24 Aralık 2024
Yunus Sûresi 79-88 (217. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Yunus Sûresi 79. Ayet

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُون۪ي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ  ٧٩


Firavun, “Bütün usta sihirbazları bana getirin” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ ve dedi ki ق و ل
2 فِرْعَوْنُ Firavun
3 ائْتُونِي bana getirin ا ت ي
4 بِكُلِّ bütün ك ل ل
5 سَاحِرٍ sihirbazları س ح ر
6 عَلِيمٍ bilgin ع ل م

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُون۪ي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. فِرْعَوْنُ  fail olup damme ile merfûdur. Tenvin kabul etmediğinden gayri munsariftir. Mekulü’l-kavli,  ائْتُون۪ي ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

ائْتُون۪ي  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamir  ى  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

بِكُلِّ  car mecruru  ائْتُون۪ي  fiiline mütealliktir. سَاحِرٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

عَل۪يمٍ  kelimesi سَاحِرٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَاحِرٍ  kelimesi sülâsî mücerredi  سحر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَل۪يمٍ kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُون۪ي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Âşûr ise farklı görüştedir. Ayet,  76. ayetteki  قَالُٓوا اِنَّ هٰذَا لَسِحْرٌ مُب۪ينٌ  cümlesine matuftur. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayet, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ائْتُون۪ي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Geldi manasındaki  آتِي  fiili, بِ  harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَاحِرٍ  ’deki nekrelik nev ve kesret içindir. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

سَاحِرٍ ‘in sıfatı olan  عَل۪يمٍ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfatlar, mevsûfunun bir özelliğini bildiren, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Yunus Sûresi 80. Ayet

فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ  ٨٠


Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, “Atacağınızı atın (hünerinizi ortaya koyun)” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَمَّا ne zaman ki
2 جَاءَ gelince ج ي ا
3 السَّحَرَةُ Sihirbazlar س ح ر
4 قَالَ dedi ق و ل
5 لَهُمْ onlara
6 مُوسَىٰ Musa
7 أَلْقُوا atın ل ق ي
8 مَا şeyleri
9 أَنْتُمْ siz
10 مُلْقُونَ atacağınız ل ق ي

فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ

 

Fiil cümlesidir. ف  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  السَّحَرَةُ  fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı  قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى ’dır. 

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  لَهُمْ  car mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir.  مُوسٰٓى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli, اَلْقُوا ’dur. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَلْقُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْتُمْ مُلْقُونَ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur.

Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُلْقُونَ  haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

لَمَّا : Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.

a. (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. 

b. (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.

c. Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. 

d. Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلْقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  لقي ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُلْقُونَ  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ

 

فَ  atıf harfidir. Ayet, takdiri  فأتوا بالسحرة  (Sihirbazları getirdiler.) olan cümleye atfedilmiştir. لَمَّا  şart manalı, cümleye muzaf olan zaman zarfıdır. Cevap cümlesine mütealliktir. Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا ‘nın muzâfun ileyhi olan  جَٓاءَ السَّحَرَةُ  cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği) 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اَلْقُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan  اَنْتُمْ مُلْقُونَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  اَلْقُوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  مُلْقُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Atacakları şey açıkça söylenmemiştir. Mef’ûlün ism-i mevsûlle gelmesi tahkir ifadesi için olabilir. 

اَلْقُوا - مُلْقُونَ  arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.

السَّحَرَةُ  kelimesindeki marifelik, ahd-i zikrîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yunus Sûresi 81. Ayet

فَلَمَّٓا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُۜ اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِد۪ينَ  ٨١


Sihirbazlar atacaklarını atınca, Mûsâ dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَمَّا zaman
2 أَلْقَوْا attıkları ل ق ي
3 قَالَ dedi ki ق و ل
4 مُوسَىٰ Musa
5 مَا şeyler
6 جِئْتُمْ sizin getirdiğiniz ج ي ا
7 بِهِ (onunla)
8 السِّحْرُ sihirdir س ح ر
9 إِنَّ şüphesiz
10 اللَّهَ Allah
11 سَيُبْطِلُهُ onu boşa çıkaracaktır ب ط ل
12 إِنَّ şüphesiz
13 اللَّهَ Allah
14 لَا
15 يُصْلِحُ düzeltmez ص ل ح
16 عَمَلَ işlerini ع م ل
17 الْمُفْسِدِينَ bozguncuların ف س د

فَلَمَّٓا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُۜ 

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اَلْقَوْا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَلْقَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı  قَالَ مُوسٰى ’dır.  

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  مُوسٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavl, مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُ ’dur.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  جِئْتُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

جِئْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.  بِهِ  car mecruru  جِئْتُمْ  fiiline mütealliktir. السِّحْرُ  kelimesi ism-i mevsûl  مَا ‘nın haberi olup damme ile merfûdur.

اَلْقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  لقي ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 


اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُۜ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَيُبْطِلُهُ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يُبْطِلُهُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

يُبْطِلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  بطل ‘dir.


اِنَّ اللّٰهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِد۪ينَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُصْلِحُ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُصْلِحُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. عَمَلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُفْسِد۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ى  ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.  

يُصْلِحُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  صلح ’dır. 

الْمُفْسِد۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلَمَّٓا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُۜ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَلْقَوْا  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالَ مُوسٰى مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَا جِئْتُمْ بِهِ السِّحْرُ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiş, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mübteda konumunda gelen müşterek ism-i mevsûl مَٓا ' nın sılası olan جِئْتُمْ بِهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

 

السِّحْرُ  cümlesi haberdir.

Mef’ûlün müphem yapıdaki ism-i mevsûlle gelmesi sonradan gelecek olan  اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُ  cümlesine dikkat çekmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Haber olan  السِّحْرُ ’ un, el takısıyla marife olması bu sıfatın kemâline işaret eder.

جِئْتُمْ بِهِ  sözünün manası, onu bize gösterin demektir.  المَجِيءُ  fiili, izhar etmek (açıkça göstermek) manasında mecazdır. Çünkü bir şeyi getiren kişi onun geldiği yeri gösterir. Aslında örfî bir kullanımdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur.  (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 


 اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُۜ

 

Cümle, beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden iki tekid hükmündeki  اِنَّ , isim cümlesi, isnâdın tekrarı ve istikbal harfi olmak üzere beş tekid içeren bu gibi cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

اِنَّ ’nin haberi olan  سَيُبْطِلُهُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. İstikbal harfi  سَ , tekid ifade eder.

Muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

س  harfi ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف  harfi ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri) 

اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُ  şeklindeki isim cümlesi  اِنَّ  ile tekid edilmiş, haberin muzari fiille gelmesiyle isnad tekrarlanmış,  سَ  harfi ile ikinci bir tekid yapılarak Allah’ın onu batıl kılacağı çok kesin bir dille haber verilmiştir. Aynı kalıpla gelen sonraki cümle de bu ifadeyi desteklemiştir.

 اِنَّ اللّٰهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِد۪ينَ

 

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin lafza-i celâlle gelmesi ve zamir makamında hükmün illetini bildirmek, ikazı ve korkuyu artırmak için zahir olarak tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِد۪ينَ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin muzari sıygada fiil cümlesi formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır. 

عَمَلَ الْمُفْسِد۪ينَ  ifadesiyle, sihirbazların yaptıklarının ifsad edici bir iş olduğu belirtilmiş, direkt olarak “Siz müfsitsiniz!” buyurulmamış, tarîz yapılmıştır.

الْمُفْسِد۪ينَ - يُصْلِحُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

سَيُبْطِلُهُۜ - الْمُفْسِد۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِد۪ينَ  [Bozucuların yaptıklarını Allah düzeltmez,] kalıcı ve daim kılmaz, aksine onu yokluğa mahkum eder demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yunus Sûresi 82. Ayet

وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ۟  ٨٢


Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيُحِقُّ ortaya çıkarır ح ق ق
2 اللَّهُ Allah
3 الْحَقَّ hakkı ح ق ق
4 بِكَلِمَاتِهِ sözleriyle ك ل م
5 وَلَوْ şayet
6 كَرِهَ hoşlanmasalar da ك ر ه
7 الْمُجْرِمُونَ suçlular ج ر م

وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُحِقُّ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْحَقَّ mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. بِكَلِمَاتِه۪  car mecruru  يُحِقُّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  haliyyedir.  لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir.  كَرِهَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْمُجْرِمُونَ  fail olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُحِقُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حقق ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْمُجْرِمُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ۟

 

Ayetin ilk cümlesi atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  اِنَّ اللّٰهَ سَيُبْطِلُهُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْحَقَّ  kelimesi mef’ûlu mutlaktır. Manayı tekid etmiştir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

يُحِقُّ  - الْحَقَّ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

بِكَلِمَاتِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması  كَلِمَاتِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.

Bu cümlede zamir olarak gelmesi beklenirken açıkça zahir olarak lafza-i celâlin gelmesi, nefislerindeki mehabeti terbiye etmek içindir. بِكَلِمَاتِه۪  deki  بِ  sebebiyyedir. 

كَلِمَاتِ , Allah Teâlâ’nın yaratma kudreti ile alakalı müstear lafızdır. İradesine ve ilmine uygun olarak devam eden tekvini ifade eder. Bu çok şık bir istiaredir. Çünkü bu alaka; mananın idrakini sağlayan ve mütekellimin iradesine ve ilmine delalet eden kelama benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

بِكَلِمَاتِه۪  [Allah, sözleriyle] yani emir ve hükümleriyle  وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ  [gerçeğin gerçekliğini ortaya çıkarır;] hakkı kalıcı kılar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Hal  و ’ıyla gelen  وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ  terkibi şart üslubundadır. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Müspet mazi fiil sıygasındaki  كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ  cümlesi şarttır. 

Takdiri  وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ  [Allah hakkı gerçekleştirir.] olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur, öncesinin delaletinden mana anlaşılır.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مُجْرِمُونَ ; suçlu demektir.  جرم ; kesip kopardı demektir.  جريم : dalından koparıldığı için kuruyup kötü olan hurma demektir.  مجرم : özünden kopan, haktan ayrılan kişi demektir.

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Hal وَ ’ı ile gelen son cümlede لَوْ, vasıl içindir yani sonraki manaya bağlantıdır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yunus Sûresi 83. Ayet

فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِه۪ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْۜ وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِف۪ينَ  ٨٣


Firavun ve ileri gelenlerinin kötülük yapmaları korkusu ile kavminin küçük bir bölümünden başkası Mûsâ’ya iman etmedi. Çünkü Firavun, o yerde zorba bir kişi idi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَا olmadı
2 امَنَ iman eden ا م ن
3 لِمُوسَىٰ Musa’ya
4 إِلَّا başka
5 ذُرِّيَّةٌ bir genç takımdan ذ ر ر
6 مِنْ -nden
7 قَوْمِهِ kavmi- ق و م
8 عَلَىٰ
9 خَوْفٍ korkusuyla خ و ف
10 مِنْ -dan
11 فِرْعَوْنَ Firavun-
12 وَمَلَئِهِمْ ve adamlarının م ل ا
13 أَنْ
14 يَفْتِنَهُمْ kötülük etmeleri ف ت ن
15 وَإِنَّ ve şüphesiz
16 فِرْعَوْنَ Firavun
17 لَعَالٍ iyice büyüklenmişti ع ل و
18 فِي
19 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
20 وَإِنَّهُ ve şüphesiz o
21 لَمِنَ kimselerdendi
22 الْمُسْرِفِينَ çok aşırı giden س ر ف

“Kavminden az sayıda insan” diye tercüme ettiğimiz Hz. Mûsâ’ya iman edenler hakkındaki ifade, “zürriyyetün min kavmihî” şeklinde olup bunun etrafında değişik yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirlere göre buradaki “zürriyye” (zürriyet) kelimesi “az” anlamında kullanılmıştır; âyet onun kavminden ancak az sayıda insanın iman ettiğini ifade etmektedir. Bu âyette “Mûsâ’nın kavmi”nden söz edildiği kanaatini taşıyan ve zürriyet kelimesinin “gençler topluluğu” mânasını esas alan müfessirlere göre, burada kastedilen anlam şudur: Peygamberliğinin başlangıcında ona ancak, babaları Firavun ve adamlarının baskısı altında bulunan bir grup genç iman etmişti. Âyette Mûsâ’nın kavminden söz edildiğini kabul etmekle beraber zürriyet kelimesine “soy, nesil” anlamı veren bir kısım müfessirin yorumu şöyledir: Hz. Mûsâ’nın gönderildiği toplum ona iman etmemişti, fakat mücadelesi uzun zamana yayıldığından ilk muhataplarının çoğu ölmüş, onların soyundan olanlar kendisine iman etmişlerdi. Taberî, âyetin söz dizimine ilişkin bir gerekçeyle bu görüşü daha güçlü bulmaktadır (XI, 149-150). Diğer bir grup müfessire göre ise burada “Firavun’un kavmi”nden söz edilmekte, dolayısıyla onun yakın çevresinden az sayıda insanın Hz. Mûsâ’ya iman ettiğine işaret edilmektedir. İbn Atıyye, tarihî bilgilerin Hz. Mûsâ’ya kendi kavminden az kişinin iman etmiş olması ihtimalini desteklemediği gerekçesiyle bu görüşü tercih etmektedir (III, 136-137). 

Bir kısım dil bilgininin görüşü de şöyledir: Hz. Mûsâ’ya iman edenlerin babaları kıptî ve anneleri İsrâiloğulları soyundan olduğu için o toplumda böyle kimseler “zürriyet” diye anılıyordu; âyetteki zürriyet kelimesi de bu anlamda kullanılmıştır (Taberî, XI, 150; İbn Atıyye, III, 136-137). Öte yandan Muhammed Esed’in âyetin bu kısmına “ancak birkaç kişi Mûsâ’ya olan inançlarını açıkladılar” şeklinde verdiği mâna kapalı durmaktadır (I, 411).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 129-130

ذرَّ Zerra : ذَرٌّ kelimesi aslen karıncaların en küçüğünün ismi olan ذَرَّةٌ sözcüğünün çoğuludur. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim olarak 38 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri zerre ve zürriyettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِه۪ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْۜ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اٰمَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. لِمُوسٰٓ  car mecruru  اٰمَنَ  fiiline mütealliktir. اِلَّا  hasr edatıdır.  ذُرِّيَّةٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْ قَوْمِه۪  car mecruru  ذُرِّيَّةٌٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَلٰى خَوْفٍ  car mecruru  ذُرِّيَّةٌٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Takdiri,  خائفين من فرعون  şeklindedir. مِنْ فِرْعَوْنَ  car mecruru  خَوْفٍ ’ye müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

مَلَا۬ئِهِمْ  atıf harfi  وَ ’la  فِرْعَوْنَ ’ye matuftur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  مِنْ فِرْعَوْنَ ’den bedeli işti’mal olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَفْتِنَهُمْ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

فِرْعَوْنَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.

ل  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. عَالٍ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup, mahzuf  ی  üzere mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  عَالٍ ‘e mütealliktir.

Mankûs isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de  ي  olan isimlere mankûs isimler denir. Mankûs isimlerin îrab durumu şöyledir: 

a. Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b. Mansub halinde lafzî olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c. Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir. 

Mankûs isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki  ي  harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَالٍ  kelimesi sülâsî mücerredi  علو  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِف۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

ل  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مِنَ الْمُسْرِف۪ينَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

الْمُسْرِف۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِه۪ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْۜ 

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile  81. ayetteki  فَلَمَّٓا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى  cümlesine atfedilmiştir. Kasr üslubuyla tekid edilmiş cümle, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır.

اٰمَنَ  maksûr/sıfat,  ذُرِّيَّةٌ  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Fiil ile zahir müennes failin arası اِلَّا  ile ayrılmış ise fiilin müzekker kılınması gerekir kaidesi gereğince fail ( ذُرِّيَّةٌ ) müennes olduğu halde fiil müzekker geldi. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve  Müenneslik Uyumu)

مِنْ قَوْمِه۪  car mecruru  ذُرِّيَّةٌٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

عَلٰى خَوْفٍ car mecruru  ذُرِّيَّةٌٍ ’in mahzuf haline müteallıktır. Takdiri,  خائفين من فرعون (Firavundan korkarak) şeklindedir.Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَلٰى خَوْفٍ  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلَيْ  harfinde istiare sanatı vardır. İstila, mülazemet gerektirir. Korku üstü örtülebilecek, ihata edilebilecek maddi bir şeye benzetilmiştir. Onlar korkuyu kaplamışlar gibi ifade edilmiştir.  Halbuki normalde korku onları kaplar. Ayette, dikkat çekmek için tersi söylenerek kalp sanatı yapılmıştır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

مِنْ فِرْعَوْنَ  ve ona temasül nedeniyle atfedilen  وَمَلَا۬ئِهِمْ , fiil gibi amel eden  خَوْفٍ ‘e mütealliktir. خَوْفٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik kesret ve nev içindir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَفْتِنَهُمْ  cümlesi, masdar teviliyle, مِنْ فِرْعَوْنَ ’den bedel-i iştimâl konumundadır. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ذُرِّيَّةٌ - قَوْمِه۪ - مَلَا۬ئِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الفَتْنُ ; nefsin tahammül edemeyeceği zorbalık sebebiyle zihne korku ve endişe sokmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِف۪ينَ

 

وَ , itiraziyyedir. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri, tetmim ıtnâbı babındandır. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmesi sebebiyle çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

 اِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ  cümlesindeki  لَعَالٍ ‘de istiare sanatı vardır. Bu kelimenin asıl manası yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Firavunun kibrinin ve zorbalığının görünür şekilde olduğu hakkında istiare olmuştur. 

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde de istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir şeyin bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

عَالٍ  kelimesi, zorbalık ve güç anlamında müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Aynı üslupla gelen  وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِف۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la itiraz cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنَ الْمُسْرِف۪ينَ ’in müteallakı olan haber, mahzuftur.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

الْمُسْرِف۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

اِنَّ - فِرْعَوْنَ - مِنَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اِنَّ - اَنْ  kelimelerinin arasında cinas-ı nakıs, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الإسْرافُ , bir işte itidali aşmaktır. Bu aşma zemmedilmiştir. Kullanıldığı en meşhur yer infak konusudur. Burada aşırıya gitmenin müteallakı zikredilmemiştir. Bu nedenle israf, insanların yaşadığı zamandaki kralların âdeten yaptıkları ve insanların mekruh gördüğü sıfatlarını ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مِنَ الْمُسْرِف۪ينَ  sözü, israf vasfını ifade için  إنَّهُ لَمُسْرِفٌ  sözünden daha beliğdir.  ضَلَلْتُ إذًا وما أنا مِنَ المُهْتَدِينَ  şeklindeki Enam Suresi 56. ayetinde bunu açıklamıştık. En’âm/56 daki ayeti kerimede  وَمَاۤ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُهۡتَدِینَ  yani "hidâyete erenlerden değildir" buyurulmuş, ما أنا مُهْتَدٍ "Ben hidâyete ermedim" buyurulmamıştır. Çünkü maksat cümlenin haberi olan  مِنَ المُهْتَدِينَ  ifadesini inkar etmektir.

ٱلۡمُهۡتَدِینَ kelimesindeki tarif; cins içindir. Dolayısıyla konuşmacının kendisi hakkında hidayet edilenlerden biri olduğunu söylemesi onun halk tarafından bilinen gruptan biri olduğunu gösterir. Burada akıl yürütme yöntemine benzer bir yöntem kullanılmıştır.

Açıkça, yani doğrudan söylemekten daha beliğ bir uslubdur. Keşşaf'ta buna benzer olarak şu iki ayet gösterilmiştir: 

 قالَ إنِّي لِعَمَلِكم مِنَ القالِين [Lût, şöyle dedi: “Şüphesiz ben sizin yaptığınız bu çirkin işe kızanlardanım.”] (Şuara/168)

قالُوا سَواءٌ عَلَيْنا أوَعَظْتَ أمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الواعِظِينَ [Dediler ki: “Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir.”] (Şuara/136)

فُلانٌ مِنَ العُلَماءِ  "Filanca alimlerdendir" sözü, فُلانٌ عالِمٌ "Falanca alimdir" sözünden daha beliğdir. Çünkü bu sözle onun alim topluluklarından sayıldığına ve onun ilme katkısının bilindiğine şahitlik edilmiştir.

Burada  أوَعَظْتَ أوْ لَمْ تَعِظْ  ‘’Eğer "Vaz versen veya vermesen’’ denilseydi daha kısa bir cümle olurdu ve mana da aynıydı. Buna şöyle cevap veririz: Bu ifadeler aynı anlama gelmezdi. Zira aralarında fark vardır. Çünkü anlam öğüt verme işini yapsan da, gerçekten öğüt verip bunu uygulayanlardan olmasan da bizim için eşittir şeklindedir. Diğer cümledeki أوَعَظْتَ أوْ لَمْ تَعِظْ  ifadesine kıyasla bu kullanım onun vaazına pek itibar etmediklerini ifade etmek bakımından daha etkilidir.

Sen bize öğüt veren de öğüt verici iyi insanlardan olmasan da ifadesinde ne vaaz eylemine ne de iyi bir karakter olan vaizin kendileri hakkındaki hayırhah tutumuna itibar edecekleri belirtilirken soruda önerilen sen bize öğüt versen de vermesen de ifadesinde sadece vaaza itibar etmeyecekleri aktarılmış olmaktadır. Oysa ayetteki ifadede peygamberlerinin kendilerinin iyiliği için çırpınan biri olup olmaması önemli değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Yunus Sûresi 84. Ayet

وَقَالَ مُوسٰى يَا قَوْمِ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِم۪ينَ  ٨٤


Mûsâ, “Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a iman etmişseniz, eğer O’na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O’na tevekkül edin” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ ve dedi ki ق و ل
2 مُوسَىٰ Musa
3 يَا قَوْمِ kavmim ق و م
4 إِنْ eğer
5 كُنْتُمْ siz ك و ن
6 امَنْتُمْ iman ettiyseniz ا م ن
7 بِاللَّهِ Allah’a
8 فَعَلَيْهِ O’na
9 تَوَكَّلُوا güvenin و ك ل
10 إِنْ eğer
11 كُنْتُمْ siz ك و ن
12 مُسْلِمِينَ teslim olduysanız س ل م

Hz. Mûsâ’nın kendilerine hitap ettiği kişilerin iman ettiklerini bildiği halde onlara, “eğer Allah’a iman ettiyseniz” tarzında şart mânası içeren bir söz söylemesi, “mademki inanıyorsunuz” şeklinde açıklanmış, bu ifadenin onları kendi tercihlerine sahip çıkmaya teşvik etme ve mücadele ruhunu motive etme amacı taşıdığı belirtilmiştir. Allah’a teslimiyet içinde olmaktan söz edilmesi de bu mânayı desteklemek içindir (İbn Atıyye, III, 138). Ayrıca âyetten, tevekkül ile teslimiyet arasında sıkı bir bağ bulunduğu da anlaşılmaktadır (Zemahşerî, II, 200).

 Hz. Mûsâ’nın muhatapları bu çağrıya yalnız Allah’a güvendiklerini belirterek cevap verdiler; fakat kendi zaaflarını da göz ardı etmediler, tahammül edemeyecekleri ağır imtihanlara mâruz kılınmamaları ve zalimlerin cefası altında bırakılmamaları için yine Allah’a yakardılar, o inkârcılar güruhunun elinden kurtarılmaları için O’ndan niyazda bulundular.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 130-131

وَقَالَ مُوسٰى يَا قَوْمِ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Tenvin almadığı için gayri munsariftir. Mekulü’l-kavli,  يَا قَوْمِ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. Münada olan  قَوْمِ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı  اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ ’dur. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. اٰمَنْتُمْ  cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.

اٰمَنْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru  اٰمَنْتُمْ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

عَلَيْهِ  car mecruru  تَوَكَّلُٓوا  fiiline mütealliktir. تَوَكَّلُٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’un dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’un ismi olarak mahallen merfûdur. مُسْلِم۪ينَ  kelimesi  كُنتُم ’un haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. İlk şartın cevabının delaletiyle ikinci şartın cevabı mahzuftur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

تَوَكَّلُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وكل ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

 

وَقَالَ مُوسٰى يَا قَوْمِ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا

Ayet, atıf harfi  وَ ’la …فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا قَوْمِ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Münada olan  قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi nida edenin, münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Nidanın cevabı şart üslubunda gelmiştir. اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ  cümlesi, şart cümlesi, nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ  cümlesi  كان ’ nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  اٰمَنْتُمْ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile ‘iman etti’ manasına gelmesi, tazmîn sanatıdır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَيْهِ , ihtisas ifadesi için amili olan  تَوَكَّلُٓوا ’ya takdim edilmiştir.

فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا  car mecrurun müteallıkına takdimi kasr ifadesi içindir. Kasr-ı izafîdir. عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْ  cümlesi bunu tefsir eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İki tekit hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عَلَيْهِ , maksurun aleyh/mevsûf, تَوَكَّلُٓوا maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani bu fiilin, takdîm edilen bu mevsûfa has olduğu ifade edilmiştir. Takdim kasrıyla, sadece Allah’a tevekkül etmek emredilmiş, Firavundan korkmak nehyedilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih  Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

اٰمَنْتُمْ - مُسْلِم۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِم۪ينَ

 

Önceki şart cümlesini tekid için gelmiş istînâfiyyedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Şart üslubunda talebî inşaî isnaddır. Şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfi  اِنْ  ve nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِم۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

Şartın takdiri  فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُٓوا  (Sadece Allah’a tevekkül edin.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

كَان ’nin haberi olan  مُسْلِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, Tevbe Suresi, 120-121, s. 80)

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

مُسْلِم۪ينَ - اٰمَنْتُمْ - تَوَكَّلُٓوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Aynı manadaki  اِنْ كُنْتُمْ مُسْلِم۪ينَ  cümlesiyle  اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ  cümlesi arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İmandan murad, kâmil imandır. Yani kâmil mümin iseniz... Çünkü kâmil iman, üç haslet üzerinde durur: Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat etmek, günahlardan sakınmak ve insanların arasını adalet ve ihsan ile düzeltmek.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Eğer şartın öncesinde cevabın anlaşılmasını sağlayan bir ifade yer alırsa, cevap hazfedilir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bu ifade Kur’an‘da 6 yerde geçmiş. Buna iktibas denir. Kur’an kendi sözünden alıntı yapmıştır.

Yunus Sûresi 85. Ayet

فَقَالُوا عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۚ رَبَّـنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ  ٨٥


Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَقَالُوا onlar da dediler ki ق و ل
2 عَلَى
3 اللَّهِ Allah’a
4 تَوَكَّلْنَا güvendik و ك ل
5 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
6 لَا
7 تَجْعَلْنَا bizi kılma ج ع ل
8 فِتْنَةً bir fitne ف ت ن
9 لِلْقَوْمِ topluluğu için ق و م
10 الظَّالِمِينَ zalimler ظ ل م

فَقَالُوا عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۚ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Mekulü’l-kavli, تَوَكَّلْنَا ’dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  قَالُوا  fiiline mütealliktir. تَوَكَّلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

تَوَكَّلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وكل ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 


رَبَّـنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  لَا تَجْعَلْنَا ’dır.  

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَجْعَلْنَا  sükun ile meczum muzari fiildir. Duaiyyedir. Fail müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِتْنَةً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

لِلْقَوْمِ  car mecruru  فِتْنَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. الظَّالِم۪ينَۙ  kelimesi  لِلْقَوْمِ ’nin sıfatı olup, cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَقَالُوا عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۚ 

 

فَ  atıf harfidir. Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)   

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. تَوَكَّلْنَا  fiiline müteallik olan  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru, ihtimam için amiline takdim edilmiştir.

عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَا  ibaresinde  عَلَى اللّٰهِ  ibaresinin takdimi ihtisas ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Takdim kasrında, takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.  عَلَى اللّٰهِ , mevsûf/maksûrun aleyh,  تَوَكَّلْنَا  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Yani; ‘’O’ndan başkasına tevekkül etmeyiz’’, demektir. 

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması, azamet ve heybeti artırmak, emre itaatteki kararlılığı göstermek içindir.

عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۚ  [Allah’a tevekkül ettik] ifadesindeki  التَّوَكُّلُ  ‘nın manası, başkalarının işleriyle yükümlü olan kimseye güvenmek ve işlerin teslimi demektir. 

Bu kelimede istiare sanatı vardır. Çünkü  توَكيل  hakikatte bir şeyin sahibini; onu idare edene, idaresini üstlenene, muhafaza etmeye gücü yetene, içindekini yaşatma, ıslah etme ve geliştirme külfetini yürütmeye kâfi olana isnad etmek demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam 89)

Bu son iki ayette  تَوَكَّلْ ’ün (Allah’a güvenip dayanmanın) duadan önce zikredilmesi, dua edenin duasının kabul edilmesi için önce tevekküle sarılmasının gerekli olduğuna dikkat çekmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)


 رَبَّـنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, önceki sözün devamıdır. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada konumundaki  رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.

Nidanın cevabı olan  لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle nehiy üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olması sebebiyle mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْم  için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Mef’ûl olan  فِتْنَةً ’deki nekrelik, kıllet ve nev içindir. Olumsuz siyakta nekre umum ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Masdar vezninde gelen  فِتْنَةً  kelimesi ism-i mef’ûl manasında mecazî isnaddır. “Bizi, fitneye düşmüşlerden, belaya uğramışlardan kılma” manasındadır. Mef’ûliyyet alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Ayette zamir makamında bahsi geçenlerin  لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَۙ  şeklinde zahir olarak zikredilmesi, küfrün zulüm olduğuna dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır. Zulüm, bir şeyi hakkı olmayan bir başka yere koyarak kendi nefsini ebedi azaba maruz bırakmak demektir.

Kâfir kavmin sıfatı olan  الظَّالِم۪ينَۙ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine  işaret etmiştir Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette geçen  فِتْنَةً  [fitne] kelimesiyle ism-i mef'ûl manası murad edilmiştir. Zira, masdarın ism-i mef'ûl makamında kullanılması caizdir. Bu, mesela,  خلق (yaratmak) kelimesinin  مخلوق (yaratılmış) manasına;  تكوين (meydana getirmek) kelimesinin مُكَوَّن (meydana getirilmiş) anlamına gelmesi gibidir. Buna göre mana, “Bizi, fitneye düşmüşlerden, belaya uğramışlardan kılma” şeklinde olur. Yani “Onlara, zulüm ve baskıları vasıtasıyla, bizi, kabul etmiş olduğumuz bu hak dinden döndürme imkânı verme…” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
Yunus Sûresi 86. Ayet

وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ  ٨٦


Bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَنَجِّنَا ve bizi kurtar ن ج و
2 بِرَحْمَتِكَ rahmetinle ر ح م
3 مِنَ -ndan
4 الْقَوْمِ topluluğu- ق و م
5 الْكَافِرِينَ kâfirler ك ف ر

وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَجِّنَا  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Duaiyyedir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِرَحْمَتِ  car mecruru  نَجِّنَا ’deki mef’ûlun haline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنَ الْقَوْمِ  car mecruru  وَنَجِّنَا  fiiline mütealliktir. الْكَافِر۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمِ ’nin sıfatı olup, cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَجِّنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الْكَافِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayetteki  لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

بِرَحْمَتِكَ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  رَحْمَتِ  şan ve şeref kazanmıştır.

الْكَافِر۪ينَ  kelimesi,  الْقَوْمِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede zamir makamında bahsi geçenlerin  الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ  şeklinde zahir olarak zikredilmesi, Peygamberlere, inananlara ve dine düşmanlık edenlerin zalim ve kafir olduğuna dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır. 

اَنْجَيَ  fiili, افعال  babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen  نَجَّي  fiili ise tefîl babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın sözkonusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113) 

Yunus Sûresi 87. Ayet

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰى وَاَخ۪يهِ اَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتاً وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ  ٨٧


Mûsâ’ya ve kardeşine, “Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele” diye vahyettik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَوْحَيْنَا ve vahyettik و ح ي
2 إِلَىٰ
3 مُوسَىٰ Musa’ya
4 وَأَخِيهِ ve kardeşine ا خ و
5 أَنْ diye
6 تَبَوَّا hazırlayın ب و ا
7 لِقَوْمِكُمَا kavminiz için ق و م
8 بِمِصْرَ Mısır’da م ص ر
9 بُيُوتًا evler ب ي ت
10 وَاجْعَلُوا ve edinin (diye) ج ع ل
11 بُيُوتَكُمْ evlerinizi ب ي ت
12 قِبْلَةً ibadethane ق ب ل
13 وَأَقِيمُوا ve kılın (diye) ق و م
14 الصَّلَاةَ namaz ص ل و
15 وَبَشِّرِ ve müjdele ب ش ر
16 الْمُؤْمِنِينَ Mü’minleri ا م ن

Hz. Mûsâ ve kardeşinden Mısır’da kavimleri için evler hazırlamalarının istenmesi değişik şekillerde yorumlanmıştır. Bazı müfessirler daha sonra gelen namaz kılma emriyle de bağ kurarak “kıble” kelimesini “mâbedler” anlamıyla açıklamışlar ve bu buyruğu, “Evlerinizi ibadet mahalleri yapın” şeklinde yorumlamışlardır. Bazı müfessirler ise “kıble” kelimesinin sözlük anlamından yola çıkarak burada, karşılıklı evler yapıp dayanışma içinde bulunmalarının kastedildiği kanaatini taşımaktadırlar (Taberî, XI, 153-156; İbn Atıyye, III, 138-139). İbn Âşûr bu yorumların tarihî bilgilerle bağdaşmadığını belirtip kendi kanaatini şöyle açıklar: Burada evler hazırlama buyruğu anılan iki peygamberin kendi kavminden olanlara bu yönde tâlimat vermelerinin istenmesi anlamındadır. İsrâiloğulları daha önce Mısır’ın güney bölgesinde Menfis şehri yakınlarında oturmakta olduklarına göre, âyette onların yine Mısır’da başka meskenler edinmeleri kastedilmiş olmalıdır. Kısa bir süre sonra İsrâiloğulları’nın –kendi izni ve yardımıyla– Mısır’dan ayrılacağını bilen yüce Allah’ın onlardan mâbedler yapmalarını istemesi anlamlı olmaz; bu emirle onlardan, göçe hazırlık amacıyla, bulundukları yerin dışında bir mahalde muhtemelen çadır veya baraka türü meskenler edinmeleri istenmiş olmalıdır. Tevrat’ta da bu yorumu destekleyen bilgiler vardır. Kıble’den maksat da güney istikametidir. Bu istikametten kıble diye söz edilmesinin sebebi, Hz. Mûsâ’nın o dönemde Hz. İbrâhim’in kıblesine yönelmekte bulunuşu olabilir; fakat Hz. Mûsâ’nın güney anlamını ifade eden bir kelime kullanmış ve Kur’an’ın bunu, Araplar arasında güney kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanımı yaygın olan kıble kelimesiyle ifade etmiş olması da muhtemeldir. Evlerin bu yöne dönük yapılmasının istenmesindeki amaç ise, bütün mevsimlerde gündüzün büyük bir kısmında kapılarından güneşin girmesi olmalıdır ki bunun birçok yararları vardır (XI, 265-266).

İbn Âşûr’un işaret ettiği üzere, Hz. Mûsâ’nın –ibadet ederken Kudüs yönüne dönmesi emri gelmeden önce– Hz. İbrâhim’in kıblesi olan Kâbe’ye yönelmekte olduğu ve âyette geçen “kıble” kelimesiyle Kâbe’nin kastedildiği kanaatini taşıyanlar bulunduğu gibi, burada maksadın Beytülmakdis olduğu yorumunu yapan müfessirler de vardır (Zemahşerî, II, 200; Şevkânî, II, 530). Âyetteki buyrukların önce ikil, sonra çoğul ve sonunda tekil kalıbında olması müfessirlerce şöyle açıklanmıştır: Önce kendi toplumları için evler hazırlamaları hususunda Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a hitap edilmiştir; çünkü yer seçimi ve toplumların yönlendirilmesi peygamberlerin işidir. Sonra çoğul kalıbı kullanılarak hem onlardan hem de toplumlarındaki bütün yükümlülerden kendi evlerinin, ibadet yerlerinin hazırlanmasına katkı sağlamaları veya kıbleye yönelmeleri ve Allah’a kulluk görevini yerine getirmede ihmal göstermemeleri istenmiştir. Nihayet Hz. Mûsâ’ya hitap edilerek, önceki âyette endişelerini dile getiren müminleri müjdelemesi, sonunda kurtuluşa erişeceklerini bildirmesi emredilmektedir. Peygamberlik görevinde Hz. Hârun tâbi durumda olduğu için hitap Hz. Mûsâ’ya yapılmıştır. Bu hitabın Hz. Muhammed’e yönelik olduğu yorumunu yapanlar olmuşsa da, bu yorum genellikle zayıf bulunmuştur. Âyetteki namaz buyruğunun mahiyeti hakkında kaynaklarda kesin bilgiler bulunmamakla beraber, İsrâiloğulları’nın Hz. Mûsâ’nın gelmesinden önce de Hz. İbrâhim’e ve onu izleyenlere uyarak kılmakta oldukları namazın kastedilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Göç hazırlığının işaretlerini taşıyan ilâhî buyruğun hemen ardından namazı kılmalarının emredilmiş olması, bu dönemde artacak meşguliyet sebebiyle ibadet görevini ihmal etmemeleri için özel bir ikaz anlamını hatıra getirmektedir (Zemahşerî, II, 200; Şevkânî, II, 530; İbn Âşûr, XI, 266-267).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 131-132

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰى وَاَخ۪يهِ اَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتاً

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اَوْحَيْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى مُوسٰٓى  car mecruru  اَوْحَيْنَٓا  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur. Gayri munsariftir.  اَخ۪يهِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَنْ  tefsiriyye harfidir.  تَبَوَّاٰ  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. لِقَوْمِ  car mecruru  تَبَوَّاٰ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بِمِصْرَ  car mecruru  تَبَوَّاٰ  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. بُيُوتاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْحَيْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

تَبَوَّاٰ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi بوأ ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


 وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَجْعَلُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بُيُوتَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قِبْلَةً  ikinci mef’ûlü olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. اَق۪يمُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.


 وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. بَشِّرِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.  الْمُؤْمِن۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

بَشِّرِ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بشر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰى وَاَخ۪يهِ اَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتاً وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اَوْحَيْنَٓا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

وَاَخ۪يهِ  car-mecruru tezayüf nedeniyle  اِلٰى مُوسٰى ‘ya atfedilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  اَخ۪يهِ  izafetinde Hz.Musa’ya ait zamire muzâf olan  اَخ۪ي , şan ve şeref kazanmıştır.

Tefsiriyye olan  اَنْ ’i takip eden  تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتاً  cümlesi masdar tevilindedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِقَوْمِكُمَا  ve بِمِصْرَ  car mecrurları, konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  بُيُوتاً  kelimesindeki nekrelik nev ve tazime işaret eder.

Aynı üslupta gelen  وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً  ve  وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ  cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle tefsir cümlesine atfedilmiştir. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İkinci mef’ûl olan  قِبْلَةً  kelimesindeki nekrelik tazim ifade eder.

Hz. Musa ve kardeşine vahyedilenlerin Mısır’da evler kurmak, evlerini kıble yapmak, namazı ikame etmek şeklinde sayılması taksim sanatıdır.

لِقَوْمِكُمَا - اَق۪يمُوا  ve  بُيُوتاً - بُيُوتَكُمْ  gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı iştikak, reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

تَبَوَّاٰ - بُيُوتاً  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

Muktezâ-i zâhir, ayetin  وَاجْعَلا بُيُوتَكُماَ قِبْلَةً  şeklinde devam etmesini gerektirirken, ayet çoğul zamir ile devam etmiştir. Çünkü durum risaletin ulaştığı herkese şamildir. Musa ve Harun’a  (a.s) mahsus değildir. Tağlîb yoluyla cemi zamir, müsenna zamiri de kapsamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette hitap çeşit çeşit yapılmış; önce tesniye, sonra cemi ve daha sonra müfrede hitap edilmiştir. Bunun sebebi; önce, (tesniye olarak) Hz. Musa ve Harun’a bazı evleri kavimleri için karargâh yapıp ibadete tahsis etmeleri hitabında bulunulmuştur ki bu gibi meseleler peygamberlere havale edilir. Sonra çoğul olarak o ikisine ve kavimlerine hitap edilerek, mabetler yapıp orada namaz kılmaları emredilmiştir. Zira bu, herkesin üzerine farz olan bir ibadettir. En sonunda da müjdenin ve müjdelenen şeyin önemini göstermek için Hz. Musa’ya asıl hedef olan müjde vahiyle özel (tekil) olarak hitap edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Mısır'da Musa'nın (a.s), kavmine, evlerini namazgâh edinmelerinin emredilmiş olması, kâfirlerin, kendilerine saldırıp onlara eziyet etmemeleri ve dinlerinden döndürmek için onlara işkence yapmamaları içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

تَبَوَّاٰ ; hazırladı, yerleştirdi demektir. Bir yerdeki parçaların birbirine eşit düzeyde olmasını ifade eder. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi de tefsir cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

بَشِّرِ  fiili, تفعيل  babındadır. Bu babın fiile kattığı en belirgin anlam, kesrettir.

Cümlede zamir makamında,  الْمُؤْمِن۪ينَ  zahir ismin zikredilmesi, sayılan hazırlıklara layık olan kişilerin mümin olduğuna dikkat çekmek ve onlara tazim için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.

الْمُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

Bu cümlede müjdesi verilen şeyin hazfedilmesi tazim içindir. Sanki, onları fehimlerin anlamayacağı ve sözlerin ifade edemeyeceği şeylerle müjdele buyurmuştur.(Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ  ifadesinde önemlerine ve şereflerine binaen, zamir yerine zahir isim getirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Yunus Sûresi 88. Ayet

وَقَالَ مُوسٰى رَبَّـنَٓا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ ز۪ينَةً وَاَمْوَالاً فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ رَبَّـنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَۚ رَبَّـنَا اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ  ٨٨


Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ ve dedi ki ق و ل
2 مُوسَىٰ Musa
3 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
4 إِنَّكَ şüphesiz sen
5 اتَيْتَ verdin ا ت ي
6 فِرْعَوْنَ Firavun’a
7 وَمَلَأَهُ ve adamlarına م ل ا
8 زِينَةً süs(ler) ز ي ن
9 وَأَمْوَالًا ve mallar م و ل
10 فِي
11 الْحَيَاةِ hayatında ح ي ي
12 الدُّنْيَا dünya د ن و
13 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
14 لِيُضِلُّوا saptırmaları için mi? ض ل ل
15 عَنْ -dan
16 سَبِيلِكَ senin yolun- س ب ل
17 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
18 اطْمِسْ yok et ط م س
19 عَلَىٰ
20 أَمْوَالِهِمْ onların mallarını م و ل
21 وَاشْدُدْ ve bağla ش د د
22 عَلَىٰ üzerini
23 قُلُوبِهِمْ kalplerinin ق ل ب
24 فَلَا
25 يُؤْمِنُوا (ki) iman etmesinler ا م ن
26 حَتَّىٰ kadar
27 يَرَوُا görünceye ر ا ي
28 الْعَذَابَ azabı ع ذ ب
29 الْأَلِيمَ acıklı ا ل م

İlk âyetin “insanları senin yolundan saptırsınlar diye mi?” şeklinde tercüme ettiğimiz kısmına, özellikle bu cümlenin başındaki “lâm” harfinin Arap dilindeki farklı kullanımları dolayısıyla değişik mânalar verilmiştir. Birçok müfessir burada bir soru edatı takdir ederek meâlinde esas aldığımız mânayı benimsemekle beraber bazı müfessirler bu ifadeye, “Sen Firavun ve adamlarına senin yolundan saptırsınlar diye dünya hayatında ihtişam ve servet verdin” şeklinde bir anlam yüklemişler, Cenâb-ı Hakk’ın onları cezalandırmak için ve imtihan vasıtası olmak üzere bu imkânları vermiş olduğunun kastedildiğini belirtmişlerdir. Taberî’nin tercihi bu yöndedir. Bazıları burada bir soru edatı takdir ettikten sonra bu kısımla âyetin sonu arasında bağ kurarak, “Sen Firavun ve adamlarına dünya hayatında ihtişam ve servet verdin; senin yolundan saptırsınlar ve elem veren cezayı görünceye kadar iman etmesinler diye mi yâ rab?” mânasını vermişlerdir. Kur’an’daki bir örnekten de yararlanarak (en-Nisâ 4/176) burada olumsuzluk edatının gizlendiği, dolayısıyla, âyetin belirtilen kısmına “Sen Firavun ve adamlarına senin yolundan saptırmasınlar diye dünya hayatında ihtişam ve servet verdin” şeklinde mâna verilmesi gerektiğini ileri sürenler olmuşsa da, bu âyetteki durumun örnek verilen âyettekine ve Arap dilindeki kullanımlara uygun olmadığı, olumsuzluk edatının ancak “en” edatı kullanılarak gizlendiği gerekçesiyle bu yorum zayıf bulunmuştur. Öte yandan, anılan cümledeki fiilin farklı bir okunuşuna göre buna “…sapar oldular” veya “…sapsınlar diye..” mânası da verilmiştir (Taberî, XI, 156-157; Zemahşerî, II, 200-201; Şevkânî, II, 531-532; İbn Âşûr, XI, 268-269). 88. âyetin “kalplerine sıkıntı ver; elem veren cezayı görmedikçe iman etmesinler de görsünler!” diye çevirdiğimiz kısmına tefsirlerde genellikle, “kalplerini katılaştır ki … iman etmesinler” veya “kalplerini katılaştır; çünkü … iman etmeyecekler” şeklinde mâna verilmekle beraber, bu yorumu yapanlar tarafından da peygamberlerin insanların iman etmeleri ve hidayete ermeleri için çaba harcamakla görevli olduklarına, dolayısıyla bu ilke ile âyete verilen anlam arasında bir uyumsuzluğun bulunduğuna dikkat çekilmekte ve ardından şöyle bir izah yapılmaktadır: Bir peygamber Allah’ın izni olmadan kavmine bedduada bulunmaz, Allah da onlar arasında iman edecek hiç kimsenin bulunmadığını bildiği için buna müsaade eder. Nitekim Hz. Nûh’un kavmine bedduada bulunması da böyle olmuştur ( Taberî, XI, 158-160; Şevkânî, II, 532). Kanaatimize göre, Hz. Mûsâ’nın duasında onların servetlerinin ellerinden alınmasına ilişkin bir ifade bulunmakla beraber, ardından gelen ifadeye dil açısından mutlaka beddua anlamı verilmesi gerekmemektedir. Sözün akışı ve bunun peygamber duası olduğu dikkate alındığında, kalplerinin imanı kabul etmez hale getirilmesini isteme mânasını izah da zorlaşır. Bu sebeple, İbn Âşûr’un şu açıklamalarından da yararlanarak meâlinde verdiğimiz anlamı tercih ediyoruz: Âyette kalplerle ilgili olarak kullanılan şedd fiili “sıkıntı verme, baskı yapma” gibi mânalara gelir. Burada kalplerin kapatılması veya mühürlenmesi anlamını taşıyan bir fiil kullanılmamıştır. Hz. Mûsâ hidayetlerine vesile olabilir düşüncesiyle, onları azdıran servetin ellerinden alınmasını, maddî mahrumiyetlerin ardından birtakım mânevî sıkıntıları derinden hissederek nefis muhasebesine imkân verecek bir hâlet-i rûhiye içine girmelerini dilemiştir. Âyetin sonundaki cümleyi öncesine bağlayan “fe” harfini de “yoksa, aksi takdirde” şeklinde anlamlandırmak mümkündür (XI, 270-272). Müteakip âyette duanın kabulü hakkında yapılacak açıklamalar da bu anlayışı destekleyici niteliktedir. Meâlinde bu ihtimali de içeren fakat daha kapsamlı bir mâna tercih edilmiştir. “Elem veren ceza” genellikle suda boğulmaları şeklinde açıklanmıştır (Taberî, XI, 160; İbn Atıyye, III, 139); İbn Âşûr ise bunu fakirlik, açlık ve ruhî sıkıntılar içine düşme şeklinde yorumlar (XI, 272). 1. âyette duayı Hz. Mûsâ’nın yaptığı belirtildiği halde 2. âyette “İkinizin de duası kabul edildi” buyrulması şöyle izah edilmiştir: Hârun Mûsâ’nın duasına aynı inanç içinde katıldığından 2. âyette o da “dua eden” olarak nitelenmiştir. Yahut duayı birlikte yaptıkları halde peygamberlik görevindeki önceliğine binaen ilk âyette yalnız Mûsâ’nın adı zikredilmiştir; nitekim duada “rabbim!” şeklinde değil “rabbimiz!” şeklinde bir hitap yer almıştır (Şevkânî, II, 532). 89. âyet için tefsirlerde genellikle benimsenen yorum şöyledir: Yüce Allah her iki peygamberin dualarının kabul edildiğini bildirmiş; fakat Firavun ve adamlarının suda boğulmaları uzun yıllar sonra olacağından, Allah’ın vaadi gerçekleşinceye kadar bulundukları hakikat yolundan asla ayrılmamaları, görevlerine azimle devam etmeleri ve söz konusu vaadin hemen tahakkuku için aceleci davranıp kendini bilmezlerin yoluna uymamaları istenmiştir (Taberî, XI, 160-162; Şevkânî, II, 532-533). İbn Âşûr’a göre ise duanın kabul edilmesi, Firavun ve yakın çevresindekilerin mahrumiyetler ve sıkıntılar içine düşürülmeleri ve böylece Mûsâ’nın çağrısına karşı direnmelerinin temel sebebi olan ihtişam ve debdebelerini yitirmeleridir. Şu meâldeki âyetler de (A‘râf 7/130, 133) buna işaret etmektedir: “Andolsun ki biz de Firavun’a uyanları, ders alsınlar diye kuraklık yılları ve ürün kıtlığı ile cezalandırdık”, “Biz de açık açık mûcizeler olmak üzere onların üzerine tûfan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular” (XI, 272-273). Kanaatimizce bu âyetlerdeki “ders almaları için” ve “açık kanıtlar, mûcizeler” gibi ifadeler İbn Âşûr’un gerek duanın içeriği gerekse kabulünden maksadın ne olduğuyla ilgili yorumunu destekleyici niteliktedir. 

Kaynak :Kuran Yolu Tefsiri

زين Zeyene : Gerçek zînet زِينَةٌ insana ne dünyada ne de ahirette leke sürmeyen ve rezil etmeyen şeydir. Zînet üçe ayrılır: 1- Nefsî zînet; ilim ve güzel inançlar gibi 2- Bedenî zînet; kuvvet ve uzun boyluluk gibi 3- Hâricî zînet; mal ve makam gibi… Allah-u Teala Kuran-ı Kerim’de zîneti bazı yerlerde Kendisine nisbet ederek, bazı yerlerde şeytana nisbet ederek, bazı yerlerde ise kime nisbet ettiğini açıkça belirtmeden ifade etmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 46 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri zinet, tezyin ve Müzeyyen’dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَقَالَ مُوسٰى رَبَّـنَٓا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ ز۪ينَةً وَاَمْوَالاً فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  مُوسٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli, رَبَّـنَٓا ’dır.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اِنَّكَ  اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ ’dır.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

كَ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اٰتَيْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. فِرْعَوْنَ  mef’ûlun bih olup, gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır. مَلَا۬ئِه۪  atıf harfi  وَ ’la  فِرْعَوْنَ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ز۪ينَةً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَمْوَالاً  atıf harfi  وَ ’la  ز۪ينَةً ’e matuftur. فِي الْحَيٰوةِ  car mecruru  اٰتَيْتَ  fiiline mütealliktir. الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur. Maksur isimdir.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتَيْتَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الدُّنْيَاۙ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 رَبَّـنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَۚ

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لِ  harfi  يُضِلُّوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harfi ile  اٰتَيْتَ  fiiline mütealliktir. 

يُضِلُّوا  fiili  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِكَ  car mecruru  يُضِلُّوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُضِلُّوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir. 


رَبَّـنَا اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا 

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ ’dir. 

اطْمِسْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. اَمْوَالِهِمْ  car mecruru  اطْمِسْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir.  اشْدُدْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir.  قُلُوبِهِمْ  car mecruru  وَاشْدُدْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  fâ-u sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren harftir. Fâ-u sebebiyyeden önce nefy, talep bulunması gerekir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri; ليكن منك شدّ على قلوبهم فعدم إيمان منهم (Onların kalplerine sıkıntı ve darlık ve, çünkü onlar iman etmezler.) şeklindedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُوا  fiili  نَ ’un hazfiyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُؤْمِنُوا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.


حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ

 

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يَرَوُا  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  اشْدُدْ  fiiline müteallik olarak mahallen mecrurdur.

يَرَوُا  fiili  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْاَل۪يمَ  kelimesi  الْعَذَابَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

الْاَل۪يمَ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir.

وَقَالَ مُوسٰى رَبَّـنَٓا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ ز۪ينَةً وَاَمْوَالاً فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayetteki  وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰى وَاَخ۪يهِ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبَّـنَٓا  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.

Nidanın cevabı olan  اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ ز۪ينَةً وَاَمْوَالاً فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ’nin haberi olan  اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ ز۪ينَةً وَاَمْوَالاً فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَمَلَاَهُ , tezayüf nedeniyle mef’ûl olan  فِرْعَوْنَ ‘ye, وَاَمْوَالاً , temasül nedeniyle ikinci mef’ûl olan  ز۪ينَةً ‘e atfedilmiştir.

ز۪ينَةً  ve  اَمْوَالاً  kelimelerinin nekre gelişi, nev ve kesret ifade eder. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , mazruf mesabesindedir. Dünya hayatı zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Hayat, yaratılmış nimetleri içinde muhafaza eden bir kaba benzetilmiştir. Camî, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Burada ziynetten murad elbise, binekler ve diğer dünya güzellikleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)


رَبَّـنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَۚ

 

Cümle itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.

Sebep bildiren  لِ  harf-i cerinin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَ  cümlesi masdar tevilinde olup harf-i cerle  اٰتَيْتَ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

سَب۪يلِكَ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  سَب۪يلِ, şan ve şeref kazanmıştır.

سَب۪يلِكَ  ibaresinde istiare sanatı vardır. سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.

 

رَبَّـنَا اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

رَبَّنَٓا  izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilerin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir.

Nidanın cevabı olan  اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üsluptaki  وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Birbirine atfedilmiş iki cümle de emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen, dua manası taşıması sebebiyle vaz edildiği anlamdan çıkmıştır. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

اطْمِسْ; malın helakı demektir.  وَاشْدُدْ  ise cezanın şiddeti manasında mecaz-ı mürseldir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

طْمِسْ ’ın aslı mahvetmek, kazımak, izlerini yok etmek demektir. Bu kelime faydasını gidermek anlamında istiaredir.  شدّ ; rabıta, bağlama demektir. Burada cezanın ağırlığı ve katlanması anlamında istiare olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

عَلٰى قُلُوبِهِمْ  ifadesinde  عَلٰى  harf-i ceri zarf manasında müsteardır. Şiddetin yerleştiğini ifade etmek için istiâre-i tebeiyyedir. Mana; şiddetin onların kalplerine girmesidir. Kalp; nefisleri ve akılları ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ  ifadeleri istiaredir. Çünkü  طْمِسْ ’ın gerçek (anlamı) “izi silmek”tir. Bu, (Arapların) “Kitabın/yazının satırlarını sildim.” anlamındaki  طمست الكتاب  ve “Rüzgâr, oymağın bahar evlerinin iz ve kalıntılarını sildi.” manasındaki  طمست الريح رب الحي  sözlerinden gelir. Buna göre sanki Musa (a.s) asi kavmi mallarını tanıyamasın, onlara erişemesin, böylece mallarından yararlanmaları mümkün olmasın, mallarının tanınma, alamet ve işaretlerini silip yok etmesi için Allah Teâlâ’ya dua etmiş oluyor. Çünkü  طْمِسْ  bir şeyin yapısını, izi silinip harap olma durumuna gelecek vaziyette değiştirmektir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)  

Fa-i sebebiyyenin gizli  أن ‘le masdar yaptığı  فَلَا يُؤْمِنُوا  cümlesi, masdar teviliyle, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri; ليكن منك شدّ على قلوبهم فعدم إيمان منهم (Onların kalplerine sıkıntı ve darlık olsun, çünkü onlar iman etmezler.) şeklindedir.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup  حَتّٰى  ile  اشْدُدْ  fiiline mütealliktir. 

يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ  cümlesindeki  يَرَوُا  fiilinde istiare sanatı vardır. Bilmek, anlamak manasında müstear olmuştur. Azap görülebilen maddi bir varlığa benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

الْاَل۪يمَ  kelimesi  الْعَذَابَ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

الْاَل۪يمَ  -  الْعَذَابَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  (azim azab) ifadesi 14 kere geçerken  عَذَابٌ اَل۪يمٌ (elim azab) ifadesi 46 kere geçmiştir. 

رَبَّـنَا  izafeti ayette üç kez tekrarlanmıştır. Mütekellimin yakarışının içtenliğine işaret eden bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَمْوَالِ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

الرُّؤْيَةُ, burada mecaz-ı mürsel yoluyla hisleri veya kinaye olarak onların başına azabın geldiğini ifade eder. Çünkü müşahede, şahit olunan şeyin yaşanmasını, görülmesini gerektirir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
'Mûsâ’ya ve kardeşine, “Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele” diye vahyettik.'' şeklindeki 86. ayete dayanarak zülmün şiddetlendiği zamanlarda yapılacak şey evlerimizi bir eğitim ve yeniden dirilme merkezine çevirmektir. Peygamber Efendimiz de sav aynı şekilde Mekke'de Erkam'ın evini böyle bir merkez olarak kullanmıştı. 
Sayfadan Gönüle Düşenler

Uyumadan önce, günlüğüne yazan bir genç vardı. Dün gece, savaştakileri ve açlıktan kıvrananları düşünürken şunları yazmıştı:

Dünya dediğin, imtihan yeri. İnsandan dolayı, dengesizlikler diyarı. Aşırı tokluktan ya da açlıktan ölenler. Aç gözlü hırslılar ya da yaşam yerleri için mücadele edenler. Zulmedenler ya da zulüm altında kıvrananlar. İnsan haklarını savunuyorum derken kulaklarını gerçeklere tıkayanlar ya da yaşamak için sesini duyurmaya çalışanlar.

Koşup müslüman kardeşinin elinden tutup zulmün altından kurtaramıyorsan eğer, vakit o zulmü her yerde kınama vakti, vakit Kuran-ı Kerim’e ve tesbihe sarılıp dua etme vakti. Sakin sakin otururken, yemeğimi yerken, yatağıma yattığımda uykuya dalmayı beklerken suçluluk duygusuyla doluyorum. Tarihteki acı olayları kınayan ama belli ki tarihten hiçbir şey öğrenemeyen insan evladının haline şaşırıyorum. Ne olacak? 50 sene sonra bugün yaşananlar mı kınanacak? Bugün, bu zulümlerden sorumlu olanların torunlarından özür mü beklenecek?

Şimdi dünya üzerinde, bizlere hakkını helal etmediğini söyleyenlerin hakkı mahşerde alındığında ne söyleyeceğiz? Belki diye umuyorum, belki hissettiğimiz bu suçluluk duygusu, ettiğimiz dualar, okuduğumuz sureler, çektiğimiz tesbihler, bizi az da olsun kurtarır bu ağır yükten, ağır bakışlardan. Allah sonumuzu hayretsin, yar ve yardımcımız olsun, bizi affetsin. Ümmet-i Muhammedin bir olduğu ve kalkındığı günleri görmeyi nasip etsin.

Hz. Musa’nın kavmine olan seslenişi, dua olsun gönüllerimize: Allahım! Bizi; hakiki manada Sana iman edenlerden, Sana teslim olanlardan ve yalnız Sana tevekkül edenlerden eyle. Allahım! Bizi: zalimlere imtihan aracı kılma ve merhametinle zulüm altındakileri zalimlerin elinden kurtar. Allahım! O zalimlerin servetlerini yok et. Kalplerine sıkıntı ver.

Amin.

***

Bâtılın hakikatmiş gibi pazarlanması da bir çeşit sihirdir. Zira temeli olmayan bir bilgi, bazı hünerlere sahipler tarafından kelimelerle süslenir ve satışa sunulur.

Allah yolunda yürüyen bir kulun daima tetikte olması gerekir. Kendisine bir şey fazlasıyla hoş gelip sualsiz muhabbet duyduğu anda durmalı ve kalbine mi yoksa nefsine mi hoş geldiğini sorgulamalıdır. 

Nefis, kokusuyla sarhoş olduğu bâtılın boşa çıkma ihtimalinden mümkün olduğunca uzaklaşır. Minik bir çabayla bile Allah’a yaklaştıracak gerçeği öğrenmek istemez çünkü zaten asıl hedefi o değildir. 

Şüphesiz ki Allah, bâtıl olan her şeyi boşa çıkarır. Ancak bunu ölümlülere değil de, Kur’an ve sünnete sımsıkı tutunan farkeder. Zira Allah’ın sınırlarının dışında, daima bir tür aşırılık mevcuttur. 

Belki de bâtılın insana hoş gelme sebeplerinden biri, bitmek tükenmek bilmeyen bir hevesle yeryüzünün geçici nimetlerinde aradığı huzur halidir. 

Ey Allahım! Uyandıran Sensin! Kalplerimizi uyanık kıl. Bâtıldan uzaklaştırıp hakikate yaklaştırdıklarından eyle. Kurtaran Sensin! Dünyalık yüklerden arındır. Rahmetinle kuşattığın ve affettiğin kullarından eyle. Bulduran Sensin. Benliklerimizi muhabbetinle buluştur. Sana itaat ile ibadeti sevenlerden ve namaza devam edenlerden eyle. Koruyan Sensin! Gaflete dalmaktan koru. İki cihanda da hakiki huzur ile buluşanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji