa bir süre olduğunu ifade eder. Bu atıf harfi, terâhî ifade eder, sıralama bildirir. Terahi; sözlükte sonra olmak ve gecikmek anlamındadır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

بَعَثْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بَعَثْنَا  fiiline müteallik olan  مِنْ بَعْدِهِمْ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. 

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِنَٓا  izafetinde azamet zamirine muzâf olan  اٰيَاتِ  şan ve şeref kazanmıştır.

وَمَلَا۬ئِه۪  car-mecruru, فِرْعَوْنَ ‘ye, وَهٰرُونَ , mef’ûl olan  مُوسٰى ‘ya atfedilmiştir. 

ثُمَّ - بَعْدِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ayet önceki ayetteki aynı sözlerle başlıyor. Reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

مَلَا۬ئِه۪ ; göz dolduran, önde olan, ileri gelen; gözde olanlardır.

مُوسٰى - هٰرُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Aynı üslupta gelen  فَاسْتَكْبَرُوا  cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَكَانُوا قَوْماً مُجْرِم۪ينَ  cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Suç işleyen bir kavim oldukları cümlesi  كَانُوا  ile gelerek suç işlemenin onların âdeti haline geldiğine işaret eder.

كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Müsned olan  قَوْماً مُجْرِم۪ينَ ‘in izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tahkir ifade eder. Çünkü müsned tahkir anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tahkirine işaret etmiştir.

مُجْرِم۪ينَ  kelimesi  قَوْماً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُجْرِم۪ينَ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Musa ile Harun'un haberleri, daha önce icmalen zikredilen Peygamberler ve kavimlerinin kıssalarına dahil olduğu halde onların ayrıca zikredilmesi, onlar hakkında bir nevi tafsilat verilmesi, Nuh'un (a.s.) olduğu gibi onların kıssalarının da önemini vurgulamak içindir. Firavun ve kavminin eşrafının zikredilmesi, ön planda onların olmasındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)

Firavun’un kavminin mücrim bir kavim olduğunu, geçmişte böyle olduklarını gelecekte de aynı şekilde devam edeceklerini  كَان  fiilinden anlıyoruz.  كَان  fiili geçmişte böyle idi bundan sonra da böyle olacaktır demektir ve devamlılık ifade eder.

Onlar, büyük günahları işlemeyi âdet haline getirmişlerdi Çünkü cürüm, günahın büyüklüğüne işaret eder. İşte bundan dolayıdır ki onlar, Allah'ı risaletini hafife almak cüretini gösterdiler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayet önceki ayetteki aynı sözlerle başlıyor. Reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

Mucizelerimizle Firavun ve toplumuna gönderdik. Firavun, Musab’ın oğlu Vehd’dir. Mucizelerden maksat da meşhur olan şu dokuz mucizedir: Asa, beyaz el, tufan, çekirge, haşerat, kurbağa, kan, suretlerin çirkin şekle sokulması ve Kızıldeniz’in yarılması. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Yunus Sûresi 76. Ayet

فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُٓوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُب۪ينٌ  ٧٦


Katımızdan kendilerine hak (mucize) gelince, “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَمَّا ne zaman ki
2 جَاءَهُمُ onlara gelince ج ي ا
3 الْحَقُّ gerçek ح ق ق
4 مِنْ
5 عِنْدِنَا katımızdan ع ن د
6 قَالُوا dediler ق و ل
7 إِنَّ şüphesiz
8 هَٰذَا bu
9 لَسِحْرٌ bir sihirdir س ح ر
10 مُبِينٌ apaçık ب ي ن
سحر Sehara: سَحَرٌ nefes borusunun ucu ve akciğerlere denir. Sihir سَحْرٌ sözcüğü bu kökten türtetilmiştir ki asıl olarak dokunma veya vurma manasına gelir. Sihir değişik anlamlar için kullanılır: 1- Aldatma, hile ve hakikati olmayan hayaller gösterme. 2- Bir şekilde kendisine yaklaşarak şeytanın yardımını celbetmeyi isteme.
Ayrıca سَحَرٌ ve سُحْرَةٌ gecenin sonundaki karanlığın günün ilk ışıklarına karışmasıdır. Yine bu zaman dilimine de isim olmuşlardır. Sahur سَحُورٌ ise seher vaktinde yenen yemeğin adıdır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 63 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sihir, sihirbaz, seher vakti ve sahurdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُٓوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُب۪ينٌ

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّا  kelimesi  حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَهُمُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاءَهُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl  zamir  هُمُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. الْحَقُّ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْ عِنْدِنَا  car mecruru  جَٓاءَهُمُ  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı  قَالُٓوا ‘dur.  

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli,  اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُب۪ينٌ ’dir. قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هٰذَا  işaret ismi  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. سِحْرٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ  kelimesi  سِحْرٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. 

b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.

c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. 

d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُب۪ينٌ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلَمَّا جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُٓوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُب۪ينٌ

 

Ayet  فَ  atıf harfiyle önceki ayetteki  وَكَانُوا قَوْماً مُجْرِم۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. 

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

جَٓاءَهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِنْدِنَا  şeklindeki şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Cümlede istiare sanatı vardır. الْحَقُّ  kelimesi, جَٓاءَهُمُ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Hakkın bir şahıs gibi gelecek olması onun önemini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette Allah’ın katından oldoğunun zikredilmesi onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Ayrıca bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدِنَا  izafetinde, azamet zamirine muzâf olan  عِنْدِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/57) 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالُٓوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُب۪ينٌ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُب۪ينٌ  cümlesi, اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, mütekellimin, işaret edilene verdiği önemi belirtmesinin yanında tahkir ve taaccüb ifade eder. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmesi sebebiyle çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın, Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مُب۪ينٌ  kelimesi  سِحْرٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

سِحْرٌ  kelimesindeki nekrelik tazim içindir. Bizim hakiki manada anlayamayacağımız bir özellikte olduğu anlamı da vardır.

Bu ayet sarahaten şunu ifade eder: Onların büyüklük taslamalarından murad, sihir olarak vasıflandırdıkları mucizelerin, ezcümle, asa ile beyaz el mucizelerinin gelmesinden önceki durumlarıdır. Nitekim nazm-ı kerimin siyakı da buna işaret eder. Ve Musa'nın (a.s) ilk gösterdiği büyük mucizeler de bunlardır. Bu ayet, Kur’an'ın başka yerlerinde sarahatle zikredilenlerin devamı mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)

Yunus Sûresi 77. Ayet

قَالَ مُوسٰٓى اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَكُمْۜ اَسِحْرٌ هٰذَاۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ  ٧٧


Mûsâ: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 مُوسَىٰ Musa
3 أَتَقُولُونَ böyle mi diyorsunuz? ق و ل
4 لِلْحَقِّ gerçek ح ق ق
5 لَمَّا zaman
6 جَاءَكُمْ size geldiği ج ي ا
7 أَسِحْرٌ sihir midir? س ح ر
8 هَٰذَا bu
9 وَلَا ve
10 يُفْلِحُ kurtuluşa ermezler ف ل ح
11 السَّاحِرُونَ sihirbazlar س ح ر

قَالَ مُوسٰٓى اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَكُمْۜ 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  مُوسٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli,  اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ ’dır. قَالَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

Hemze istifham harfidir.  تَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلْحَقّ  car mecruru  تَقُولُونَ  fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavl cümlesi mahzuftur. Takdiri, إنّه لسحر  şeklindedir. 

لَمَّا  kelimesi  حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَكُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاءَكُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl  zamir  كُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. 

b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.

c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. 

d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

 اَسِحْرٌ هٰذَاۜ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. سِحْرٌ  mukaddem haber olup damme ile merfûdur.  هٰذَا  işaret ismi, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.


وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُفْلِحُ  damme ile merfû muzari fiildir. السَّاحِرُونَ  fail olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُفْلِحُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  فلح ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

السَّاحِرُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi سحر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ مُوسٰٓى اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَكُمْۜ  اَسِحْرٌ هٰذَاۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَتَقُولُونَ لِلْحَقِّ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hemze inkârî istifham harfidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اَتَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli mahzuftur. Takdiri,  إنّه لسحر  [Muhakkak ki o sihirdir.] şeklindedir.

Şart üslubunda gelen  لَمَّا جَٓاءَكُمْ  terkibinde, cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı  لَمَّا , şartiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  جَٓاءَكُمْ  şart cümlesi olup aynı zamanda  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefy harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır. 

Şartın cevabı, ayetteki ikinci şart cümlesinin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir. 

Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şartın cevabının hazfı, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi) 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

Bu cümle, akla gelen bir suale cevap mahiyetindedir. Sanki “O zaman Musa onlara ne demiş?” diye sorulmuş, onun cevabı da tevbih (kınama), inkâr ve istifham yoluyla verilmiştir. “Bâtıl olan sihirden uzak hakkın size geldiğini öğrenince hiç düşünüp tartmadan böyle mi konuşuyorsunuz?” İnsaf ehli bir kimsenin bunu söylemesi mümkün değildir. Yahut: “Size hak gelince onu ayıplıyor musunuz?” şeklindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm) 

Hz. Musa’nın önceki sözlerine dahil olan,  اَسِحْرٌ هٰذَاۜ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ  cümlesi, fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَسِحْرٌ  mukaddem haber, هٰذَاۜ  muahhar mübtedadır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  اَسِحْرٌ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

هٰذَا  ile olaya, duruma işaret edilmiştir.

İşaret isminde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ  cümlesi, hal konumundadır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Muhatapların halini bildiren cümledir.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

السَّاحِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. 

سِحْرٌ - السَّاحِرُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. 

Yunus Sûresi 78. Ayet

قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَٓاءُ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِن۪ينَ  ٧٨


Dediler ki: “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet (devlet) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ق و ل
2 أَجِئْتَنَا mi geldiniz? ج ي ا
3 لِتَلْفِتَنَا bizi çevirmek için ل ف ت
4 عَمَّا (yol)dan
5 وَجَدْنَا bulduğumuz و ج د
6 عَلَيْهِ üzerinde
7 ابَاءَنَا atalarımızı ا ب و
8 وَتَكُونَ ve olması ك و ن
9 لَكُمَا ikiniz için
10 الْكِبْرِيَاءُ büyüklüğün ك ب ر
11 فِي
12 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
13 وَمَا (fakat) değiliz
14 نَحْنُ biz
15 لَكُمَا size
16 بِمُؤْمِنِينَ iman edecek ا م ن

قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَٓاءُ فِي الْاَرْضِۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  اَجِئْتَنَا ’dir. قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

Hemze istifham harfidir. جِئْتَنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

لِ  harfi,  تَلْفِتَنَا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. 

تَلْفِتَنَا  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mütekellim zamiri  نَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  عَنْ  harf-i ceriyle  تَلْفِتَنَا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  وَجَدْنَا ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.

وَجَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ car mecruru  وَجَدْنَا  fiiline mütealliktir. اٰبَٓاءَنَا  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَكُونَ  fiili atıf harfi  وَ ’la  تَلْفِتَنَا  fiiline matuftur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. لَكُمَا  car mecruru  تَكُونَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. الْكِبْرِيَٓاءُ  kelimesi  تَكُونَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  الْكِبْرِيَٓاءُ ’nun mahzuf haline mütealliktir.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِن۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.

نَحْنُ  munfasıl zamir  مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. لَكُمَا  car mecruru  بِمُؤْمِن۪ينَ ’ye mütealliktir. بِ  harf-i ceri zaiddir.  مُؤْمِن۪ينَ  lafzen mecrur,  مَا ’nın haberi olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَٓاءُ فِي الْاَرْضِۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve tahkir taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

اَجِئْتَنَا , önce yokken sonradan gelen kişi için kullanılır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s. 261)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte  جِئْتَنَا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَنْهُمْ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  عَمَّا , harf-i cerle  لِتَلْفِتَنَا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَٓاءُ فِي الْاَرْضِ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ‘la masdar tevilinde olup masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَكُمَا  car mecruru  كَان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  الْكِبْرِيَٓاءُ  kelimesi, كَان ’nin muahhar ismidir. 

الْكِبْرِيَٓاءُ  kelimesi güç kuvvet, devlet manasında kullanılmıştır. Sebebiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. فِي  harfinin ilavesiyle yeryüzü, mazruf mesabesinde konmuştur. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır.  Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü, girilebilen bir mekana ve içinde çeşitli nimetler bulunan bir kaba benzetilmiştir. Camî, heriki durumdaki mutlak irtibattır. Hal mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.

Müsenna ifade eden  لَكُمَا  ile Musa ve Harun  (a.s.), ikisi birden kastedilmiştir. Yani bu müsenna lafız, tağlîb yoluyla ayetin başındaki  اَجِئْتَنَا  ifadesindeki müfred zamiri de kapsamıştır. 

Ayetin başındaki müfret zamirden müsenna zamire iltifat vardır. 

“Bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun diye mi bize geldin? Sorusunda  اَجِئْتَنَا  ifadesi, yalnız Musa’ya (a.s.) hitaptır. Çünkü asa ve beyaz el gibi mucizeler yalnız Musa (a.s.) ’da görülmüştür. Onlar, Firavun’a tapıyorlardı. الْكِبْرِيَٓاءُ’dan maksat, saltanattır. Çünkü sultanlar, büyüklük ve ululukla nitelenirler.  الْاَرْضِ ifadesinden maksat da Mısır diyarıdır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Onların, atalarını üzerinde buldukları dinden maksat putperestliktir. Ayetteki kibriya kelimesi, hükümranlık yahut insanlara reislik yaparken tekebbür etmek, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bundan önceki ayetin tefsiriyle ilgili verilen izahata ilave olarak deriz ki: Onların bu sözleri, Musa'nın (a.s.) kelamına cevap olarak söylenmiştir. Sanki “Onlar, Musa'ya ne dediler?” sorusuna cevap verilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cümlede sarih masdar değil, masdar-ı müevvel tercih edilmiştir. Bunun sebebi, açık masdarın bu olayın bir kere gerçekleşmiş olması ihtimaline işaret etmesidir. Oysa Hz. Musa’nın onları eski inançlarından ayırma çabasının, bir kere gerçekleştiği manası murad edilmemiştir. Aksine bu fiilin tekrarlandığı anlatılmak istenmiştir. Bu yüzden de teceddüt ve devama delalet eden fiil getirilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 283)

Bil ki birinci sebep taklide tutunmaya, ikinci sebep de dünyayı arzu etmedeki düşkünlüğe ve liderliğin devam etmesi hususundaki gayret ve çabalara bir işaret olmuş olur. Hz Musa'nın kavmi bu iki sebebi belirterek hükümlerini açıkça ortaya koymuş ve “Biz ikinize de inanacak değiliz.” demişlerdir. Bil ki kavim bu gerekçeleri ileri sürünce, onlar bundan sonra da çabalarını sürdürmüşler ve insanlar nezdinde Hz. Musa'nın yapmış olduğu şeyin de sihir babından olduğunu ortaya koymak için Hz Musa'nın mucizesine çeşitli sihirlerle mukabele etmek istemişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِن۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ‘la mekulü’l-kavle matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  لَكُمَا  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için amili olan  بِمُؤْمِن۪ينَ ’ye takdim edilmiştir.

Müsnede dahil olan  بِ , tekid ifade eden zaid harftir.

İnanmayacaklarını, isim cümlesi ve olumsuz cümlede haberin başına dahil olan  بِ  harfiyle tekid ederek mübalağalı bir şekilde ifade etmişlerdir.

بِمُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Nebilerin kavimleri ile birlikte başlarından geçenlere dair kıssalarda Resülullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in kavminden karşılaştığı eziyetlere karşı bir teselli vardır. Ayrıca bu kıssalarda Mekkeliler ve başkaları da öncekilerin başına gelip çatan helâk ve yıkım musibetlerinin gelip çatmasından da sakındırma vardır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Artık kimsenin öğrenmek için ne yeterli sabrı, ne de vakti var. Rekabetle insanlardaki azmi çürütmüşler. İnsanlar anlatılan ve okunan bilgilerin tek seferde anlaşılmasını bekler halde. Sistemle akamadığı için çocuğunun aklından şüpheye düşen endişeli velilere sebep olmuşlar. Ne öğretenlerin, ne de öğrenenlerin derdi: bilgileri zihindeki bavullara itinayla yerleştirip, bir ömür yanında taşımak değil.

Eskiden ilmi kazanmak için uzak diyarlara giden, yıllarını verenleri düşündüm. Sonra İmam Gazali’yi. Eğitimini tamamladıktan sonra memleketine dönerken haramiler keser yolunu. Kervandaki herkesin malıyla beraber Gazali’nin de eşyalarını alırlar. İmam Gazali yanlarına gider “ilim için gurbete geldim, eşyalarım işinize yaramaz, kitaplarımı geri verin” der. Haramilerin başındaki güler. “Bak” der. “Gördün mü? Kitaplarını aldığımızda sen de ilim diye bir şey kalmadı.” İmam Gazali’ye eşyalarını geri verir. Gazali yaşadıklarının Allah’tan olduğunu söyler, ibret alır ve Tus’a geri döner dönmez üç sene boyunca kitaplardaki bilgileri, aldığı notları ezberler. Ve der ki “o üç senenin sonunda yolumu kesip elimdeki her şeyi alsalar da artık ilimsiz kalmayacaktım.”

İnsanlar gittiği bir iki seminerle, bir kitabı bir iki okumayla, bir konuyu bir iki dinlemeyle, hatırladığı bölük pörçük bilgilerle kendisini o ilmin sahibi zanneder olmuş. İlim insanın vaktini, emeğini almadıktan, zihninde değişikliklere sebep olamadıktan, kendi üzerinde düşündürtmedikten, zihnin kıvrımlarına yerleşip yeni yollar, yeni kapılar açmadıktan ve kişinin gittiği her yere gidemedikten sonra nasıl ilim olabilir ki?

Allahım bana ömür boyu yanımda taşıyacağım hayırlı, dünyamda ve ahiretimde fayda sağlayacak, Senin yolunda ilerletecek ilimler ver. Zamanıma, idrak kabiliyetime, ilmi elde etmede ihtiyacım olan azim ve hevesime bereket ver.

İnternetsiz ve kitapsız kaldığımda ilimsiz kalmaktan, Az bilgimle kibre düşerek hakikate burun kıvırmaktan, En iyisini bildiğimi iddia ederken yanlış yola düşmekten Allah’a sığınırım.

Geçmişten bugüne, bildiği için inanmadığını söyleyen cahil inkarcıların hallerinden ibret alanlardan,
İlmi; doğru kişilerden, doğru zamanda, doğru şekilde elden edenlerden,
Hakikat bilgilerini sabırla hayatına işleyenlerden,
Ve derdi, çok bilmekten öte, doğru bilenlerden olmaya ve bildikleriyle amel etmeye çalışanlardan olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji