24 Ekim 2025
Fâtır Sûresi 12-18 (435. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Fâtır Sûresi 12. Ayet

وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِۗ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِـغٌ شَرَابُهُ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۜ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْماً طَرِياًّ وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ وَتَرَى الْفُلْكَ ف۪يهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ  ١٢


İki deniz aynı olmaz. Şu tatlıdır, susuzluğu giderir, içimi kolaydır. Şu ise tuzludur, acıdır. Bununla beraber her birinden taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. Allah’ın lütfundan istemeniz ve şükretmeniz için gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve olmaz
2 يَسْتَوِي eşit س و ي
3 الْبَحْرَانِ iki deniz ب ح ر
4 هَٰذَا şu
5 عَذْبٌ tatlıdır ع ذ ب
6 فُرَاتٌ susuzluğu keser ف ر ت
7 سَائِغٌ (boğazdan) kayar س و غ
8 شَرَابُهُ içimi ش ر ب
9 وَهَٰذَا şu da
10 مِلْحٌ tuzludur م ل ح
11 أُجَاجٌ acıdır ا ج ج
12 وَمِنْ ve
13 كُلٍّ hepsinden ك ل ل
14 تَأْكُلُونَ yersiniz ا ك ل
15 لَحْمًا et ل ح م
16 طَرِيًّا taze ط ر و
17 وَتَسْتَخْرِجُونَ ve çıkarırsınız خ ر ج
18 حِلْيَةً süs ح ل ي
19 تَلْبَسُونَهَا takındığınız ل ب س
20 وَتَرَى ve görürsün ر ا ي
21 الْفُلْكَ gemilerin ف ل ك
22 فِيهِ orada
23 مَوَاخِرَ (denizi) yarıp gittiğini م خ ر
24 لِتَبْتَغُوا payınızı aramanız için ب غ ي
25 مِنْ -ndan
26 فَضْلِهِ lutfu- ف ض ل
27 وَلَعَلَّكُمْ ve umulur ki
28 تَشْكُرُونَ şükredersiniz ش ك ر

“Su kütlesi” diye çevirdiğimiz bahr kelimesi Arap dilinde büyük sular için kullanılır; Kur’an’da da gerek nehir gerekse deniz anlamında kullanılmıştır. 12. âyette varlıklar âlemindeki rabbânî bir hikmete, onların farklı özelliklerle ve benzer özelliklerdeki farklı nevilerle birbirinden ayırt edilebilmesi biçiminde özetlenebilecek tabiî-ilâhî kanuna değinilmekte; hepsi bir su ile sulandığı halde bazılarının yemişlerini diğerlerine üstün kılma hikmetine temas eden âyette (Ra‘d 13/4) olduğu gibi burada da yüce Allah’ın yaratışındaki sanatın inceliklerine dikkat çekilmektedir (İbn Âşûr, XXII, 279). Râzî de çoğu müfessirlerin bu âyette iki tür su örneğine iman ile küfür veya mümin ile kâfir arasında bir mukayese yapılması için yer verildiği tarzında bir yorum yaptığını hatırlattıktan sonra kendi görüşünü şöyle açıklar: Görünen o ki burada kastedilen, Allah’ın kudretine başka bir delil göstermektir. Şöyle ki, iki büyük su kütlesi görünüşte birbirine benzemekte, fakat sularının özellikleri açısından birbirinden farklılık taşımaktadır. Bu farklılıklarına rağmen ikisinde birbirine benzer durumlar da vardır; meselâ ikisinde de taze et bulunmakta, ikisinden de süs eşyası çıkarılabilmektedir. İki benzerde farklılıklar meydana getirebilen ve iki farklı şeyde benzerlikler var edebilen, ancak fiillerinde muhtar ve mutlak kudret sahibi Allah olabilir. “İki su kütlesinin bir olmadığı”na işaret etmesi de O’nun eşsiz kudretine ve iradesinin her yere nüfuz ettiğine delildir (XXVI, 10-11; ayrıca bk. Furkan 25/53).

Birçok âyette belirtildiği üzere insanlara büyük yararlar sağlayan gemilerin sularda yüzdürülmesi de Allah’ın koyduğu yasalar sayesinde gerçekleşmektedir. İbn Âşûr, “denizi yararak” şeklinde tercüme edilen kısımda geçen zarfın burada –Nahl sûresinin 14. âyetindekinden farklı olarak– öne alınmasının ve  “O’nun lutfuna nâil olmanız” diye çevrilen cümlenin başında vav harfinin bulunmamasının sebebini şöyle açıklar: Nahl sûresinde amaç Allah’ın kullarına sağladığı nimetleri hatırlatmak, burada ise amaç kendi sanatının inceliklerine ve kudretinin kanıtlarına dikkat çekmektir (XXII, 280-281. Gecenin gündüze, gündüzün de geceye katılması hakkında bk. Âl-i İmrân 3/27; İsrâ 17/12. Güneşin ve ayın belirlenmiş vadeye kadar kendi yolunu izlemesi hakkında bk. Ra‘d 13/2; ayrıca bk. Yâsîn 36/ 38-40).

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 455-456

   Ecce أجّ :   ماءٌ اُجاجٌ çok tuzlu, hararetli ve sıcak sudur. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de isim olarak 3 kez geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli acıdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِۗ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَسْتَوِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  الْبَحْرَانِ  fail olup, müsenna olduğu için ref alameti eliftir.

يَسْتَوِي  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  سوي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِـغٌ شَرَابُهُ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۜ 

 

هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِـغٌ, hal cümlesi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عَذْبٌ  haberi olup damme ile merfûdur. فُرَاتٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.  سَٓائِـغٌ  üçüncü haberi olup damme ile merfûdur. 

شَرَابُهُ  ism-i fail  سَٓائِـغٌ ‘nun faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İşaret ismi  هٰذَا  atıf harfi وَ ‘la öncekine matuftur. 

İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مِلْحٌ  haberi olup damme ile merfûdur.  اُجَاجٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:  1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَٓائِـغٌ , sülâsi mücerredi  سوغ  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْماً طَرِياًّ وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مِنْ كُلٍّ  car mecruru  تَأْكُلُونَ  fiiline mütealliktir. تَأْكُلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  لَحْماً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  طَرِياًّ  kelimesi  لَحْماً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir.  تَسْتَخْرِجُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  حِلْيَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  تَلْبَسُونَهَا  cümlesi  حِلْيَةً ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

تَلْبَسُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَسْتَخْرِجُونَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi  خرج ‘dir. 

Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. 


 وَتَرَى الْفُلْكَ ف۪يهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ 

 

Fiil cümlesidir. تَرَى  elif üzere mukadder damme üzere merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  الْفُلْكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  ف۪يهِ  car mecruru  مَوَاخِرَ ‘a mütealliktir. مَوَاخِرَ  hal olup fetha ile mansubdur. 

لِ  harfi,  تَبْتَغُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَن  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle  مَوَاخِرَ ‘ya mütealliktir.

تَبْتَغُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ فَضْلِ  car mecruru  لِتَبْتَغُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlemiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَبْتَغُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  بغي ’dır.


وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

 

İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la mukadder ta’lil cümlesine matuftur. Takdiri;  لعلّكم ترزقون ولعلّكم تشكرون (Umulur ki rızıklandırılır ve şükredersiniz.) şeklindedir. 

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb, haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كُمْ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَشْكُرُونَ  cümlesi,  لَعَلَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَشْكُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِۗ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِـغٌ شَرَابُهُ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayet menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِـغٌ شَرَابُهُ  cümlesi  الْبَحْرَانِۗ ’den haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

هٰذَا  mübteda,  عَذْبٌ  haberdir.  فُرَاتٌ  ve  سَٓائِـغٌ  ikinci ve üçüncü haberdir. 

شَرَابُهُ  izafeti,  سَٓائِـغٌ ’nun failidir.  سَٓائِـغٌ ‘un ism-i fail vezninde gelmesi fail almasına olanak sağlamıştır. 

هٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌ  cümlesi, aynı üslupta gelerek  هٰذَا عَذْبٌ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Her iki cümlede müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve  birinci cümlede mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim, ikinci ise tahkir ifade eder.

عَذْبٌ - فُرَاتٌ - سَٓائِـغٌ  ve  مِلْحٌ - اُجَاجٌۜ   gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr, مِلْحٌ - فُرَاتٌ ve  اُجَاجٌۜ  - فُرَاتٌ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab vardır.

فُرَاتٌ - اُجَاجٌ  kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.

هٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌ  cümlesiyle,  هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِـغٌ شَرَابُهُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Ayette temsilî istiare sanatı vardır. Bu misal ile mümin ve kâfir anlatılmaktadır. Suyu acı ve içilmeyen deniz kafire, suyu tatlı ve içilebilen deniz mümine benzetilmiştir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ [Bu tatlıdır, susuzluğu keser.] ve  هٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۜ [şu da tuzludur, acıdır.] cümleleri arasında mukabele sanatı vardır. Tıbâk ve mukabele sa­natlarından her biri güzelleştirici edebî sanatlardandır. Ancak tıbâk iki şey arasında, mukabele ise daha çok şey arasında olur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayette tatlı ve acı sudan kastedilen mümin ve kâfir iken konunun içecek meselesine gelmesi dolayısıyla denizden istifade etme ciheti, bağlamı değiştirmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)


وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْماً طَرِياًّ وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ 

 

Cümle atıf harfi  وَ ’la  مَا يَسْتَوِي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْ كُلٍّ  car mecruru, amili olan  تَأْكُلُونَ  fiiline takdim edilmiştir.

طَرِياًّ , mef’ûl olan  لَحْماً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Mef’ûl olan  لَحْماً ’deki nekrelik, nev, tazim ve kesret içindir.

وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  makabline atfedilmiştir. Aynı üslupta gelen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

حِلْيَةً ’in tenkiri, nev, tazim ve kesret ifade eder.

Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَلْبَسُونَهَا  cümlesi,  حِلْيَةً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

İki deniz içerdikleri su bakımından bir hükümde ortaktır ama suların özellikleri açısından farklıdır. Bu ayette iki deniz icmâlen zikredilip sonra da farklılıkları zikredildiği için leff ve neşre örnektir. Yani her iki denizden de taze et yiyorsunuz ve özellikle tuzlu denizden, takacağınız süs eşyası çıkarıyorsunuz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

"Takacağınız süs eşyası da çıkarıyorsunuz" cümlesi ya bir ara (istitrat) cümlesi olup iki deniz ile onlardaki nimetleri ve menfaatleri anlatan cümleler arasında zikredilmiştir, yahut mezkûr temsilin devamıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

"İki deniz bir değildir." Bu da tabiatın hakim olmadığını ispat eder. Burada mümin ile kâfirin veya dâr-ı İslam ile dâr-ı küfrün de temsil yoluyla farkına bir işaret vardır. Biri tatlı biri acıdır taze et, evet acı denizde tatlı balık oluyor, acı sularda da. Demek ki muhitin (okyanusların-çevrenin) tabiatı üstünde yaratıcının etkisi ile böyle de görülüp duruyor. Giyineceğiniz bir süs, bir ziynet de çıkarıyorsunuz. İnci, mercan gibi takılan ziynetler. Fakat bunların tatlı sulardan çıkarıldığı bilinmediğine göre "Her birinden" kaydına bağlanması dikkat çeken bir nokta olmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


 وَتَرَى الْفُلْكَ ف۪يهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfiyyeye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَوَاخِرَ  haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪  cümlesi, masdar teviliyle çoğul olan  مَوَاخِرَ ‘a mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَبْتَغُوا  fiiline müteallik olan  مِنْ فَضْلِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması  فَضْلِ ’nin şanı içindir.

تَأْكُلُونَ - شَرَابُهُ  ve  بَحْرَانِۗ - الْفُلْكَ - مَوَاخِرَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır. Kevnî ayetlerin sayılması, bu yüceliği vurgulama amacı taşır. 


وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

 

Ayetin fasılası, takdiri  لعلّكم ترزقون  (Umulur ki rızıklandırılırsınız) olan, mukadder istînâfa matuftur. Vukuu mümkün durumlarda kullanılan tereccî harfi  لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, gayrı talebî işaî isnaddır.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تَشْكُرُونَ , müspet muzari sıygada faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olması, hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine olan bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub ise  لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır der. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لعل  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)

Recâ harfi  لَعَلَّ  isteme anlamı için istiarre edilmiştir. Dikkat edilirse kendisine, -sanki talep edesiniz diye, şükredesiniz diye deniyormuşçasına- gerekçelendirme lâm’ının fonksiyonu icra ettirilmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Şükür için "umulur ki" manasını ifade eden harfin kullanılması, Allah'ın şükürden hoşnut olacağını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Fâtır Sûresi 13. Ayet

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۙ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍۜ  ١٣


Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve Ay’ı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir vakte kadar akıp gitmektedir. İşte bu, Allah’tır, Rabbinizdir. Mülk yalnızca O’nundur. Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يُولِجُ sokar و ل ج
2 اللَّيْلَ geceyi ل ي ل
3 فِي içine
4 النَّهَارِ gündüzün ن ه ر
5 وَيُولِجُ ve sokar و ل ج
6 النَّهَارَ gündüzü ن ه ر
7 فِي içine
8 اللَّيْلِ gecenin ل ي ل
9 وَسَخَّرَ ve buyruğu altına almıştır س خ ر
10 الشَّمْسَ güneşi ش م س
11 وَالْقَمَرَ ve ayı ق م ر
12 كُلٌّ her biri ك ل ل
13 يَجْرِي akıp gider ج ر ي
14 لِأَجَلٍ bir süreye kadar ا ج ل
15 مُسَمًّى belirtilmiş س م و
16 ذَٰلِكُمُ işte budur
17 اللَّهُ Allah
18 رَبُّكُمْ Rabbiniz ر ب ب
19 لَهُ O’nundur
20 الْمُلْكُ mülk م ل ك
21 وَالَّذِينَ
22 تَدْعُونَ yalvardıklarınız د ع و
23 مِنْ
24 دُونِهِ O’ndan başka د و ن
25 مَا değillerdir
26 يَمْلِكُونَ sahip م ل ك
27 مِنْ -na bile
28 قِطْمِيرٍ bir çekirdek zarı- ق ط م ر

  Qatmera قطمر :   قِطْمِيرٌ kavramı hurma çekirdeğinin üzerinde bulunan ince zar anlamındadır. Bu kelime önemsiz, değersiz, adi ve küçük şeyler için kullanılan bir meseldir. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de sadece bu ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri Kıtmir'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۙ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ 

 

Fiil cümlesidir.  يُولِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الَّيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي النَّهَارِ  car mecruru  يُولِجُ  fiiline mütealliktir. 

يُولِجُ  atıf harfi وَ ‘ la önceki  يُولِجُ  fiiline matuftur.

يُولِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. النَّهَارَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  فِي الَّيْلِ  car mecruru  يُولِجُ  fiiline matuftur. سَخَّرَ  atıf harfi وَ  ile  يُولِجُ  fiiline matuftur. 

سَخَّرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الشَّمْسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْقَمَرَ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّى  cümlesi, الشَّمْسَ  ve  الْقَمَرَ ‘in hali olarak mahallen mansubdur.   

İsim cümlesidir. كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. يَجْر۪ي  cümlesi, haberi olup mahallen merfûdur. 

يَجْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. لِاَجَلٍ  car mecruru يَجْر۪ي  fiiline mütealliktir.  مُسَمًّىۜ  sıfat olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُولِجُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ولج ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

سَخَّرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سخر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

مُسَمًّىۜ ; sülâsi mücerredi  سمو  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكُمُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf,  كُمُ  muhatap zamiridir. اللّٰهُ  lafza-i celâl haberi olup damme ile merfûdur.

رَبُّكُمْ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَهُ الْمُلْكُ  cümlesi, üçüncü haberi olarak mahallen merfûdur.  

İsim cümlesidir. لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْمُلْكُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.


 وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَدْعُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

تَدْعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِه۪  car mecruru  تَدْعُونَ  ‘nin mukadder mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍ  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

Fiil cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمْلِكُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ  harf-i ceri zaiddir. قِطْم۪يرٍ  lafzen mecrur, mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْ  nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۙ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Ilk cümle olan  يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

يُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir.

Aynı üslupta gelen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فِي النَّهَارِ  ve  فِي الَّيْلِ  car-mecrurlarındaki  ف۪ي  harflerinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen gündüz ve gece, mazruf mesabesindedir. Gece ve gündüz arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ  ve  يُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ  cümleleri arasında aks ve mukabele sanatları vardır. 

النَّهَارَ , يُولِجُ ,  فِي , الَّيْلِۙ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

الَّيْلِۙ - النَّهَارِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı icâb sanatları vardır.

 

وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)

Tezayüf nedeniyle birbirine atfedilen  الشَّمْسَ - الْقَمَرَۘ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı hafîy sanatları vardır. 

كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّى  cümlesi  الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ’in halidir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidâî kelamdır.

كُلٌّ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelam olan  يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّى  cümlesi haberdir. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. 

Müsnedün ileyh olan  كُلٌّ ‘deki tenkir umuma işarettir. Bu tenvine ivaz tenvini denir. Hazfedilmiş muzâfun ileyh yerine gelmiştir. Takdiri,  كوكب  (gezegen) olan muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَجْر۪ي  fiiline müteallik  لِاَجَلٍ ‘e dahil olan  لِ  harfi ihtisas ifadesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اَجَلٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.

الَّيْلِۙ - الْقَمَرَۘ  ve  النَّهَار - شَّمْسَ   gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isnadın tekrarı ve ihtisas lamı ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah, birini arttırmak, diğerini de eksiltmek ve birinin bazı kısımlarını diğerine ilave etmek suretiyle geceyi gündüzün içine sokuyor; gündüzü de gecenin içine sokuyor ve güneş ile ayı da emrine bağlı kılmıştır. Burada fiillerin farklı kipleri kullanılmış, çünkü gece ile gündüzün birbirinin içine sokulması, her zaman yenilenen bir hâdisedir. Güneş ile ayın, ilâhi emre bağlı kılınmaları ise, her zaman yenilenen bir hadise değil, yenilenen teshirin sonucudur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ 

 

Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Yüce sıfatlarla mevsûf olan Allah Teâlâ’ya işaret eden  ذٰلِكُمُ ‘da istiare sanatı vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır.  ذٰلِكُمُ , sıfat/maksur, اللّٰهُ , mevsûf/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat, ale’l mevsûftur.

İşaret ismi, müşarun ileyhi tazimden kinayedir. Birçok açıklamayı takip eden bu işaret, O'nun bu nitelikleri nedeniyle, işaretten sonra gelecek olanlara layık olduğunu vurgular. O, tek ve eşsiz Rab'dir ve egemenlik ve yetki O'na aittir, başkasına değil. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsm-i işaret ve lafza-i celâl marife kelimelerdir. Hem müsnedin hem müsnedün ileyhin marife gelmesi kasr ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 1, Gâfir Suresi 64, s. 318)

Müsnedin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ ve  رَبُّ  isimlerinin zikredilmesi tecrîd sanatı, rububiyet vasfına dikkat çekmek için zamir makamında Rab isminin zikredilmesinde iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اللّٰهُ  ve  رَبُّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İkinci haber olan  رَبُّكُمْ  izafeti, muzâfun ileyhe tazim ve teşrif ifade eder.

Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 234) 

Üçüncü müsned olan  لَهُ الْمُلْكُ  cümlesi, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُ  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْمُلْك , muahhar mübtedadır.  

Car mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , mevsûf/maksûrun aleyh, الْمُلْكُۜ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. 

Cümlede mecrurun takdimi iddiaî hasr ifadesi içindir. Yani, mülk sadece Allah’ındır, başkasının değil. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Zümer/6)

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

اَلْمُلْكُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

ذٰلِكُ  ve  ذٰلِكُمْ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, C. 5, S. 190)

Ayetin başında yer alan  ذٰلِكُمُ  şeklindeki işaret ismi yüce sıfatlarla mevsuf olan Allah Teâlâ’ya işaret eder. Uzak işaretinin kullanılması onun büyüklüğünü, yüceliğini bildirmek içindir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl Yasin,3)

ذٰلِكُمُ  mübteda,  اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ  ise müteradif haberlerdir. Ya da  اللّٰهُ , رَبُّكُمْ  iki ayrı haberdir.  لَهُ الْمُلْكُۜ  cümlesi ise وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍۜ  cümlesine yakın bir başlangıç cümlesidir. Mana reddetmiş olmasaydı, Allah lafzını ism-i işaretin sıfatı ya da atf-ı beyanı,  رَبُّكُمْ  sözünü de haber yapmak îrab hükmünce caiz olurdu. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçen kişilerin biliniyor olmasının yanında onlara tahkir ifade eder.

مِنْ دُونِه۪  car-mecruru, تَدْعُونَ ‘nin mukadder mef’ûlünün mahzuf haline mütealliktir. Halin ve mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

دُونِه۪  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

دُونِه۪  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah’la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı c. 8, s.723)

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍ  cümlesi müsneddir. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi formunda gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

مِنْ قِطْم۪يرٍ ’e dahil olan  مِنْ , zaiddir. قِطْم۪يرٍ  lafzen mecrur mahallen mansub olarak  يَمْلِكُونَ  fiilinin mef’ûlüdür. Bu kelimenin tenkiri, kıllet ifade eder. Yokluktan kinayedir. Zaid  مِنْ  harfi kelimeye “hiçbir” manası katmıştır. Menfî siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.

يَمْلِكُونَ - الْمُلْكُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ayette geçen قِطْم۪يرٍ  çekirdeğin üzerindeki zardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Fâtır Sûresi 14. Ayet

اِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَٓاءَكُمْۚ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْۜ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْۜ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَب۪يرٍ۟  ١٤


Eğer onları çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar bile çağrınıza karşılık veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları sana hiç kimse, hakkıyla haberdar olan (Allah) gibi haber veremez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنْ eğer
2 تَدْعُوهُمْ onları çağırsanız د ع و
3 لَا
4 يَسْمَعُوا işitmezler س م ع
5 دُعَاءَكُمْ sizin çağırmanızı د ع و
6 وَلَوْ şayet
7 سَمِعُوا işitseler bile س م ع
8 مَا
9 اسْتَجَابُوا cevap veremezler ج و ب
10 لَكُمْ size
11 وَيَوْمَ ve günü ي و م
12 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
13 يَكْفُرُونَ inkar ederler ك ف ر
14 بِشِرْكِكُمْ sizin ortak koşmanızı ش ر ك
15 وَلَا ve
16 يُنَبِّئُكَ hiç kimse sana haber veremez ن ب ا
17 مِثْلُ gibi م ث ل
18 خَبِيرٍ herşeyi bilen خ ب ر

Allah’tan başka kendilerine tapılan varlıkların âcizliği önceki âyetin son cümlesinde en küçük bir şeye mâlik olamadıkları ve hükmedemedikleri şeklinde belirtildikten sonra burada kendilerinden medet umulmasının ne kadar abes olduğu somut bir anlatım tarzı ile açıklanmaktadır: Onlar işitmezler, işittikleri varsayılsa bile karşılık veremezler; kıyamet günü de Allah’ın onlara vereceği bir yetenekle kendilerine yüklenen bu sıfatı tanımadıklarını beyan ederler. Müfessirler genellikle bu varlıkları putlar olarak açıklamışlardır; fakat âyetin ifadesi genel olduğu için kendilerine tanrı gözüyle bakılan insan, hayvan, ay, güneş gibi bütün varlıkların bu kapsamda düşünülmesi daha uygun görünmektedir. Bu takdirde, tanrı yerine konarak kendilerinden medet umulan veya korkulan insanların herhangi bir insan gibi işitememesi veya karşılık verememesinin değil, gizli-açık, uzak-yakın nerede ve nasıl yalvarırlarsa yalvarsınlar kendilerine tapanları işitip cevaplayamamalarının kastedildiği söylenebilir.

Son cümle açıklanırken daha çok şu noktaya dikkat çekilir: Sözde tanrıların kıyamet günü kendilerine tapanlara karşı takınacakları tavır gayb kapsamında bir olay olduğu için bunu ancak Allah Teâlâ’nın haber vermesiyle biliriz; bu sebeple “Hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan Allah gibi haber veremez” buyurulmuştur (Râzî, XXVI, 13). 

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 456-457

اِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَٓاءَكُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَدْعُو  şart fiili olup,  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يَسْمَعُوا  cümlesi şartın cevabıdır. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَسْمَعُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. دُعَٓاءَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. سَمِعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı  مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْۜ  ‘dür.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اسْتَجَابُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ  car mecruru  اسْتَجَابُوا  fiiline mütealliktir. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اسْتَجَابُوا  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi  جوب ‘dir. 

Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. 


 وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْۜ 

 

وَ  atıf harfidir. يَوْمَ  zaman zarfı  يَكْفُرُونَ  fiiline mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

يَكْفُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِشِرْكِكُمْ  car mecruru  يَكْفُرُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَب۪يرٍ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُنَبِّئُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  مِثْلُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. خَب۪يرٍ۟  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

يُنَبِّئُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَٓاءَكُمْۚ 

 

Beyanî istînâf veya ta’liliye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Şart üslubundaki terkipte  اِنْ تَدْعُوهُمْ  şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  لَا يَسْمَعُوا دُعَٓاءَكُمْ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.

Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

تَدْعُو - دُعَٓاءَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.) 

Bu ayet, makablinin mefhumu için bir izah gibi olup putlara tapanların zavallı hallerinin pek açık olduğunu ve taptıklarının, işitmeleri mümkün olmayan, cansızlar olduklarını açıklamaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah Teâlâ'nın bu ayeti de, müşriklerin şu sözlerini çürütmek içindir. "Putlara ibadet etmede, onlara yaklaşma, onlara bakma ve ihtiyaçları onlara bildirme açısından, bir izzet (şeref) vardır. Ama hiç kimse ne Allah'ı görür, ne O'na ulaşabilir." İste bunun üzerine Cenab-ı Hak, "Bunlar sizin dualarınızı duymazlar. Halbuki güzel kelimeler, Allah'a yükselir. Böylece de Allah onları dinler ve kabul eder" demek istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen terkipte  وَلَوْ سَمِعُوا , şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesi olmaksızın gelen cevap cümlesi  مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ , menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107) 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.  

İlk cümlede şart fiili muzari olarak gelerek davetin tekrarlandığına delalet etmiştir. İkinci cümlede ise şart fiili mazi fiil olarak gelmiştir. Çünkü tekrarlanacak bir durum değildir.

Kur'an-ı Kerim'in şart fiillerini kullanımı çoğunlukla böyledir. Tekrarlanan olaylarda muzari fiil, tekrarlanmayan durumlarda ise mazi fiil gelir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C. 2, Lokman Suresi s.409)

تَدْعُو - اسْتَجَابُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

لَوۡ , şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوۡ  edatını “Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır.” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre  لَوۡ  edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder.  (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 5/63)

 

وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْۜ 

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la  اِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَٓاءَكُمْۚ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir sanatı vardır.

الْقِيٰمَةِ ’nin muzâfı olan zaman zarfı  يَوْمَ , siyaktaki önemine binaen amili olan  يَكْفُرُونَ ’ye, takdim edilmiştir.

وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْۜ [Kıyamet gününde şirkinizi inkar ederler] onları Allah'a ortak koşmanızı inkâr, onun batıl olduğunu ikrar ederler ya da: ‘’Siz bize tapmıyordunuz’’, derler. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


 وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَب۪يرٍ۟

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِثْلُ  kelimesi,  يُنَبِّئُكَ  fiilinin failidir.  خَب۪يرٍ۟ ’e muzâf olmuştur. Bu izafet  مِثْلُ ’nun şanı içindir.  خَب۪يرٍ۟ ‘in nekre gelişi tazim ifade eder.

Muzafun ileyh olan  خَب۪يرٍ۟  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

يَكْفُرُونَ  -  شِرْكِ  ve  يُنَبِّئُ  - خَب۪يرٍ۟   gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ayette Bedî’ İlimleri’nden istitrat sanatı vardır.

Bu cümleden murad, onların ilâhlarının hali ile ilgili olarak ve onların bu ilâhlar hakkında iddia ettiklerinin gerçek dışı olduğu konusunda Allah'ın haber verdiği hususların tahkikidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Fâtır Sûresi 15. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ  ١٥


Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 أَنْتُمُ siz
4 الْفُقَرَاءُ muhtaçsınız ف ق ر
5 إِلَى
6 اللَّهِ Allah’a
7 وَاللَّهُ Allah ise
8 هُوَ O’dur
9 الْغَنِيُّ zengin olan غ ن ي
10 الْحَمِيدُ ve hamde layık olan ح م د

İnsanı yaratan ve onun ihtiyaçlarını en iyi bilen Cenâb-ı Allah bütün beşeriyete yönelik bir uyarıda bulunmaktadır: Allah’a muhtaç olan insanlardır, Allah ise hiçbir şeye ve hiç kimseye muhtaç değildir. Üstelik yaratılmışlar üzerindeki üstün nimetlerinden ötürü hamdedilmeye lâyık olan yalnız O’dur. Bu uyarıdan, insanın ibadete ihtiyacı olduğu, dolayısıyla din duygusunun ve Allah’a ibadet etme eğiliminin fıtrî olduğu ve baskı yöntemleriyle yok edilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. 

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 458-459

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir. النَّاسُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı  اَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِ ‘dır.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمُ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْفُقَـرَٓاءُ  haberi olup damme ile merfûdur.  اِلَى اللّٰهِۚ  car mecruru  الْفُقَـرَٓاءُ ‘ya mütealliktir.

الْفُقَـرَٓاءُ  kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsarıftır.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. هُوَ  fasıl zamiridir. الْغَنِيُّ  haberi olup damme ile merfûdur.  الْحَم۪يدُ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْغَنِيُّ - الْحَم۪يدُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَٓا  nida harfi, اَيُّ  münada, هَا  tenbih harfidir. النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.

Nidanın cevap cümlesi olan  اَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِلَى اللّٰهِ  car mecruru, الْفُقَـرَٓاءُ ‘ya mütealliktir. 

Müsned olan  الْفُقَـرَٓاءُ  ismi, kasr ifadesi için marife gelmiştir. Ayrıca müsnedin  الْ  takısıyla marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır.  اَنْتُمُ  maksûrun aleyh/mevsûf,  الْفُقَـرَٓاءُ  maksûr/ sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır.  

Cümlede mübalağa sanatı vardır. 

Haberin  الْ  ile marife olması kasır ifade eder. Bu da haberin sadece mübtedaya mahsus olması; başkasına ait olmaması demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mübteda ve haberin marife gelmesi, fakirlik sıfatını Allah'a nispetle muhatap kişilere hasretmeyi ifade eder. İzafî ve kasr-ı kalbdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayette yer alan  اَنْتُمُ  zamiri mübteda, الْفُقَـرَٓاءُ  lafzı ise haberdir. Asıl olan mübtedanın marife, haberin nekre gelmesidir. Ancak burada bu kuralın dışına çıkılarak haberin marife geldiğini görmekteyiz. Müfessirimiz bunun bir hikmete mebni olduğunu şu şekilde açıklar: الْفُقَـرَٓاءُ  lafzının marife gelmesi, onların muhtaç oluşlarındaki mübalağa içindir. Sanki aşırı derecedeki fakirliklerinden ve ihtiyaçlarının fazlalığından dolayı asıl fakirler onlardır da diğer varlıkların fakirlikleri onlarınkine nispetle önemsizdir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı) 

Şayet  الْفُقَـرَٓاءُ  kelimesini neden marife yapmış? dersen şöyle derim: Bununla onlara, kendisine şiddetle muhtaç olmaları sebebiyle fukara cinsinden olduklarını göstermek istemiştir. Her ne kadar insanlar ve diğer tüm canlılar da O’na muhtaçsalar da insanı özellikle zikretmiştir; çünkü muhtaçlık zafiyeti takip eder; muhtaç ne kadar zayıf olursa ihtiyacı o kadar artar. Allah da İnsan zayıf yaratılmıştır. (Nisâ 4/28) buyurarak ve [Sizi güçsüz olarak yaratıp…] (Rûm 30/54) buyurarak insanın zayıf olduğuna şahitlik etmiştir. Kelime nekre yapılsaydı anlam; siz muhtaçların bir kısmısınız, şeklinde olurdu. (Keşşâf) 

اَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ [Sizsiniz Allah'a muhtaç fakirler] cümlesinde müsnedin (öznenin) marife (elif lamlı) olması kasr (ancak, sadece, yalnız anlam)ı ifade eder. Yani din ve ibadet Allah'ın ihtiyacı değil, insanların ihtiyacıdır. Hem yarattıkları içinde Allah'a ihtiyacı en çok olan fakirler sadece insanlardır. İnsan  وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَع۪يفًا [İnsan da zayıf olarak yaratılmıştır.] (Nisâ, 4/28) ifadesine göre zayıf olarak yaratılmış olmakla, hangi mertebede olursa olsun hiçbir zaman Allah'a ihtiyaçtan kurtulamayacağı gibi, emaneti taşıyan insan ruhunun duyduğu ihtiyaç o kadar çoktur ki, onun yanında diğer yaratıklara fakir bile denmez. İnsanın bu ihtiyacını tatmin etmek için de Allah'tan başka mabud bulunmaz. Başkaları bir kıtmire bile malik değil Allah ise ganîdir. Hiçbir ihtiyacı olmayan ve her şeyden müstağni, tam manası ile zengin, ganî O, yalnız O'dur. O sizin ibadetinize muhtaç olmadığı gibi, bütün ihtiyaçlarınızı tatmin edebilecek güce de sahiptir. Öyle, fakat bakalım, korur gözetir mi dersiniz? Hem hamîddir. Hamd ve şükür ile kendisine tazim ve ibadet olunacak veliyy-i nimet de ancak O'dur. Gerçekte O'ndan başka nimet veren, O'ndan başka hamd ve tazime layık olan yoktur. Onun için dileklerinizi verirse, ancak O verir. Hem O kendisine hamd ettirmesini bilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

“Ey insanlar” ifadesinde kastedilenler, Kur'an'da yaygın olarak kullanıldığı üzere, müşriklerdir ve daha önce de “İşte Allah, sizin Rabbinizdir; mülk O'nundur” diyerek onlara hitap etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bu hitap, Allah'ın yüce nimetlerini ken­dilerine hatırlatmak için bütün insanlığa yapılmıştır. Yani, Ey insanlar! Siz, varlığınız ve bütün hallerinizde, hareket ve sükunetlerinizde Allah'a muhtaçsınız, Ebu Hayyân şöyle der: Bu, öğüt ve hatırlatma ayetidir. Bütün insanlar, her türlü hallerinde, Yüce Allah'ın ihsan ve nimetine muh­taçtır. Hiç kimse, bir an olsun ondan müstağni kalamaz. O, mutlak olarak varlıklara muhtaç değildir, zengindir. Verdiği nimetlerden dolayı övülmüş­tür, övgü ve senaya layıktır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

“Ey insanlar!” ve “Ey iman edenler!” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” Ve “Ey İman Edenler” Hitaplariyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)  

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allâh katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)


 وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

 

Bu cümle atıf harfi  وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  

اللّٰهُ  mübteda,  الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ  haberdir.  هُوَ , tekid ifade eden fasıl zamiridir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak tekrar zikredilmesi, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ  isimleri marife gelmiştir. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.

Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, isnadın Ayrıca müsnedin  الْ  takısıyla marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

Hasr kastedilerek bu iki isim marife olarak gelmiştir. Sadece Allah Teâlâ bu iki vasıfta kemâl derecededir. Bu iki vasıfta kemâl dereceye sahip olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir varlık yoktur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 24)

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında  وَ  olmadan gelmesi, bu vasıfların ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.

الْغَنِيُّ - الْحَم۪يدُ  sıfatlarının ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17) 

Fâtır Sûresi 16. Ayet

اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَد۪يدٍۚ  ١٦


Eğer Allah dilerse, sizi giderir ve yeni bir halk getirir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنْ eğer
2 يَشَأْ dilese ش ي ا
3 يُذْهِبْكُمْ sizi götürür ذ ه ب
4 وَيَأْتِ ve getirir ا ت ي
5 بِخَلْقٍ bir halk خ ل ق
6 جَدِيدٍ yeni ج د د
 

İlk âyetin “Yerinize yenilerini yaratır” diye çevrilen kısmı “Sizin türünüzden başka nesillere hayat hakkı tanır” şeklinde anlaşıldığı gibi, “Başka bir tür yaratır” ve “Sizin bilmediğiniz başka bir âlem var eder” tarzında da yorumlanmıştır (Şevkânî, IV, 395). Yenilerin temel özelliği ise, Allah’a itaat etme, buyruklarına uyup yasaklarından kaçınma şeklinde tasvir edilir (Taberî, XXII, 127). İbn Âşûr’un yorumuna göre burada insanlar hak ettikleri halde Cenâb-ı Allah’ın onları helâk etmeyip –sınav alanı olan dünyada– kendilerine imkân ve mühlet verdiği belirtilmektedir (XXII, 286).

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 459

اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَد۪يدٍۚ

 

Fiil cümlesidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَشَأْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يُذْهِبْكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.  

يُذْهِبْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  يَأْتِ  fiili atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. 

يَأْتِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بِخَلْقٍ  car mecruru  يَأْتِ  fiiline mütealliktir.  جَد۪يدٍ  kelimesi  بِخَلْقٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُذْهِبْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ذهب ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَد۪يدٍۚ

 

İstînâfiyye olan ayet nidanın devamı mahiyetindedir. Şart üslubunda gelen terkipte  يَشَأْ , şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir..

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يُذْهِبْكُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şartın cevabının deliliyle, يَشَأْ  fiilinin, mef’ûlünün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. ( (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)    

Aynı üslupta gelen  وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَد۪يدٍ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

بِخَلْقٍ  ibaresinin tenkirinden murad; kimsenin anlayamayacağı, bilemeyeceği bir yaratış olması ve tazim içindir.

خَلْقٍ , bu ayette, Lokman 11. ayette olduğu gibi  المَخْلُوقِ  anlamındadır. الإتْيانُ (ortaya çıkarmak) kelimesi, daha önce var olmayan ve varlıkları beklenmeyen insanları varlığa getirmek anlamında kullanılmıştır. Yani, Allah'a iman eden bir insan topluluğu yaratır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

جَد۪يدٍ  kelimesi  خَلْقٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Geldi manasındaki أتي  fiili, بِ  harfiyle getirdi manasına gelir. Fiillerin harf-i cerle farklı mana kazanması tazmin sanatıdır.

يُذْهِبْ  (giderir) - يَأْتِ  (getirir) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يُذْهِبْكُمْ  cümlesiyle,  وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَد۪يدٍ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

خَلْقٍ جَد۪يدٍ  ifadesinde istiare vardır. Çünkü onun aslı “kesmek” anlamındaki  جد ’nin masdarından türetilmiştir. Nitekim bez/kumaş, dokunduğu tezgâhtan kesildiği vakit veya giyecek kişinin giymesi için biçildiği zaman  قَدْ  جُدَّ اَلْثَوْبُ فهوجَدِيدٌ  (Kumaş yeni biçilmiştir, o yeni biçilendir) denir. Allahu a’lem, burada  ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ  (ayeti) ile kastedilen, yeniden yaratılıp mükâfat ve ceza göreceği yere iade edilmesi haliyle insanın, dokuma işlemi bittikten sonra dokuma tezgâhından kesilen bez/kumaş gibi olacağının anlatılmasıdır. (Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları) 

Fâtır Sûresi 17. Ayet

وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَز۪يزٍ  ١٧


Bu, Allah’a göre zor bir şey değildir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve, değildir
2 ذَٰلِكَ bu
3 عَلَى üzerine
4 اللَّهِ Allah
5 بِعَزِيزٍ zorlu ع ز ز

وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَز۪يزٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder. 

ذٰلِكَ  işaret ismi, مَا ‘nın ismi olup mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  muhatap zamiridir. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru بِعَز۪يزٍ ‘e mütealliktir. بِ  harf-i ceri zaiddir. عَز۪يزٍ  lafzen mecrur,  مَا ‘nın haberi olarak mahallen mansubdur. 

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde  ل  harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 142) 

عَز۪يزٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَز۪يزٍ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  يَشَأْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardr. 

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Nefy harfi  مَا , nakıs fiil  ليس  gibi amel etmiştir. مَا ‘nın haberi olan  بِعَز۪يزٍ  ’ye dahil olan  بِ , tekit ifade eden zaid harftir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ car-mecruru, ihtimam için amili olan  بِعَز۪يزٍ ’e takdim edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare sanatı vardır.  ذٰلِكَ  ile yeni yaratılışa işaret edilmiştir. Allah’ın yaratma sıfatı, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)

عَز۪يزٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin ve olumsuzluğun sübutunu artırmıştır. 

Fâtır Sûresi 18. Ayet

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ  ١٨


Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa. Sen ancak, görmedikleri hâlde Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur. Dönüş ancak Allah’adır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا ve
2 تَزِرُ çekmez و ز ر
3 وَازِرَةٌ hiçbir günahkar و ز ر
4 وِزْرَ günahını و ز ر
5 أُخْرَىٰ başkasının ا خ ر
6 وَإِنْ ve eğer
7 تَدْعُ (başkalarını) çağırsa د ع و
8 مُثْقَلَةٌ yükü ağır gelen kimse ث ق ل
9 إِلَىٰ
10 حِمْلِهَا onu taşımak için ح م ل
11 لَا
12 يُحْمَلْ taşınmaz ح م ل
13 مِنْهُ ondan (yükünden)
14 شَيْءٌ hiçbir şey ش ي ا
15 وَلَوْ ve şayet
16 كَانَ (dahi) olsa ك و ن
17 ذَا akrabası
18 قُرْبَىٰ akrabası ق ر ب
19 إِنَّمَا sen ancak
20 تُنْذِرُ uyarırsın ن ذ ر
21 الَّذِينَ
22 يَخْشَوْنَ korkanları خ ش ي
23 رَبَّهُمْ Rablerinden ر ب ب
24 بِالْغَيْبِ görmeden غ ي ب
25 وَأَقَامُوا ve kılanları ق و م
26 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
27 وَمَنْ ve kim
28 تَزَكَّىٰ ma’nen arınıp yücelirse ز ك و
29 فَإِنَّمَا şüphesiz
30 يَتَزَكَّىٰ arınmış olur ز ك و
31 لِنَفْسِهِ kendi yararına ن ف س
32 وَإِلَى ve
33 اللَّهِ Allah’adır
34 الْمَصِيرُ dönüş ص ي ر

İlk cümle sorumlulukla ilgili önemli bir ilkenin ifadesidir. Dinî sorumluluğun, kişinin âhirette vereceği hesabın temel ölçütlerinden birini ortaya koyan bu ifade aynı zamanda bir hukuk vecizesi niteliğindedir. Batı dünyası cezaların şahsîliği ilkesine ancak yakın zamanlarda ulaşabilmiştir; buna karşılık, birçok âyette değişik vesilelerle ifade edilen bu esas ilk dönemlerden itibaren İslâm âlimlerinin hukuk tefekkürünü etkilemiştir. 

Kur’an’ın inmeye başladığı sıralarda Mekke toplumunda, suçlu, dost ve yakınları yardımıyla cezalandırılmaktan kurtulabiliyordu; bu duruma bakarak bazı müşrikler de –âhiret hayatı gerçek olsa bile– dünyadaki gibi kendilerine şefaat edecekler sayesinde kurtuluşa ereceklerini ileri sürüyorlardı. Âyetin ikinci cümlesinde buna telmihte bulunulmakta ve bu düşüncenin boş bir hayalden ibaret olduğuna dikkat çekilmektedir. Zemahşerî, iki cümle arasındaki farkı belirtirken birincinin Allah’ın hükmündeki adaleti ve kimseyi kendi işlemediği bir günahtan dolayı sorumlu tutmayacağı, ikincinin ise kimsenin başkalarından yardım alarak günahından kurtulamayacağı hakkında olduğunu kaydeder (III, 272). Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, âyetin hiçbir kimsenin kendisi istese dahi başkasının günahını üstlenmeye ve onu sorumluluktan kurtarmaya gücünün yetmeyeceğini bildirmesidir. Başkalarını saptıranların hem kendi sapkınlıklarının hem de onları kötü yola itmelerinin vebalini çekmeleri ise ayrı bir konudur, bu durumda iradesini kullanmadığı için doğru yolu bırakıp kötülük işleyenlerin kendi veballeri ortadan kalkmış olmaz. Nitekim bu husus başka bazı âyetlerde ve Resûlullah’ın hadislerinde ayrıca belirtilmiştir (bk. Ankebût 29/13). Öte yandan bu âyette, Hıristiyanlık’taki Hz. Îsâ’nın bütün insanlığın günahının kefâretini hayatıyla ödediğini ifade eden “aslî günah” telakkisinin reddedildiği de söylenebilir.

Daha sonra âyette Resûlullah’ın uyarılarının kimlere fayda vereceği belirtilmekte ve samimi müminlerin iki temel özelliğine değinilmektedir: 1. Görmediği halde Allah’tan korkma yani O’na içtenlikle, tam bir teslimiyet içinde iman etme, O’na karşı gelmekten kaçınma, bu hususta bir sorumluluk ve kaygı taşıma; 2. Namazı özenle kılma yani imanını davranışlarına yansıtma, O’na kulluk görevlerini ihmal etmeme. Bu ifadeden peygamberin uyarılarının yarar sağlamasının ön şartının, muhatapların kendi bâtıl inanç ve davranışlarında inat etmemesi olduğu (Zemahşerî, III, 273), bağnazca direnenlere peygamberin yapabileceği bir şeyin bulunmadığı ve zaten görevi de olmadığı anlaşılmaktadır. “Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur” şeklinde çevrilen cümle genellikle, Allah’ın buyruklarına uyup yasaklarından kaçınma çabası içinde olanların ve iyi işler yapanların bundan yine kendilerinin yararlanacakları şeklinde açıklanmıştır.

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 459-460

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ 

 

Fiil cümlesidir. Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayeteki  يَشَأْ  fiiline matuftur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَزِرُ  damme ile merfû muzari fiildir.  وَازِرَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. Mevsuf mahzuftur. Takdiri;  نفس وازرة (Nefis, yani kişi ağırlığını yani günahını) şeklindedir.

وِزْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اُخْرٰى  muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mevsuf mahzuftur. Takdiri;  نفس أخرى (Başka nefis veya kişi) şeklindedir.


 وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَدْعُ  şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir.  مُثْقَلَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. Mevsuf mahzuftur. Takdiri;  نفس مثقلة (Kişi, ağırlık) şeklindedir. 

Mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri;  تدع نفس نفسا (Kişi kişiye dua eder.) şeklindedir. اِلٰى حِمْلِهَا  car mecruru  تَدْعُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يُحْمَلْ  cümlesi şartın cevabıdır. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحْمَلْ  sükun ile meczum meçhul muzari fiildir.  مِنْهُ  car mecruru  يُحْمَلْ  fiiline mütealliktir. شَيْءٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُثْقَلَةٌ , sülâsi mücerredi  ثقل  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.


 وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. ذَا  harfle îrab olan beş isimden biri olup,  كَانَ ‘nin haberi olarak nasb alameti eliftir.  الْقُرْبٰى  muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur.

اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.   

تُنْذِرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ‘dir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَخْشَوْنَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَخْشَوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  رَبَّهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْغَيْبِ  car mecruru failin veya mef’ûlün mahzuf haline mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. اَقَامُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www. Arapcadilbilgisi. com/ Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَقَامُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قوم ’dir. 

تُنْذِرُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نذر ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَزَكّٰى  şart fiili, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur.

Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يَتَزَكّٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لِنَفْسِه۪ۜ  car mecruru  يَتَزَكّٰى  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  اِلَى اللّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  

تَزَكّٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  زكو ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ 

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘la 16.ayetteki … يَشَأْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. 

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlu mutlak olan  وِزْرَ  ile cümle tekid edilmiştir.

لَا تَزِرُ - وِزْرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

تَزِرُ - وَازِرَةٌ - وِزْرَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Bu cümledeki kelimeler arasında var olan tenasüp, dikkat çekicidir.

Fail olan  وَازِرَةٌ ’daki nekrelik, herhangi bir manasında cins ifade eder. 

Cümlede istiare sanatı vardır. وِزْرَ  kelimesi günah manasında müstear olmuştur. Müşebbehu bih zikredildiği için istiâre-i tasrîhiyye/açık istiâre; kullanılan kelime, müştak bir kelime olduğu içinde istiâre-i tebeiyye vardır.  وِزْرَ  [ağır yük] müşebbehu bihtir (müstearun minh). Günahlar  ise müşebbehtir (müstearun leh). Câmi’; her ikisinin de etkisinin gözükmesidir. Mübalağa ifade eden bu üslupta, tecessüm sanatı da vardır.

Şayet hiçbir nefis diğerinin yükünü taşımaz deseydi ya! Neden  وَازِرَةٌ (üzerinde yük bulunan) dedi ki? dersen şöyle derim: Çünkü mana şöyledir: Yük taşıyan nefislerden her biri başkasının yükünü değil, sadece kendi yükünü taşırken görülecektir. Şayet bununla [kendi ağırlıklarını ve bunların yanında bir de diğerlerinin yüklerini mutlaka taşıyacaklar.] (Ankebût 29/13) ayetini nasıl bağdaştıracaksın? dersen şöyle derim: O ayet, sapanlar ve aynı zamanda saptıranlar içindir. Onlar kendi sapmalarının ağırlığıyla birlikte insanları saptırmanın da ağırlıklarını taşıyacaklar. Bu ise tümüyle kendi yükleridir. Bunların içerisinde başkasının işlediği günahlar yoktur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Burada ifade edilen yüklenme, ihtiyarî yüklenmedir. Bundan önceki ise, zorunlu yüklenmedir. Yani başkasının günahlarını ne zorunlu olarak, ne de ihtiyarî olarak yüklenmek mümkün değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

 وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ

 

وَ  atıf harfiyle … يَشَأْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte  تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا  şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

İsm-i mef’ûl veznindeki  مُثْقَلَةٌ , fiilin, takdiri  نفس (Kimse) olan mahzuf faili için sıfattır. Failin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. شَيْءٌ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik  مِنْهُ  car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Fail olan  شَيْءٌ ’daki nekrelik, umum ve kıllet ifade eder. Olumsuz sıygadaki nekre, selbin umum ve şumulüne işarettir.

حِمْلِهَا - لَا يُحْمَلْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır

يُحْمَلْ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Ayetteki muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)


 وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ

 

وَ , haliyedir. 

Şart üslubundaki terkipte  لَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰىۜ , şarttır. Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. كَانَ ’nin haberi olan  ذَا قُرْبٰى , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  لَا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ (ondan hiçbir şey yüklenmez.) olan cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Bu ayette birbiri ardınca ilk bakışta tamamen aynı gerçeği ifade edebileceği düşünülen iki cümle kullanılmıştır. Zemahşerî bu cümlelerin delalet ve hedef farklılığını şöyle tefsîr eder: Birinci cümlede; Allah Teâlâ’nın adaletine ve herkesi ancak kendi suçları sebebiyle muaheze edeceğine vurgu varken, ikinci cümlede; o gün mutlak manada hüküm ve yardım sahibinin yalnızca kendisi olduğuna ve Allah’ın dışında herkesten ümitlerin kesileceğine vurgu vardır.  (İsmail Bayer / Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)

Şayet  وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبٰى  (akraba bile olsa) ifadesindeki  كَانَ  fiili kime isnat edilmektedir? dersen şöyle derim:  وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ [ağır bir yük altında ezilmiş biri çağırsa] sözünden anlaşılan, yükü taşımaya çağrılan kişiye manasıdır. Şayet çağrılan neden açıkça zikredilmemiş? sıl doğru kabul edilebilir? Halbuki âmm ağır yük altında ezilenin akrabası olamaz dersen, çağrılabilecek herkesi içine alsın diye derim. Şayet âmm [genel anlamlı] bir lafzın gizlenmesi şaz dersen şöyle derim: Bu, bedel yoluyla gerçekleşen âmm lafızlardandır. Peki, كَانَ  fiilini tam kabul ederek  وَاِنْ كَانَ ذُوعُسْرَةٍ [Eli darda olan bir borçlu varsa] (Bakara 2/280) ayetinde olduğu gibi  ذُو قُرْبٰىۜ  şeklinde okuyan hakkında ne dersin? dersen şöyle derim: Kur’an’ın nazmı fiilin nakıs kabul edilmesine daha uygundur; çünkü anlam, ağır yük altında olan kişi yükleri taşınsın diye çağırsa kendisinden bu yükler alınmaz, çağırdığı akrabası da olsa şeklindedir ve bu doğru, uygun bir manadır. Ama tutar da akrabası bulunursa dersen, ayetin mana ve siyakı bozulur, dağılır. Ayrıca burada fiilin zamirinin gizlenmesine izin veren bir durum da mevcuttur. Senin delil olarak getirdiğin ayette ise bu durum söz konusu değildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ 

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş cümle, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

إِنَّمَا , kâffe (durduran engelleyen) ve mekfûfe’dir.  ماَ  zaide olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir.  إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُنْذِرُ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil cümlede teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

رَبَّهُمْ  izafeti  هُمْ  zamirinin aid olduğu kişilere tazim ve teşrif içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.

بِالْغَيْبِ  car-mecruru,  يَخْشَوْنَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle mevsûlün sılasına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107) 

اَقَامُوا الصَّلٰوةَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Namaz çadıra benzetilerek dinin direği gibi ifade edilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa ve direk olmayınca çadır da olmazsa din için de namaz öyledir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

تُنْذِرُ - يَخْشَوْنَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

بِالْغَيْبِ  kelimesi failin ya da mef‘ûlün halidir. Rablerinden, azabını görmedikleri halde çekinirler anlamındadır. Rableri onlara gözükmediği halde ondan çekinirler anlamında da olabilir; gizli, kimsenin olmadığı yerlerde anlamında olduğu da söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu kelam, zikredilen uyarılardan öğüt alanları beyan etmektedir. Yani ey Resulüm! Sen ancak bu uyarılarla, azabını görmedikleri halde, yahut insanların bulunmadığı ve kendi başlarına bulundukları zamanlarda Rablerinden korkanları ve namazı gereğince kılanları uyarabilirsin; senin uyarman ve sakındırman, senin kavminden ancak bu insanlara faydası olur; temerrüt ve inat ehline ise faydası olmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ۜ 

 

Cümle, …اِنَّمَا تُنْذِرُ  cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte şart olan  مَنْ تَزَكّٰى , isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Şart ismi  مَنِ , mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَزَكّٰى  cümlesi, haberdir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

İsim cümlesinde, müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir. 

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪  cümlesi şartın cevabıdır. Kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

İki tekit hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır. يَتَزَكّٰى  maksûr/sıfat,  لِنَفْسِه۪  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şart ve cevap cümleleri arasında müzavece sanatı vardır.

يَتَزَكّٰى - تَزَكّٰى  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

مَنْ تَزَكّٰى  [Her kim temizlenirse] ifadesi, ‘ibadetleri yapıp günahları terk ederek arınırsa’, anlamındadır;  وَمَنِ ا زَّكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِهِ  şeklinde de okunmuştur. Bu cümle, onların huşû içerisinde olduklarını ve namazı dosdoğru kıldıklarını pekiştiren bir ara cümledir; çünkü ikisi de temizlenmenin içindedir. Dönüş ancak Allah’adır ifadesi temizlenenlere yönelik bir sevap vaadidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Şayet اِنَّمَا تُنْذِرُ  ifadesi öncesiyle nasıl bitişti? dersen şöyle derim: Dilerse sizi götürür! sözünde onlara kızınca, ardından kıyamet günü ve zorluklarına karşı uyaran ifadeyi getirmiştir; sonra, sanki Peygamber (s..av) bunu onlara işittirmiş de, bu onlara hiç fayda vermemiş gibi sen ancak … uyarırsın buyurulmuştur. [Sen ancak … uyarırsın] ayeti bunun üzerine inmiştir. Ya da Allah, onların durumunu bildiğini Rasulüne (s.a.v) haber vermektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَمَنْ تَزَكّٰى [ Kim temizlenirse] günahların kirinden "ancak kendisi için temizlenir” çünkü yararı onadır. Ve men izzekkâ, feinnema yezzekki şeklinde de okunmuştur. O, ara cümlesidir, korkmalarını ve namaz kılmalarını tekid etmektedir. Çünkü ikisi de temizlenme araçlarındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu cümle, onların rablerinden korkmalarını ve namazı kılmalarını bir nevi izah etmektedir. Zira namaz, temizlenmenin en büyük unsurlarındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Şart üslubundaki matufun aleyhin haber manalı olması, bu atfı mümkün kılmıştır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  اِلَى اللّٰهِ  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ , muahhar mübtedadır.

وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ  ifadesinin takdimi fasılaya riayet yanında dönüşün Celâl isminin taşıdığı adaleti yerine getiren ve fazilet sahibi olan manalarına tenbih ve ihtimam içindir. Aynı zamanda fasılaya riayet sağlanmıştır. الْمَص۪يرُ ‘deki marifelik cins ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır. Ayette ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler, bir arada zikredilmiştir. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cümle Allah’a döndürmekle kalmaz, gereken karşılığı görürsünüz manası da taşımaktadır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.] ifadesine, Allah Teâlânın, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği beyan edilirken, zalimlerin ceza, mazlumların mükafat göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat, İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme) 

وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ  Dönüş Allah'adır.” Bu, nefsini temizlemek suretiyle sevaba nail olan kişi için bir vaattir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Sayfadaki ayetlerin çoğu  فعيل  veznindeki kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. 

Günün Mesajı
Kimse başkasının suçundan sorumlu tutulamayacağı gibi, yine kimse istese de başkasının günahını üzerine alamaz. Bu, hem Din (ve hukuk) açısından böyledir, hem de Âhirette herkes kendi başının derdine düşeceği için böyledir. Dolayısıyla, herkesin dünyaya Hz. Âdem ve Hz. Havva'nın yasak meyveden yemiş olmalarının günahıyla geldiği şeklindeki ilk günah inancı, Din (Ve suçun şahsiliğini temel bir prensip olarak kabul eden hukuk) açısından yersizdir, temelsizdir. Bu sebeple, Hz. İsa'nın —haşa Allah'ın oğlu olarak, bütün insanların bu ilk-asli günahtan temizlenmesi için çarmıhta can verdiği şeklindeki kefaret inancı da Din (ve hukukun) temel düsturlarına bütünüyle aykırıdır. Kaldı ki, Hz. Âdem ve Hz. Havva'yı yasak meyveden yemeğe Allah zorlamamıştır ki, bütün insanlara geçen bu günahın temizlenmesi için beşeri bir oğul olarak ortaya çıksın veya Kendinden böyle bir oğul üretip, Kendisi'ni veya oğlunu işkencelere ve geçici de olsa ölüme mahkum etsin. Böyle bir inanç ayrıca, bizzat Cenab-ı Allah'ın, İlâhi Din'in öğrettiği İlâh kavramıyla da asla bağdaşmamaktadır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Farklılıklar birbirinin aynısı değildir. Yeryüzünde her suyun tadı bir değildir. Kimisi tatlı, kimisi tuzludur. Gece ile gündüzün ve karanlık ile aydınlığın, kendisine has özellikleri ve güzellikleri vardır. Duymak ile dinlemek, bakmak ile görmek ya da bir şeyi hiç yapmamak ile yapmaya çalışmak bir değildir. 

Bazen dünyada bir şey için çabalarsın ama sanki hiç ilerlememişsin gibi hissedersin. Sıkılır ve bunalırsın. Çıkmak istediğin yollar, kurtulmak istediğin haller ya da bitmesini istediklerin vardır. Nefsinin sıkışmasını fırsat bilen vesveseler dirilir. Allah’a sığınmak ve dua etmek yetersiz gibi hissettirir. Halbuki dertlerinden dolayı hissettiğin derdin şiddetinin temeli, kalbinde barınan dünya sevgisindendir. 

Kalbin dünyayı sevdikçe, en ufak huzursuzlukla yıkılırsın. Sosyal, ekonomik ya da fiziksel her türlü imtihanla sarsılır durursun. Vesveselere daha çok kulak verirsin. Dünyalık huzurlara daha çok yönelirsin. Ancak dünyalık huzur geçicidir, tuzlu su içmeye benzer, kısa sürede tekrar susarsın. Bu sefer batıl yollara başvurursun. Allah muhafaza, Allah’tan başkalarından medet umarsın. Nefsin, önce sevinir. Doğru yoldasın, bu hakikaten işe yarıyor der ama bir gün o hayal de yıkılır gider. 

Kalbin ihtiyacı ve istediği Allah’tır. Büyükler der ki: gönül O’nunla dolduğunda, her şey güzelleşir. Muhabbet ile süslenir. Dünyalık depremlerden dolayı sarsılma şiddetin hafifler, kaybolur. Zira; mükemmel olmayan alemde, mükemmel olmayan halin ile en mükemmele dayanmışsındır. Bilirsin ki; O seni, senden iyi bilmektedir ve bu alemde her şey geçicidir ve dönüş O’nadır. Dünyanın anahtarını, içindeki bir şeyleri kontrol etme dürtüsünü, hissettiğin her duyguyu ve aklından geçenleri; O’na arzeder, kendini de O’na teslim edersin. 

Böyle kul olmayı ister kalp ama çabalaması zor gelir nefse. Dünyalık heyecanların arasında dikkatin dağılır. Bu bir mücadele yoludur. Dikkatin dağılsa da, moral bozmak yerine, çabalamaya devam etmeli. Yüzünü batıldan hakka, kalbini dünyadan ahirete ve ruhunu her şeyden Allah’a çevir. Allah katında, her çabanın değeri vardır. İşte bu yüzden hak yolunda hiçbir şey yapmamakla çabalamak bir değildir.

Allahım! Yazması kolay. Dinlemesi kolay. Yapması zor. Bizi; yalnız Senin için çabalayanlardan, yalnız Senden isteyenlerden ve kalbinde yalnız Sana yer verenlerden eyle. Bize rahmet ve yardım eyle. Dünyalık yalanlardan, süslü batıl yollardan, şeytanın vesveselerinden ve nefsin aceleci isteklerinden Sana sığınırız. Bildiğimiz bilmediğimiz, farkında olduğumuz olmadığımız her türlü kötülükten bizi koru. Bizi affet. Bizden razı ol.

Amin.

***

Kimisi düzenini korumaya çalışır, çoğu bir şeylerin daha iyisini ister. Kimisi engellere rağmen ilerler, çoğu başarılara ulaşmak için şartların düzelmesini bekler. Kimisi devamlı umudunu besler, çoğu diline ve kalbine doladığı karamsar cümlelerle yaşar. Kimisi Allah’a sığınmayı seçer, çoğu geçici huzurlar doğuracak sebepleri arar ve onlara sarılır. 

Sadece dünya hevesleri için yaşandıkça doğru ve yanlış seçimler arasındaki uçurum derinleşir. Kişinin kendisi de tehlikeli hallere sürüklenir. Yeryüzünde daha mutlu olmak isteyen insan için değişim şarttır.

Mutluluk kişinin içinden doğar ve değişim kişinin kendisinden başlar gibi ifadeler, her yerde ve her dilde kullanımı sonucunda, manaları yıpranmış ve birçok insanı bıktırmıştır. Bu ifadelerin doğruluk payı vardır ama buradaki mutluluk ve değişim kaynağı, kişinin dünyayı isteyen benliği değildir. Dünyalıkları seven nefse rağmen Allah’a sımsıkı bağlı kalmak için çabalayan parçadır. 

Hakiki değişim ve mutluluk için Allah’a bağlanan parçaların çoğalması gerekir. Mesela yemeği, kıyafeti, uykuyu, çalışmayı, sanatı, dostu ve daha nice basit ya da karmaşık işlerin hepsini dahi; Allah için sevip Allah için yapmalıdır. 

Zira, o zaman işler aşırılıklardan arınır ve Allah’ın rızasına uygun bir şekle bürünür. Allah için seven bir kul, Allah’ın sevdiğini arar. Allah için yapan bir kul, Allah’ın muhabbetini arzular. İşte bu yüzden, değişimin ve mutluluğun kaynağı insanın kendisidir. Dünya hayatını kendisi için değil, Allah için yaşamayı öğrenir. Kimisi buna Allah’ın rahmetiyle hemen ulaşır, çoğu sabırla bekler.

Ey Allahım! Bizi Senin için değişmek isteyen ve dünya hayatını Senin için yaşayan kullarından eyle. Yanlış yollardan ve aşırı hallerden muhafaza buyur. Bizi Senin için sevenlerden ve Senin sevmediklerinden uzaklaşanlardan eyle. Kalplerimizi dünyalıkların sevgisiyle doldurmaktan ve iki cihanda da kaybedenlere benzemekten muhafaza buyur. Bize iki cihanda da afiyet ver. Hatalarımızı düzeltmemiz için ve Sana iyi bir kul olmamız için ihtiyacımız olan doğru değişimleri bize kolaylaştır ve gönüllerimize ferahlıkla sevdir. Yaptığımız doğruları da sevdir ve kolaylaştır. Bizi hakiki manada Sana bağlanan ve Senin adınla yaşayıp ölen salih kulların zümresine kat.  

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji