Fâtır Sûresi 2. Ayet

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ  ٢

Allah, insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur. Neyi de tutarsa, bundan sonra onu gönderecek yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا ne ki
2 يَفْتَحِ (Allah) açar ف ت ح
3 اللَّهُ Allah
4 لِلنَّاسِ insanlar için ن و س
5 مِنْ -ten
6 رَحْمَةٍ rahmet- ر ح م
7 فَلَا olamaz
8 مُمْسِكَ tutan م س ك
9 لَهَا onu
10 وَمَا ve ne ki
11 يُمْسِكْ (Allah) tutar م س ك
12 فَلَا olmaz
13 مُرْسِلَ salıverecek ر س ل
14 لَهُ onu
15 مِنْ
16 بَعْدِهِ O’ndan sonra ب ع د
17 وَهُوَ ve O
18 الْعَزِيزُ üstündür ع ز ز
19 الْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م
 

Mekke döneminin ilk yıllarında inen sûrenin bu ilk âyetlerinde, tek tanrı inancını zedeleyen telakkilerin yıkılması ve bu konudaki muhâkeme ârızalarının onarılması hedeflenmekte; yüce Allah’ın mutlak kudret ve egemenliği ile ilgili uyarılar yapılmaktadır. Bunları şöyle özetlemek mümkündür: 1. Hamd, evrendeki bütün varlıkların yegâne yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah’a mahsustur (dilimizdeki övme ve teşekkür kelimeleriyle hamd arasındaki farklar için bk. Fâtiha 1/2; Râzî’nin Kur’an’da “el-hamdü lillâh” diye başlayan beş sûre bulunmasından hareketle yaptığı bir yorum için bk. XXV, 238-239). 2. Melekleri yaratan, onlara dilediği yapıyı veren ve görevlerini belirleyen O’dur. 3. Hayır kapılarını açma ve kapama O’nun irade ve kudretine bağlıdır; kula yaraşan, başkalarından değil yalnız O’nun lutfundan istemektir. 4. Nimetlerin asıl kaynağı O olduğuna göre, şükre lâyık olan da O’dur. 5. Tevhid mücadelesinde en ağır yükleri taşıyan peygamberlerin karşılaştığı ortak tavır, yalancılıkla itham edilmek olmuş, fakat bu önyargılı tutum iman nurunu söndürmeye yetmemiştir. 6. Yüce Allah olup bitenlerden haberdardır; her işin inceden inceye hesabının görüleceği bir gün mutlaka gelecektir. 

“Yoktan var eden” diye çevirdiğimiz 1. âyetteki fâtır kelimesinin kök anlamı “yaratmak, yoktan var etmek, bir şeyi yapmada ilk olmak, icat etmek”tir. Yüce Allah, evreni ve evrendeki bütün varlıkları ilk olarak yaratması, her varlığa aslî (fıtrî) özelliklerini vermesi sebebiyle kendi zâtını “fâtır” olarak nitelemiştir (Zemahşerî, III, 266).

Âyetin “melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan” şeklinde çevrilen kısmını “ikişer, üçer, dörder kanatlı melekleri elçiler kılan” şeklinde de tercüme etmek mümkündür (İbn Âşûr, XXII, 249).

Büyük ve küçük melekler, vahyi iletmek, Allah’ın kulları ve evren ile ilgili emirlerini yerine getirmek gibi görevleri sebebiyle O’nun elçileridir.

“Kanatlar” şeklinde çevrilen ecniha kelimesi (tekili: cenâh), bir şeyin kol, kanat gibi cüzlerini veya yönlerini ifade eder. Kanat kelimesinin bu âyette ve Hz. Peygamber’in bazı hadislerinde hakikat anlamında mı yoksa meleklerin engelleri süratle ve kolayca aşma gücüne sahip olduklarını ifade etmek üzere, mecaz yollu mu kullanılmış olduğunu kesin olarak ortaya koyan bir delil bulunmamaktadır (İbn Âşûr, XXII, 249). Hakikat anlamında kullanılmış olsa da bunun mahiyet ve biçimini Allah bilir. Tefsirlerde değişik açıklamalar yapılmış olmakla beraber, buradaki sayıların muayyen bir miktar bildirmeyip çokluğu belirttiği söylenebilir. Âyetin devamında Allah Teâlâ’nın yaratma veya yaratılmışlarda dilediği arttırmayı yapma gücüne sahip olduğunun belirtilmesi ve Hz. Peygamber’in Cebrâil’i altı yüz kanatlı olarak gördüğüne dair rivayet bu anlayışı destekleyen delillerdendir (Zemahşerî, III, 266; Elmalılı, VI, 3973).

Âyette, bir yandan meleklere inanmanın İslâm’ın iman esasları arasında önemli bir yer tuttuğuna, diğer yandan da onları yaratan ve görevlendirenin yüce Allah olduğuna, yani bu inancın Allah’a ortak koşma sınırına vardırılmaması gerektiğine dikkat çekilmektedir. Böylece –özellikle Araplar arasında yaygın bulunan– bazı putları melekleri sembolize eden, melekleri de insanları Allah’a yaklaştırmada aracılık eden varlıklar olarak görme telakkisi eleştirilmiş olmaktadır. Burada şöyle bir inceliğe işaret edildiği söylenebilir: Cenâb-ı Allah’ın bazı işler için melekleri görevlendirmesi veya vasıta kılması, insanların kulluklarını ifa ederken onları aracı kılmasına haklılık kazandırmaz; kulluk yalnız Allah’a yapılır. Meleklerin varlık sebebini de tam olarak yalnız, onları yaratan bilir. Fakat bunun hikmetleri üzerinde İslâm âlimleri bazı açıklamalar yapmaya çalışmışlardır. Bu hikmetlerden, tefsir etmekte olduğumuz âyet kümesi ile yakından ilgili olanı şudur: Melek inancına sahip olan kimse, kendisini iyiliğe çağıran her sese kulak verir; çünkü bunun meleğin sesi olduğuna, –5 ve 6. âyetlerde belirtildiği üzere– kötülüğe çağıran sesin de şeytana ait olduğuna inanır. Nitekim Hz. Peygamber bu konuda şöyle bir uyarıda bulunmuştur: “Şeytan da melek de insana sokularak kalbine bir şeyler getirir. Şeytanın işi kötülüğü telkin edip hakkı yalanlamaktır. Meleğin işi ise iyiyi tasvip edip hakkı doğrulamaktır. İçinde böyle bir duyguyu bulan kimse onun Allah’tan olduğunu bilsin ve O’na hamdetsin. Şeytanın telkinini hisseden ise şeytandan korunması için Allah’a sığınsın” (Tirmizî, “Tefsîr”, 3. Melekler hakkında bilgi için bk. Bakara 2/30; Ahmet Saim Kılavuz, “Melek”, İFAV Ans., III, 187-190).

“O dilediği kadar fazlasını da yaratır” diye çevrilen cümle, “O yarattıklarında dilediği arttırmayı yapar” şeklinde de anlaşılmıştır. Bazı müfessirler bu ifadeyi, Allah Teâlâ’nın meleklerin kanatlarını dilediği kadar arttırabileceği şeklinde açıklamışlardır. Bazılarına göre ise bunu daha genel bir bakışla yorumlamak mümkündür. Onlara göre burada, meleklerle ilgili ifadenin uyandıracağı hayret sebebiyle muhataplara âdeta şöyle denmektedir: Evrende gördüğünüz mükemmel düzen ve denge ilâhî kudretin son sınırı gibi düşünülmemelidir. Allah dilerse müşahede veya tesbit ettiğiniz güzellik ve mükemmelliklerin, akıl, güç, ilim, sanat gibi imkân ve donanımların daha nicelerini yaratır (Zemahşerî, III, 267; Şevkânî, IV, 387).

2. âyetin ilk cümlesinde söz konusu edilen “ilâhî rahmetin kısıl­ması”yla ilgili olarak dua, tövbe, başarı veya hidayetin nasip edilmemesi gibi açıklamalar yapılmışsa da sınırlandırıcı bir yoruma gitmeden, “Allah’ın insanlar için rahmeti açması”nı, O’nun rahmet hazinelerinden değişik nimetler lutfetmesini, “kısması”nı da bu nimetlerden mahrum bırakmasını içine alacak şekilde anlamak uygun olur (Şevkânî, IV, 387). Taberî de âyetin bu kısmını şöyle açıklamıştır: Hayır kapılarının anahtarları da kilitleri de Allah’ın elindedir; onu kime açarsa artık kimse onu kapayamaz, kime de kapatırsa kimsenin onu açmaya gücü yetmez (Taberî, XXII, 115).

 

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. مَا  şart ismi olup, mukaddem mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. يَفْتَحِ  şart fiili olup sükun ile meczum muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لِلنَّاسِ  car mecruru  يَفْتَحِ  fiiline mütealliktır.  مِنْ رَحْمَةٍ  car mecruru  مَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

مُمْسِكَ  kelimesi, لَا ‘nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  لَهَاۚ  car mecruru  لَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. مَا يُمْسِكْ  atıf harfi  وَ ‘la  مَا يَفْتَحِ ‘a matuftur.  

مَا  şart ismi olup, mukaddem mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. يُمْسِكْۙ  şart fiili olup sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

مُرْسِلَ  kelimesi,  لَا ‘nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَهُ  car mecruru  لَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. مِنْ بَعْدِه۪  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُمْسِكْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  مسك ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُمْسِكَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

مُرْسِلَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَز۪يزُ  haberi olup damme ile merfûdur.  الْحَك۪يمُ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

الْعَز۪يزُ  -  الْحَك۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte şart ismi olan  مَا , şart fiili  يَفْتَحِ ‘nin mukaddem mef’ûlüdür. 

Şart cümlesi olan  مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

مِنْ رَحْمَةٍ  car mecruru  مَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَحْمَةٍ ‘deki nekrelik, kesret, nev ve tazim içindir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَلَا مُمْسِكَ لَهَا , cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مُمْسِكَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. Cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın haberi mahzuftur.  لَهَا  car mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

يَفْتَحِ - مُمْسِكَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ [Allah, insanlar için ne rahmet açarsa] ifadesinde meknî istiare vardır. Müşebbeh yani müstear lafız  رَحْمَةٍ ’dir. Müşebbehün bih (müstearun minh) ve benzetme edatı hazf edilmiştir. Allah’ın insanlara rahmet vermesi, hazinenin kapılarının açılmasına benzetilmiş yani rahmet hazineye benzetilmiştir. Dolayısıyla müşebbeh olan rahmet zikredilip, müşebbehün bih olan hazinenin levazımından açmak zikredildiği için meknî istiare olmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

İlâhî rahmet hakkında  يَفْتَح  (açmak) fiilinin kullanılması, yarışmacıların, uğruna yarıştıkları hazinelerin en değerlisi ve erişilmesi en aziz olduğunu bildirmek içindir.

Yani Allah, rahmet hazinesinden nimet, sağlık, güvenlik, ilim, hikmet ve diğer sayısız iyiliklerden herhangi biri gibi bir şey açarsa, hiç kimse onu tutup engelleyemez ve O'nun tuttuğu rahmeti de, O tuttuktan sonra hiç kimse onu salıveremez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ

 

Ayetin şart üslubunda gelen gelen ikinci terkibi öncekine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Şart cümlesi olan  مَا يُمْسِكْ  müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ  cümlesiyle,  وَمَا يُمْسِكْ  cümlesi arasında ihtibâk sanatı vardır.  اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ  dedikten sonra sadece  يُمْسِكْ  lafzıyla yetinilmiş,  اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ “Allah, insanlar için rahmetini…” kısmı hazf edilmiştir. 

İhtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 831)

فَ  karinesiyle gelen  فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ  şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مُرْسِلَ  kelimesi,  لَا ’nın ismidir.

Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. لَا ’nın haberi mahzuftur. لَهُ  car mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir. 

 مِنْ بَعْدِه۪ۜ  car mecruru, mukadder haberdeki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.  Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا  cümlesiyle   وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يُمْسِكْۙ  - مُرْسِلَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı, مُمْسِكَ - يُمْسِكْۙ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve  reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا  [Allah'ın insanlara vereceği herhangi bir rahmeti engelleyecek yoktur.] cümlesinde istiare-i temsîliyye vardır. Yüce Allah burada, nimetlerin gönderilişini, ihsanda bulunmak için hazineleri açmaya benzetti. Aynı şekilde nimetleri engellemeyi de tutmaya benzetti. Açmak manasına gelen  فْتَحِ  kelimesi, إطلق  yani serbest bırakmak için, tutmak manasına gelen  إمسك  kelimesi de, ‘engellemek’ manasına gelen  منع  kelimesi için müsteâr olarak kullanıldı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

الفَتْحُ  ifadesi Allah’ın rahmetinin verilmesini (açılmasını) ifade eder ve biriktirilen kıymetli şeylere benzetilmiştir. Yani Allah Teâlâ’nın kullarına rahmet kapılarını açması  الفَتْحُ  fiiliyle bir nevi bir saraydaki hazinelerin kapılarının insanlara açılmasına benzetilmiştir. Bununla birlikte  مِن رَحْمَةٍ  ibaresi de bu temsili istiareye karine teşkil etmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الإمْساكُ  kelimesinin gerçek manası, bir şeyi düşmesin veyahut kaçmasın diye el ile sıkıca kavramaktır. Ancak burada kelime bu manayı aşarak mecaz anlamda bir şeyi hapsetmek veya engellemek anlamında kullanılmıştır ve karşılığında da  الفَتْحُ  kelimesi gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Şayet neden zamiri önce  مُمْسِكَ لَهَاۚ  şeklinde müennes yapıp sonra da  مُرْسِلَ لَهُ  şeklinde müzekker yaptı? Halbuki o her iki durumda da şart anlamı içeren isme dönmektedir? dersen şöyle derim: Bunlar manaya ve lafza hamletme şeklinde iki kullanımdır; mütekellim bunlardan hangisini kullanacağında muhayyerdir. Rahmet anlamı gözetilerek müennes, kendisine dönülen lafızda müenneslik olmamasına göre de müzekker yapılmıştır; çünkü ilki  مِنْ بَعْدِه۪ۜ  buyurularak rahmetle tefsir edilmiş; bundan dolayı da zamirin tefsire uyması güzel olmuştur. İkincisi tefsir edilmediğinden, müzekkerlik aslı üzerine bırakılmıştır. Kaldı ki  فَلَا مُرْسَلَ لَهَاۚ  şeklinde de okunmuştur. Muhtemelen, ikincisinin tefsiri de ilkinin tefsiri gibidir, ancak ilki ona delalet ettiğinden terkedilmiştir. Ya da Allah’ın tuttuğu gazap ve rahmete dair her şey için mutlak bir anlamı olabilir. Rahmetinin gazabının önünde olduğuna delalet etmesi için de ikinci değil de sadece ilki tefsir edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الإرْسالُ  kelimesi, burada  الإمْساك  (tutma)‘nın zıttıdır.  الإرْسالِ ‘in lâm ile geçişli yapılması mananın kuvvetlendirilmesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟  isimleri marife gelmiştir. Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu iki vasfın Allah Teâlâ’daki mevcudiyetinin kemâline işaret eder.

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında  وَ  olmaması, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.

الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ  kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayetin bu son cümlesi, ufak değişiklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Bu tekrarlarda ıtnâb, tekrir ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c. 7, s. 314)

Önce gelen  الْعَز۪يزُ  ismini  الْحَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)

Hasr kastedilerek bu iki isim marife olarak gelmiştir. Sadece Allah Teâlâ bu iki vasıfta kemâl derecededir. Bu iki vasıfta kemâl dereceye sahip olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir varlık yoktur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 24) 

Bu iki sıfat elif-lâm ile marife olarak gelmiş,  عَز۪يزُ - حَك۪يمٌ  buyurulmamıştır. Böylece bu iki sıfata sahip olan tek zatın O olduğu, hiçbir benzeri olmadığı ifade edilmiştir. Nekre olarak gelseydi bu sıfatlarda benzerinin olduğu ihtimalini taşırdı.Bu açıklamadan sonra niçin aynı surede bu iki ismin nekre olarak da geldiği sorulabilir. Lokman/27. ayette  عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  şeklinde gelmiştir? Bu soruya ayetlerin siyakının farklı olduğunu söyleyerek cevap verebiliriz. Önceki ayet, Allah'ın ayetlerini alay konusu edinen kibirliler konusunu takiben gelmiştir. Bu kişiler ve dalalete düşürdükleri kişilerin karşılaşacağı cezalarla tehdit ve bu kişilerin dostlarının başına gelmesine sebep oldukları cezalar zikredilmiş ve bu da bu iki sıfatın marife olmasını gerektirmiştir. Çünkü bu sıfatların sahibi olan zat, bu fiilleri yapan her sınıfı cezalandıracak ve kimse O’na engel olamayacaktır. Böylece hiç kimsenin, O’nun yaptıklarına engel olabilecek başka bir عَز۪يزُ  ve  حَك۪يمُ  olduğunu zannetmemesi gerekmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 400) 

Bu cümle, makabli için açıklayıcı bir zeyil mahiyetinde olup rahmetini açmanın da, onu tutmanın da, kainat çarkının, üzerinde döndüğü hikmetinin gereği olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اَلْعَز۪يزُ , öyle aziz, her şeyden üstün, iradesi bütün sebeplere ve etkenlere hakimdir. Bundan ötürü iradesi ile çekişmek mümkün değildir. Onun için O’nun saptırdığını yola getirecek, hidayet ettiğini şaşırtabilecek hiçbir kudret, hiçbir irade bulunamaz. Ve Peygamberin açıklaması ne kadar kuvvetli ve açık olursa olsun Allah’ın izni olmayınca hidayet için yeterli olmaz, hem de  اَلْحَك۪يمُ  öyle hakimdir. Hiçbir sebebe muhtaç olmamakla beraber yaptığını hikmet ile düzenli yapar, iradesi yalnız hikmet olur. Onun için de açıklama yapmadan önce kimseyi sapıklığa mahkum etmez. Saptırması da, hidayeti de hikmeti ile gerçekleşir. Ululuğundan dolayı, Peygamberini dilediği kavimden seçer ve hikmetinden dolayı açıklamasını o kavmin diliyle yaptırır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İbrahim/4)