22 Ekim 2025
Sebe' Sûresi 49-54 / Fâtır Sûresi 1-3 (433. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Sebe' Sûresi 49. Ayet

قُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُع۪يدُ  ٤٩


De ki: “Hak geldi. Artık batıl yeni bir şey ortaya çıkaramaz, eskiyi de geri getiremez.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 جَاءَ geldi ج ي ا
3 الْحَقُّ hak ح ق ق
4 وَمَا artık
5 يُبْدِئُ bir şey ortaya çıkaramaz ب د ا
6 الْبَاطِلُ batıl ب ط ل
7 وَمَا ve
8 يُعِيدُ geri getiremez ع و د

قُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُع۪يدُ

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  جَٓاءَ الْحَقُّ ‘dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  الْحَقُّ  fail olup damme ile merfûdur.  

وَ  atıf harfidir. İtiraziyye olması da caizdir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُبْدِئُ  damme ile merfû muzari fiildir.  الْبَاطِلُ  fail olup damme ile merfûdur. مَا يُع۪يدُ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُع۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  

يُبْدِئُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi بدأ ’dir.  

يُع۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عود ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

قُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُع۪يدُ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamber’dir. 

قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  جَٓاءَ الْحَقُّ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Müsnedün ileyh olan  الْحَقُّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müspet mazi fiil sıygasından menfî muzari fiil sıygasına geçişte iltifat sanatı vardır.

Müsnedün ileyh  الْبَاطِلُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

Aynı üslupta gelen  مَا يُبْدِئُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki üç cümlede istiare sanatı vardır. جَٓاءَ الْحَقُّ  cümlesinde Hak, gelmek manasındaki  جَٓاءَ  fiiline, يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُع۪يدُ  cümlelerinde ise batıl, ortaya çıkarma manasındaki  يُبْدِئُ  ve geri döndürme manasındaki  يُع۪يدُ  fiillerine isnad edilerek iradesi olan bir kişiye benzetilmiştir. Manevi, aklî ve görülmez olan kavramlar, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu cümlelerde mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

وَمَا يُع۪يدُ  cümlesinde  ihtibak sanatı vardır. Önceki cümlede  مَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ [batıl, bir şey ortaya çıkaramaz] dedikten sonra sadece  مَا يُع۪يدُ  lafzıyla yetinilmiş, الْبَاطِلُ kelimesi hazf edilmiştir.

İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831)

يُبْدِئُ -  يُع۪يدُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı, بَاطِلُ - حَقُّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

جَٓاءَ الْحَقُّ  cümlesiyle  مَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُع۪يدُ  [Artık batıl, ne bir şey ortaya çıkarabilir, de geliştirebilir.] cümlesi, batılın yok olup izinin silinişinden latif bir kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Bu cümlede fiil  لَمْ  ile değil  مَا  ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir. ما فعل sözü, لقد فعل (Yemin olsun ki muhakkak yaptı) cümlesini,  لم يفعل  sözü  فعل (Yaptı) cümlesini olumsuzlar.  مَا  harfi mazi fiili olumsuzladığı zaman kasemin cevabı menzilindedir. (Kitâbü Sîbeveyhi, 2/593)

Rûhu'l Meânî'de başına olumsuzluk ifade eden  مَا  harfi gelen muzari fiilin teceddüdî istimrara delalet ettiği yazılıdır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C.2, Yasin/ 49)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.) 

Bu ayet 48. Ayetin tekidi makamında gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Sebe' Sûresi 50. Ayet

قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّـمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪يۚ وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوح۪ٓي اِلَيَّ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ قَر۪يبٌ  ٥٠


De ki: “Ben eğer sapmışsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem, bu da Rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, kuluna çok yakındır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 إِنْ eğer
3 ضَلَلْتُ saparsam ض ل ل
4 فَإِنَّمَا şüphesiz
5 أَضِلُّ sapmış olurum ض ل ل
6 عَلَىٰ (zararıma)
7 نَفْسِي kendi ن ف س
8 وَإِنِ ve eğer
9 اهْتَدَيْتُ yolu bulursam ه د ي
10 فَبِمَا şüphesiz sayesindedir
11 يُوحِي vahyettiği و ح ي
12 إِلَيَّ bana
13 رَبِّي Rabbimin ر ب ب
14 إِنَّهُ şüphesiz O
15 سَمِيعٌ işitendir س م ع
16 قَرِيبٌ yakındır ق ر ب

قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّـمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪يۚ

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّـمَٓا اَضِلُّ ‘dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ضَلَلْتُ  şart fiili olup sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

اَضِلُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir.  عَلٰى نَفْس۪ي  car mecruru  اَضِلُّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir. Usül ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi,  اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/    

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:/ /islamansiklopedisi.org

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوح۪ٓي اِلَيَّ رَبّ۪يۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اهْتَدَيْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle mukadder mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri,  اهتدائي (Hidayete erişim) şeklindedir.

يُوح۪ٓي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  اِلَيَّ  car mecruru  يُوح۪ٓي  fiiline mütealliktir.  رَبّ۪ي  fail olup mukadder damme üzere merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اهْتَدَيْتُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  هدي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

يُوح۪ٓي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


اِنَّهُ سَم۪يعٌ قَر۪يبٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. سَم۪يعٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  قَر۪يبٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

سَم۪يعٌ  -  قَر۪يبٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّـمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪يۚ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamber’dir. 

قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّـمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪ي  terkibinde, اِنْ ضَلَلْتُ , şarttır.

Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَاِنَّـمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪ي  , kasr üslubuyla tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Kasr edatı olan  إِنَّمَا , kâffe (durduran engelleyen) ve mekfûfe’dir.  ماَ , zaide olup edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir.  إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür. 

İki tekit hükmündeki kasr, fiille car mecrur arasındadır.  اَضِلُّ  maksûr/sıfat,  عَلٰى نَفْس۪ي maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Veciz anlatım kastına matuf  نَفْس۪ي  izafeti, Hz. Peygambere ait zamire muzaf olan  نَفْس۪ ‘ye, tazim ifade etmiştir.

اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪ي  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Nefis, binek yerine konmuştur. Sanki dalalet, kişinin üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

ضَلَلْتُ - اَضِلُّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّمَا  edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatab konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

   وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوح۪ٓي اِلَيَّ رَبّ۪يۜ 

 

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la  önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

اِنْ , iki fiili cezm eden şart harfidir. Şart üslubunda gelen terkipte  اِنِ اهْتَدَيْتُ , şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَبِمَا يُوح۪ٓي اِلَيَّ رَبّ۪ي , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  فاهتدائي  (Hidayetim) olan mübteda mahzuftur. Bu takdire göre sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , harf-i cerle birlikte mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvel  يُوح۪ٓي اِلَيَّ رَبّ۪ي , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اِلَيَّ  car-mecruru, ihtimam için fail olan  رَبّ۪ي ’ye takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  رَبّ۪يۜ  izafetinde Rab isminin Hz. Peygambere aid zamire muzaf olmasıyla Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. 

Şart ve cevaptan müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اهْتَدَيْتُ - ضَلَلْتُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّـمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪ي  cümlesiyle  اِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوح۪ٓي اِلَيَّ رَبّ۪يۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

Dalalet nefse, hidayet ise Allah’a isnad edilmiştir. Bu iki durum, dalaletin kişinin kendi iradesinden kaynaklandığını ve bunun nefsin kendisine karşı işlediği bir suç olacağını, hidayetin ise Allah'tan geldiğini ve O'nun vahiy yoluyla ona sunduğu bir nimet olduğunu açıkça gösterir.


اِنَّهُ سَم۪يعٌ قَر۪يبٌ

 

Ta’liliyye veya beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah’ın  سَم۪يعٌ  ve  قَر۪يبٌ  sıfatlarının nekre gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

سَم۪يعٌ  ve قَر۪يبٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eder. Çünkü bunlar mübalağa kalıplarındandır.

سَم۪يعٌ - قَر۪يبٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

قَر۪يبٌ , bu cümlede ihata ve ilim anlamında kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Sebe' Sûresi 51. Ayet

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَر۪يبٍۙ  ٥١


Sen onları, dehşetli bir korkuya kapılıp da kaçıp kurtulamayacakları ve yakın bir yerden yakalanacakları zaman bir görsen!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ şayet
2 تَرَىٰ bir görsen ر ا ي
3 إِذْ zaman
4 فَزِعُوا telaşa düştükleri ف ز ع
5 فَلَا
6 فَوْتَ hiçbiri kurtulamaz ف و ت
7 وَأُخِذُوا ve yakalanmışlardır ا خ ذ
8 مِنْ -den
9 مَكَانٍ yer- ك و ن
10 قَرِيبٍ yakın ق ر ب

Sûrenin başında kıyametin kendilerine gelmeyeceğini iddia edenlerden söz edilmişti; bu âyetlerde de, o inkârcıların kaçışı, kurtuluşu olmayan güne yakalanmanın telâşı içindeki halleri tasvir edilerek sûre tamamlanmaktadır. 

51. âyette geçen “yakın bir yerden yakalanma”, bazı müfessirler tarafından, yeryüzünden, kabirlerden, mahşerde hesap görülen yerden veya bulundukları yerden alınıp cezalandırılma şeklinde açıklanmıştır (Taberî, XXII, 107-109; Şevkânî, IV, 384). Diğer bir yoruma göre ise burada, o kişilerin çepeçevre kuşatılmaları kastedilmektedir (İbn Atıyye, IV, 426). Muhammed Esed bunu “kendi içlerinden, kişiliklerinden, can damarından” şeklinde yorumlar (II, 883). 52. âyette geçen ve “Ama bu kadar uzak bir yerden (kurtaracak bir imana) kavuşmak ne mümkün!” şeklinde çevrilen cümle, imanın fayda vermesi ve kurtuluşa erme fırsatının çoktan kaçırılmış olduğunu veya tövbe etme ve tekrar dünyaya döndürülme isteğinin kabul edilmeyeceğini belirten temsilî bir anlatımdır (Taberî, XXII, 110-111; Şevkânî, IV, 384). 53. âyetin “körü körüne” şeklinde çevrilen kısmı lafzan “uzak yerden” anlamına gelmekte olup, bununla hiçbir sağlam delile dayanmadan ve bilinçsizce ortaya atılan iddialar kınandığı için (Şevkânî, IV, 384) böyle tercüme edilmiştir.


Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 443-444

  Fevete فوت : Ulaşılması güç olacak derecede bir şeyin insandan uzaklaşmasıdır. إفتيات bu köktendir. Onun anlamı insanın danışılması gereken kişiye danışmadan bir şey yapmaktır. تفاوُت  nitelikler konusundaki farklılıklardır. Sanki iki şeyden birinin yada her birinin niteliği her birinden farklılık arz etmektedir.

  Bu kökteki asıl anlam bulup elde edemeyecek şekilde kaybetmektir. Bu madde ile الفَناء ـ المَوْت ـ الإنْعام arasındaki fark فات'nin bir şeyin bulunmasından önce de ondan yoksun olduğuna delalet etmesidir. Bu anlam diğer maddelerle ters düşer. Zira onlar bulduktan sonra kaybetmeyi ifade ederler.
 (Müfredat - Tahqiq) 

  Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil ve iki farklı isim formunda olmak üzere 5 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli fevt (geçip gitme, kaçma, ölüm)tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَر۪يبٍۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. تَرٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. تَرٰٓى  fiilinin mef’ûlu mahzuftur. Takdiri, حالهم  (onların durumu) şeklindedir. 

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, لرأيت أمرا عظيما (Büyük bir durum, hal görürdün) şeklindedir.

اِذْ  zaman zarfı  تَرٰٓى  fiiline mütealliktir.  فَزِعُوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَزِعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  ta’liliyyedir.  لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

فَوْتَ  kelimesi  لَا ‘nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَا ‘nın haberi mahzuftur. Takdiri, لا فوت لهم (Onlar için kaçış yoktur) şeklindedir. 

وَ  atıf harfidir.  اُخِذُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ مَكَانٍ  car mecruru  اُخِذُوا  fiiline mütealliktir.  قَر۪يبٍ  kelimesi  مَكَانٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَر۪يبٍۙ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eden  لَوْ تَرٰٓى اِذْ فَزِعُوا  cümlesi şarttır. 

Takdiri  لرأيت أمرا عظيما (Büyük bir durum görürdün) olan cevap cümlesi mahzuftur. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

فَزِعُوا  cümlesi,  تَرٰٓى  fiiline müteallık olan zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَزِعُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

فَلَا فَوْتَ  cümlesindeki  فَ , ta’liliyyedir. Cinsini nefyeden  لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. فَوْتَ , cinsini nefyeden  لَا ’nın ismidir. Haberi ise mahzuftur. Haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Cümlenin takdiri  لا فوت لهم (Onlar için kaçış yoktur) şeklindedir. 

وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَر۪يبٍ  cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle muzâfun ileyh olan  فَزِعُوا  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اُخِذُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. 

مَكَانٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder.

قَر۪يبٍ  kelimesi,  مَكَانٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Bu ayet her ne kadar mana bakımından gelecekle ilgili olsa dahi, mazi sıygasıyla getirilmiştir. Zira, Allah Teâlâ'nın haber verdiği her şey doğru olup, gerçektir. Böylece o şeyler sanki, olup bitmiş ve varlık âlemine girmişler, varolmuşlar demektir. Bunun bir benzeri de ["Cehennemlikler cennetliklere nida ettiler"] (Araf, 50) ayetidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sebe' Sûresi 52. Ayet

وَقَالُٓوا اٰمَنَّا بِه۪ۚ وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍۚ  ٥٢


(Azabı görünce), “ona inandık derler” ama onlar için, artık uzak bir yerden (dünyadan) iman elde etmek nasıl mümkün olur?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالُوا ve demektedirler ق و ل
2 امَنَّا inandık ا م ن
3 بِهِ ona
4 وَأَنَّىٰ ama nasıl olur? ا ن ي
5 لَهُمُ onlar için
6 التَّنَاوُشُ elde etmeleri ن و ش
7 مِنْ -den
8 مَكَانٍ yer- ك و ن
9 بَعِيدٍ uzak ب ع د

وَقَالُٓوا اٰمَنَّا بِه۪ۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli  اٰمَنَّا بِه۪ ‘dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اٰمَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  اٰمَنَّا  fiiline mütealliktir.

اٰمَنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  


 وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir.  اَنّٰى  istifhâm ismi, zarf olup mahzuf mukaddem habere mütealliktir. لَهُمُ  car mecruru mübtedanın mahzuf haline mütealliktir.  التَّنَاوُشُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.

مِنْ مَكَانٍ  car mecruru  التَّنَاوُشُ ‘e mütealliktir. بَع۪يدٍ  kelimesi  مَكَانٍ ‘nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

بَع۪يدٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالُٓوا اٰمَنَّا بِه۪ۚ 

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la muzafun ileyh olan … فَزِعُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اٰمَنَّا بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

‘Güvenli oldu, emniyette oldu’ anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile ‘inandı, iman etti’ manasına gelmesi, tazmin sanatıdır.

 وَاَنّٰى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍۚ


وَ  itiraziyye, اَنّٰى  istifham harfidir. İsim cümlesi formunda gelerek  sübut ve istimrar ifade eden cümle, inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tahkir ve tevbih kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olması sebebiyle, ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. كيف manasındaki zaman zarfı ve soru ismi  اَنّٰى ’nın müteallakı olan mukaddem haber mahzuftur. التَّنَاوُشُ , muahhar mübtedadır.

اَنّٰى  ifadesi burada mekândan haber verilmesini isteyen istifham edatıdır ve inkari anlamda kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  التَّنَاوُشُ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik  لَهُمُ  car mecruru, durumun onlara has olduğunu belirtmek için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍۚ  car-mecruru,  التَّنَاوُشُ ‘ya mütealliktir. التَّنَاوُشُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

بَع۪يدٍ  kelimesi  مَكَانٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.  مَكَانٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder.

Bu cümlede teşbih-i temsili vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

بَع۪يدٍۚ  ve  قَر۪يبٍۙ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.

مَكَانٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Sebe' Sûresi 53. Ayet

وَقَدْ كَفَرُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۚ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ  ٥٣


Oysa daha önce onu inkâr etmişlerdi ve uzak bir yerden gayb hakkında atıp tutuyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَدْ oysa andolsun
2 كَفَرُوا inkar etmişlerdi ك ف ر
3 بِهِ onu
4 مِنْ
5 قَبْلُ daha önce ق ب ل
6 وَيَقْذِفُونَ ve atıyorlardı ق ذ ف
7 بِالْغَيْبِ görülmeyene غ ي ب
8 مِنْ -den
9 مَكَانٍ yer- ك و ن
10 بَعِيدٍ uzak ب ع د

وَقَدْ كَفَرُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۚ 

 

كَفَرُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُ  cümlesi,  بِه۪ ‘ deki zamir veya  قَالُٓوا ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  كَفَرُوا  fiiline mütealliktir. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  كَفَرُوا  fiiline müteallik olup cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقْذِفُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  

بِالْغَيْبِ  car mecruru  يَقْذِفُونَ  fiiline mütealliktir.  مِنْ مَكَانٍ  car mecruru  يَقْذِفُونَ  fiiline mütealliktir. بَع۪يدٍ  kelimesi  مَكَانٍ ‘nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَدْ كَفَرُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۚ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ

 

وَ , haliyyedir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَفَرُوا  fiiline müteallik cer mahallindeki zaman zarfı  قَبْلُۚ , mahzuf bir kelimeye muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

كَفَرُوا - اٰمَنَّا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Makabline matuf olan  وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi sıygadan muzari sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. Muzari fiil, mazi fiile affedildiğinde mazideki halin hikâyesi olmuştur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )

بَع۪يدٍ  kelimesi  مَكَانٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

مَكَانٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder.

مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍۚ  terkibinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ  [Gayba, uzak bir yerden atıp tutuyorlar.) cümlesinde istiare-i tasrîhiyye vardır. Yüce Allah, bilmeden konuşan, zanla hareket eden ve gerçekleşmeyecek şeyler söyleyen kimseyi, kendisiyle arasında uzun bir mesafe bulunan bir hedefe doğru ok atan ve oku hedefe isabet etmeyen insana benzetti ve  قذف  (atmak) lafzını  قول (demek) lafzı için müstear olarak kullandı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Buradaki istiare aynı zamanda temsîli istiaredir. İlimsiz konuşan kişi, uzak mesafeden bomba atan kişiye benzetilmiş. Câmi’, isabetsiz olmaktır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

بِالْغَيْبِ  kelimesindeki  بِ  harf-i ceri mülâbese içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

يَقْذِفُونَ  fiilinin muzari sıygada seçilmesi, durumu hikâye etmek içindir. Tıpkı Hûd suresinin 38. ayetindeki  ويَصْنَعُ الفُلْكَ  ifadesi gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Sebe' Sûresi 54. Ayet

وَح۪يلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا ف۪ي شَكٍّ مُر۪يبٍ  ٥٤


Tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi, kendileriyle arzuladıkları arasına bir engel konmuştur. Çünkü onlar derin bir şüphe içindeydiler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَحِيلَ perde çekildi ح و ل
2 بَيْنَهُمْ onların arasına ب ي ن
3 وَبَيْنَ ve arasına ب ي ن
4 مَا şeyler
5 يَشْتَهُونَ arzu ettikleri ش ه و
6 كَمَا gibi
7 فُعِلَ yapıldığı ف ع ل
8 بِأَشْيَاعِهِمْ benzerlerine ش ي ع
9 مِنْ
10 قَبْلُ bundan önce ق ب ل
11 إِنَّهُمْ doğrusu onlar
12 كَانُوا ك و ن
13 فِي içindedirler
14 شَكٍّ bir kuşku ش ك ك
15 مُرِيبٍ katmerli ر ي ب

وَح۪يلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ح۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بَيْنَهُمْ  mekân zarfı,  ح۪يلَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَيْنَ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.  مَا  müşterek ism-i mevsûl muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشْتَهُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَشْتَهُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  كَ  harf-i ceriyle amili  ح۪يلَ  fiilinin mahzuf mef’ulü mutlakına mütealliktir. Takdiri;  حيل حولا كالذي فعلناه بأشياعهم (Onların putlarına yaptığımız gibi bir engel konur) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  فُعِلَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

فُعِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بِاَشْيَاعِهِمْ  car mecruru  فُعِلَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  بِاَشْيَاعِهِمْ ‘nin mahzuf sıfatına müteallik olup cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَشْتَهُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  شهو ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.    

 

 

 

اِنَّهُمْ كَانُوا ف۪ي شَكٍّ مُر۪يبٍ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هُمْ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. ف۪ي شَكٍّ  car mecruru  كَانُوا ’nun mahzuf haberine mütealliktir.  مُر۪يبٍ  kelimesi  شَكٍّ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُر۪يبٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَح۪يلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُۜ 

 

Ayet atıf harfi  وَ ’la 51. ayetteki  فَزِعُوا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

بَيْنَ  için muzâfun ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsûlün sıla cümlesi  يَشْتَهُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Teşbih harfi  ك  sebebiyle mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  ما ‘nın müteallakı, amili  ح۪يلَ  fiili olan mahzuf mef’ûlü mutlaktır. Cümlenin takdiri  حيل حولا كالذي فعلناه بأشياعهم (Daha önce benzerlerine yaptığımız gibi, onlarla da aralarına aşılmaz bir engel konuldu) şeklindedir. Bu takdire göre mevsûlün sıla cümlesi olan  فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

فُعِلَ  fiiline müteallik cer mahallindeki zaman zarfı  قَبْلُۚ , mahzuf bir kelimeye muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

بَيْنَ  ve  مَا ’ların tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ح۪يلَ  ve  فُعِلَ  fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

كَما فُعِلَ بِأشْياعِهِمْ مِن قَبْلُ  sözündeki teşbih, bir engelin (set) başka bir engele benzetilmesidir ve buradaki söz konusu set veya engel; geçmişteki bazı ümmetlerin, dünyadaki azap gelene kadarki sürede Allah tarafından kendilerine verilen mühlettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


اِنَّهُمْ كَانُوا ف۪ي شَكٍّ مُر۪يبٍ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin haberi olan  كَانُوا ف۪ي شَكٍّ مُر۪يبٍ  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede, îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur olan  ف۪ي شَكٍّ , nakıs fiil  كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

شَكٍّ  için sıfat olan  مُر۪يبٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

مُر۪يبٍ - شَكٍّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

شَكٍّ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.  

ف۪ي شَكٍّ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  شَكٍّ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü şüphe, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır. 

İsm-i fail vezninde gelen  مُر۪يبٍ , şüphe eden demektir. شَكٍّ ‘nin  مُر۪يبٍ  ile sıfatlanması cansız bir şeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

والمُرِيبُ : Şüphe içerisinde olunan durum demektir. Kökü olan  الريب  ise şüphe demektir ve bu kelimenin  الشَّكِّ  kelimesinin sıfatı olarak gelmesi ifadedeki mübalağayı göstermektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Rayb kelimesi her türlü belirsizlik, kararsızlık, korku ve şüpheyi ifade eder. Kur'an da 17 kere

Kur'an ya da yeniden diriliş konularında yer almıştır. Yakinin tam zıddıdır. La raybe yakın

demektir. İkiden fazla ihtimal taşıyan şeyler için kullanılır. Uzaktan görünen karaltı insan, hayvan, ağaç vesaire olabilir.

Şekk ihtimal ikiye düşerse kullanılır. Uzaktan görünen karaltının insan olduğu bellidir ama kadın mı erkek mi olduğu belirsizdir.

Yakîn ise ihtimaller teke indiği durumda kullanılır. Bu tek ihtimal yakîn Nefyedilirse Rayb olur. (İsmail Yakıt).

Rayb; Kuran’da 35 ayette, Şekk; 15 ayette, Yakîn; Kuran’da 28 ayette geçmiştir.

Kur'an surelerinin bitişi de girişi gibi beliğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona erer ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sûreler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi sûrede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer.

Kur'an’daki bütün surelerde olduğu gibi bu surenin de son ayeti, hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğidir. Hüsn-i intihâ, mütekellimin sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlamasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Fâtır Sûresi
Mekke döneminde inmiştir. 45 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “Fâtır” kelimesinden almıştır. Fâtır, yaratan, yoktan var eden demektir. Yine ilk âyette geçen “el-Melâike” kelimesinden dolayı “Melâike sûresi” diye de anılır. Sûrede başlıca, Allah’ın varlığına ve birliğine işaret eden kâinat olayları, öldükten sonra dirilme, Allah’ın nimetleri ve mü’minle kâfir arasındaki fark konu edilmektedir.
Mushaftaki sıralamada otuz beşinci, iniş sırasına göre kırk üçüncü sûredir. Furkan sûresinden sonra, Meryem sûresinden önce Mekke’de inmiştir.
Allah’ın yaratıcılığı, O’ndan başka tanrı bulunmadığı ve şirkin çarpık düşüncelere dayalı bir zihniyet ve tutum olduğu, Hz. Muham­med’in önceki peygamberler gibi Allah katından mesaj getirmiş hak peygamber olduğu, öldükten sonra dirilmenin gerçekleşeceği ve dünyadaki amellerin karşılığının âhirette mutlaka görüleceği açıklanmakta, Cenâb-ı Allah’ın kudretinin delillerinden örnekler verilmektedir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Fâtır Sûresi 1. Ayet

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ١


Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O, yaratmada dilediğini artırır. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الْحَمْدُ hamd olsun ح م د
2 لِلَّهِ Allah’a
3 فَاطِرِ yoktan var eden ف ط ر
4 السَّمَاوَاتِ gökleri س م و
5 وَالْأَرْضِ ve yeri ا ر ض
6 جَاعِلِ yapan ج ع ل
7 الْمَلَائِكَةِ melekleri م ل ك
8 رُسُلًا elçiler ر س ل
9 أُولِي sahibi ا و ل
10 أَجْنِحَةٍ kanatlar ج ن ح
11 مَثْنَىٰ ikişer ث ن ي
12 وَثُلَاثَ ve üçer ث ل ث
13 وَرُبَاعَ ve dörder ر ب ع
14 يَزِيدُ artırır ز ي د
15 فِي
16 الْخَلْقِ yaratmada خ ل ق
17 مَا ne kadar
18 يَشَاءُ dilerse ش ي ا
19 إِنَّ şüphesiz
20 اللَّهَ Allah
21 عَلَىٰ
22 كُلِّ her ك ل ل
23 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
24 قَدِيرٌ yapabilendir ق د ر

Mekke döneminin ilk yıllarında inen sûrenin bu ilk âyetlerinde, tek tanrı inancını zedeleyen telakkilerin yıkılması ve bu konudaki muhâkeme ârızalarının onarılması hedeflenmekte; yüce Allah’ın mutlak kudret ve egemenliği ile ilgili uyarılar yapılmaktadır. Bunları şöyle özetlemek mümkündür: 1. Hamd, evrendeki bütün varlıkların yegâne yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah’a mahsustur (dilimizdeki övme ve teşekkür kelimeleriyle hamd arasındaki farklar için bk. Fâtiha 1/2; Râzî’nin Kur’an’da “el-hamdü lillâh” diye başlayan beş sûre bulunmasından hareketle yaptığı bir yorum için bk. XXV, 238-239). 2. Melekleri yaratan, onlara dilediği yapıyı veren ve görevlerini belirleyen O’dur. 3. Hayır kapılarını açma ve kapama O’nun irade ve kudretine bağlıdır; kula yaraşan, başkalarından değil yalnız O’nun lutfundan istemektir. 4. Nimetlerin asıl kaynağı O olduğuna göre, şükre lâyık olan da O’dur. 5. Tevhid mücadelesinde en ağır yükleri taşıyan peygamberlerin karşılaştığı ortak tavır, yalancılıkla itham edilmek olmuş, fakat bu önyargılı tutum iman nurunu söndürmeye yetmemiştir. 6. Yüce Allah olup bitenlerden haberdardır; her işin inceden inceye hesabının görüleceği bir gün mutlaka gelecektir. 

“Yoktan var eden” diye çevirdiğimiz 1. âyetteki fâtır kelimesinin kök anlamı “yaratmak, yoktan var etmek, bir şeyi yapmada ilk olmak, icat etmek”tir. Yüce Allah, evreni ve evrendeki bütün varlıkları ilk olarak yaratması, her varlığa aslî (fıtrî) özelliklerini vermesi sebebiyle kendi zâtını “fâtır” olarak nitelemiştir (Zemahşerî, III, 266).

Âyetin “melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan” şeklinde çevrilen kısmını “ikişer, üçer, dörder kanatlı melekleri elçiler kılan” şeklinde de tercüme etmek mümkündür (İbn Âşûr, XXII, 249).

Büyük ve küçük melekler, vahyi iletmek, Allah’ın kulları ve evren ile ilgili emirlerini yerine getirmek gibi görevleri sebebiyle O’nun elçileridir.

“Kanatlar” şeklinde çevrilen ecniha kelimesi (tekili: cenâh), bir şeyin kol, kanat gibi cüzlerini veya yönlerini ifade eder. Kanat kelimesinin bu âyette ve Hz. Peygamber’in bazı hadislerinde hakikat anlamında mı yoksa meleklerin engelleri süratle ve kolayca aşma gücüne sahip olduklarını ifade etmek üzere, mecaz yollu mu kullanılmış olduğunu kesin olarak ortaya koyan bir delil bulunmamaktadır (İbn Âşûr, XXII, 249). Hakikat anlamında kullanılmış olsa da bunun mahiyet ve biçimini Allah bilir. Tefsirlerde değişik açıklamalar yapılmış olmakla beraber, buradaki sayıların muayyen bir miktar bildirmeyip çokluğu belirttiği söylenebilir. Âyetin devamında Allah Teâlâ’nın yaratma veya yaratılmışlarda dilediği arttırmayı yapma gücüne sahip olduğunun belirtilmesi ve Hz. Peygamber’in Cebrâil’i altı yüz kanatlı olarak gördüğüne dair rivayet bu anlayışı destekleyen delillerdendir (Zemahşerî, III, 266; Elmalılı, VI, 3973).

Âyette, bir yandan meleklere inanmanın İslâm’ın iman esasları arasında önemli bir yer tuttuğuna, diğer yandan da onları yaratan ve görevlendirenin yüce Allah olduğuna, yani bu inancın Allah’a ortak koşma sınırına vardırılmaması gerektiğine dikkat çekilmektedir. Böylece –özellikle Araplar arasında yaygın bulunan– bazı putları melekleri sembolize eden, melekleri de insanları Allah’a yaklaştırmada aracılık eden varlıklar olarak görme telakkisi eleştirilmiş olmaktadır. Burada şöyle bir inceliğe işaret edildiği söylenebilir: Cenâb-ı Allah’ın bazı işler için melekleri görevlendirmesi veya vasıta kılması, insanların kulluklarını ifa ederken onları aracı kılmasına haklılık kazandırmaz; kulluk yalnız Allah’a yapılır. Meleklerin varlık sebebini de tam olarak yalnız, onları yaratan bilir. Fakat bunun hikmetleri üzerinde İslâm âlimleri bazı açıklamalar yapmaya çalışmışlardır. Bu hikmetlerden, tefsir etmekte olduğumuz âyet kümesi ile yakından ilgili olanı şudur: Melek inancına sahip olan kimse, kendisini iyiliğe çağıran her sese kulak verir; çünkü bunun meleğin sesi olduğuna, –5 ve 6. âyetlerde belirtildiği üzere– kötülüğe çağıran sesin de şeytana ait olduğuna inanır. Nitekim Hz. Peygamber bu konuda şöyle bir uyarıda bulunmuştur: “Şeytan da melek de insana sokularak kalbine bir şeyler getirir. Şeytanın işi kötülüğü telkin edip hakkı yalanlamaktır. Meleğin işi ise iyiyi tasvip edip hakkı doğrulamaktır. İçinde böyle bir duyguyu bulan kimse onun Allah’tan olduğunu bilsin ve O’na hamdetsin. Şeytanın telkinini hisseden ise şeytandan korunması için Allah’a sığınsın” (Tirmizî, “Tefsîr”, 3. Melekler hakkında bilgi için bk. Bakara 2/30; Ahmet Saim Kılavuz, “Melek”, İFAV Ans., III, 187-190).

“O dilediği kadar fazlasını da yaratır” diye çevrilen cümle, “O yarattıklarında dilediği arttırmayı yapar” şeklinde de anlaşılmıştır. Bazı müfessirler bu ifadeyi, Allah Teâlâ’nın meleklerin kanatlarını dilediği kadar arttırabileceği şeklinde açıklamışlardır. Bazılarına göre ise bunu daha genel bir bakışla yorumlamak mümkündür. Onlara göre burada, meleklerle ilgili ifadenin uyandıracağı hayret sebebiyle muhataplara âdeta şöyle denmektedir: Evrende gördüğünüz mükemmel düzen ve denge ilâhî kudretin son sınırı gibi düşünülmemelidir. Allah dilerse müşahede veya tesbit ettiğiniz güzellik ve mükemmelliklerin, akıl, güç, ilim, sanat gibi imkân ve donanımların daha nicelerini yaratır (Zemahşerî, III, 267; Şevkânî, IV, 387).

2. âyetin ilk cümlesinde söz konusu edilen “ilâhî rahmetin kısıl­ması”yla ilgili olarak dua, tövbe, başarı veya hidayetin nasip edilmemesi gibi açıklamalar yapılmışsa da sınırlandırıcı bir yoruma gitmeden, “Allah’ın insanlar için rahmeti açması”nı, O’nun rahmet hazinelerinden değişik nimetler lutfetmesini, “kısması”nı da bu nimetlerden mahrum bırakmasını içine alacak şekilde anlamak uygun olur (Şevkânî, IV, 387). Taberî de âyetin bu kısmını şöyle açıklamıştır: Hayır kapılarının anahtarları da kilitleri de Allah’ın elindedir; onu kime açarsa artık kimse onu kapayamaz, kime de kapatırsa kimsenin onu açmaya gücü yetmez (Taberî, XXII, 115).

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ 

 

İsim cümlesidir.  اَلْحَمْدُ  mübteda olup lafzen merfûdur.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Takdiri;  ثابت  (Sabittir) şeklindedir. 

فَاطِرِ  kelimesi  اللّٰهَ  lafza-i celâlin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

جَاعِلِ  kelimesi  اللّٰهَ  lafza-i celâlin ikinci sıfatı olup mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَلٰٓئِكَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  رُسُلاً  ism-i fail  جَاعِلِ ‘nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.

اُو۬ل۪ٓي  kelimesi  رُسُلاً ‘nin sıfatı olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ي ‘dir. İzafetten dolayı düşmüitür.  اَجْنِحَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

مَثْنٰى  kelimesi  اَجْنِحَةٍ ‘nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. Gayri munsariftir.  ثُلٰثَ  ve  رُبَاعَۜ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette üçüde müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksur isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdîri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:  1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَاعِلِ , sülasi mücerredi  جعل  olan fiilin ism-i failidir. 

فَاطِرِ , sülasi mücerredi  فطر  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi


يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُۜ 

 

Fiil cümlesidir.  يَز۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِي الْخَلْقِ  car mecruru  يَز۪يدُ  fiiline mütealliktir. مَا  müşterek ism-i mevsûl mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 


اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ  ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur.  عَلٰى كُلِّ  car mecruru  قَد۪يرٌ  ‘e mütealliktir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ  kelimesi  اِنّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. 

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ 

 

Ayet, ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  اَلْحَمْدُ ’ün haberi mahzuftur.  لِلّٰهِ  lafzı, bu mahzuf habere mütealliktir. 

Lafza-ı celâle dahil olan ihtisas lamı nedeniyle meydana gelen iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve  لِلّٰهِ  arasındadır. اَلْحَمْدُ  mevsûf/maksur, لِلّٰهِ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Mutlak ve gerçek hamdin yalnızca Allah’a mahsus olduğu güçlü bir şekilde vurgulanmıştır.

Buradaki ال takısı istiğrak (tamamını kapsama) için değil, cins manası (hamd kavramının kendisi) içindir. Bu sebeple Keşşâf’ın müellifi şöyle demiştir: Birçok kimsenin zannettiği istiğrak burada bir vehimdir. Ancak istiğrak anlamı burada misal yoluyla zaten gerçekleşmiş olur. Çünkü “el-hamd” lafzındaki cins lâmı ve “lillâh” ifadesindeki ihtisas lâmı, hamd cinsinin Allah Teâlâ’ya mahsus olduğunu göstermektedir. Bir cins bir varlığa tahsis edilirse, o cinse ait bütün fertler de ona tahsis edilmiş olur. Zira Allah’tan başkasına yönelik tek bir hamd ferdi bulunsaydı, bu cins o fertte gerçekleşmiş olurdu. Bu durumda ise, Allah lafzına giren ihtisas lâmının ifade ettiği ‘hamdin yalnızca Allah’a ait olması’ manası tam olarak gerçekleşmezdi. Dolayısıyla buradaki tahsis, hakikî değil; iddiaya dayalı bir tahsistir. Bu da, manayı kuvvetlendirmek için yapılan iddiâî kasr hükmündedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilmiş  فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ve  جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ  izafetleri,  اللّٰهَ  lafza-i celâli için sıfattır.  اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ  izafeti,  رُسُلاً  için,  مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ  kelimeleri ise  اَجْنِحَةٍ  için sıfattır.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

السَّمٰوَاتِ ’a tezat nedeniyle atfedilen  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

الْاَرْضِ - السَّمٰوَاتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.

جَاعِلِ  ‘nin mef’ûlü olan  رُسُلاً ‘deki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder. İsm-i fail vezninde gelmesi  جَاعِلِ ’nin mef’ûl almasına olanak sağlamıştır.

فَاطِرِ  ve  جَاعِلِ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin mevsuftaki istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

اَجْنِحَةٍ ‘deki nekrelik, kesret ifade eder.

مَثْنٰى - ثُلٰثَ - رُبَاعَۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr,  ثُلٰثَ - رُبَاعَۜ  kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır. 

Göklerin ve yerlerin mahlukatı içerisinden meleklerin seçilip zikredilmesi, onların göklerin sakinleri olması hasebiyle kendilerinde var olan şeref ve hilkatlarındaki azametlerinden dolayıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Gök ve yerlerin geçmişte yaratılmış olması karinesiyle ayette  فَاطِرِ  ism-i faili geçmiş zamana delalet etmektedir. جاء الضارب زيدٌ أمْسي  (Dün Zeyd’i döven geldi.) örneğinde ism-i failin geçmiş zamana delaleti, diğer zamanlara delaletinde olduğu gibi karineler ile olmaktadır. (Hasan Duran, Kur’ân-I Kerîm’de Teceddüt Ve Sübût Manasi İçin Yapilan ‘udûl Çeşitleri)

En'am Suresi'nde de geçtiği üzere, فَاطِرِ  aslında ‘yarmak’ manasındadır. Rağıb, ‘uzunluğuna yarmak’ der. Bundan daha önce örneği geçmeksizin ilk olarak ‘yaratmak’ manasında meşhur olmuştur. Bu manaya göre "Fatır" ilk yaratmaya göredir. Ve di'li geçmiş zaman manasına olacağı için, izafet-i maneviye olarak marife olup Allah kelimesine sıfat olmuştur. Bu şekilde ahirete, ikinci yaratılmaya işareti, intikalî ve istidlalî olmuş olur. Bununla birlikte bazı tefsir bilginlerinin dediği gibi, yarmak manasından ism-i fail olması da mümkündür. Bu şekilde biz bundan "Gök yarıldığı zaman" (İnfitar, 82/1) ifadesindeki "İnfitar"ı (yarılmayı) da anlamak isteriz ki, bu durumda ahiret yaratılması dahi açıklanmış olur. Ancak yaratacak demek olan bu mana gelecek zamana ait olduğu için, "Fatır" dilbilgisi açısından amil (başka kelimelerde amel eden) olarak "lafzî izafet" olacağından marifelik kazanmaz ve Allah ismine sıfat olmaması gerekir. O halde iki ihtimal kalır: Birisi bedel yapılmak, birisi de "Din gününün sahibi." (Fatiha, 1/3) gibi süreklilik ve sebat kast olunarak geçmiş zaman ve gelecek zaman, kapsamaktır. En uygunu da budur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Bu ayette  اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ (kanatlı) anlamındadır.  اُو۬ل۪ٓي  kelimesi, ذُو  (sahip) kelimesinin çoğul ismidir; nitekim  أوﻻء  de  ذا  َ(bu) kelimesinin çoğul ismidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اَجْنِحَةٍ  ifadesi, mahiyetini yalnızca Allah Teâlâ’nın bildiği, semavi ufku yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya delip geçici bir kuvvet manasına istiare de olabilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

مَثْنٰى  ve  ثُلٰثَ  ve  رُبَاعَۜ  (ikişer, üçer, dörder) kelimeleri  اَجْنِحَةٍ (kanatlar) isminin sıfatıdır. Bu kelimelerin munsarif olmamasının sebebi, bunlarda birden çok sıyga değişikliği gerçekleşmesindendir. Çünkü bu kelimeler, kelimesi آمر ’dan,  حذام  de  حذيمة ’den dönüştürüldüğü gibi, sayı lafızlarından; birtakım sıygalardan farklı başka sıygalara aktarılmış, tekrar edile edile tekrar edilmez hale gelmişlerdir. Vasfiyet özelliğine gelince, kendisinden dönüştürülen kalıp ile dönüştürüldüğü kalıp arasında durum değişmez. Dikkat edersen, bir yolcu  مَرَرْتُ بِنِسْوةٍ أرْبَعٍ وَ بِرِجَالٍ ثلاثَةٍ  (Dört kadının, üç erkeğin yanından geçtim.) dediğinde buna bakılmıyor. Anlam şöyledir: Öyle melekler vardır ki kanatları iki tanedir, yani her biri iki kanatlıdır; öyle melekler vardır ki kanatları üç tanedir; öyle melekler vardır ki kanatları dört tanedir. (Aboubacar Mohamadou, İbn Âşûr’ûn Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Adli Eserinde Sarf Ve Nahiv Merkezli Tercihleri)

Zikrolunan sayılar tam sayıyı belirleme ve sadece bu kadar olduğunu ifade etmek (tahsis) için değil, çokluğu beyan etmek içindir. Buna göre dörtten yukarı kanadı olan melek yok demek değildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

İbni Mes'ud hazretlerinden rivayet etmişlerdir ki, Resulullah (s.a.v) Cebrail'i altı yüz kanatla görmüştür. Tirmizî'nin Hz. Aişe'den rivayetine göre de Resulullah (s.a.v) Cebrail'i kendi şekliyle ancak iki kez görmüştür. Bir kere Sidre-i Müntehâ'nın yanında, bir kez de Ciyad (atlar) içinde ki altı yüz kanadı vardı, ufku kapatmıştı. Gerçekten dörtten fazla olabileceğini de anlatmak için buyuruluyor ki yaratmada dilediği kadar artırır. Dolayısıyla meleklerin kanatlarını daha çok yapabileceği gibi, diğer yaratıklarında da dilediği artırmayı yapabilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayette berâat-i istihlâl sanatı vardır.

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

الحمد  lafzındaki  ال  hakkında alimler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. İmam Zemahşerî  ال ‘ın cins için olup, herkes tarafından bilinen hamd anlamına işaret ettiğini söyler. Ona göre  ال ‘ın istiğrak için olduğunu söyleyenler yanılmışlardır. Ne var ki konuyla ilgili bir açıklama yapmamıştır. Fakat Semîn Hâlebî, Zemahşeri'nin itiraz nedenini açıklamaya çalışmış ve şöyle demiştir: "Hiç şüphesiz kuldan istenen şey Allah'a hamd etmesidir. Kulun var olan bütün hamdleri teker teker yerine getirmesi elbette mümkün olmayacaktır. Oysa ال  cins için olduğunda böyle bir sorun meydana gelmemiş olacaktır. Yani gerçeğe daha uygun olacaktır.”

Kadı Beyzâvî, Zemahşeri'nin aksine ال ‘ın istiğrak için olabileceğini, zira bütün hamdlerin Allah'a ait olduğunu, hayır namına ne varsa ister bir vasıta aracıyla olsun ister vasıtasız olsun verenin Allah olduğunu belirtmiştir.

Öte yandan İbni Âşûr her iki görüşü de içerisine alan şöyle bir görüş ortaya koymuştur: الحمد ‘ deki ال  her ne kadar cins için olmuş olsa da  اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ  cümle olarak istiğrak ifade etmektedir. Çünkü  لِلّٰهِ  lafzında yer alan  ل  ihtisas için olduğundan hamdın bütün efradı Allah'a has kılınmış olur; bu suretle istiğrak manası zımnen ifade edilmiş olur. Nitekim hamd, cinsinin Allah'a has kılınması aynı zamanda onun efradının da Allah'a has kılınması anlamına gelmektedir. Daha çok sûfiler tarafından dile getirilen görüşe göre ise  الحمد  lafzındaki  ال ‘in ahdiye için olduğudur. Şöyle ki; Allah Teâlâ zat-ı celâline yapılması gereken ezelî bir hamdin kullar tarafından idrak edilip yerine getirilemeyeceğini bildiğinden, kendince malum olan hamde ahdiye için gelen ال  ile işaret etmiştir. (Murat Ataman/Fatiha Suresi’nin Arap Dili Açısından Tahlili)


 يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  فِي الْخَلْقِ , ihtimam için mef’ûl olan  مَا يَشَٓاءُ ’ya takdim edilmiştir.

فِي الْخَلْقِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla yaratma fiili, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  الْخَلْقِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

فَاطِرِ - الْخَلْقِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.

يَز۪يدُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fiilin mef’ûlü, yani dilediği şey belirtilmemiştir.  يَشَٓاءُۜ  fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazf edilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. 

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. ( (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.) 

يَزِيدُ في الخَلْقِ ما يَشاءُ  cümlesi istînâfi beyanîyyedir. Çünkü meleklerin bu zikredilen vasıflarından her biri, dinleyicinin hayretini celbeden ve bu şaşırılacak sıfatların mahiyetine dair birbirlerine sorular yöneltecekleri niteliktedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُۜ  [O, yaratmada dilediği kadar arttırır.]: Kanat yaratma ve diğer hususlarda irade ve hikmetinin gerektirdiği şekilde arttırır. Aslolan, iki kanattır; çünkü onlar iki el mesabesindedir. Üç ve dört kanat asla ziyadedir. Bu da uçma konusunda daha çok kuvvet veren ve uçmaya daha çok yardımcı olan bir durumdur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek ve hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında, tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyh olan Allah lafzının iki kez zikredilmesi şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ  car mecruru ihtimam için amili olan  قَد۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğuna, kudret gücünün umuma şamil olduğuna, mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir. 

شَيْءٍ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Cümlede müsned olan, Allah Teâlâ'nın kādir sıfatının, ayetin içeriğiyle uyumu açısından mükemmel bir tercih olduğu aşikardır. Bu uyum bedî’ sanatlardan teşâbüh-i etrâftır.  

Daha önce açık isim geçtiği için zamir gelmesi gereken yerde Allah ismi celâli geldi. Böylece muhatabın zihninde bu isim daha kolay yerleşir. Çünkü açık isim zamirden daha kuvvetli, daha belîğ, delalet ettiği manayı daha iyi ifâde eden ve zihinlerde yerleştiren bir kelimedir. Bu ayetlerdeki ismi celâller de böyledir. Bu Allah lafızları yerine gâib zamir gelseydi bu etki olmazdı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)

Fâtır Sûresi 2. Ayet

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ  ٢


Allah, insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur. Neyi de tutarsa, bundan sonra onu gönderecek yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا ne ki
2 يَفْتَحِ (Allah) açar ف ت ح
3 اللَّهُ Allah
4 لِلنَّاسِ insanlar için ن و س
5 مِنْ -ten
6 رَحْمَةٍ rahmet- ر ح م
7 فَلَا olamaz
8 مُمْسِكَ tutan م س ك
9 لَهَا onu
10 وَمَا ve ne ki
11 يُمْسِكْ (Allah) tutar م س ك
12 فَلَا olmaz
13 مُرْسِلَ salıverecek ر س ل
14 لَهُ onu
15 مِنْ
16 بَعْدِهِ O’ndan sonra ب ع د
17 وَهُوَ ve O
18 الْعَزِيزُ üstündür ع ز ز
19 الْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. مَا  şart ismi olup, mukaddem mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. يَفْتَحِ  şart fiili olup sükun ile meczum muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لِلنَّاسِ  car mecruru  يَفْتَحِ  fiiline mütealliktır.  مِنْ رَحْمَةٍ  car mecruru  مَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

مُمْسِكَ  kelimesi, لَا ‘nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  لَهَاۚ  car mecruru  لَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. مَا يُمْسِكْ  atıf harfi  وَ ‘la  مَا يَفْتَحِ ‘a matuftur.  

مَا  şart ismi olup, mukaddem mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. يُمْسِكْۙ  şart fiili olup sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

مُرْسِلَ  kelimesi,  لَا ‘nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَهُ  car mecruru  لَا ‘nın mahzuf haberine mütealliktir. مِنْ بَعْدِه۪  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُمْسِكْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  مسك ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُمْسِكَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

مُرْسِلَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَز۪يزُ  haberi olup damme ile merfûdur.  الْحَك۪يمُ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

الْعَز۪يزُ  -  الْحَك۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte şart ismi olan  مَا , şart fiili  يَفْتَحِ ‘nin mukaddem mef’ûlüdür. 

Şart cümlesi olan  مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

مِنْ رَحْمَةٍ  car mecruru  مَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَحْمَةٍ ‘deki nekrelik, kesret, nev ve tazim içindir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَلَا مُمْسِكَ لَهَا , cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مُمْسِكَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. Cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın haberi mahzuftur.  لَهَا  car mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

يَفْتَحِ - مُمْسِكَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ [Allah, insanlar için ne rahmet açarsa] ifadesinde meknî istiare vardır. Müşebbeh yani müstear lafız  رَحْمَةٍ ’dir. Müşebbehün bih (müstearun minh) ve benzetme edatı hazf edilmiştir. Allah’ın insanlara rahmet vermesi, hazinenin kapılarının açılmasına benzetilmiş yani rahmet hazineye benzetilmiştir. Dolayısıyla müşebbeh olan rahmet zikredilip, müşebbehün bih olan hazinenin levazımından açmak zikredildiği için meknî istiare olmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

İlâhî rahmet hakkında  يَفْتَح  (açmak) fiilinin kullanılması, yarışmacıların, uğruna yarıştıkları hazinelerin en değerlisi ve erişilmesi en aziz olduğunu bildirmek içindir.

Yani Allah, rahmet hazinesinden nimet, sağlık, güvenlik, ilim, hikmet ve diğer sayısız iyiliklerden herhangi biri gibi bir şey açarsa, hiç kimse onu tutup engelleyemez ve O'nun tuttuğu rahmeti de, O tuttuktan sonra hiç kimse onu salıveremez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ

 

Ayetin şart üslubunda gelen gelen ikinci terkibi öncekine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Şart cümlesi olan  مَا يُمْسِكْ  müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ  cümlesiyle,  وَمَا يُمْسِكْ  cümlesi arasında ihtibâk sanatı vardır.  اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ  dedikten sonra sadece  يُمْسِكْ  lafzıyla yetinilmiş,  اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ “Allah, insanlar için rahmetini…” kısmı hazf edilmiştir. 

İhtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 831)

فَ  karinesiyle gelen  فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ  şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مُرْسِلَ  kelimesi,  لَا ’nın ismidir.

Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. لَا ’nın haberi mahzuftur. لَهُ  car mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir. 

 مِنْ بَعْدِه۪ۜ  car mecruru, mukadder haberdeki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.  Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا  cümlesiyle   وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يُمْسِكْۙ  - مُرْسِلَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı, مُمْسِكَ - يُمْسِكْۙ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve  reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا  [Allah'ın insanlara vereceği herhangi bir rahmeti engelleyecek yoktur.] cümlesinde istiare-i temsîliyye vardır. Yüce Allah burada, nimetlerin gönderilişini, ihsanda bulunmak için hazineleri açmaya benzetti. Aynı şekilde nimetleri engellemeyi de tutmaya benzetti. Açmak manasına gelen  فْتَحِ  kelimesi, إطلق  yani serbest bırakmak için, tutmak manasına gelen  إمسك  kelimesi de, ‘engellemek’ manasına gelen  منع  kelimesi için müsteâr olarak kullanıldı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

الفَتْحُ  ifadesi Allah’ın rahmetinin verilmesini (açılmasını) ifade eder ve biriktirilen kıymetli şeylere benzetilmiştir. Yani Allah Teâlâ’nın kullarına rahmet kapılarını açması  الفَتْحُ  fiiliyle bir nevi bir saraydaki hazinelerin kapılarının insanlara açılmasına benzetilmiştir. Bununla birlikte  مِن رَحْمَةٍ  ibaresi de bu temsili istiareye karine teşkil etmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الإمْساكُ  kelimesinin gerçek manası, bir şeyi düşmesin veyahut kaçmasın diye el ile sıkıca kavramaktır. Ancak burada kelime bu manayı aşarak mecaz anlamda bir şeyi hapsetmek veya engellemek anlamında kullanılmıştır ve karşılığında da  الفَتْحُ  kelimesi gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Şayet neden zamiri önce  مُمْسِكَ لَهَاۚ  şeklinde müennes yapıp sonra da  مُرْسِلَ لَهُ  şeklinde müzekker yaptı? Halbuki o her iki durumda da şart anlamı içeren isme dönmektedir? dersen şöyle derim: Bunlar manaya ve lafza hamletme şeklinde iki kullanımdır; mütekellim bunlardan hangisini kullanacağında muhayyerdir. Rahmet anlamı gözetilerek müennes, kendisine dönülen lafızda müenneslik olmamasına göre de müzekker yapılmıştır; çünkü ilki  مِنْ بَعْدِه۪ۜ  buyurularak rahmetle tefsir edilmiş; bundan dolayı da zamirin tefsire uyması güzel olmuştur. İkincisi tefsir edilmediğinden, müzekkerlik aslı üzerine bırakılmıştır. Kaldı ki  فَلَا مُرْسَلَ لَهَاۚ  şeklinde de okunmuştur. Muhtemelen, ikincisinin tefsiri de ilkinin tefsiri gibidir, ancak ilki ona delalet ettiğinden terkedilmiştir. Ya da Allah’ın tuttuğu gazap ve rahmete dair her şey için mutlak bir anlamı olabilir. Rahmetinin gazabının önünde olduğuna delalet etmesi için de ikinci değil de sadece ilki tefsir edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الإرْسالُ  kelimesi, burada  الإمْساك  (tutma)‘nın zıttıdır.  الإرْسالِ ‘in lâm ile geçişli yapılması mananın kuvvetlendirilmesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟  isimleri marife gelmiştir. Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu iki vasfın Allah Teâlâ’daki mevcudiyetinin kemâline işaret eder.

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında  وَ  olmaması, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.

الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ  kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayetin bu son cümlesi, ufak değişiklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Bu tekrarlarda ıtnâb, tekrir ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c. 7, s. 314)

Önce gelen  الْعَز۪يزُ  ismini  الْحَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)

Hasr kastedilerek bu iki isim marife olarak gelmiştir. Sadece Allah Teâlâ bu iki vasıfta kemâl derecededir. Bu iki vasıfta kemâl dereceye sahip olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir varlık yoktur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 24) 

Bu iki sıfat elif-lâm ile marife olarak gelmiş,  عَز۪يزُ - حَك۪يمٌ  buyurulmamıştır. Böylece bu iki sıfata sahip olan tek zatın O olduğu, hiçbir benzeri olmadığı ifade edilmiştir. Nekre olarak gelseydi bu sıfatlarda benzerinin olduğu ihtimalini taşırdı.Bu açıklamadan sonra niçin aynı surede bu iki ismin nekre olarak da geldiği sorulabilir. Lokman/27. ayette  عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  şeklinde gelmiştir? Bu soruya ayetlerin siyakının farklı olduğunu söyleyerek cevap verebiliriz. Önceki ayet, Allah'ın ayetlerini alay konusu edinen kibirliler konusunu takiben gelmiştir. Bu kişiler ve dalalete düşürdükleri kişilerin karşılaşacağı cezalarla tehdit ve bu kişilerin dostlarının başına gelmesine sebep oldukları cezalar zikredilmiş ve bu da bu iki sıfatın marife olmasını gerektirmiştir. Çünkü bu sıfatların sahibi olan zat, bu fiilleri yapan her sınıfı cezalandıracak ve kimse O’na engel olamayacaktır. Böylece hiç kimsenin, O’nun yaptıklarına engel olabilecek başka bir عَز۪يزُ  ve  حَك۪يمُ  olduğunu zannetmemesi gerekmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 400) 

Bu cümle, makabli için açıklayıcı bir zeyil mahiyetinde olup rahmetini açmanın da, onu tutmanın da, kainat çarkının, üzerinde döndüğü hikmetinin gereği olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اَلْعَز۪يزُ , öyle aziz, her şeyden üstün, iradesi bütün sebeplere ve etkenlere hakimdir. Bundan ötürü iradesi ile çekişmek mümkün değildir. Onun için O’nun saptırdığını yola getirecek, hidayet ettiğini şaşırtabilecek hiçbir kudret, hiçbir irade bulunamaz. Ve Peygamberin açıklaması ne kadar kuvvetli ve açık olursa olsun Allah’ın izni olmayınca hidayet için yeterli olmaz, hem de  اَلْحَك۪يمُ  öyle hakimdir. Hiçbir sebebe muhtaç olmamakla beraber yaptığını hikmet ile düzenli yapar, iradesi yalnız hikmet olur. Onun için de açıklama yapmadan önce kimseyi sapıklığa mahkum etmez. Saptırması da, hidayeti de hikmeti ile gerçekleşir. Ululuğundan dolayı, Peygamberini dilediği kavimden seçer ve hikmetinden dolayı açıklamasını o kavmin diliyle yaptırır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İbrahim/4) 

Fâtır Sûresi 3. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۜ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ  ٣


Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Allah’tan başka size göklerden ve yerden rızık veren bir yaratıcı var mı? O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 اذْكُرُوا hatırlayın ذ ك ر
4 نِعْمَتَ ni’metini ن ع م
5 اللَّهِ Allah’ın
6 عَلَيْكُمْ size olan
7 هَلْ var mı?
8 مِنْ hiç
9 خَالِقٍ yaratıcı خ ل ق
10 غَيْرُ -tan başka غ ي ر
11 اللَّهِ Allah-
12 يَرْزُقُكُمْ size rızık verecek ر ز ق
13 مِنَ -ten
14 السَّمَاءِ gök- س م و
15 وَالْأَرْضِ ve yerden ا ر ض
16 لَا yoktur
17 إِلَٰهَ ilah ا ل ه
18 إِلَّا başka
19 هُوَ O’ndan
20 فَأَنَّىٰ nasıl oluyor da? ا ن ي
21 تُؤْفَكُونَ çevriliyorsunuz ا ف ك

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۜ 


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir.  النَّاسُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı  اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ ‘dir.

اذْكُرُوا  damme üzere mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عَلَيْكُمْۜ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 


  هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. هَلْ  istifhâm harfidir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. خَالِقٍ  lafzen mecrur, mübteda olarak mahallen merfûdur.  غَيْرُ اللّٰهِ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَرْزُقُكُمْ  cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَرْزُقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  يَرْزُقُكُمْ  fiiline mütealliktir. الْاَرْضِۜ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

خَالِقٍ, sülâsî mücerredi  خلق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ 

 

İsim cümlesidir. لَٓا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

اِلٰهَ  kelimesi  لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اِلَّا  istisna harfidir.  لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri;  موجود  (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mahzuf haberin zamirinden bedeldir.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir.  اَنّٰى  istifhâm ismi, mekân zarfı olup  تُؤْفَكُونَ  fiiline mütealliktir. 

تُؤْفَكُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَٓا  nida harfi, اَيُّ  münada, هَا  tenbih harfidir. النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.

Nidanın cevabı olan  اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebi inşai isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf,  نِعْمَتَ اللّٰهِ  izafetinde, Allah ismine muzâf olan  نِعْمَتَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Mef’ûl konumundaki  نِعْمَتَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

عَلَيْكُمْ  car-mecrurundaki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. عَلٰى , manevi ve maddi olarak insanları tamamen kaplayan nimetin bolluğu ve genişliği için müstear olmuştur. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Nimetin zikredilmesinden kasıt yalnızca dil ile zikretmek değildir; aksine hem dil ile hem de kalp ile nimeti zikretmek, bu nimetleri nankörlükten ve küçümsemekten korumak, nimetin hakkını bilip tanımak ve gönderene itaatte bulunmakla nimete şükretmektir. 

غَيْرُ اللّٰهِ  ifadesi üç hareke ile de okunmuştur; ( غيْرِ الله  ve غيْرَ الله şeklindeki) cer ve ref okunuşları lafzen ve mahallen sıfat, nasb okuyuşu ise istisna kabul edilmek suretiyledir.

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” Ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)  

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allâh katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)


هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

İnkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve tahkir amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

خَالِقٍ  lafzen mecrur, car mecrur olarak mahallen merfû olarak mübtedadır. مِنْ , tekit ifade eden zaid harftir. Mübtedanın nekre gelmesi, tazim ve teksir içindir. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine  işaret etmiştir.

غَيْرُ , mübtedanın sıfatı, lafz-ı celâl muzafun ileyhtir. 

Veciz ifade kastına matuf  غَيْرُ اللّٰهِ  izafeti gayrının tahkiri içindir.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek ve hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, haberdir. Cümlede müsnedin cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لْاَرْضِۜ - السَّمَٓاءِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları,  يَرْزُقُكُمْ  -  نِعْمَتَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.  

Cümlenin, takdiri  لكم  olan haberi mahzuf, يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ  cümlesinin  خَالِقٍ  için ikinci sıfat olmasına da cevaz verilmiştir.

Allah Teâlâ’nın rızıklandırması devamlılık gösteren, gerektikçe tekrarlanan ve azar azar oluşan bir fiildir. Hiç bir zaman sona ermez. Bunun için  يَرْزُقُكُمْ  şeklinde muzari fiil uygun oldu. Bunun yerine  رازِقُكم  şeklinde ism-i fail gelseydi bu manayı ifade etmezdi. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri)

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17) 

Şayet  يَرْزُقُكُمْ  ifadesinin mahalli nedir? dersen şöyle derim: Bunu  خَالِقٍ ’in sıfatı yaparsan mahalli olması muhtemel olduğu gibi,  مِنْ خَالِقٍ  ifadesinin mahallini gizli bir  يَرْزُقُكُمْ  ile ref edip,  يَرْزُقُكُمْ  ifadesini bunun tefsiri yaparsan ya da  هَلْ مِنْ خَالِقٍ  cümlesinden sonra onu bir başlangıç cümlesi kabul edersen  يَرْزُقُكُمْ ’un mahalli olmaması da muhtemeldir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ "Allah'tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratan var mıdır? Allah'ın nimetleri çok çeşitli olmakla beraber, cevabında "evet" demenin imkansız olduğu inkâr istifhamı yoluyla, Allah'tan başka bu iki nimetin kaynağı olmadığı bildirilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cinsini nefyeden  لَٓا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cinsini nefyeden  لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri,  موجود (vardır) şeklindedir.

Munfasıl zamir  هُوَ , cinsini nefyeden  لَاۤ ’nın ismi olan  اِلٰهَ ’nin mahallinden veya  لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir.  لَاۤ ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Nefiy harfi  لَاۤ  ve istisna harfi  اِلَّٓا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr cümleyi tekid etmiştir. 

Kasır, هُوَ  ile  لَاۤ ’nın ismi olan  إِلَـٰهَ  kelimesi arasındadır.  هُوَ  mevsûf/maksûrun aleyh,  اِلٰهَ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)  

Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf; zikredilen sıfatın bu mevsûftan başkasında bulunmadığının ifade edildiği şekildir. Ama bu mevsûfta başka vasıflar bulunabilir demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden birden fazla tekid unsuru taşıyan ve tahsis ifade eden bu gibi cümleler, çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy ve nehiy ifade eden edatlardan sonra gelen nekre isimler, umum ifade eden kelimelerdendir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 42)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314

 

 فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ

 

İstinafiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelmiş rabıta harfidir. Takdiri,  إن كان هذا هو الحقّ (Eğer bu hak ise) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cevap cümlesi olan  فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümlede takdim tehir sanatı vardır. Zarf-ı mekan olan istifham ismi  اَنّٰى , amili olan  يُؤْفَكُونَ  fiilinin halidir. Fiile takdimi, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

تُؤْفَكُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Ayetin bu son cümlesi, başında  فَ  harfi olarak veya olmayarak birçok ayette tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Günün Mesajı
Meleklerin kanatlarından kasıt, onların hızı, güç ve kabiliyetleri, yaptıkları işler, gördükleri vazifeler olsa gerektir. Sonra, onlar dört kanatla sınırlı da değillerdir. Allah Rasülü aleyhissalâtü vesselâm, Miraç esnasında Hz. Cebraili (a) 600 kanadıyla gördüğünü ve Cebrail'in kendisine Hz. İsrafil'in 12,000 kanadı olup, bunlardan sadece bir tanesinin göklerle yer arasındaki boşluğu doldurduğunu söylediğini beyan buyurur. (Kurtubi, El-Camiu li-Ahkâmil-Kurân.)
Yaratma işi sürekli devam etmekte olup, çerçeve, kapsam, çeşitlilik ve sayı olarak da devamlı artmaktadır. Ayrıca Allah (c.c.), sadece bir gayenin yerine gelmesi için yaratmaz, kemâl için de yaratır. Bu sebeple de O, yarattığını en güzel, mükemmel ve yaratılma gayesini en iyi yerine getirecek şekilde ve özelliklerde yaratır.
Sayfadan Gönüle Düşenler
Hiçbir kul; Allah’ın nasip ettiğine mani olamayacağı gibi, nasip etmediğini de gerçekleştiremez. O yüzden denir ki; yeryüzünde yaşadıklarının ardından sebeplere fazla sarılma. Zira; ‘nefis’ deneni hiçbir açıklama tam anlamıyla tatmin etmez. Verdiğin her cevapla beraber: ‘peki ama..’ cümlesiyle geri döner ve seni uğraştırmaktan öteye götürmez. 

Kalbinde yalnız Allah’ı bulunduran kul ise her an Allah’a teslimiyet hali içinde olduğu için sebeplere gülümser ve yoluna devam eder. İlacını içen hastanın, şifanın Allah’tan geldiğini bilmesi gibidir. Yani sebep dalına tutunur ama yalnız Rabbine sarılır. Zira; onun amacı sebeplere tutunarak geçici huzura sahip olmak değildir, asıl amacı Rabbine ulaşmaktır. 

Allah’ın yardımı ve izni ile; Hakikat yakınındayken tutunanlardan. Batıldan dönüp uzaklaşanlardan. Kısmeti ayağına gelince nasiplenenlerden. Elindekilerin kıymetini zamanında bilenlerden. Hakiki manada Allah’a teslim olanlardan ve O’na güvenenlerden. Nasip olana da, olmayana da elhamdulillah diyenlerden. Nefsini terbiye edenlerden. Dünya nimetleri için yaşayanlardan değil, dünya nimetleriyle Allah’ın rızasını kazananlardan. Kalbini Allah sevgisiyle dolduranlardan. Dünyada ve ahirette Allah’a kavuşanlardan ve hakiki huzura ulaşanlardan olmak duasıyla.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji