بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ ٤
وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُكَذِّبُو şart fiili olup ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
كُذِّبَتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. رُسُلٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur. مِنْ قَبْلِكَ car mecruru كُذِّبَتْ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُذِّبَتْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. إِلَى ٱللَّهِ car mecruru تُرۡجَعُ fiiline mütealliktir. تُرۡجَعُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. ٱلۡأُمُورُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
اِلَى intihâ-i gaye bildirir. Bir şeyin sonunun nereye gideceği, nereden başladığına bağlıdır. Bütün her şey Allah’tan, Allah’ın emri, iradesi ve hikmeti, ilmi ile başlamış ve aynı güzergâhta O’na varmış ve varacaktır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَۜ
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki nida cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. İnsanlara hitaptan Hz.Peygambere hitaba geçişte iltifat sanatı vardır.
Ayete dahil olan وَ ‘ın istînâfiyye olması da caizdir.
Şart üslubundaki terkipte اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. Şart cümlesi يُكَذِّبُوكَ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مِنْ قَبْلِكَۜ car-mecruru, رُسُلٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
كُذِّبَتْ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Naib-i fail olan رُسُلٌ ‘deki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder. Kesret kemiyet, tazim keyfiyet bakımındandır.
يُكَذِّبُوكَ ve كَذَّبَتْ fiilleri, تفعيل babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamlardan en fazla öne çıkanı fiilde veya failde olan kesrettir.
كَذَّبَ fiili, resul ve enbiyayı yalanlayanlarla beraber kullanıldığında ب ile müteaddi olmaz. (Ahmet Bessam Sâi, Mucize, c.2, s.228)
يُكَذِّبُوكَ - كُذِّبَتْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Şayet “şartın cezasının bu şekilde getirilmesi nasıl sahih olabilmiş? Burada ceza şarttan önce gelmiş; oysa cezanın hakkı şartı izlemektir” dersen şöyle derim: ayet; ‘’...وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ’’ (Seni yalanlıyorlarsa, senden önceki peygamberlerin yalanlanmasını kendine örnek al (ve sabret) anlamındadır. Bu durumda فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَۜ ifadesi, sebeple yetinilip sonuçtan müstağni kalmak suretiyle -yani yalanlama zikredildiği için, örnek almaya gerek duyulmayarak- فتأس (örnek al) ifadesinin yerine konmuş olmaktadır. Şayet رُسُلٌ kelimesindeki nekreliğin anlamı nedir? dersen şöyle derim: Bu; mucize ve uyarı sahibi, uzun ömürlü, sabırlı, azimli vb. nitelikte nice peygamberler yalanlandı, anlamındadır. Ve bu, Peygamber (s.a.v) için daha teselli edici ve musabereye (Karşındakinden daha sabırlı olmaya çalışmak; müşriklerle sabır yarışına girmek) daha çok teşvik edicidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Burada hitap değişikliği yapılarak, insanlara yapılan iki hitap arasında hitabın Peygamberimize tevcih edilmesi, önce, bu musibetin genel olduğu bildirilerek Peygamberimizin acilen teselli edilmesi, ikinci olarak da, mükâfat ve ceza vaatlerine işaret edilmesi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada nekre olan رُسُلٌ kelimesi hem tazim hem de teksir ifade eder. Çünkü makam Peygamber Efendimiz’i teselli makamıdır. Ondan önce şanı yüce bir çok peygamber geçmiş, hepsi de yalanlanmıştır.
Tazim ve teksir arasındaki fark; teksirin kemiyet, tazimin keyfiyet bakımından olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayetle Allah Teâlâ, Kureyş’in Allah’ın ayetlerini yadırgayıp yalanlamalarını kınamakta; resulünü de, önceki peygamberlerde kendisi için güzel bir örnek olduğunu bildirerek teselli etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَدْ mazi fiille kullanıldığında tahkik ifade eder. Ayrıca mazi fiil ile geldiğinde, yapılacak işin yaklaştığını göstermek üzere, takrib manasında kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Ayetin son cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.
اِلَى اللّٰهِ car mecruru, amili تُرْجَعُ ‘ya ihtimam için takdim edilmiştir.
تُرْجَعُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
اللّٰهِ - رُسُلٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [İşler Allah’a döndürülür.] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyin son merciinin kendisi olduğunu beyan ederken, bunun içine herkesin kazandığının karşılığı olan ödül ve cezayı idmâc etmiştir.
Bu cümlede lazım-melzum alakasıyla mecazı mürsel olduğu da söylenebilir.
Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekîd etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Ayette mükâfat ve ceza zikredilmeyip yegâne merciin Allah (c.c) olduğunun zikriyle iktifa edilmesi, mükâfat ve ceza vaatlerinin pek ağır olduklarını açıkça bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ ٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | النَّاسُ | insanlar |
|
| 3 | إِنَّ | elbette |
|
| 4 | وَعْدَ | va’di |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 6 | حَقٌّ | gerçektir |
|
| 7 | فَلَا | asla |
|
| 8 | تَغُرَّنَّكُمُ | sizi aldatmasın |
|
| 9 | الْحَيَاةُ | hayatı |
|
| 10 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 11 | وَلَا | ve |
|
| 12 | يَغُرَّنَّكُمْ | sizi aldatmasın |
|
| 13 | بِاللَّهِ | Allah ile |
|
| 14 | الْغَرُورُ | o aldatıcı |
|
İbn Abbas’tan nakledilen bir rivayette, “aldatma ustası” diye çevirdiğimiz ğarûr kelimesiyle şeytanın kastedildiği belirtilmiştir (Taberî, XXII, 117). Müteakip âyet de bu açıklamayı desteklemektedir. Şeytanın aldatması daha çok, kişiye “Allah çok bağışlayıcıdır, en büyük günahları bile affeder; bu kadarcık günahtan bir şey çıkmaz” gibi telkinlerde bulunması şeklinde açıklanmıştır (meselâ bk. Zemahşerî, III, 268).
6. âyetin “Siz de onu düşman belleyin” diye çevrilen cümlesi için, “Allah’ın buyruklarına ve yasaklarına titizlikle uyarak şeytana karşı çıkın ve onu hayal kırıklığına uğratın” gibi izahlar yapılmıştır (meselâ bk. İbn Atıyye, IV, 430). Aynı âyetin “Çünkü o kendisine uyacaklara, yandaşlarına yakıcı ateşin mahkûmlarından olsunlar diye çağrıda bulunur” şeklinde çevrilen kısmını, “Çünkü o kendisine uyanlara, yandaşlarına çağrıda bulunur, böylece onlar da yakıcı ateşin mahkûmlarından olurlar” şeklinde de tercüme etmek mümkündür (İbn Âşûr, XXII, 261-262; İblis ve şeytan hakkında bilgi için bk. Fâtiha 1/1 [Eûzü]; Bakara 2/34; Nisâ 4/117-121; Enfâl 8/48; Kehf 18/50-54; şeytanın Allah’a itaat yolunu seçenleri saptırmak için her türlü çabayı harcayacağına dair sözleri için bk. A‘râf 7/17; Hicr 15/39).
8. âyetin “kötü işleri kendilerine hoş görünüp, onları güzel bulan kimse” şeklinde çevrilen kısmı yeni bir isim cümlesinin öznesi olup yüklemi gizlenmiştir. Bu sebeple, ifade akışına uygun düşen değişik yüklemlere göre bu kısım için şöyle meâller de verilebilir: a) Böyle kimseler için mi üzülüp kendini helâk ediyorsun? b) Bunlar, Allah’ın hidayet nasip ettiği kimseler gibi midir? (Zemahşerî, III, 269; Şevkânî, IV, 388). Bu âyette Hz. Peygamber’e ve tebliğ görevini yaparken onun yolunu izleyenlere bir teselli verildiği açıktır. Dolayısıyla, âyetin devamındaki, “Allah dilediğini sapkınlık içinde bırakır, dilediğini de doğruya iletir” cümlesini buna göre yorumlamak gerekir. Yüce Allah’ın, kulun hiçbir katkısı olmadan onu sapkınlığa ve dolayısıyla cehenneme itmesi O’nun engin hikmetiyle bağdaşmaz. Allah’ın bir kimseyi dalalette bırakması, kendisine verilen akıl yeteneğini ve irade gücünü kötüye kullanmakta ısrar etmesi sebebiyle onu tercihiyle ve sonuçlarıyla baş başa bırakması demektir. Birçok âyet ve hadiste yer alan açıklamaların ışığında, bu tür ifadelerin, Allah’ın mutlak iradesine bir gönderme yapma veya –burada olduğu gibi– dini tebliğle görevli olanların başkalarını hidayete eriştirmekle yükümlü olmadıklarını ve zaten buna güçlerinin yetmeyeceğini belirtme amacı taşıdığı anlaşılmaktadır.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّاسُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ ‘dur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
وَعْدَ اللّٰهِ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. حَقّ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن أردتم الفوز بوعد الله فلا تغرّنّكم الحياة. şeklindedir.
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَغُرَّنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْحَيٰوةُ fail olup damme ile merfûdur. الدُّنْيَا۠ kelimesi الْحَيٰوةُ ' nin sıfatı olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. لَا يَغُرَّنَّكُمْ atıf harfi وَ ‘la لَا تَغُرَّنَّكُمُ ‘ye matuftur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَغُرَّنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
بِ sebebiyyedir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, بسبب حلم الله şeklindedir. بِاللّٰهِ car mecruru يَغُرَّنَّكُمْ fiiline matuftur. الْغَرُورُ fail olup damme ile merfûdur.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
الْغَرُورُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda gelen cümle talebî inşâî isnaddır.
يَٓا nida harfi, اَيُّ münada, هَا tenbih harfidir. النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
Nidanın cevabı olan اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan وَعْدَ اللّٰهِ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Allah ismine muzaf olan وَعْدَ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsned olan حَقٌّ ve muzafun ileyh olan وَعْدَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Bu mananın içine bütün vaadler, vaad edilen şeyler dahildir. Ahirette kullara verilen vaad edilen şeyler de bu kapsamdadır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, Lokman Suresi s. 516)
“Ey insanlar!” ve “Ey iman edenler!” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” Ve “Ey İman Edenler” Hitaplariyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allâh katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)
فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Takdiri, تنبهوا (Dikkatli olun) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mukadder şart ve mezkur cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْحَيٰوةُ için sıfat olan الدُّنْيَا۠, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen تَغُرَّنَّكُمُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Aynı üslubla gelen وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ cümlesi, şartın cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِاللّٰهِ car mecruru ihtimam için fail olan الْغَرُورُ ’ya takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
غَرَّرَ fiilinin, dünya hayatına ve gurura isnadı mecâz- aklîdir. Ya da bu ifadelerde mekni istiare düşünülebilir. الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ ve الْغَرُورُ , bir insana benzetilmiş, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan aldatma fiili dünya hayatına ve gurura isnad edilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Müsnedün ileyh olan الْغَرُورُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
تَغُرَّنَّكُمُ - الْغَرُورُ - يَغُرَّنَّكُمْ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
حَقٌّ - الْغَرُورُ kelimeleri arasında tıbakı hafiy sanatı vardır.
فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ [O halde zinhar sizi dünya hayatı aldatmasın] ki dünya ile meşgul olarak ahireti unutmayın. Fiil, dünya hayatına isnad edilmiştir. Mana şöyledir: Dünya hayatının çağrısına aldanıp bu konuda tedbir almamazlık etmeyin. Buna ilaveten burada bir mecazi kullanım da söz konusudur. Sanki hayat toy insanlar arasında şirki yayar.
الْغَرُورُ ; mübalağa kalıbıdır. İnsanları çok kandırdığı için şeytanın sıfatı olmuştur. Şeytan için bu sıfatın seçilmesi, kandırdığı her şeyi kapsaması ve bunu ilk olarak şeytanın yapması dolayısıyladır. Olumsuz emri pekiştirmek ve hem şeytanın hem de dünyanın insanları aldattığını pekiştirerek ifade etmek için her iki fiil de şeddeli tekid nunu ile tekid edilmiştir. Hatta bu ikisi aldatmaya sebep olan en büyük iki şeydir, Allahu alem. Dünya hayatı şeytana takdim edilmiştir, çünkü insanın arzu ettiği ve en çok önem verdiği şeyler dünya ile ilgilidir. İnsan dünya hayatında istediği şeyler nedeniyle her türlü zorluğa katlanır. Şeytan da insanı dünya hayatıyla kandırır ve aldatmasının ortağı olarak kullanır. Ayet-i kerimede sadece dünya değil, dünya hayatı buyurulmuştur, çünkü insanın istediği ve murad ettiği ilk şey hayattır, Allahu alem. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 516)
بِاللَّهِ ifadesindeki ب harfi mülâbese içindir ve mukadder bir muzâfın başına gelmiştir. بِشَأْنِ اللَّهِ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ [Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.] cümlesinden sonra وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ [O aldatıcı da, Allah hakkında sizi aldatmasın.] cümlesinde aldatma fiilinin tekrar edilmesiyle ıtnâb yapılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayette aldatmasın fiilinin iki kere tekrarlanması, manayı kuvvetle ifade etmek (mübalağa) içindir. Bir de, iki aldatma keyfiyetleri farklı olduğu içindir. (Birincisinde aldatan dünya hayatı, ikincisinde şeytan.) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayetin sonundaki الْغَرُورُ kelimesiyle şeytan kastedilmiştir. Mükellef bazan zihni zayıf, aklı az, görüşü tutarsız olabilir. Böylece de en ufak bir şeyle aldanabilir. Bazan da bu derecenin üstünde olur da, ufak bir şeyle aldanmaz. Fakat kendisine bir aldatıcı gelip ona o şeyi hoş göstererek, o şeyin kötü yanlarını basitleştirip, ona ondaki (sözde) faydaları beyan ettiğinde, o şeydeki faydalar ve lezzetler, bu aldatıcı kimsenin çağrısı ile birleşince, işte bu kimse de aldanıverir. Bazan da göğsü ve kalbi kuvvetli olur, ne aldanır ne de aldatılır. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, birinci kısma işaret olsun diye, “O halde sakın sizi dünya hayatı aldatmasın” buyurmuş, mükellefin üçüncü derecede yani en üstün ve sağlam derecede olabilmesi, böylece de aldanmaması ve aldatılmaması için, ikinci dereceye bir işaret olsun diye, “Çok aldatıcı da sakın sizi Allah hakkında aldatmasın” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki nehy (yasak), zahiren dünya hayatına tevcih ediliyorsa da, hakikatte murad olan, insanların dünya hayatına aldanmamalarıdır. Nitekim (Ey kavmim! Bana karşı düşmanlığınız, sakın, size de bir musibet getirmesin!) (Hûd: 89) ayeti bu kabildendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُواًّۜ اِنَّمَا يَدْعُوا حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ اَصْحَابِ السَّع۪يرِۜ ٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الشَّيْطَانَ | şeytan |
|
| 3 | لَكُمْ | size |
|
| 4 | عَدُوٌّ | düşmandır |
|
| 5 | فَاتَّخِذُوهُ | siz de onu edinin |
|
| 6 | عَدُوًّا | düşman |
|
| 7 | إِنَّمَا | şüphesiz o |
|
| 8 | يَدْعُو | çağırır |
|
| 9 | حِزْبَهُ | taraftarlarını |
|
| 10 | لِيَكُونُوا | olmağa |
|
| 11 | مِنْ | -ndan |
|
| 12 | أَصْحَابِ | halkı- |
|
| 13 | السَّعِيرِ | alevli ateşin |
|
اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُواًّۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الشَّيْطَانَ kelimesi اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَكُمْ car mecruru عَدُوٌّ ‘e mütealliktir. عَدُوٌّ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن وعيتم ذلك (Bunu fark ederseniz) şeklindedir.
اتَّخِذُو fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَدُواًّ ikinci mef’’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخِذُو fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّمَا يَدْعُوا حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ اَصْحَابِ السَّع۪يرِۜ
Fiil cümlesidir. اِنَّمَا kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
يَدْعُوا fiili vav üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. حِزْبَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِ harfi, يَكُونُوا fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle يَدْعُوا fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونُوا nakıs, ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. يَكُونُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. مِنْ اَصْحَابِ car mecruru يَكُونُوا ’nun mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّع۪يرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nidanın cevabıyla ilgilidir. İbhamın beyanı hükmündeki cümlenin fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَكُمْ car-mecruru, ihtimam için amili olan اِنَّ ’nin haberi عَدُوٌّ ’e takdim edilmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَاتَّخِذُوهُ عَدُواًّۜ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte rabıta harfi فَ , mahzuf şartın cevabına gelmiştir. Cevap cümlesi olan فَاتَّخِذُوهُ عَدُواًّۜ , emir üslubunda talebi inşai isnaddır. Takdiri إن وعيتم ذلك (Bunu fark ederseniz..) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl olan عَدُواًّ ‘deki nekrelik, kesret, nev ve tahkir içindir.
عَدُواًّ ’un tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Ayetteki, فَاتَّخِذُوهُ عَدُواًّۜ “Onu düşman edinin” cümlesi, “onu üzecek şeyleri yapın” demek olup, onu üzecek şey de ameli salihtir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)
اِنَّمَا يَدْعُوا حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ اَصْحَابِ السَّع۪يرِۜ
İstinâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş ta’lil hükmündeki cümle, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
إِنَّمَا , kâffe (durduran, engelleyen) ve mekfûfe’dir. ماَ , zaide olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir. إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.
İki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يَدْعُوا maksûr/sıfat, حِزْبَهُ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail tarafından gerçekleştirilen fiil başka mef'ûllere değil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiş olur.
اِنَّمَا kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz ifade kastına matuf حِزْبَهُ izafetinde şeytana ait zamire muzaf olan حِزْبَ tahkir edilmiştir.
Sebep bildiren lam-ı ta’lilnin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَكُونُوا مِنْ اَصْحَابِ السَّع۪يرِ cümlesi, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde, harf-i cerle birlikte يَدْعُوا fiiline mütealliktir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنْ اَصْحَابِ السَّع۪يرِ car-mecruru, nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
اَصْحَابِ için sıfat olan السَّع۪يرِ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
اَصْحَابِ السَّع۪يرِۜ ibaresinde istiare vardır. Devamlı Cehennemde kaldığı için bu kişiler sadık bir arkadaşa benzetilmiştir. Ayette geçen arkadaşlık yani ashâb kelimesi mutlak bir yakınlık ve bir arada olma değil ebedi orada olma manasındadır. Bu kelime burada sıfattan kinayedir. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i İbrahim, Min Ğârîbi Belâğati’l Kur’ân-ı Kerîm, Soru 498)
Âşûr da ashâb kelimesinin mülâzım (bağlılık) manasında olduğunu söylemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/39)
حِزْبَهُ - اَصْحَابِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يَدْعُوا - عَدُواًّۜ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
السَّع۪يرِۜ ; şiddetli ateş demektir ve çoğunlukla şerî lisanda Cehennem için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ۟ ٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 2 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 3 | لَهُمْ | onlar için vardır |
|
| 4 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 5 | شَدِيدٌ | çetin |
|
| 6 | وَالَّذِينَ | kimseler ise |
|
| 7 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 8 | وَعَمِلُوا | ve yapanlar |
|
| 9 | الصَّالِحَاتِ | iyi işler |
|
| 10 | لَهُمْ | onlara vardır |
|
| 11 | مَغْفِرَةٌ | mağfiret |
|
| 12 | وَأَجْرٌ | ve bir mükafat |
|
| 13 | كَبِيرٌ | büyük |
|
Şedde شدّ : شَدٌّ kuvvetli ve güçlü bir şekilde bağlamaktır. شِدَّةٌ Kelimesi akit, beden, nefsi güçler ve azap ile ilgili kullanılır. شَدِيدٌ ve مُتَشَدِّد lafızları cimri demektir.
İftial kalıbındaki إشْتَدَّ formu koşuda süratlenmek/ hızlı olmak anlamına gelir. Bu fiilin إشْتَدَّ الرِّيحُ (rüzgar şiddetlendi) sözünden alınmış olma ihtimali de mevcuttur. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 102 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri şiddet, şedid ve şeddedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ cümlesi, mübteda الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. شَد۪يدٌ kelimesi عَذَابٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَد۪يدٌۜ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ۟ cümlesi, mübteda الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahalen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَغْفِرَةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. اَجْرٌ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. كَر۪يمٌ kelimesi اَجْرٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’îl babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
صَّالِحَاتِ , sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَب۪يرٌ۟ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır.
اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ
Ayet, önceki ifadelerin neticesi niteliğinde (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَلَّذ۪ينَ mübteda, لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin sonraki habere dikkat çeken ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)
اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberi olan لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ , muahhar mübtedadır.
عَذَابٌ için sıfat olan شَد۪يدٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cümlede müsnedün ileyh olan عَذَابٌ kelimesinin nekre gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ۟
Atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin, sonraki habere dikkat çeken ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.
Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi, mevsûlün sıla cümlesi olan اٰمَنُوا ’ya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsûf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Mevsûf hazfi, îcaz-ı hazif sanatıdır.
اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberi olan لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ۟ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَغْفِرَةٌ , muahhar mübtedadır.
Mübtedanın ve ona tezayüf nedeniyle atfedilen اَجْرٌ ’un nekre gelişi kesret, nev ve tazim ifade eder.
مَغْفِرَةٌ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
اَجْرٌ için sıfat olan كَب۪يرٌ۟ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
اَجْرٌ كَب۪يرٌ۟ ifadesinde istiare sanatı vardır. İman edenlere verilecek mükafat, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir. Ayrıca gözle görünür büyüklük manasındaki كَب۪يراً ‘le sıfatlanarak mücessem bir varlık yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
كَفَرُوا - اٰمَنُوا ve عَذَابٌ - مَغْفِرَةٌ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab, اَجْرٌ - مَغْفِرَةٌ ve شَد۪يدٌۜ - كَب۪يرٌ۟ gruplarındaki kelimeler arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ - لَهُمْ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette birbirine atfedilmiş, mukabele oluşturan iki cümle arasında tefennün sanatı vardır. Kur’an’ın alışılagelmiş tefennün üslubuyla, günahkârlara yapılan tehditten, muttakiler için olan müjdeye geçilmiştir.
اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ ve وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ۟ (İnkâr edenler için, şüphesiz çetin bir azap var,- iman edip iyi işler yapanlara da bağışlanma ve büyük bir mükafat vardır.) ayetinde, iyilerin alacağı karşılık ile, kötülerin alacağı karşılık arasında mukabele vardır. Tıbâk ve mukabele sanatlarından her biri güzelleştirici edebî sanatlardandır. Ancak tıbâk iki şey arasında, mukabele ise daha çok şey arasında olur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ فَرَاٰهُ حَسَناًۜ فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ ٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَفَمَنْ | kimse (de) mi? |
|
| 2 | زُيِّنَ | süslendirilen |
|
| 3 | لَهُ | kendisine |
|
| 4 | سُوءُ | kötü |
|
| 5 | عَمَلِهِ | işi |
|
| 6 | فَرَاهُ | ve onu gören |
|
| 7 | حَسَنًا | güzel |
|
| 8 | فَإِنَّ | şüphesiz |
|
| 9 | اللَّهَ | Allah |
|
| 10 | يُضِلُّ | sapıklık içinde bırakır |
|
| 11 | مَنْ | kimseyi |
|
| 12 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 13 | وَيَهْدِي | ve yola iletir |
|
| 14 | مَنْ | kimseyi |
|
| 15 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 16 | فَلَا | asla |
|
| 17 | تَذْهَبْ | gitmesin |
|
| 18 | نَفْسُكَ | canın |
|
| 19 | عَلَيْهِمْ | onlar için |
|
| 20 | حَسَرَاتٍ | hasretlere |
|
| 21 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 22 | اللَّهَ | Allah |
|
| 23 | عَلِيمٌ | biliyor |
|
| 24 | بِمَا | şeyleri |
|
| 25 | يَصْنَعُونَ | onların yaptıkları |
|
اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ فَرَاٰهُ حَسَناًۜ
İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. فَ istînâfiyyedir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. زُيِّنَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru زُيِّنَ fiiline mütealliktir. سُٓوءُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. عَمَلِه۪ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Müşterek ism-i mevsûlun haberi mahzuftur. Takdiri; كمن هداه الله (Allah’ın hidayet ettiği kimse gibi) şeklindedir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَاٰ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حَسَناً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُضِلُّ cümlesi, اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُضِلُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
وَ atıf harfidir. يَهْد۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن عذّبوا (Azap ederse) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَذْهَبْ sükun ile meczum muzari fiildir. نَفْسُكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَلَيْهِمْ car mecruru تَذْهَبْ fiiline mütealliktir. حَسَرَاتٍ hal olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضِلُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَل۪يمٌ kelimesi اِنّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. مَٓا masdariyyedir. مَٓا ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle عَل۪يمٌ ‘e mütealliktir.
يَصْنَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ فَرَاٰهُ حَسَناًۜ
فَ , istînâfiyye, hemze inkârî manada istifham harfidir.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , takdiri كمن هداه الله (Allah’ın hidayet ettiği kişi gibi) olan mahzuf haber için mübtedadır. Ayetin devamı, buna delalet etmektedir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olması sebebiyle, ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mevsûlün sıla cümlesi olan زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıla cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. لَهُ car mecruru, konudaki önemine binaen, fail olan سُٓوءُ عَمَلِه۪ ’ye takdim edilmiştir.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf سُٓوءُ عَمَلِه۪ izafetinde, سُٓوءُ sıfat olmasına rağmen عَمَلِه۪ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Kötü ameli’, yerine [amelinin kötülüğü] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede ameller allanıp pullanarak hoş gösterilen, bir mala benzetilmiştir. Çünkü süsleme gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, kötü amellerin, sonuçları düşünülmeden işlendiğini bildirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
زُيِّنَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Aynı üslupta gelen فَرَاٰهُ حَسَناً cümlesi, sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
Mef’ûl olan حَسَناً l’deki nekrelik kesret ve nev içindir.
فَرَاٰهُ fiilinde istiare sanatı vardır. Amelin güzelliği, gözle görülebilen bir şey değildir. Zikredilen görmek, fakat kastedilen, anlamak, bilmektir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
سُٓوءُ - حَسَناًۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
O işi bilerek kötülük yapan kimse, kötülük yaptığı için kınanır ama onu bildiği için de methedilir. Yaptığı kötülüğü iyi olarak gören ve böylece kötü amelde bulunan kimse için ise iki kötü sıfat bulunur: Kötülükle bulunması, cahil olması...(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelam, ya geçen farklılığın, yani iki fırkanın akıbeti arasındaki apaçık farkın, bu akıbetlere sebep olan hallerini beyan, ederek izah içindir. Yani iki fırkanın hali zikredildiği gibi olduktan sonra, küfür, şeytan tarafından kendisine cazip gösterilip de içine dalan kimse, küfrü çirkin görüp de ondan sakınan ve iman ile salih ameli tercih eden kimse gibi olur mu ki, akıbetleri böyle olmasın. Bu tefsire göre, "İşte Allah, şüphe yok ki, dilediğini şaşırtır..." cümlesi, hepsinin Allah'ın iradesiyle olduğunu beyan ederek, makablini açıklamakta ve hakkı tahkik etmektedir. Yani zira o, dalaleti güzel görüp sevdiği ve tercihim o yönde yaptığı için Allah da, onu saptırarak esfel-i sâfiline (aşağılar aşağısına) döndürür. Ve yine Allah, tercihini hidayet için kullanan kimseyi de hidayete erdirerek onu da yüceler yücesine yükseltir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Lafza-ı celâl اِنَّ ‘nin ismi, يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi haberidir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
Lafza-i celâlin, onun kudret ve celâlini hissettirmek için yapılan tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّ ‘nin haberi olan يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.
يُضِلُّ fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelerek اِنَّ ’nin haberine atfedilen وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
يَشَٓاءُۘ fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazf edilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ cümlesiyle وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۘ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
مَنْ يَشَٓاءُ ’nun tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يُضِلُّ - يَهْد۪ي kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İnsanların zatları gerçekte eşittir. Kötülük-iyilik, günah-sevap.. bunlar, birbirinden ayrılırlar. Binaenaleyh insanların bir kısmı bunları bilip diğerleri bu ayrımı yapmayınca, bu işte onların müstakil olmadıkları, mutlaka Allah’ın iradesine istinat ettirilmesi gerektiği anlaşılır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte rabıta harfi فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelmiştir. Takdiri, إن عذّبوا (Azap görürlerse…) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf نَفْسُكَ izafeti, Hz.Peygambere ait zamire muzaf olan نَفْسُ ‘ya, tazim içindir.
لَهُ - عَلَيْهِمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Hal veya mef’ûlü lieclih konumundaki حَسَرَاتٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
حَسَرَ ٰتٍ ’ in cemi gelmesi peşpeşe, çok ve sürekli olduğuna, haserat’ın peşinden tekrar haserat gelmesine yani zarar üstüne zarar olduğuna işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 1262)
حَسَرَ , üzülmek, bitkin düşmek demektir. خسر , hüsran, zarar etmek, telef olmak, bozulmak demektir. Bu iki fiilin manaları da birbirine yakındır. Aralarında cinas vardır. Son iki harf aynıdır, ilk harfin de mahreçleri birbirine yakındır.
عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍۜ ibaresindeki istila manası taşıyan عَلٰى harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Hüsran, bir şeyi sarıp sarmalar gibi onları tamamen kaplamıştır. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
حَسَرَاتٍ kelimesi mefûlün lehtir; ifade ‘Bunlara yanarak kendini yiyip bitirme!’ anlamındadır. عَلَيْهِمْ ifadesi تَذْهَبْ fiilinin sılasıdır (o fiile bağlıdır). عَلَيْهِمْ , üzerine yanılan kimseyi beyan etmektedir; حَسَرَاتٍۜ kelimesine ait olması caiz değildir; çünkü masdarların sılası masdarın önüne geçemez. Bunun dışında حَسَرَاتٍۜ kelimesi, aşırı üzüntüsünden tüm bedeni baştan ayağa hasrete dönmüşçesine hal olarak da kabul edilebilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ [O halde, onlar uğrunda üzüntülere dolarak canın sıkılıp gitmesin.] ayeti yok olmaktan kinayedir. Çünkü can gidince insan yok olur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi nedeniyle çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.
Burada hükmün illetini bildirmek için zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesiyle yapılan tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَصْنَعُونَ cümlesi, masdar teviliyle haber olan عَل۪يمٌ ’a mütealliktir. عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiiller, tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Cümle “Allah Teâlâ yaptıklarını bilir” anlamının yanında “bilmekle kalmaz, gereken karşılığı verir” manası da taşımaktadır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak değişikliklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c, 7, s. 314)
Bu cümle, mezkûr her üç tefsire göre de makablinin illetini bildirmektedir. Ayrıca bir tehdit içermektedir. İbn Abbas'tan (radıyallahü anh) rivayet olunduğuna göre diyor ki: "Bu ayet, Ebû Cehil ile Mekke müşrikleri hakkinda nazil olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُث۪يرُ سَحَاباً فَسُقْنَاهُ اِلٰى بَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَحْيَيْنَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ كَذٰلِكَ النُّشُورُ ٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاللَّهُ | Allah’tır ki |
|
| 2 | الَّذِي |
|
|
| 3 | أَرْسَلَ | gönderir |
|
| 4 | الرِّيَاحَ | rüzgarları |
|
| 5 | فَتُثِيرُ | ve kaldırır |
|
| 6 | سَحَابًا | bir bulut |
|
| 7 | فَسُقْنَاهُ | böylece onu süreriz |
|
| 8 | إِلَىٰ |
|
|
| 9 | بَلَدٍ | bir ülkeye |
|
| 10 | مَيِّتٍ | ölü |
|
| 11 | فَأَحْيَيْنَا | ve diriltiriz |
|
| 12 | بِهِ | onunla |
|
| 13 | الْأَرْضَ | yeri |
|
| 14 | بَعْدَ | sonra |
|
| 15 | مَوْتِهَا | öldükten |
|
| 16 | كَذَٰلِكَ | işte böyledir |
|
| 17 | النُّشُورُ | diriltme |
|
Peygamber efendimizin, bu hayatın ardından yeni bir hayatın geleceği ve herkesin burada yaptıklarından sorguya çekileceği yönündeki uyarılarını mantıksız bulan ve çoğu zaman alayla karşılayan inkârcılara, insanlara öldükten sonra tekrar hayat vermenin yüce Allah’ın kudret ve azametini kavrayanlar için hiç de yadırganacak bir şey olmadığını anlatan bir örnek verilmektedir. Rüzgârların oluşturulması, onların bulutları harekete geçirmesi, bulutların yağmura dönüşmesi, yağmurun kurumuş toprağı canlandırması şeklinde sıralanan ve ilim, hikmet, kudret gerektiren bu olaylar dizisi üzerinde birazcık düşünmek, bunları gerçekleştiren gücün sahibi için insanları öldükten sonra diriltmenin kolaylığını anlamaya yetecektir.
وَاللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُث۪يرُ سَحَاباً فَسُقْنَاهُ اِلٰى بَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَحْيَيْنَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَرْسَلَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اَرْسَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الرِّيَاحَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بُشْراً hal olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُث۪يرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. سَحَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. سُقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰى بَلَدٍ car mecruru سُقْنَا fiiline mütealliktir. مَيِّتٍ kelimesi بَلَدٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
فَ atıf harfidir. اَحْيَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. بِهِ car mecruru اَحْيَيْنَا fiiline mütealliktir. الْاَرْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
بَعْدَ zaman zarfı اَحْيَيْنَا fiiline mütealliktir. مَوْتِهَا muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسَلَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رسل ’dir.
تُث۪يرُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi ثور ’dir.
اَحْيَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi حيي ‘dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
كَذٰلِكَ النُّشُورُ
İsim cümlesidir. كَ harf-i cerdir. كَذٰلِكَ car mecrur mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك ise muhatap zamiridir. النُّشُورُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
وَاللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُث۪يرُ سَحَاباً فَسُقْنَاهُ اِلٰى بَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَحْيَيْنَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Arkadan gelecek habere dikkat çekmek için müsned ism-i mevsûlle gelmiştir. الَّذ۪ي ’nin sılası muhatabın yabancı olmadığı bir konudur. İsm-i mevsûller müphem yapıları nedeniyle sıla cümlesine ihtiyaç duyarlar.
Müsned konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan اَرْسَلَ الرِّيَاحَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s.107)
Kur’an-ı Kerim’de rüzgâr kelimesi hep rahmet bağlamında ise cemi, azap bağlamında ise müfred gelmiştir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan فَتُث۪يرُ سَحَاباً cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi فَ ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi sıygadan muzari sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Mef’ûl olan سَحَاباً ’deki nekrelik nev, kesret ve tazim ifade eder.
فَسُقْنَاهُ اِلٰى بَلَدٍ مَيِّتٍ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Ayetin başındaki lafza-i celâlden, bu cümlede söylenecek şeyin kıymetine dikkat çekmek için azamet zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır.
فَاَحْيَيْنَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا cümlesi, aynı üslupta gelerek atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِهِ car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûl olan الْاَرْضَ ’ya takdim edilmiştir.
Ayetin sonunda müradifi zikredilen فَاَحْيَيْنَا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
بَلَدٍ مَيِّتٍ terkibinde بَلَدٍ ‘nin مَيِّتٍ ile sıfatlanması, فَاَحْيَيْنَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا cümlesinde الْاَرْضَ ‘nın, اَحْيَيْ fiiline isnad edilmesi, istiâre sanatıdır. İradesi olan canlılara mahsus olan ölmek ve yaşamak özelliği, belde ve arza isnad edilerek, cansız varlıklar şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَاَحْيَيْنَا ve فَسُقْنَاهُ fiilleri azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
الرِّيَاحَ - سَحَاباً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, مَيِّتٍ - اَحْيَيْنَا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَاللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُث۪يرُ سَحَاباً فَسُقْنَاهُ اِلٰى بَلَدٍ مَيِّتٍ [Rüzgârları gönderen Allah'tır. Bu rüzgârlar bulutları harekete geçirirler de biz de o bulutu göndeririz.] cümlesinde, Yüce Allah'ın büyüklüğünü göstermek için, III. şahıstan I. şahsa dönüş yapılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayette geçmiş zaman (mazi) kipindeki اَرْسَلَ - سُقْنَاهُ fiilleri arasında bağlam birliği olmasına rağmen تُث۪يرُ muzari kipini kullanması son derece dikkat çekmektedir. Bu ayette Allah’a doğrudan nispet edilen fiiller, mazi sıygasıyla ifade edilirken, rüzgâra ait eylem muzari sıygasıyla ifade edilmiştir. Zemahşerî, muzari kipinin seçilmesini bu harika olayın Rabbânî kudrete delaleti noktasında muhatapların canlı tanık konumuna getirilmesi ile gerekçelendirmektedir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)
Beyzâvî bu ayetin tefsîrinde mazi fiil yerine muzari fiil kullanılmasındaki hikmeti üç nükteyle açıklar: Birincisi, “Allah Teâlâ, eşsiz hikmetinin kemaline delalet eden o güzel manzarayı zihinlere yaklaştırmak ve gözler önüne sermek için geçmişteki hali hikaye etmek üzere, اَرْسَلَ ; gönderdi fiili, mazi fiil olmasına rağmen; onun üzerine atfettiği fiili, (فَتُث۪يرُ ; gönderir) muzari fiil olarak zikretmiştir. İkincisi, bundan maksat, rüzgârların bu özelliğe sahip olarak yaratıldıklarını beyan etmektir. Onun için Allah Teâlâ bulutları kaldırma fiilini rüzgâra isnad etmiştir.
Yani اَرْسَلَ fiili üzerine atfedilen فَتُث۪يرُ fiilinin muzari gelmesinin ikinci nüktesi şudur: Allah’ın, فَتُث۪يرُ (bulut kaldırır) demekten maksadı, rüzgârların bulutu kaldırmaları hususunun, rüzgârların gönderilmeleri ile birlikte vuku bulduğunu beyan etmektir. Yani rüzgârlar gönderilir gönderilmez, hemen bu kaldırma işini yerine getirirler. Öyle ki, bu kaldırma işi, rüzgârların varlığının kaçınılmaz bir sonucu, ayrılmaz bir özelliğidir. İşte bunun için bulutları kaldırma fiili rüzgâra isnad edilmiştir.
Beyzâvî, gönderdi اَرْسَلَ fiili ile (kaldırır) فَتُث۪يرُ fiili arasındaki değişikliğin üçüncü nüktesini de şöyle açıklar: İşin devam ettiğini göstermek için fiillerin değişik gelmiş olması da caizdir. Zira rüzgârların esmesi ve bulutları kaldırıp sevk etmeleri her zaman yenilenerek devam etmektedir. Muzari fiilin özelliklerinden biri de bu teceddüt anlamını ifade etmesidir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
Zira rüzgârların esmesi ve bulutları kaldırıp sevk etmeleri her zaman yenilenerek devam etmektedir. Muzari fiilin özelliklerinden biri de bu teceddüd anlamını ifade etmesidir.
Burada onunla zamiri, yağmuru ifâde etmektedir. Yağmurun zikri geçmemiş ise de, hariçte olduğu gibi zihinde de yağmur ile bulut arasında bir bağlantı vardır. Yahut anılan zamir, bulutu ifade eder; çünkü bulut, sebebin sebebidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Rüzgârların esişi, hür ve irade sahibi bir faile (bir yaratıcıya), açık bir delildir. Çünkü rüzgâr bazan diner, bazan eser. Estiğinde de bazan sağa, bazan sola hareket eder. Bu farklı hareketlerinde da, bazen bulutları oluşturur, bazan oluşturmaz. Dolayısıyla bütün bu farklı durumlar, bir musahhirin, bir müdebbirin (idare edenin) ve her şeyi ölçü dahilinde yapan bir müessirin varlığına delildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ, mazi sıygasıyla, اَرْسَلَ (salıverdi), muzari sıygası ile de تُث۪يرُ (harekâta sevk eden) buyurmuştur. Çünkü O, salıverme fiilini kendisine isnad edip, kendisinin yaptığı işler de, sadece bir (Ol) كُنْ emri ile oluverince, o fiil ne bir zaman, ne de bir zamanın bir cüz’ünde yoklukta kalamaz. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu sebeple o şeyin mutlaka var olacağından ve olmuş-bitmiş gibi hızlı oluşundan ötürü, muzari sıygası ile “salıverir” dememiştir. Demek ki O, belli vakitlerde belli yerlere rüzgarı takdir etmiş ve bu iş olup bitmiştir. “Bulutları harekete sevk etme” işini ise rüzgâra nispet edip, bu sevk işi de bir zaman içinde olunca, muzari sıygasıyla تُث۪يرُ , yani “o bulutları muayyen şekillerde bir araya toplar” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَذٰلِكَ النُّشُورُ
Ayetin son cümlesi olan كَذٰلِكَ النُّشُورُ , istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif vardır. Car mecrur كَذٰلِكَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. النُّشُورُ , muahhar mübtedadır.
Teşbih harfi كَ ‘nin dahil olduğu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ önceki hükümlere işaret edilmiştir. Allah'ın yaratıcı kudreti, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
اَحْيَيْنَا - النُّشُورُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin başındaki كذلك sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
Bu ifadedeki ك harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi ك ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Ayette rüzgarın, bulutun hareketleri, yeryüzünün canlanması olaylarının sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır.
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُۜ وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ ١٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَنْ | kim |
|
| 2 | كَانَ | ise |
|
| 3 | يُرِيدُ | istiyor |
|
| 4 | الْعِزَّةَ | şeref |
|
| 5 | فَلِلَّهِ | Allah’ındır |
|
| 6 | الْعِزَّةُ | şeref |
|
| 7 | جَمِيعًا | tamamen |
|
| 8 | إِلَيْهِ | O’na |
|
| 9 | يَصْعَدُ | çıkar |
|
| 10 | الْكَلِمُ | söz |
|
| 11 | الطَّيِّبُ | güzel |
|
| 12 | وَالْعَمَلُ | ve amel |
|
| 13 | الصَّالِحُ | iyi |
|
| 14 | يَرْفَعُهُ | onu yükseltir |
|
| 15 | وَالَّذِينَ | (gelince) |
|
| 16 | يَمْكُرُونَ | tuzak kuranlara |
|
| 17 | السَّيِّئَاتِ | kötü şeyleri |
|
| 18 | لَهُمْ | onlar için vardır |
|
| 19 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 20 | شَدِيدٌ | çetin |
|
| 21 | وَمَكْرُ | ve tuzağı |
|
| 22 | أُولَٰئِكَ | onların |
|
| 23 | هُوَ | o |
|
| 24 | يَبُورُ | bozulacaktır |
|
İzzet kelimesi “onur, saygınlık ve güçlü olma” anlamlarına gelir. “Kim izzet isterse bilmeli ki izzet tamamıyla Allah’a aittir” şeklinde çevirdiğimiz cümleye, bazı müfessirler, “Kim o sözde tanrılara ve putlara taparak bir izzet elde etmek istiyorsa bilsin ki izzet tümüyle Allah’a aittir”, bazıları “Kim izzet istiyorsa Allah’a itaat etsin, izzet bulsun”, bazıları da “Gerçek anlamda izzetin kime ait olduğunu öğrenmek isteyenler bilsinler ki, her yönden izzet Allah’a mahsustur” mânasını vermişlerdir (Taberî, XXII, 119-120). Şeref, onur, güç, pâye, üstünlük gibi anlamları olan “izzet”in bütünüyle Allah’a ait kılınması, bu kavramın insanlar açısından asla kullanılamayacağını değil, insanların elde edebilecekleri her türlü onur ve pâyenin Allah’tan olduğunu ve ancak O’nun hoşnutluğuna uygun olması halinde değer taşıyacağını ifade etmektedir. Nitekim başka bir âyette bu kavram Allah’a, resûlüne ve müminlere izâfe edilmiştir (bk. Münâfikūūn 63/8). Âyetin devamında yer alan ve “Sinsi sinsi kötülük tasarlayanlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzakları altüst olur” şeklinde çevirdiğimiz cümle ile de, izzetin şeytanî düşünceleri geliştirmekle elde edilemeyeceğine bir telmihte bulunulduğu anlaşılmaktadır.
Birçok müfessir “güzel söz”den maksadın, başta kelime-i tevhid olmak üzere Allah’ı anma ve yüceltme mânası içeren her türlü tesbih, tehlil, Kur’an tilâveti, dua, istiğfar vb. sözler olduğunu kaydeder (meselâ Zemahşerî, III, 270). Fakat bunu belirli sözlerle sınırlandırmayıp iyiliği teşvik, kötülüğü engelleme gibi “iyi, temiz, güzel”vasfına uyan başka sözleri de bu kapsamda düşünmek uygun olur (Şevkânî, IV, 390). “O’na yükselir” ifadesinden maksat, Allah’ın bunları kabul etmesi, Allah katında makbul olması veya yazıcı meleklerin yazdıklarıyla yükselmeleridir (Şevkânî, IV, 390).
“İyi iş ve davranışları da O yüceltir” şeklinde yapılan tercümede öznenin Allah Teâlâ olduğu görüşü esas alınmıştır. Burada öznenin güzel sözler olduğu kanaatini taşıyanlar da vardır; buna göre cümleyi şöyle çevirmek gerekir: “Onları da (iyi işleri de) Allah’a güzel sözler yükseltir.” Meâlin böyle olması durumunda cümlenin izahı şöyle olur: İyi işlerin Allah katında değer bulması sağlam bir imana, Allah’ın birliği inancına dayalı olmasına bağlıdır, kelime-i tevhidi benimsemeden yapılan iyi işler O’nun nezdine yükselmez (Zemahşerî, III, 270). Öte yandan bu cümlede öznenin iyi işler ve tümlecin güzel söz olduğu da ileri sürülmüştür. Bu takdirde anlam “Güzel sözleri yükselten iyi işlerdir” şeklinde olur. Bu görüşün İbn Abbas gibi bazı ilk dönem âlimlerine nisbet edilmesini ihtiyatla karşılayan İbn Atıyye şu açıklamayı yapar: Bu görüşte iyi amel olmadan iman sözünün değerinin olmayacağı kastediliyorsa bu Ehl-i sünnet inancıyla bağdaşmaz ve İbn Abbas gibi birinin bunu söylemesine ihtimal yoktur. Ama güzel söz iyi amelle desteklenirse daha değerli olur ve daha yücelere çıkar mânası kastedilirse tutarlı olur (IV, 431). Râzî, insanı diğer canlılardan üstün kılan temel özelliğin söz olduğu ve bunun kalp ile ilişkisi üzerinde durur; âyetin sözün önemine ve değerine bir atıfta bulunduğunu belirtir (XXVI, 9).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 453-454مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ
İsim cümlesidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. يُر۪يدُ الْعِزَّةَ cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْعِزَّةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; من كان يريد العزّة فليطلبها من عند الله (Kim izzet isterse bunu Allah’ın katından istesin) şeklindedir.
İsim cümlesidir. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْعِزَّةُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. جَم۪يعاً kelimesi الْعِزَّةَ ‘nin hali olup fetha ile mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُۜ
Fiil cümlesidir. اِلَيْهِ car mecruru يَصْعَدُ fiiline mütealliktir. يَصْعَدُ damme ile merfû muzari fiildir. الْكَلِمُ fail olup damme ile merfûdur. الطَّيِّبُ kelimesi الْكَلِمُ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. الْعَمَلُ atıf harfi وَ ile الْكَلِمُ ‘ye matuftur.
Veya mübteda olup damme ile merfûdur. الصَّالِـحُ kelimesi الْعَمَلُ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur. يَرْفَعُهُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَرْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الصَّالِـحُ , sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الطَّيِّبُ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَمْكُرُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَمْكُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. السَّيِّـَٔاتِ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. Takdiri, يمكرون المكرات السيّئات (Kötü, çirkin tuzaklar kuruyorlar) şeklindedir.
لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ cümlesi, mübteda الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. شَد۪يدٌ kelimesi عَذَابٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَد۪يدٌ ; sıfat-ı müşebbehedir.
وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَكْرُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هُوَ يَبُورُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَبُورُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَبُورُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundandaki terkipte مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ , şarttır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Şart ismi مَنْ , mübteda, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ şeklindeki isim cümlesi مَنْ ’in haberidir.
كان ’nin haberi olan يُر۪يدُ الْعِزَّةَ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olması, hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَان ’nin haberi muzari olduğunda, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemlere ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafât, s. 103)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri فليطلبها من عند الله (... onu Allah’ın katından istesin) olan cevap cümlesi mahzuftur.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْعِزَّةَ kelimesindeki tarif cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ
Mukadder cevap için taliliye olarak gelen فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاً cümlesinin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْعِزَّةُ , muahhar mübtedadır.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Car mecrurun takdimi tahsis ifade eder.
İzzetin tamamı sadece Allah’a aittir, başkasına değil anlamını verir. Manevî tekid جَم۪يعاً ’la bu anlam tekid edilmiştir.
لِلّٰهِ maksûrun aleyh/sıfat, الْعِزَّةُ maksûr/mevsûf olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
جَم۪يعاً kelimesi الْعِزَّةُ ‘dan hal olarak mansubdur. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
جَمِيعًا kelimesi kuşatmayı ifade eder. Kasr-ı iddiaî için tekid menzilindedir. Böylece cümlede 3 tekid olmuştur. Kasır 2 tekid, جَمِيعًا da 3. tekid menzilindedir. أيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ العِزَّةَ فَإنَّ العِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا cümlesine benzer. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve subut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Buna göre yüce Allah'ı tanıyanlar için bunun başındaki "elif-lâm" ahid için ve izzet çerçevesi içerisinde onun hakkında kabul edilmesi gereken şeyler içindir. (Kurtubî)
Ayette "izzeti Allah'tan istesinler" ifadesinin zikredilmeyip delilinin zikriyle iktifa edilmesi, izzetin Allah'a (c.c) mahsus olmasının, izzet talebinin de O'na tahsis edilmesini gerektirdiğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُۜ
Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْهِ car mecruru, ihtimam için amili olan يَصْعَدُ ‘ya takdim edilmiştir.
الطَّيِّبُ kelimesi الْكَلِمُ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiş. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Veya الْعَمَلُ الصَّالِـحُ terkibi الْكَلِمُ ‘ya matuftur. O takdirde يَرْفَعُهُ cümlesi, الْعَمَلُ ’dan hal veya beyanî istînaf olur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَرْفَعُهُ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi tahsis, hükmü takviye, hudûs, istimrar tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. الْعَمَلُ الصَّالِـحُ mevsûf/maksur, يَرْفَعُهُ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
العَمَلُ mübteda, يَرْفَعُهُۜ ise haberdir. Fiil cümlesinde müsnedün ileyhi takdim edilmiştir. Bu da tahsis ifade eder. Müsnedün ileyh, müsnede tahsis edilmiştir. Allah müminlerin salih amellerini ve sözlerini kabul eder demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i fail vezninde gelen الصَّالِـحُ , düzelten, islah eden demektir. الْعَمَلُ ‘nun الصَّالِـحُ ile sıfatlanması cansız birşeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
الْكَلِمُ ’nun يَصْعَدُ fiiline, الْعَمَلُ ‘nun يَرْفَعُ fiiline isnadı, mecazı aklîdir. Ya da bu iki cümlede istiare düşünülebilir. Kelime ve amel, yükselmek manasındaki يَصْعَدُ ve يَرْفَعُ fiillerine isnad edilerek, maddi bir varlığa benzetilmiştir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Gayri akil varlıklar fiile isnad edilerek kişileştirme yapılmıştır. Akılsız varlıklar, insan menziline konulmuştur.
يَصْعَدُ - يَرْفَعُهُۜ ve الطَّيِّبُ - الصَّالِـحُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Aslolan, aynı üsluptaki cümlelerin birbirine atfıdır. İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetteki يَرْفَعُهُ kelimesindeki zamirin الْكَلِمُ sözcüğüne ait bir fail zamiri olması veya الْعَمَلُ kelimesine ait bir mef‘ûl zamiri olması muhtemeldir. Bu durumda anlam şöyle olur: Güzel söz –yani tevhîd–, iyi ameli yükseltir. Çünkü amel, ancak iman ile birlikte olursa sahih/geçerli olur. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)
Kelimenin yükselmesi ve amelin yükselmesi ifadelerinde istiare vardır. Burada gerçekte aşağıdan yukarı çıkıp yükselmek (suûd) ile nitelenen bir şey bulunduğu kastedilmiş değildir. Ancak bu anlatımla kastedilen şey, güzel sözle, salih amelin ‘’Allah'ın rızasına erecekleri, O’nun yakınlığına nail olacakları, Allah Teâlâ’nın onları karşılıksız bırakmayacağı, onlara karşılık vermeyi ihmal etmeyeceği’’ anlamında Yüce Allah’a ulaşacak ve O’nun katında kabul edilecek olmalarıdır. Ayet hakkında şöyle bir tevil daha söylenmiştir: Yüce Allah, mesafe ve uzaklık yoluyla değil de büyüklük ve ululuk cihetiyle العلو nitelenince, artık O’na yaklaşmayı sağlayan her türlü güzel söz ve beğenilen amelden haber vermek de mecaz ve anlam genişlemesi yoluyla الْصعد [yükselme] ve الارتفع [yükselme] lafızlarıyla gerçekleşiyor. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
Kelime-i tayyibenin amel-i sâlihten önce zikredilmesinin sebebi nedir? Biz diyoruz ki: Söz daha kıymetlidir. Çünkü insanın diğer canlılardan farklı olan yönü, konuşmasıdır. Bundan ötürü, Allah Teâlâ, “Biz âdemoğlunu, (nefs-i natıkası ile, yani ona konuşma özelliği vererek) kerim (şerefli ve kıymetli) kıldık” (İsrâ, 70) buyurmuştur. Amel ise, hem insanda, hem diğer canlılarda müşterek olarak bulunan hareketlerden ibarettir. (Fahreddin er-Râzî)
Bu kelam-ı kerimede, kendisiyle izzet istenen şeyler beyan edilmektedir ki, bunlar tevhid ve salih ameldir. Bunların Allah'a yükselmesi, mecazî olup Allah'ın, onları kabul buyurması demektir. Yahut amel katipleri meleklerin, onların yazıldığı sayfalarıyla Allah katına yükselmeleri demektir. Ayetin, hasr bildirmesi gereken ifade, tarzı, Allah'ın buna kâmil bir önem verdiğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الصُّعُودُ yüksek bir mekana gitmektir. الرَّفْعُ ise bir şeyi bir mekandan daha yüksek bir mekana götürmektir. الصُّعُودُ ; yüce bir mertebeye ulaşmak manasında müsteardır ve O’nun yanında kabul görmekten kinayedir. الرَّفْعُ ; burada azim bir makamda kabul manasında kinayedir. Çünkü yücelik, mekanın yüceliğiyle hayal edilir. Dolayısıyla يَصْعَدُ ويَرْفَعُ fiilleri mekân karinesi olmuştur. Allah Teâlâ yanında kabul görmek; ancak ona yükselenin erişebileceği yüce bir yere benzetilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ
وَ , atıf harfidir. Cümle, ayetin başındaki مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ cümlesine atfedilmiştir. Önemi dolayısıyla hususun umuma atfıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümlenin müstenefe olması da caizdir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere işaret ve tahkir içindir.
السَّيِّـَٔاتِ , takdiri المكرات olan mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib konumda onun sıfatıdır. Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberi olan لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ شَد۪يدٌ , muahhar mübtedadır.
Özellikle onlar için hazırlanmış şiddetli azaba işaret etmek ve takdim edilen kelimeye vurgu kastıyla, haber mübtedaya takdim edilmiştir.
Muahhar mübteda عَذَابٌ ’daki nekrelik, tarifi mümkün olmayan nev ve kesret ifade eder.
شَد۪يدٌ kelimesi عَذَابٌ için sıfatttır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
السَّيِّـَٔاتِ - عَذَابٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
السَّيِّـَٔاتِ kelimesindeki tarif cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Fasıl zamiri هُوَ ile tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
مَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, يَبُورُ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyh veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelmiştir. Bu izafet hem muzaf hem de muzafun ileyh için tahkir ifade eder.
Bahsi geçenlerin zamir makamında ual ile işaret edilmeleri tahkiri artırmak için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
Fasıl zamiri هُوَ kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. مَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ mevsûf/maksur, يَبُورُ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَبُورُ cümlesi haberdir.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, fasıl zamiri ve isnadın tekrarı ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem cümlelerdir.
Müsnedün ileyh olan مَكْرُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
يَمْكُرُونَ - مَكْرُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ اَزْوَاجاًۜ وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِه۪ٓ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ ١١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 2 | خَلَقَكُمْ | sizi yarattı |
|
| 3 | مِنْ | -tan |
|
| 4 | تُرَابٍ | toprak- |
|
| 5 | ثُمَّ | sonra |
|
| 6 | مِنْ | -den |
|
| 7 | نُطْفَةٍ | nutfe(sperm)- |
|
| 8 | ثُمَّ | sonra |
|
| 9 | جَعَلَكُمْ | sizi yaptı |
|
| 10 | أَزْوَاجًا | çift çift |
|
| 11 | وَمَا |
|
|
| 12 | تَحْمِلُ | gebe kalamaz |
|
| 13 | مِنْ | hiçbir |
|
| 14 | أُنْثَىٰ | dişi |
|
| 15 | وَلَا | ve |
|
| 16 | تَضَعُ | doğuramaz |
|
| 17 | إِلَّا | dışında |
|
| 18 | بِعِلْمِهِ | O’nun bilgisi |
|
| 19 | وَمَا | ve verilmez |
|
| 20 | يُعَمَّرُ | ömür |
|
| 21 | مِنْ | hiçbir |
|
| 22 | مُعَمَّرٍ | canlıya |
|
| 23 | وَلَا | ve |
|
| 24 | يُنْقَصُ | azaltılmaz |
|
| 25 | مِنْ | -nden |
|
| 26 | عُمُرِهِ | onun ömrü- |
|
| 27 | إِلَّا | (yazılmadıkça) |
|
| 28 | فِي |
|
|
| 29 | كِتَابٍ | Kitapta |
|
| 30 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 31 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 32 | عَلَى | göre |
|
| 33 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 34 | يَسِيرٌ | kolaydır |
|
Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılık sıfatına değinilirken, diğer taraftan da O’nun bütün yaratılmışlara ait ayrıntıların bilgisine sahip olduğu belirtilmektedir. Bu çerçevede, bir dişinin gebe kalması ve doğurması yani yeni bir canlının dünyaya gelmesinden her bir canlının ömrünün miktarına kadar evrende olup biten bütün olaylar ve incelikleri O’nun nezdinde mâlûmdur. Bir insanın ömrünün uzun veya kısa oluşu tesadüfe yahut kendiliğinden oluşa değil Allah’ın iradesine bağlıdır; bu irade değişmemek üzere levh-i mahfûz diye bilinen özel bir kayıt sistemine de bağlanmıştır. Âyetin “Bir canlının ömrünün uzun olması da kısa tutulması da mutlaka yazgıya uygun olarak gerçekleşir” şeklinde çevrilen kısmı için şu yorumlar da yapılmıştır: a) Herkesin ömrünün ne kadar olacağı tamı tamına kayıtlı olduğu gibi bunun yaşanan her günü, ayı, senesi de kaydedilmektedir. Bu cümlenin “ömründen eksilen, eksiltilen” anlamına gelen ikinci kısmından maksat işte ömrün bu bölümü yani yaşanan ve bu yönde kayda geçirilen miktarıdır; “verilen ömür” anlamına gelen birinci kısmından maksat ise ömrün kalan bölümüdür. b) Bu cümle “Bir canlının ömrünün uzatılması da kısaltılması da mutlaka yazılıdır” anlamına gelmektedir. Hadislerde belirtildiği üzere bazı sebeplerle ömür uzatılabilir veya kısaltılabilir; ama bu da Allah’ın iradesiyle olmaktadır ve O’nun ezelî ilminde mevcuttur (bir kitapta kayıtlıdır). Allah’ın bildikleri insanlar tarafından bilinmediğinden, bu durum dünya hayatının sınav düzenini ve kişinin sorumluluğunu etkilemez (Şevkânî, IV, 391-392; irade ve kader konusunda bilgi için bk. Bakara 2/7; Enfâl 8/20-23; insanın topraktan yaratılması ve nutfe hakkında bilgi için bk. Hac 22/5; Mü’minûn 23/13-14; Rûm 30/20; insanların kendi nefislerinden eşler yaratılması hakkında bk. Nisâ 4/1).
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ اَزْوَاجاًۜ
İsim cümlesidir. وَ istinâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. خَلَقَكُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamiri كُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ تُرَابٍ car mecruru خَلَقَكُمْ ‘e mütealliktir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. مِنْ نُطْفَةٍ car mecruru خَلَقَكُمْ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَزْوَاجاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَحْمِلُ damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. اُنْثٰى mukadder elif üzere lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur.
لَا تَضَعُ fiili atıf harfi وَ ‘la تَحْمِلُ ‘ya matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَضَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. اِلَّا hasr edatıdır.
بِعِلْمِه۪ car mecruru اُنْثٰى ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, إلّا متلبّسة بعلمه أو إلّا معلوما حملها له (Bilgisi olmadıkça veya onu taşıdığı bilinmedikçe) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)
وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِه۪ٓ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُعَمَّرُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. مُعَمَّرٍ lafzen mecrur, naib-i fail olarak mahallen merfûdur. لَا يُنْقَصُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la مَا يُعَمَّرُ ‘ya matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُنْقَصُ damme ile merfû, meçhul muzari fiildir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. عُمُرِه۪ٓ lafzen mecrur, naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا hasr edatıdır. ف۪ي كِتَابٍ car mecruru مُعَمَّرٍ veya عُمُرِه۪ٓ ‘nin mahzuf haline mütealliktir.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُعَمَّرُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عمر ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُعَمَّرٍ , sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ذٰلِكَ işaret ismi اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. ل harfi buud, yani uzaklık belirten harf, ك ise muhatap zamiridir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru يَس۪يرٌ ‘e mütealliktir. يَس۪يرٌ kelimesi, اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ اَزْوَاجاًۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi olan وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsned olan خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
مِنْ نُطْفَةٍ ve ona temâsül nedeniyle atfedilen مِنْ تُرَابٍ car-mecrurları, خَلَقَكُمْ fiiline mütealliktir.
جَعَلَكُمْ اَزْوَاجاً cümlesi, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile haber olan خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İnsanın yaratılış evreleri sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Ayette yaradılış evrelerinin sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır.
تُرَابٍ - نُطْفَةٍ ve اَزْوَاجاًۜ kelimelerindeki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
مِنْ ve ثُمَّ ’nin tekrarında ıtnab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ثُمَّ , istidrâc (tedrici olarak bir dereceden diğerine yükselmek) ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
جَعَلَ fiili, َ ُّوَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ ayetindeki gibi, احدث (var etti) ve انشئ (meydana getirdi) anlamları taşıdığı zaman bir mef'ûl alırken, وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذ۪ينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثاًۜ [Rahman’ın kulları olan melekleri dişi haline çevirdiler.] (Zuhruf, 43/19) ayetindeki gibi, صيّر (çevirme, başkalaştırma) anlamına geldiğinde, iki mef'ûl alır. خَلَقَ ile جَعَلَ arasındaki fark şudur: خَلَقَ lafzında, takdir (ölçüp biçme, belirleme) anlamı bulunurken, جَعَلَ kelimesinde tazmin (içine katma) anlamı vardır. Tıpkı, bir şeyden bir şeyi meydana getirmek veya halden hale sokmak yahut bir yerden bir yere nakletmek gibi. Bu ayette bu anlamlar vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/1)
وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ
Cümle atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
مِنْ اُنْثٰى ‘ya dahil olan مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir.
مِنْ اُنْثٰى ‘daki nekrelik, umum ve cins ifade eder. Zaid مِنْ harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Menfî siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.
وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ cümlesi atıf harfi وَ ‘la … تَحْمِلُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkarî kelamdır. Nefy harfinin tekrarı tekid ifade eder.
بِعِلْمِه۪ car mecruru, مِنْ اُنْثٰى ’nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِعِلْمِه۪ۜ car-mecruru, mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Yani إلا معلومًا حملُها ووضعُها .
اِلَّا istisna edatı, istisna müferrağ, بِعِلْمِه۪ۜ , umumu halden müstesnadır. بِعِلْمِه۪ۜ ‘deki min harfi mülabeset içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nefy harfi لَا ve مَا , istisna harfi اِلَّا ile kasr oluşturmuştur. Kasr, fail ile car mecrur arasındadır. اُنْثٰى maksûr/mevsûf, بِعِلْمِه۪ۜ maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Nefiy harfi مَٓا ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr, fiille car-mecrur arasındadır. تَحْمِلُ ve تَضَعُ maksûr/sıfat, بِعِلْمِه۪ۜ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Birbirine atfedilmiş iki cümlede tahsis yani; olumsuz mananın yanında bir de olumlu mana ifadesi vardır.
Veciz anlatım kastıyla gelen بِعِلْمِه۪ۜ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِلْمِ , şan ve şeref kazanmıştır.
وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى cümlesiyle وَلَا تَضَعُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
تَحْمِلُ (Gebe kalır) - تَضَعُ (Doğurur), kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, kelimeleri arasında ise tıbâk-ı selb sanatı vardır.
Ayetin bu cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Ayetin ‘kadının hamile kalması ve doğurması Allah’ın ilmi dahilinde olduğu’ zahir anlamına , Allah Teâlânın ilminin herşeyi kapladığı anlamı idmâc edilmiştir.
وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِه۪ٓ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍۜ
Cümle atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Lafzen mecrur mahallen merfu olan naib-i fail مِنْ مُعَمَّرٍ ‘daki مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir.
Kelimedeki nekrelik kıllet ifade eder. Zaid مِنْ harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Menfî siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.
وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِه۪ٓ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍۜ cümlesi atıf harfi وَ ‘la … وَمَا يُعَمَّرُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkarî kelamdır. Nefy harfinin tekrarı tekid ifade eder.
ف۪ي كِتَابٍ car mecruru, مِنْ مُعَمَّرٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nefy harfi لَا ve مَا , istisna harfi اِلَّا ile kasr oluşturmuştur. Kasr, fail ile car-mecrur arasındadır. مُعَمَّرٍ maksûr/mevsûf, ف۪ي كِتَابٍۜ maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Nefiy harfi مَٓا ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr, fiille car-mecrur arasındadır. يُعَمَّرُ ve يُنْقَصُ maksûr/sıfat, ف۪ي كِتَابٍۜ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
يُنْقَصُ fiiline müteallik مِنْ عُمُرِه۪ٓ car-mecrurundaki nekrelik, kıllet ifade eder.
ف۪ي كِتَابٍۜ car-mecrurundaki ف۪ي harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen kitap, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Kitabın münderecatı, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Kitap, Allah'ın ilmi manasında kinayedir.
وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ cümlesiyle وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِه۪ٓ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يُعَمَّرُ - مُعَمَّرٍ - عُمُرِه۪ٓ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يُعَمَّرُ - يُنْقَصُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy, مَا يُعَمَّرُ - مُعَمَّرٍ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı selb sanatı vardır.
يُنْقَصُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Kitap Levh-i Mahfuz’dur. İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre, Allah’ın kitabı ile Allah’ın ilminin kastedilmesi de mümkündür. İnsanın kendi kader sayfası da olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ
Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilene dikkat çekip zihinlerde yerleştirmek, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarmak içindir. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah’ın kudretine, bilgisine işaret edilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Cümlede عَلَى اللّٰهِ car mecruru, ihtimam sebebiyle amili يَس۪يرٌ ’a takdim edilmiştir. Çünkü kolaylık Allah’a isnad edilmiştir.
Müsned olan يَس۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Zamir makamında اللّٰهِ isminin hükmün illetini bildirmek için zahiren tekrarlanmasında, iltifat tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
Sayfadaki biri hariç bütün ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- ر ve ي - ر harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
İmtihanını kazanmak isteyen kul, gözünü aldatmalara karşı daima açık tutmalıdır. Dünya, hep mutlu edeceğim ve hep seninle kalacağım yalanlarıyla kalbe yerleşmeye çalışır. Aldatma ustası olan şeytan ise daha zamanın var diyerek, küçük günahları önemsemeyerek, Allah affeder sözleriyle nefsi rahatlatır ve hakikat için yaşamasını ertelettirir.
Ey Allahım! Bizi doğru yola ilet ve bizi bağışla. Bizi tevbe edenlerden eyle ve tevbelerimizi kabul buyur. İmanımızdaki kusurları gider ve salih ameller ile süslenmemizi nasip eyle. Dünya ile şeytanın aldatmalarından ve inkarcıların uğrayacağı azaptan Sana sığınırız. Kalplerimizin halini dünyanın ve şeytanın aldatmalarından koru; Sana olan muhabbetimizi ve imanımızı kuvvetlendir ve aldatmalara karşı zırh kıl. Dünya hayatını bize kolaylaştır ve ömürlerimizi bereketlendir.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji