بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ ١٩
Müfessirlerin genel kanaatine göre bu karşılaştırmalı örneklerin olumlu olanları hakkı, imanı, iman sahiplerini ve kavuşacakları güzellikleri; olumsuz olanları da bâtılı, inkârcılığı, inkârcıları ve kötü âkıbetlerini temsil etmektedir. Bu konudaki yorumları şöyle özetlemek mümkündür: Müminin tuttuğu yol sağlam, ufku ve basireti açık, niyet ve iradesi güçlü, yaptıkları kalıcı ve yarayışlıdır; kâfir ise ölüden farksızdır, basireti kapalı, kalbi kararmış, yaptıkları anlam kazanamamış ve boşa gitmiştir (Taberî, XXII, 128-129). Râzî bu örneklere şöyle bir izah getirir (XXVI, 16): “Gören” kelimesi mümini, “kör” kelimesi kâfiri, “aydınlık” imanı, “karanlıklar” küfrü, “gölge”rahatlığı ve huzuru, “sıcak” sıkıntıyı ve yakıcı ateşi, “diriler” müminleri, “ölüler” kâfirleri anlatmak için kullanılmıştır. Zira mümin önündeki açık yolu (dünya hayatından sonra yeni bir hayatın başlayacağını) görmekte, inkârcı ise bunu görmemektedir. Ama unutulmamalıdır ki kişinin görme duyusu ne kadar keskin olursa olsun, ışık olmazsa bir şey göremez. İşte iman ışık demektir ki gören kişinin önünü aydınlatır, küfür ise karanlığı temsil ettiğinden kâfirin hakikati görmesine engeldir. Sonra her ikisinin âkıbetine, müminin rahata ve huzura kavuşacağına, kâfirin ise sıkıntı ve yakıcı ateş ile karşılaşacağına işaret edilmiştir. Yüce Allah mümin ve kâfir hakkında bir başka örneğe daha yer vermekte, âdeta şöyle buyurmaktadır: Mümin ve kâfirin durumunu anlatmaya, gören ile körün mukayesesi bile az gelir. Çünkü âmâ bazı şeyleri idrak etmede gören ile ortak özelliğe sahiptir, kâfir ise hiçbir yararlı idrak gücüne haiz değildir, ölü gibidir. 19. âyette geçen “bir olmaz” fiilinin dirilerle ölülerden söz eden 22. âyette tekrar edilmesi de bu yorumu desteklemektedir. Öte yandan Râzî, gören ile kör mukayesesinde olumsuzluk edatının tekrar edilmeyip diğerlerinde tekrar edilmesinde şöyle bir mâna inceliği bulunduğunu belirtir: Bu tekrar tekit anlamı taşır. Birinci örnekte birbirine eşit olmama zıtlık düzeyinde değildir, diğerleri ise aynı zamanda birbirine zıttır. Şöyle ki, bir şahıs görür olabildiği gibi aynı şahıs âmâ da olabilir. Oysa karanlık ve aydınlık, gölge ve sıcak, diriler ve ölüler mahiyetleri bakımından da farklıdır; kör olma ve görür olma da böyledir, fakat âyette âmâ ile gören karşılaştırılmıştır. Aynı vücudun hem hayata hem ölüme konu olabileceği dikkate alındığında bu örneği birinciye paralel görmek mümkünse de gerçekte diri ile ölü arasındaki farklılık kör ile gören arasındaki farklılıktan çok fazladır. Daha önce belirttiğimiz üzere âmâ bazı şeyleri idrak etmede gören ile ortak özelliğe sahiptir, diri ile ölü arasında ise böyle bir ortaklık da yoktur, yani ölü sadece vasıf açısından değil işin gerçeği ve mahiyeti bakımından da diriden farklıdır (XXVI, 16; bu konuda başka görüşler için bk. Taberî, XXII, 129). Bazı müfessirlere göre ise diriler ve ölüler örneği, âlimlerle câhilleri, bazılarına göre de aklını kullananlarla aklını kullanmayanları anlatmaktadır (Şevkânî, IV, 396).
22. âyetin son cümlesinde, getirilen bütün kanıtları görmezden gelen ve inatla inkârcılığını sürdürenler kabirlerdekilere yani ölülere benzetilmiştir (İbn Atıyye, IV, 436). Bu benzetmedeki maksat, inkârcıların Resûlullah’ın bildirdiklerine kulaklarını tamamen tıkamış olduklarını belirtmek olabileceği gibi, o ne yaparsa yapsın onların iz‘anını harekete geçiremeyeceğini bildirmek olabilir (Râzî, XXVI, 18).
وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَوِي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الْاَعْمٰى fail olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. الْبَص۪يرُ atıf harfi وَ ‘la الْاَعْمٰى ‘ya matuftur.
Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi ( ى ) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle ( ى ) ile biter. Fakat çok az olarak ( ا ) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. Burada الْاَعْمٰى kelimesi maksûr isim olduğu için takdiri damme ile îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَوِي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin devamı olan müteakip ayetlerde nefiy harfinin tekrarı cümleyi tekit etmiştir.
الْاَعْمٰى - الْبَص۪يرُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Burada nefy harfi olarak لاَ değil, مَا kullanılmıştır. Çünkü onların o halleri açıklanmak istenmiştir ve bu da muzari fiilin başına geldiği zaman şimdiki zamanı ifade eden مَا harfi ile ifade edilir. لاَ harfi ise cumhura göre gelecek zamana mahsustur. Meânîn Nahvî isimli kitabımızda da incelediğimiz gibi لاَ , mutlak olarak kullanılır ve çoğunlukla istikbal kastedilir. Bu ayette ise onların gelecekteki halleri değil, ayetler geldiği zamanki halleri açıklanmak istenmektedir, dolayısıyla da مَا harfi kullanılmıştır. Rûhu'l Meânî'de başına olumsuzluk ifade eden مَا harfi gelen muzari fiilin teceddüdî istimrara delalet ettiği yazılıdır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s.224)
وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ [Kör ile, gören bir değildir] ayetinde istiâre-i tasrîhiyye vardır. Ayette kâfir köre, mümin de gören kimseye benzetilmiştir. Aralarındaki münasebet, yolun karanlıklığı ve kâfirin yol bulamaması; mümin için ise yolun açıkça görülmesi ve müminin yolu bulabilmesidir. Daha sonra, istiâre-i tasrîhiyye yoluyla, müşebbehün bih olan kör kâfir yerinde, gören kelimesi de mümin yerinde müstear olarak kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
"Körle gören bir değildir." Bu cümlede mümin ile kâfirin temsili olmak üzere yukarıdaki "Hem iki deniz eşit olmuyor" (Fâtır, 35/12) ayeti üzerine matuf denilmiş ise de "Fakat sen ancak Rablerinden korkanları sakındırırsın." (Fâtır, 35/18) hükmünün açıklamasının devamında istinaf (yeni bir cümle) olması bizce daha uygundur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Körle, gören bir değildir. Bu ifade kâfir ve mümin için bir benzetmedir. Şüphesiz mümin, kurtuluş yolunu görüp o yola giren kimsedir. Kâfir ise böyle değildir. Körle, gören belli duyu açısından bir olmadıkları gibi aynı şekilde kâfirle mümin iç idrak açısından da bir değildir. Kör, gözden; kâfir de basiretten mahrumdur. Hatta kâfir, hakkı idrak eden körden daha kötü bir durumdadır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Hz. Peygamber (s.a.v)'den önce kâfirler, sapıklık içinde idiler. Adeta kör gibiydiler. Yolları ise, karanlıktı. Sonra, Hz. Peygamber (s.a.v) gelip, onlara yollarını açıklayınca ve onlardan bir kısmı da hidayete erince, artık gören kimseler oldular. Yolları da, bir nûr gibi aydınlık... İşte bu sebeple Cenab-ı Hak, "Bisetten önce küfür üzerinde bulunan ile, bundan sonra imana ulaşan kimse bir olmaz" buyurdu. Binaenaleyh Hz. Muhammed (s.a.v) zamanında küfür imandan, kâfir de müminden önce olunca, önce olan başta zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ: karanlıklar ile nûr, gölge ile sıcak ve ölüler ile diriler arasında olumsuzluk edatı olan لَا 'yı tekrarlamış, ama kör ile gören kelimeleri arasında bunu tekrarlamamıştır. Çünkü buradaki tekrar, tekid ve (kelimeler arasındaki) tezat manadan dolayıdır. Karanlıkla nur, gölge ile sıcak arasında bir zıddiyet vardır. Karanlık aydınlığa aykırı olup onun zıddıdır. Ama kör ile görene gelince, böyle değildir. Aksine tek bir şahıs, bazan, önce görür de, sonra gözünden ötürü kör olabilir. Binâenaleyh kör ile gören arasında ancak vasıf cihetinden bir aykırılık ve tezat bulunur. Gölge ile sıcağa gelince, bunlar arasındaki aykırılık zatîdir. Çünkü gölgeden murad, sıcaklık ve soğukluğun olmayışıdır. İşte, buradaki aykırılık mükemmel ve tam olunca, Cenab-ı Hak onu, edatı tekrarlamak suretiyle tekid etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُۙ ٢٠
وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. الظُّلُمَاتُ mahzuf fiilin faili olup damme ile merfûdur Takdiri; تستوي (Eşit olur) şeklindedir.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. النُّورُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُۙ
Önceki ayetin devamı olan ayette وَ atıf, لَا nafiyedir.
لَا الظُّلُمَاتُ ve لَا النُّورُۙ , önceki ayetteki الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ kelimelerine tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir. Nefy harfi olumsuzluğu tekid içindir.
الظُّلُمَاتُ - النُّورُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Bu ayet-i kerimede الظُّلُمَاتُ ve النُّورُ müstear olmuştur. الظُّلُمَاتُ ile küfür ve dalalet, النُّورُ ile iman ve hidayet kastedilmiştir. Çünkü kafir, küfrü içinde kaybolmuştur, nereye nasıl gideceğini bilmez bir haldedir. Önündeki hakikatlerden habersizdir. Sonunda helak olur. İman ise nur gibidir. Her yer aydınlıktır. Sonunda kurtuluş vardır. Mümin gideceği yeri apaçık görerek yürür. İki kelime de camiddir, dolayısıyla istiareler de asliyyedir. Bu kelimeler aynı zamanda müstearun minh oldukları için tasrîhiyyedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
الظُّلُمَاتُ (Karanlıklar) çoğul, النُّورُۙ (ışık) tekil olarak zikredilmiş, çünkü batılın çeşitleri çoktur; hak ise bir tanedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُۚ ٢١
وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. الظِّلُّ mahzuf fiilin faili olup damme ile merfûdur. Takdiri; تستوي (Eşit olur) şeklindedir.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. الْحَرُورُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُۚ
وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ kelimeleri 19. ayetteki الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ kelimelerine atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezâyüftür.
Ayetteki nefy harfi لَا ’nın tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الظِّلُّ - الْحَرُورُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
الْحَرُورُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Şayet atıf وَ ’ıyla gelen bu لَا nedir? dersen şöyle derim: Nefy cümlesinde وَ olduğunda bu لَا ile gelir ve olumsuzluk anlamını pekiştirir. Bu وَ ’lar arasında fark var mı? dersen şöyle derim: Bazısı iki kelimeyi iki kelimeye, bazısı da tek kelimeyi tek kelimeye atfeder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
الظِّلُّ (gölge) ile الْحَرُورُ (sıcak) da, sevap ile azâp da bir olmaz. لَا edatları eşitliği olumsuz kılmak içindir. Her iki şıkta tekrarı da tekidi artırmak içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
الْحَرُورُ faûl veznindedir, حار 'dan gelir, daha çok sıcak rüzgâra denir. Şöyle de denilmiştir: Gündüz esene سَمُوم , gece esene de حَرُور denir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ: karanlıklar ile nûr, gölge ile sıcak ve ölüler ile diriler arasında olumsuzluk edatı olan لَا 'yı tekrarlamış, ama kör ile gören kelimeleri arasında bunu tekrarlamamıştır. Çünkü buradaki tekrar, tekid ve (kelimeler arasındaki) tezat manadan dolayıdır. Karanlıkla nur, gölge ile sıcak arasında bir zıddiyet vardır. Karanlık aydınlığa aykırı olup onun zıddıdır. Ama kör ile görene gelince, böyle değildir. Aksine tek bir şahıs, bazan, önce görür de, sonra gözünden ötürü kör olabilir. Binâenaleyh kör ile gören arasında ancak vasıf cihetinden bir aykırılık ve tezat bulunur. Gölge ile sıcağa gelince, bunlar arasındaki aykırılık zatîdir. Çünkü gölgeden murad, sıcaklık ve soğukluğun olmayışıdır. İşte, buradaki aykırılık mükemmel ve tam olunca, Cenab-ı Hak onu, edatı tekrarlamak suretiyle tekid etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَا يَسْتَوِي الْاَحْيَٓاءُ وَلَا الْاَمْوَاتُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُسْمِــعُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُسْمِــعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ ٢٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve olmaz |
|
| 2 | يَسْتَوِي | eşit |
|
| 3 | الْأَحْيَاءُ | dirilerle |
|
| 4 | وَلَا | ve |
|
| 5 | الْأَمْوَاتُ | ölüler |
|
| 6 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 7 | اللَّهَ | Allah |
|
| 8 | يُسْمِعُ | işittirir |
|
| 9 | مَنْ | kimseye |
|
| 10 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 11 | وَمَا | yoksa değilsin |
|
| 12 | أَنْتَ | sen |
|
| 13 | بِمُسْمِعٍ | işittirecek |
|
| 14 | مَنْ | kimselere |
|
| 15 | فِي | içindeki |
|
| 16 | الْقُبُورِ | kabirler |
|
وَمَا يَسْتَوِي الْاَحْيَٓاءُ وَلَا الْاَمْوَاتُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَوِي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الْاَحْيَٓاءُ fail olup damme ile merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. الْاَمْوَاتُ atıf harfi وَ ’la الْاَحْيَٓاءُ ‘ya matuftur.
يَسْتَوِي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ اللّٰهَ يُسْمِــعُ مَنْ يَشَٓاءُۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُسْمِــعُ مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُسْمِــعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
يُسْمِــعُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سمع ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَمَٓا اَنْتَ بِمُسْمِــعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
اَنْتَ munfasıl zamir مَٓا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. مُسْمِــعٍ lafzen mecrur, مَٓا ‘nın haberi olarak mahallen mansubdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , ism-i fail مُسْمِــعٍ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. فِي الْقُبُورِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْمِــعٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا يَسْتَوِي الْاَحْيَٓاءُ وَلَا الْاَمْوَاتُۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la istînafa yani 19. ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. مَا , nafiyedir. Nefy harfinin tekrarı tekid ifade eder.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Rûhu'l Meânî'de başına olumsuzluk ifade eden مَا harfi gelen muzari fiilin teceddüdî istimrara delalet ettiği yazılıdır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.224)
Cümlede istiare sanatı vardır. الْاَحْيَٓاءُ ve الْاَمْوَاتُۜ kelimeleri iman ve delalet için müstear olmuştur. Müstearun minh الْاَحْيَٓاءُ ve الْاَمْوَاتُۜ kelimeleri zikredilip, müstearun leh olan iman ve küfür hazf edilmiştir.
Tezat nedeniyle birbirine atfedilmiş الْاَحْيَٓاءُ - الْاَمْوَاتُۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Cenab-ı Hak, [(Hülasa) dirilerle ölüler bir olmaz] buyurmuştur. Yani, "Allah'ın indirdiğine iman eden müminler ile, kendilerine apaçık ayetler okunduğu halde bunlardan yararlanmayan ölüler bir olmaz" demektir. İşte bu kimseler, iman eden kimselerin imanından sonradırlar. Cenab-ı Hak, müminlerin hayatı, (iman sayesinde) hayat bulmaları, muannit kâfirlerin ölümünden önce bulunduğu için o kâfirleri müminlerden sonra zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Zuhaylî’nin ifadesiyle 19-22. ayet-i kerîmelerdeki الْاَعْمٰى - الْبَص۪يرُۙ ve النُّورُۙ - الظُّلُمَاتُ ve الْحَرُور - الظِّلُّ ve الْاَحْيَٓاءُ - الْاَمْوَاتُ kelimeleri arasında tıbâk bulunmaktadır. O, tefsir kısmında şu açıklamaları yapmaktadır: Kör ile gören, karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz. Bu, Allah Teâlâ’nın müminler ve kâfirler için verdiği bir örnektir. Birbirine zıt, hakikatleri ve faydaları farklı olan bu şeyler birbirine eşit olmadığı gibi Allah’ın dinini görmeyen, tanımayan kâfir ile doğru yolu tanıyan, buna uyan ve boyun eğen mümin de birbirine eşit olmaz. Küfür karanlıklarıyla iman nuru veya batıl ile hak ya da sevap ve ceza yahut cennet ve cehennem bir olmaz. Mümin hakkı işiten ve gören, dünya ve ahirette doğru yol üzere bir nur içinde yürüyen, nihayetinde cennetlere yerleşecek olan kimsedir. Kâfir ise hakkı görmeyen ve duymayan, çıkışı olmayan karanlıklarda yürüyen, dünya ve ahirette sapıklığı ve azgınlığı içinde kaybolan, sonunda sıcak/yakıcı cehenneme yerleşecek olan kişidir. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Yani kalpleri, gönülleri ve hissiyatı diri olan müminlerle, kalpleri ve duyguları ölü kafirler bir olmaz. Bu misaller mümin, iman ve akıbeti ile kâfir, küfür ve akıbetinin misalleridir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
اِنَّ اللّٰهَ يُسْمِــعُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُسْمِــعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ
Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Lafza-i celal mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُسْمِعُ مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi haberdir.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, teberrük ve telezzüz amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı vardır.
يُسْمِعُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَمَٓا اَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ cümlesi, isti’nâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi مَٓا , nakıs fiil ليس gibi amel etmiştir. مَٓا ‘nın haberi olan بِمُسْمِعٍ ‘ye dahil olan بِ , tekit ifade eden zaid harftir.
İsm-i fail vezninde gelen بِمُسْمِعٍ ‘in mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası mahzuftur. فِي الْقُبُورِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اِنَّ اللّٰهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَٓاءُۚ cümlesiyle, وَمَٓا اَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ cümlesi arasında, mukabele ve tertipli leff ve neşir sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يُسْمِعُ - مُسْمِعٍ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Sen, kabirde bulunanlara işittirecek değilsin.] ifadesine, kafirler için yapacağı birşey olmadığı, üzülmemesi gerektiği anlamı idmâc edilmiştir. Hz.Peygambere destek anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
مَٓا اَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ [Sen mezarlardakilere duyuracak değilsin] bu küfürde ısrar edenleri ölülere benzetmenin terşihidir (müşebbehün bihin mülayimidir) ve umutlarını kesmek için mübalağadır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu ayette maksat, Hz Peygamber (s.a.v)'i teselli etmektir. Çünkü Cenab-ı Hak peygamberine, onlara fayda veremeyeceğini ve onlara duyuramayacağını beyan edince, peygamberine, "Bunlara ancak Allah duyurur, dinletir. Çünkü O, sağır bir kaya parçası dahi olsa, dilediği kimselere ve istediği kimselere dinletir ve duyurur. Sen ise, kabirdekilere (yani onlar gibi olan kâfirlere) duyuramazsın. Binaenaleyh, onların hesabından hiçbir şey sana terettüp etmez" buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelam, küfürde ısrar eden kâfirlerin ölülere benzetilmesinin bir takviyesi mahiyetinde olup Peygamberimizin, onların imana gelmesinden umudunu tamamen kesmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنْ اَنْتَ اِلَّا نَذ۪يرٌ ٢٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنْ | değilsin |
|
| 2 | أَنْتَ | sen |
|
| 3 | إِلَّا | başka |
|
| 4 | نَذِيرٌ | uyarıcı(dan) |
|
Bu âyetlerde kendisine, ilâhî mesajı bütün insanlığa ulaştırma gibi ağır bir görev yüklenmiş olan ve yakın çevresindeki birçok insanın şirk batağından çıkmamak için direndiklerini gördüğünden ruhen daralmış bulunan Resûl-i Ekrem teselli edilmekte, onun, insanları uyarmakla görevli olduğu ve herkesi imana getirmek gibi bir vazifesinin bulunmadığı bildirilmekte, önceki peygamberlerin durumları hatırlatılarak mâneviyatını yüksek tutması istenmektedir.
24. âyetin son cümlesi, ilâhî mesajın ve tevhid çağrısının bütün insanlığı kapsayacak biçimde peygamberler vasıtasıyla ulaştırıldığını ifade etmektedir. Her topluluğa Allah tarafından bir uyarıcı gönderilmiş, uzun veya kısa bir süre uyarıcının mesajı korunmuş, sonra unutulmuş (araya fetret yani mesajın unutulduğu, bozulduğu bir süre girmiş), arkadan yeni bir uyarıcı gönderilmiştir. Burada bu ifadeye yer verilmesindeki maksat iki şekilde açıklanabilir: a) Kendi toplumunda şiddetli baskı ve eziyetlere mâruz kalan Resûl-i Ekrem’e önceki peygamberlerin de benzeri durumlarla karşılaştığını hatırlatıp ona direnme gücü aşılamak (ki 25. âyet bu yorumu destekler niteliktedir), b) Hz. Muhammed’in daha önce hiç karşılaşılmamış bir görev iddiasıyla ortaya çıkmış olmadığına dikkat çekmek ve böylece Kur’an’ın muhataplarını kendilerini bağlayan bir argüman üzerinde düşünmeye çağırmak. Bu durumda onlara düşen, peşinen reddetmek yerine onun gerçek bir peygamber olup olmadığını araştırmak olacaktır (Râzî, XXVI, 18).
اِنْ اَنْتَ اِلَّا نَذ۪يرٌ
İsim cümlesidir. اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. نَذ۪يرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
نَذ۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ اَنْتَ اِلَّا نَذ۪يرٌ
Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mütekellim Allah Teala, muhatap Hz. Peygamber’dir.
Kasrla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنَا۬ mevsuf/ maksûr, نَذ۪يرٌ sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Müsned olan نَذ۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Sen, ancak bir uyarıcısın.] ifadesine, Hz.Peygamberin sadece uyarıcı olduğu beyan edilirken, tebliğe muhatap kimselerden inanmayanlar için yapacağı birşey olmadığı, üzülmemesi gerektiği anlamı idmâc edilmiştir. Hz.Peygambere destek anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Bu ayette de önceki ayet gibi Peygamber Efendimiz’in inandığı iki şey bire indirildiği için yine kasr-ı ifrad olmuştur. Çünkü o, kavminin hidayetini çok arzu ediyordu. Bu konuda o kadar hırslıydı ki; kendisinde inzâr sıfatı yanında, dalalet ve kibirlenmekte ısrar eden kavmine hidayet etme kudreti olduğuna inanıyormuş menzilesine konularak, bu ikinci inancı, yani bu kudret reddedilmiştir. Böylece ifrad kasrı olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümlede tahsis yani; olumsuz mananın yanında bir de olumlu mana ifadesi vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنْ اَنْتَ اِلَّا نَذ۪يرٌ ‘ de kasr-ı izafî vardır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ, yine peygamberini teselli etmek için, اِنْ اَنْتَ اِلَّا نَذ۪يرٌ [Sen gelecek tehlikeleri haber verenden başka bir kimse değilsin] buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ ٢٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّا | şüphesiz biz |
|
| 2 | أَرْسَلْنَاكَ | seni gönderdik |
|
| 3 | بِالْحَقِّ | gerçek ile |
|
| 4 | بَشِيرًا | müjdeleyici |
|
| 5 | وَنَذِيرًا | ve uyarıcı |
|
| 6 | وَإِنْ | ve yoktur |
|
| 7 | مِنْ | hiçbir |
|
| 8 | أُمَّةٍ | millet |
|
| 9 | إِلَّا | olmayan |
|
| 10 | خَلَا | (gelip) geçmiş |
|
| 11 | فِيهَا | içinde |
|
| 12 | نَذِيرٌ | bir uyarıcı |
|
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَرْسَلْنَاكَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَرْسَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
بِالْحَقِّ car mecruru اَرْسَلْنَاكَ ‘deki failin veya mef’ûlun bihin mahzuf haline mütealliktir. بَش۪يرًا kelimesi اَرْسَلْنَا ‘nın mef’ûlunun hali olup fetha ile mansubdur. نَذ۪يرًا atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اَرْسَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
بَش۪يرًا - نَذ۪يرًا , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ harf-i ceri zaiddir. اُمَّةٍ lafzen mecrur, mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır.
Fiil cümlesidir. خَلَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. ف۪يهَا car mecruru خَلَا fiiline mütealliktir. نَذ۪يرٌ fail olup damme ile merfûdur.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz.Peygamber’dir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ cümlesi اِنَّ ‘nin haberidir.
İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
اَرْسَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
بِالْحَقِّ car-mecruru, اَرْسَلْنَاكَ ‘deki mef’ûlün mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Birbirine tezat nedeniyle atfedilen بَش۪يراً ve نَذ۪يراً kelimeleri اَرْسَلْنَاكَ ’nin mef’ûlünden haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
وَنَذ۪يرًا [korkutucu] - بَش۪يرًا [müjdeleyici] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder.
Ayetin sonunda tekrar zikredilen بَش۪يراً kelimesinde irsâd sanatı vardır.
بِالْحَقِّ ifadesi iki zamirden birinin halidir; anlamı da ‘hak olduğun -ya da olduğumuz- halde’ şeklindedir. بِالْحَقِّ , mastarın sıfatı da olabilir ki bu durumda anlam; hak ile birlikte bulunan bir göndermeyle, olur. Bir diğer ihtimal ise بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۜ kelimelerine müteallik olmasıdır. Bu takdirde; gerçek olan bir vaat ile uyaran, gerçek olan bir azap ile korkutan biri olarak anlamında olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ
İstinâfa atfedilen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümleye dahil olan nefiy harfi اِنْ , kasır ifadesi içindir.
Kasr nedeniyle cümle ‘Her ümmet için bir nezir vardır’ ‘Aralarında nezir olmayan hiçbir ümmet yoktur‘ şeklinde olumlu ve olumsuz olmak üzere iki mana kazanmıştır.
Birden çok unsurla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اُمَّةٍ , lafzen mecrur mahallen merfû olarak mübtedadır. مِنْ tekid ifade eden zaid harftir.
اُمَّةٍ ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ cümlesi haberdir. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Haber olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur ف۪يهَا , konudaki önemine binaen, fail olan نَذ۪يرٌ ’a takdim edilmiştir.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ile haber arasındadır. اُمَّةٍ maksûr/mevsûf, خَلَا maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, zaid harf, isim cümlesi, isnadın tekrarı ve kasr sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
نَذ۪يرٌ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
ف۪يهَا car-mecrurundaki اُمَّةٍ ’ya aid zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen ümmet, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Ümmet ile nezir arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Cenab-ı Hak, şu iki hususu anlatmak için, وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا ف۪يهَا نَذ۪يرٌ [Hiçbir ümmet müstesna olmamak üzere, mutlaka her ümmette bir uyarıcı, elçi bulunmuştur] buyurmuştur;
1) Peygamberin kalbini teselli etmek için... Çünkü böylece Cenab-ı Hak, başkalarının da kendisi gibi, kavminin eziyetlerine katlanmış olduğunu bildirmektedir.
2) Onu kabul etmesini, kavmine ilzam etmek... Çünkü Hz Muhammed (s.a.v), peygamberlerin ilki değildir. O ancak, diğerleri gibi o peygamberlerin iddia ettiği şeyleri iddia etmiş ve o şeyleri anlatmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ ٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 2 | يُكَذِّبُوكَ | seni yalanlıyorlarsa |
|
| 3 | فَقَدْ | elbette |
|
| 4 | كَذَّبَ | yalanlamışlardı |
|
| 5 | الَّذِينَ | kimseler de |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | قَبْلِهِمْ | bunlardan önceki |
|
| 8 | جَاءَتْهُمْ | onlara getirmişlerdi |
|
| 9 | رُسُلُهُمْ | elçileri |
|
| 10 | بِالْبَيِّنَاتِ | açık kanıtlar |
|
| 11 | وَبِالزُّبُرِ | ve sahifeler |
|
| 12 | وَبِالْكِتَابِ | ve Kitap |
|
| 13 | الْمُنِيرِ | aydınlatıcı |
|
Ceye'e جيأ :
جاء fiilinin mastarı olan مَجِيء sözcüğü الإتيان gibi gelmek anlamındadır ancak farkı ondan daha genel olmasıdır. Çünkü الإتيان rahat bir şekilde gelmeyi anlatır, bazen elde edilmemiş olsa da kasıt itibarıyla getirilmek istenen şey için de söylenebilir. مَجِيء ise sadece meydana gelen şeyler için geçerlidir.
Yine جاء fiili hem soyut hem somut şeyler için de kullanılabilir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sadece sülasi fiil olarak 278 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُكَذِّبُو şart fiili, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
كَذَّبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِهِمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُكَذِّبُو fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ
Cümle, ism-i mevsûlun hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. جَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamiri هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِالْبَيِّنَاتِ car mecruru جَٓاءَتْ fiiline müteallik olup cer alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. بِالْكِتَابِ cer mecruru atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. الْمُن۪يرِ kelimesi الْكِتَابِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُن۪يرِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ
Ayet, önceki ayetteki …اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ cümlesine وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz.Peygamber’dir.
Şart üslubundaki terkipte اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
Şart cümlesi olan يُكَذِّبُوكَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Allah Teâlâ, önceki kavimlerin de peygamberleri yalanladıkları haberini verdiği bu cümlenin maksatları arasında Rasulullah’a (s.a.v) destek olmak manası vardır. Bu idmâc sanatıdır.
كَذَّبَ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِهِمْ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri tahkir ve sonraki haber dikkat çekmek içindir.
يُكَذِّبُوكَ - كُذِّبَتْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يُكَذِّبُوكَ ve كَذَّبَ fiilleri, تفعيل babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamlardan en fazla öne çıkanı fiilde veya failde olan kesrettir.
كَذَّبَ fiili, resul ve enbiyayı yalanlayanlarla beraber kullanıldığında ب ile müteaddi olmaz. (Ahmet Bessam Sâi, Mucize, c.2, s.228)
Bu ayette Peygamber (s.a.v) teselli edilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَدْ mazi fiille kullanıldığında tahkik ifade eder. Ayrıca mazi fiil ile geldiğinde, yapılacak işin yaklaştığını göstermek üzere, takrib manasında kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fasılla gelen جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ cümlesi, ism-i mevsûlden hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. و ’la gelmeyen bu hal cümlesi bu durumun, sürekli bir özellik olduğuna işaret eder. Hal sahibinin durumunu tekid ifade ettiği için fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tekid edici halin başına وَ gelmez.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Birbirine atfedilmiş بِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ car mecrurları بِالْبَيِّنَاتِ ‘e matuftur. Cihet-i câmia tezayüftür.
Car mecrurlar, رُسُلُهُمْ ’un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْمُن۪يرِ kelimesi الْكِتَابِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الْكِتَابِ الْمُن۪يرِ ifadesinde istiare sanatı vardır. İsm-i fail vezninde gelen الْمُن۪يرِ , aydınlatan demektir. ‘Yol gösteren’ manasında müsteardır. Kitabın, الْمُن۪يرِ ile sıfatlanmasıyla gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Câmi’, her ikisinde de bulunan hedefe ulaştırma özelliğidir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Geldi anlamındaki جَٓاءَ fiili, بِ harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ : Bir cümlede fail âkil, cem’i müzekker-i gayr-i salim veya cem’i müennes-i gayr-i salim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve Müenneslik Uyumu)
Beyyinât; peygamberliğin doğruluğuna tanıklık eden deliller yani mucizelerdir. الزُّبُرِ ise sahifeler anlamındadır. Aydınlatıcı bir kitap ile Tevrat, İncil ve Zebur gibi kitaplar kastedilmiştir. Her ne kadar bir kısmı -yani açık deliller- tüm peygamberlerde, bir kısmı -yani kitap ve sahifeler- bazılarında bulunuyorsa da, bu zikredilenler peygamber cinsine ait olduğundan, peygamberlerin tümüne mutlak olarak isnat edilmişlerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ثُمَّ اَخَذْتُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ۟ ٢٦
ثُمَّ اَخَذْتُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَخَذْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
ثُمَّ ; Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ۟
İsim cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَيْفَ istifhâm ismi كَانَ ‘nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur. نَك۪يرِ۟ kelimesi كَانَ ‘nin muahhar ismi olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır.
ثُمَّ اَخَذْتُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
Ayet tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle önceki ayetteki şartın cevabı olan … فَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
اَخَذْتُ fiilinin mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri tahkir ve sonraki haber dikkat çekmek içindir.
Zamir makamında bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle tekrar zikredilmesinde iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.
Burada, zamir (onları) kullanılmayıp الَّذ۪ينَ كَفَرُوا denilmesi, onları küfürle zemmetmek ve azaba uğratılmalarinin sebebinin de bu olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ۟
Ayetin son cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan isim cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır.
كَيْفَ istifham ismi, كَانَ ’nin mukaddem haberidir. Bu, takdim-tehir sanatıdır. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.
Lafzen mecrur mahallen merfu olan نَك۪يرِ , nakıs fiil كَانَ ’nin muahhar ismidir. Kelimenin sonundaki kesra, mahzuf muzafun ileyh olan mütekellim zamirinden ivazdır. Muzâfun ileyhin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif aynı zamanda fasılaya riayeti sağlamıştır.
Sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
نَك۪يرِ ifadesinde muzâfun ileyhin fasılaya riayet için hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
نَك۪يرِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Buradaki istifham tacîb (hayret uyandırma) ifade eder. نَك۪يرِ , inkârın şiddetini ifade eden bir isimdir. Burada ikabın (cezanın) şiddeti için kinaye olarak kullanılmıştır. Muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri hafifletmek ve fasılaya riayet için hazf edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki, ["Bak ki benim inkârım nasıl imiş!"] ifadesi, daha önce bilineni iyice anlatmak için sorulmuş bir sorudur: Onlar Allah'ın, kendilerini alabildiğine inkâr ettiğini, yani yadırgadığını ve hoşlanılmayacak bir işi, yani köklerini kazıyacak bir azabı başlarına getireceğini biliyorlardı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ۟ , onların uğratılacakları ilâhî azabın pek korkunç ve şiddetli olacağını bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهَاۜ وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ ب۪يضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَاب۪يبُ سُودٌ ٢٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi |
|
| 3 | أَنَّ | elbette |
|
| 4 | اللَّهَ | Allah |
|
| 5 | أَنْزَلَ | indirdi |
|
| 6 | مِنَ | -ten |
|
| 7 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 8 | مَاءً | su |
|
| 9 | فَأَخْرَجْنَا | böylece çıkardık |
|
| 10 | بِهِ | onunla |
|
| 11 | ثَمَرَاتٍ | meyvalar |
|
| 12 | مُخْتَلِفًا | çeşit çeşit |
|
| 13 | أَلْوَانُهَا | renkleri |
|
| 14 | وَمِنَ | ve |
|
| 15 | الْجِبَالِ | dağlardan |
|
| 16 | جُدَدٌ | yollar |
|
| 17 | بِيضٌ | beyaz |
|
| 18 | وَحُمْرٌ | ve kırmızı |
|
| 19 | مُخْتَلِفٌ | değişik |
|
| 20 | أَلْوَانُهَا | renklerde |
|
| 21 | وَغَرَابِيبُ | ve taşlar |
|
| 22 | سُودٌ | kara |
|
Dikkatlerimizi bir yandan tabiatın ihtişamına diğer yandan da bu muhteşem görünümü meydana getiren farklılıkların tek kaynaktan neşet ettiğine ve bunu sağlayan yüce kudrete çeken bu âyetlerde renk ve tür faktörüne ağırlık verildiği görülmektedir. 27. âyetin (dağlar hakkındaki) “farklı renklerde” şeklinde çevrilen kısmıyla her bir rengin farklı tonlarına işaret edildiği ve siyahın en koyu tonunu belirtmek üzere “simsiyah” anlamına gelen nitelemenin cümlenin sonuna bırakıldığı da düşünülebilir (Râzî, XXVI, 21). Çıplak gözle gözlemleyebildiğimiz âlemde ilk bakışta farklılıkları ayırt etme hususunda renklerin etkisi son derece açık olduğundan bu özellik ön plana çıkarılmıştır. Fakat bunlar üzerinde inceleme yapmaya ve düşünmeye başlayanlar hemen göreceklerdir ki, bu türleri ayırt ettiren yegâne ayıraç renkler değildir. İnsanlar, dağlar, bitkiler, hayvanlar renk renk olduğu gibi daha pek çok özellik ve yetenek farklarıyla da birbirlerinden ayırt edilirler. İster ilk nazarda göze çarpan ister daha dikkatli bir incelemeyle tesbit edilen bu farklılıkların hepsi son tahlilde biçimseldir; özü itibariyle bunların tamamı tek bir şeye işaret etmektedir ki o da böylesine bir âhenk içerisinde bu çeşitliliği sağlayan irade ve güçtür. Bunu anlamamızı kolaylaştırmak üzere türlü renkler taşıyan bitkisel ürünlerin varlığını bir kaynağa yani suya borçlu bulunduğu, onu da indirenin yüce Allah olduğu belirtilmiştir.
28. âyette haşyet kökünden gelen ve “büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar” diye çevirdiğimiz kelime burada, “büyüklük karşısında duyulan heyecan ve korku, zarar görmekten değil, hakkını verememekten kaynaklanan endişe” mânasına gelmektedir. Muhataplarını doğadaki muhteşem görünümlerden hareketle akıllara durgunluk verecek incelikleri keşfetmeye yönlendiren Kur’an’ın, bu bağlamda bilmenin değerine vurgu yapması oldukça ilginçtir. Fakat burada kullanılan ve “bilenler”şeklinde çevrilen ulemâ kelimesinin kök anlamları arasında, bir şeyi derinlemesine tanıyıp mahiyetini idrak etme, bir konuda kesin bilgiye ulaşma, bir işin hakikatine nüfuz etme mânalarının bulunduğu göz önüne alınırsa, kendilerine gönderme yapılan ve Allah’a saygı duyma hususunda ön plana çıkarılan kişilerin, meslek olarak bilimsel faaliyet icra edenler veya birtakım bilgileri öğrenip belleklerine yerleştirmiş olanlar değil, zihnî çabalarını Allah’ın evrendeki kudret delillerinden sonuçlar çıkarabilme düzeyine yükseltebilmiş kişiler olduğu anlaşılır. Zaten sahâbe ve tâbiîn büyüklerinin birçoğundan yapılan rivayetlerde ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar Allah’a saygı yolunda mesafe alamamış kimselerin âlim olarak nitelenemeyecekleri belirtilmiştir (meselâ bk. Zemahşerî, III, 274; Şevkânî, IV, 398). Gerek insanı ve toplumları gerekse evrendeki diğer varlıkları inceleyen değişik bilim dallarına mensup bilim adamlarından pek çoğunun –başlangıçta ateist veya Allah inancı konusunda mütereddit olsalar bile– bu araştırmalar sonucunda kâinattaki şaşmaz dengeyi, akılları zorlayan ince hesapları ve hayranlık uyandıran âhengi müşahede ederek ya doğrudan ilâhî kudret ve azamete atıf yapan veya bu güç karşısındaki aczin itirafı anlamına gelen ifadeler kullanmaları, bu âyetlerde ilme yapılan göndermenin anlaşılmasını daha kolaylaştırmaktadır. Yine, sosyal çevrenin etkisiyle dine karşı kayıtsız kalmış ve metafizik konularıyla ilgilenme fırsatı bulamamış birçok insanın az önce sözü edilen araştırmaların sonuçlarını izleyince düşünce dünyalarında önemli değişikliklerin hatta sarsılmaların meydana gelmesi, varlıklar âlemindeki bu düzenin bir tesadüfün eseri olamayacağı üzerinde düşünmeye başlamaları, bu sayede kendilerini sorgulama ve hayatı anlamlandırma çabası içine girmeleri de, Kur’an’a gönül vermiş kişilere önemli bir görevi yani ilim yolunda öncülük etmenin de Müslümanlığın gereklerinden olduğunu hatırlatmış olmaktadır.
Râzî’nin açıklaması esas alınarak, 28. âyette geçen ve “hayvanlar” anlamına gelen devvâb ve en‘âm kelimelerinden birincisine meâlde “binek hayvanları” ikincisine “eti yenen hayvanlar” mânası verilmiştir (bk. XXVI, 21).
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهَاۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir
اللّٰه lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ cümlesi اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَٓاءً mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru اَنْزَلَ fiiline veya مَٓاءً ‘nin mahzuf haline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخْرَجْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. بِ sebebiyyedir. بِه۪ car mecruru اَخْرَجْنَا fiiline mütealliktir. ثَمَرَاتٍ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
مُخْتَلِفاً kelimesi ثَمَرَاتٍ ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur. اَلْوَانُهَا ism-i fail مُخْتَلِفاً ‘in faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.
Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi نزل ‘dir.
اَخْرَجْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi خرج ’dır.
İf’âl babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُخْتَلِفٌ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ ب۪يضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَاب۪يبُ سُودٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنَ الْجِبَالِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جُدَدٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. ب۪يضٌ kelimesi جُدَدٌ ‘un sıfatı, حُمْرٌ ikinci sıfatı, مُخْتَلِفٌ üçüncü sıfatı olup damme ile merfûdur.
اَلْوَانُهَا ism-i fail مُخْتَلِفٌ ‘un faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. غَرَاب۪يبُ atıf harfi وَ ‘la ب۪يضٌ ‘e matuftur. سُودٌ kelimesi غَرَاب۪يبُ ‘den bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i ba’z, 3. Bedel-i iştimâl. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهَاۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Hemze takriri veya inkâri istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve takrir kastı taşıdığından, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ‘nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ cümlesi, masdar teviliyle, iki mef’ûle müteaddi olan تَرَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَنَّ ’nin haberi olan اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
السَّمَٓاءِ - مَٓاءًۘ kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama kastı vardır.
اَلَمْ تَرَ ifadesi zahiren istifham ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir. ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
Bu görme اَلَمْ تَرَ , yani ‘bilmek’ anlamındaki kalp görmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ifade Kur’an’ın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâği Tefsîri, C. 1, S. 343)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً [Görmedin mi ki, Allah gökten su indirdi.] ayetindeki soru, takrir ifade eder. Bunda ‘hayret’ manası vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
فَاَخْرَجْنَا بِه۪ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهَا cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle اَنَّ ’nin haberi olan …اَنْزَلَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Fiil, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Önceki cümledeki gaib zamirden bu cümlede söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فَاَخْرَجْنَا fiiline müteallik بِه۪ car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan ثَمَرَاتٍ ’deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
ثَمَرَاتٍ için sıfatı مُخْتَلِفاً , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اَلْوَانُهَا , ism-i fail vezninde gelen مُخْتَلِفاً ’in failidir.
Allah Teâlâ, önce اَنْزَلَ [indirdi], sonra اَخْرَجْنَا [çıkardık] buyurmuştur. Bunu duyan kimse eğer cahil birisiyse, "Yağmurun yağışı, ağır olduğu için tabiîdir" diyebilir. İşte ona, "Senin, bu su ile çeşitli meyveler çıkarmamız hakkında, "Bu da tabiidir" demen imkânsız. Binaenaleyh bu, Allah'ın iradesiyledir" denir. Bunun Allah'tan oluşu daha açık olunca, Cenab-ı Hak bu işi bizzat kendisine nispet ederek anlatmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ [Gökten su indirdi ve onunla çıkardık] cümlesinde III. şahıs kipinden I. şahıs kipine dönüş vardır. فَاَخْرَج (ve çıkardı) yerine فَاَخْرَجْنَا (biz çıkardık) denilmiştir. Zira bu, azamet ifade eder ve fiile son derece önem verildiğini açıklar. Çünkü bu işte, Yüce Allah'ın sonsuz kudretini ve hikmetini bildiren güzel sanat vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Bu kelam, bitkiler, cansız ve canlı mahluklar gibi bütün yaratılmışlarda değişiklik ve farklılık hep mevcut olduğunu beyan ederek makablinde geçen insanların hallerinin değişik olmasını izah etmektedir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ ب۪يضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَاب۪يبُ سُودٌ
Cümle atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
مِنَ الْجِبَالِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جُدَدٌ , muahhar mübtedadır.
Haberin takdim, ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
جُدَدٌ için sıfat olan ب۪يضٌ - حُمْرٌ- مُخْتَلِفٌ kelimeleri, mevsûfun sahip olduğu özelliklere işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اَلْوَانُهَا , ism-i fail vezninde gelen مُخْتَلِفاً ’in failidir.
غَرَاب۪يبُ , müsnedün ileyh olan جُدَدٌ ‘a matuftur. Cihet-i câmia, temâsüldür.
غَرَاب۪يبُ ‘den bedel olan سُودٌ , ifadeyi kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Dağlardaki renkler beyaz, kırmızı ve siyah olmak üzere sayılmıştır. Bu taksim sanatıdır.
ب۪يضٌ - سُودٌ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَلْوَانُهَا - ب۪يضٌ - حُمْرٌ - سُودٌ - غَرَاب۪يبُ ve الْجِبَالِ - جُدَدٌ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr, مُخْتَلِفٌ - اَلْوَانُهَا kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tevriye ve kinaye kastıyla kullanılan renklerde tıbâk-ı tedbîc sanatı vardır.
Ayette dağlardaki yollar vasfedilirken kullanılan beyaz kelimesi bir renk ismi olması ile birlikte yolcusu çok olan yol olarak açıklanmakta, böylece uzak anlamın kullanılmasıyla tevriye meydana gelmektedir. Aynı bağlamda kullanılan kırmızı renk ise diğer muhtelif renklere atıfta bulunularak konu edilmekte sonrasında ise siyah renkten bahsedilmektedir. Gerek tevriyeli manasından gerekse tevriyesizi bakımından beyaz ve siyah, iki karşıt durumu meydana getirmekte ve tıbâkın oluşumunu sağlamaktadır.
Ayette zikredilen dağların renkleri yollardaki açıklık ve karışıklıktan kinâyedir. Çünkü beyaz cadde, yolcusu çok olan yoldur. Bunun için Hac yolu için de beyaz kelimesi kullanılır. Beyazdan sonra azalarak kırmızı ve siyah gelir. Zuhûr ve açıklık için beyazın zıddı olarak kırmızı ve siyahın kullanılmasında hafâ ve iltibas (karışıklık) vardır. Çünkü kinâyenin karînesi hakîkî mananın anlaşılmasına engel değildir. Ayet-i kerîmede her iki mana da (hakîkî ve mecâzî) anlaşılabilir. Mekniyyûn bih zikredilen renkler, mekniyyûn anh da yol çeşitleridir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Ayetteki, مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا /renkleri çeşitli ifadesinden anlaşılan, bu çeşitliliğin her bir renkle ilgili olmasıdır, yani, "beyazın farklı tonlarından, kırmızının farklı tonlarından..." demektir. Çünkü beyaz, bazan kireç, bazan daha az beyaz olan toprak renginde olur. Kırmızı da böyledir. Binaenaleyh ayetten kastedilen çeşitler, sadece beyaz ve kırmızı olsaydı, bu ifade sırf te'kid olurdu. Binâenaleyh önceki mana daha evladır. Bu izaha göre diyoruz ki: Cenab-ı Hak beyaz, kırmızı ve siyahtan sonra o yolların renklerinin çeşitli oluşundan bahsetmemiş, aksine beyaz ve kırmızıdan sonra "renklerin çeşitliliğinden bahsetmiş, kuzgûnî siyahı bundan sonra zikretmiştir. Çünkü siyah, kendini tekid eden "garâbib (kuzgûnî)" kelimesiyle birlikte zikredilince, bu simsiyah yollar manasına olur ve artık bu siyahın çeşitleri olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb;Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayette de açıklık-kapalılık, düzlük-sarplık bakımından dağ yollarının tasvirinde kinaye anlamlarında kullanılan renkler zahir anlamlarıyla aralarında zıtlık bulunduğu görüntüsü vermektedir. İşlek yoldan kinaye edilen beyaz yol ile çok az bilinen yoldan kinaye edilen siyah yol arasında renkler bakımından zıtlık söz konusudur. Bu vb. ayetlerde genelde mecaz, kinaye veya uzak anlamlarıyla kullanılan renk sıfatlarında, ṭıbâḳ îhâmına çokça rastlamak mümkündür. Burada olduğu gibi, övmek veya başka bir amaçla bir manayı ifade etmek için kinâye veya tevriye yoluyla renkleri kullanarak cümleyi süslemeye tedbîc / التدبيج denir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Bu ayette karışık ve açık yollardan kinâye yapılmaktadır. Beyaz yol, sıkça gidip gelinen en açık olan yoldur. Siyah yol, en karışık yoldur. Kırmızı yol, diğer ikisinin ortası durumda bir yoldur. (İbn Ebi’l-İsba‘, Tahrîru’t-Tahbîr, s. 532)
Zemahşerî şöyle der: "Garâbîb kelimesi, mukadder (görünmeyen mahzûf olan) "renkli bir şeyi" tekid etmiştir. Buna göre Cenab-ı Hak sanki, "sevâdün garâbibu" (simsiyah, kuzguni siyah) demiş, daha sonra yeniden "sûd" (siyah) kelimesini getirmiştir. Bunun hikmeti, o siyahlığı iyice tekid etmektir. Çünkü Allah Teâlâ, aynı şeyi hem mukadder olarak hem de açıktan getirerek zikretmiştir." Bazıları da bu ifadede bir takdim-tehir olduğunu söylemişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki اَلْوَانُهَا 'dan (renklerden) murad, cinsleri yahut sınıflarıdır. Zira her ürünün birçok sınıfları vardır. Yahut ondan murad, biçimleri ve şekillerdir. Yahut da sarı, yeşil ve kırmızı gibi renklerdir. Bundan sonra gelen cümleye en uygun olan mana da budur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Zuhaylî’nin ifadesiyle ayet-i kerimede اَلَمْ تَرَ ifadesindeki istifham takriri olup kendisinde taaccüp manası vardır. Yani Ey İnsan! Allah Teâlâ’nın bir şeyden çeşitli şeyleri yarattığını, gökten yağmur indirip bununla farklı cins, tür, tat ve kokularda; sarı, kırmızı, yeşil, beyaz, siyah gibi değişik renklerde meyveler yarattığına şahit olmuyor musun? Bu ifadelerle Allah Teâlâ tek bir şeyden bir çok şeyi yaratması hususunda kemâl-i kudretine dikkat çekmektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
جُدَدٌ : Cim harfinin ötresiyle " جُدَّ "nin çoğuludur. جُدَّ ; bir rengi diğer renkten ayıran yol gibi ayırıcı çizgidir. Nitekim "cim" harfinin üstün okunması ile " جَدَّ " de cadde demektir. Ve kapkara, yani koyu kuzgûnî siyah renkte demektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Zemahşerî, buradaki جُدَدٌ ‘nün, "zû cüded" (yollu) manasına olduğunu söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
غَرَاب۪يبُ: "Ğayn" harfinin kesresiyle (girbîb)in çoğuludur. Gırbîb, siyahın şiddetlisi demektir, ki pekiştirme olsun diye abartma için kulanılır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنَ | -dan vardır |
|
| 2 | النَّاسِ | insanlar- |
|
| 3 | وَالدَّوَابِّ | ve hayvanlardan |
|
| 4 | وَالْأَنْعَامِ | ve davarlardan |
|
| 5 | مُخْتَلِفٌ | türlü |
|
| 6 | أَلْوَانُهُ | renkte olanlar |
|
| 7 | كَذَٰلِكَ | böyle |
|
| 8 | إِنَّمَا | ancak |
|
| 9 | يَخْشَى | (gereğince) korkar |
|
| 10 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 11 | مِنْ | içinden |
|
| 12 | عِبَادِهِ | kulları |
|
| 13 | الْعُلَمَاءُ | bilginler |
|
| 14 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 15 | اللَّهَ | Allah |
|
| 16 | عَزِيزٌ | daima üstündür |
|
| 17 | غَفُورٌ | çok bağışlayandır |
|
وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنَ النَّاسِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الدَّوَٓابِّ - الْاَنْعَامِ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. مُخْتَلِفٌ mübteda muahhar olup damme ile merfûdur.
اَلْوَانُهَا ism-i fail مُخْتَلِفٌ ‘un faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ,
كَ harf-i cerdir. كَذٰلِكَ car mecruru amili مُخْتَلِفٌ ‘nun mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir.
ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir.
İsm-i failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ism-i fail kendisinden sonra fail ve mef’ûl alabilir. Bu fail veya mef’ûl bazen ism-i failin muzâfun ileyhi konumunda da gelebilir. İsm-i fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُخْتَلِفٌ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ
Fiil cümlesidir. اِنَّمَا , kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
يَخْشَى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ عِبَادِهِ car mecruru الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْعُلَمٰٓؤُ۬ا muahhar fail olup damme ile merfûdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org
اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup damme ile mansubdur. عَز۪يزٌ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. حَك۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
عَز۪يزٌ - غَفُورٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki istînâfa yani اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مِنَ النَّاسِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُخْتَلِفٌ , muahhar mübtedadır.
وَالدَّوَٓابِّ ve الْاَنْعَامِ car-mecrurları, مِنَ النَّاسِ ‘ya matuftur. Cihet-i câmia, temâsüldür.
مُخْتَلِفٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَلْوَانُهَا , ism-i fail vezninde gelen مُخْتَلِفاً ’in failidir.
مُخْتَلِفٌ ’un takdiri صنف (Sınıf) olan mevsûfu mahzuftur.
Car mecrur كَذٰلِكَۜ , amili مُخْتَلِفٌ olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Yani ; مختلف اختلافًا مثل ذلك الاختلاف في الثمرات (Tıpkı meyvelerdeki çeşitlilik gibi, aralarında farklılık bulunan) şeklindedir.
Teşbih harfi كَ ‘nin dahil olduğu işaret ismi ذلك ile yaratılış özelliklerine işaret edilmiştir.
İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Ayetteki teşbih, vech-i şebenin zikredilmesi nedeniyle mufassaldır. Bu ayetteki insan, hayvan ve canlıların renklerinin (müşebbeh), 27. ayetteki gökten inen suyla yetişen meyvelerin ve dağların çeşitli renkte olması (müşebbehe bih) gibidir. Vech-i şebeh muhtelif renklerdir. İlahî kudretin tecellisindeki çeşitliliğin ve sanatın benzerliğini ifade eder.
النَّاسِ - الدَّوَٓابِّ - الْاَنْعَامِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, النَّاسِ - الْاَنْعَامِ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
Bu ayet, Allah Tealâ'nın kudret ve iradesine getirilen bir başka delildir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak sanki, içinde bulunduğumuz bu alemdeki, yani terkibler (bileşikler) alemindeki mahlukatta bulunan delilleri ikiye ayırmıştır: Canlılarda olan, cansızlarda olan... Cansızlar da, ya bitkiler, ya madenlerdir. Bitkiler, cansızların (hareketsizlerin) en kıymetlisi olup, Hak Teâlâ buna, "O (yağmurla) çeşit çeşit meyveler çıkardı" buyurarak işaret etmiştir. Daha sonra madenlerden de, "Dağlardan da..." ifadesiyle bahsetmiş, bunun peşi sıra da canlılardan bahsederek, işe onların en şereflisi olan insanla başlayıp, "insanlardan..." demiş, sonra hayvanları zikretmiştir. Çünkü hayvanların insana faydası, bu hayvanların canlı olmaları haline bağlıdır. Davarların faydası ise, onlardan yeme ile ilgilidir. Yahut şöyle de diyebiliriz: "dâbbe" denilince örfen at akla gelir. At ise, insanlardan sonra canlıların en kıymetlisidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)İki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. يَخْشَى maksûr/sıfat, الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Allah’tan korkmak sıfatı, alimlere tahsis edilmiştir.
اِنَّمَا kasr edatı, muhatabın cahili olmadığı konularda tekid için gelir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ عِبَادِهِ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için fail olan الْعُلَمٰٓؤُ۬ا ’ya takdim edilmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen عِبَادِهِ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِبَادِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Allah’tan başkaları da korkar; hatta belki de onlar arasında Allah’tan alimlerden daha fazla korkan da vardır ama, onların korkusu alimlerinkine benzemez. Bu ayet; mübalağa maksadıyla, Allah’tan alimlerden başkasının korkmadığını zımnen ifade etmiştir. Ayetin siyakında alimlerin şanının önemi ve yüce menzilleri vardır ve bu da insanları düşünmeye ve tefekküre teşvik eder. Ayet-i kerîme başkalarının korkusunun alimlerin korkusu gibi olmadığını ifade etmiştir. Bu kasr, hakiki iddiâî kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi; Zuhaylî, C. XI, s. 598, Zemahşerî, C. V, s. 154, Muhammed Ebû Mûsâ, Delâlâtü’t-terâkîb, S. 47-48)
Kasr, izafîdir. Yani ‘cahiller ondan korkmaz’ demektir ki onlar da şirk ehlidir. Onların en hususi vasıfları kendilerinin cahiliye halkı olmasıdır. Zira o gün müminler Allah’ı bilenlerin (الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ) ta kendileridir. Müşrikler ise cahiller olup Allah’tan korkmak onlardan nefyedilmiştir. Sonra alimler de Allah’tan korkma konusunda çok farklı derecelere ayrılırlar. يخشى fiilinin mef’ûlü, failine takdim edilmiştir. Zira kendilerine Allah korkusu/saygısı hasr edilenler alimlerdir. Dolayısıyla mahsurun fîh üzerine tehir edilmesi adeti üzere gerekmiştir. Alimlerden maksat da Allah’ı ve şeriatını bilenlerdir. İlimlerinin miktarına göre bunların haşyetleri de kuvvetlenir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayette lafza-i celâlin öne alınması, Allah’tan kimlerin korktuğunu haber vermek ve bunların sadece âlimler olduğunu bildirmek içindir. Şayet burada اللّٰهَ lafzı ile الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ lafzı takdim-tehir yoluyla yer değiştirmiş olsa ve اِنَّمَا يَخْشَى الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ اللّٰهَ (Alimler sadece Allah’tan korkarlar.) denilse anlam tersine döner ve korkulanın kim olduğuna vurgu yapılmış olur. Dolayısıyla vurgu âlimlerde değil lafza-i celâlde olurdu. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez- Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
Çekinme ve saygı, saygı duyulan varlığın tanınmasına - bilinmesine göredir. Âlim olan, Allah'ı bilir ve O'ndan hem korkar, hem de O'na ümit bağlar. Bu, alimin derece bakımından, âbid'den daha üstün oluşunun delilidir. Çünkü Hak Teâlâ, (Sizin Allah katında en şerefliniz, en müttakî olanınız, (Allah'tan en çok korkanınızdır))(Hucurat, 13) buyurarak şerefin ve kıymetin, takvaya göre; takvanın da İlme göre olacağını beyan etmiştir. O halde, Allah katında şeref ve kıymet amele göre değil ilme göredir. Evet alim, ameli bıraktığında (ilmiyle amel etmediğinde) bu onun ilmini zedeler. Çünkü onu gören kimse, "Eğer bilseydi gereğini yapardı" der. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması ve zamir makamında lafza-ı celalin zahiren tekrarlanmasında, kalplerde haşyet duygularını artırmak ve hükmün illetini bildirmek için yapılan iltifat, tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَز۪يزٌ kelimesi اِنَّ ’nin birinci, غَفُورٌ ikinci haberidir.
Allah'ın عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir.
Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَز۪يزٌ [Aziz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yok demektir. (İmam Gazali).
Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 7, s. 314)
غَفُورٌ - عَز۪يزٌ kelimeleri ziyadelik ifade eder. فعول ve فعيل vezinleri ziyadelik ifade eden kalıplardandır. Bunların hepsi bu sıfatların ziyadeliğini ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu kelam, Allah'tan korkmanın neden zorunlu olduğunu beyan etmektedir. Zira bu kelam, Allah'ın, azgınlıkta ısrar edenler için cezalandırıcı olduğunu ve günahlarından tövbe edenler için ise çok bağışlayıcı olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَۙ ٢٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | يَتْلُونَ | okuyan(lar) |
|
| 4 | كِتَابَ | Kitabını |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 6 | وَأَقَامُوا | ve kılanlar |
|
| 7 | الصَّلَاةَ | namazı |
|
| 8 | وَأَنْفَقُوا | ve infak edenler |
|
| 9 | مِمَّا |
|
|
| 10 | رَزَقْنَاهُمْ | verdiğimiz rızıktan |
|
| 11 | سِرًّا | gizli |
|
| 12 | وَعَلَانِيَةً | ve açık |
|
| 13 | يَرْجُونَ | umarlar |
|
| 14 | تِجَارَةً | bir ticaret |
|
| 15 | لَنْ | asla |
|
| 16 | تَبُورَ | batmayacak |
|
Önceki âyette kalple ilgili bir durum olan Allah korkusu yani Allah’a saygı duygusundan söz edilmiş; burada da dil ve beden ile ortaya konan ve bu duyguyu pekiştiren davranışların önemine değinilmiştir (Râzî, XXVI, 22; bu bağlamda “başkaları için harcama” anlamını verdiğimiz infak hakkında bilgi için bk. Bakara 2/245, 254, 261).
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَتْلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. كِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَقَامُوا fiili atıf harfi وَ ‘la sılaya matuftur.
اَقَامُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. اَنْفَقُوا fiili atıf harfi وَ ‘la sılaya matuftur.
اَنْفَقُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle اَنْفَقُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
رَزَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. سِراًّ masdardan naib mef’ûlu mutlak veya hal olup fetha ile mansubdur. عَلَانِيَةً atıf harfi وَ ‘la سِراًّ ‘e matuftur.
يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَرْجُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تِجَارَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَنْ تَبُورَ cümlesi تِجَارَةً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren harftir. Tekid ifade eder.
تَبُورَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَقَامُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi قوم ’dir.
اَنْفَقُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نفق ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَۙ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cemî müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi, يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَۙ cümlesi, haberidir.
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim amacına matuftur.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ , hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Az sözle çok anlam ifade eden كِتَابَ اللّٰهِ izafetinde, lafza-i celâle muzâf olan كِتَابَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
اَقَامُوا الصَّلٰوةَ ifadesinde istiare sanatı vardır. Namaz çadıra benzetilerek dinin direği gibi ifade edilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa ve direk olmayınca çadır da olmazsa din için de namaz öyledir.
يَتْلُونَ fiilinin önce zikredilmesi, Kur’an’ı tilavet etmenin ne kadar önemli olduğunu ve sevabının çokluğunu ifade etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً cümlesi atıf harfi وَ ‘la de sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Harf-i cerle birlikte اَنْفَقُوا fiiline müteallik müşterek ism-i mevsûl مَّا ‘nın sılası olan رَزَقْنَاهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.
سِراًّ , mahzuf mef’ûlü mutlaktan naibdir. عَلَانِيَةً , tezat nedeniyle سِراًّ ‘e atfedilmiştir.
سِراًّ - عَلَانِيَةً kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
رَزَقْنَاهُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Ayetin başındaki gaib zamirden bu ayette söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine iltifat edilmiştir.
اَنْفَقُوا ’da cem’ edilenler, سِراًّ وَعَلَانِيَةً şeklinde taksim edilmişlerdir. cem' ma’at-taksim sanatıdır.
Önemine binaen, riya şüphesini gidermek ve daha efdal olduğunu ifade etmek için “gizli vermek” takdim edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ ’nin haberi olan يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَۙ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hudus, teceddüt, istimrar ve tecessümle birlikte hükmü takviye de ifade etmiştir.
Mef’ûl olan تِجَارَةً ’deki nekrelik, tazim ifade eder.
تِجَارَةً için sıfat olarak gelen لَنْ تَبُورَ cümlesi menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
لَنْ تَبُورَ cümlesine dahil olan لَنْ harfi, muzariyi nasb ederek manayı olumsuz müstakbele çevirir. ‘Asla’ manası vererek cümleyi tekid eder.
Asla zarar etmeyecek bir ticaret umacakların özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
يَتْلُونَ - كِتَابَ ve الصَّلٰوةَ - اَنْفَقُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Müfessirimizin açıklamasına göre ayet-i kerîmedeki يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَۙ ifadesinde istiare vardır. Ticaret tabiri sevaba nail olmak için Allah ile kul arasındaki muameleler için istiare yoluyla kullanılmış ve bu muameleler dünyevi ticarete benzetilmiştir. Bu durumu لَنْ تَبُورَ ifadesi de teyit etmektedir ki bu terşîh diye isimlendirilir.
Yani şüphesiz Kur’an-ı Kerîm’i okumaya devam edenler ve farz namazları vaktinde, tüm rükun ve şartlarına riayet ederek huşû ile kılmak, Allah’ın kendilerine lütfundan verdiklerinden gece gündüz, gizli açık infak etmek gibi farzlarıyla amel eden kimseler varya işte bunlar taatlerine karşılık Allah’tan sevap umabilirler. O sevap/mükafat mutlaka hasıl olacaktır. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları; (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bir soruya cevap verilirken çoğunlukla cümlenin başında إِنَّ bulunur. Yani, lafzî ve mukadder soruların cevaplarının başında bulunur. Ya da soru soran kişinin, verilecek cevabın aksi bir düşünceye sahip olduğunun bilindiği durumlarda (yani inkâr makamında) cevabın başına إِنَّ gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَرْجُونَ (umabilirler) ifadesi اِنَّ ’nin haberidir. Ticaretle, yapılan itaatin sevabını talep etmek kastedilmiştir. Sonraki ayetteki لِيُوَفِّيَهُمْ ifadesi, لَنْ تَبُورَۙ fiiline mütealliktir; yani bu kimseler, hiç kesata uğramayacak ve Allah katında makbul olacak bir ticareti umabilirler; çünkü Allah o ticareti kabul ettiğinden, onlara karşılığını tam olarak verecektir. Onların ücretleri, hak ettikleri sevaptır. Ayrıca Allah onlara lütfundan, hak ettiklerinden fazlasını ikram edecektir. Dilersen يَرْجُونَ ifadesini hal de kabul edebilirsin; yani onlar tüm bu tilavet, namaz ve Allah yolundaki infak amellerini Allah’ın kendilerine mükafatlarını tam olarak vereceğini umarak yaparlar. Bu durumda إِنَّ ’nin haberi اِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ cümlesi; yani Allah’ın onları bağışlayıp amellerine minnettar kalacağıdır. Minnettar kalma (şükür) mükâfat vermenin mecazî bir ifadesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hak, kendisini tanıyan alimleri, onların duydukları saygıyı, bu saygıları sebebiyle elde ettikleri şereflerini beyan edince, Allah'ın kitabını tanıyıp, ondakilerle amel edenlerden bahsetmiştir. O halde ayetteki, "Allah'ın kitabını okuyanlar" sıfatı, Allah'ı zikre; "namazı dosdoğru kılanlar" sıfatı, bedenî ibadetlere; "kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden ... infak ederler.." sıfatı da, mal ile yapılan ibadetlere bir işarettir. Bu iki ayette üstün bir hikmet vardır. Çünkü Hak teâlâ'nın "Allah'tan ancak âlim kulları korkar" ifadesi, kalbin ibadetlerine; "kitabı okuyanlar" ifadesi, dilin ibadetlerine; "namazı dosdoğru kılanlar, kendilerine rızıklandırdığımız şeylerden ... infâk edenler" ifadesi de, uzuvların ibadetlerine bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki, وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً "Gizli ve aşikâr" ifadesi, her nasıl müsait olursa, infâk etmeye bir teşviktir. Binaenaleyh eğer müsaitse gizli yapılır ve bu daha güzeldir. Aksi halde açıktan yapılır, insanın bunun bir riya olacağı zannı, onu böyle açıktan vermekten men etmesin. Çünkü "riyakârlık yapıyor" denilmesi korkusuyla, hayrı yapmamak riyanın bizzat kendisidir. Ayetteki, "gizli" kelimesi ile sadaka, "aşikâr" kelimesiyle zekât kastedilmiş olabilir. Çünkü zekâtı âşikâr-açıktan vermek, bir farzı alenî yapmaktır ve bu müstehaptır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kazancın tükenmez olduğunun belirtilmiş olması, bu ticaretin bazen kazanç bazen de zararla sonuçlanan diğer ticaretler gibi olmadığını bildirmek içindir. Zira bu ticaret, fani olan bir şey karşılığında baki olan bir saadeti satın almaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَۙ Bu ticareti gerçekleştirenlerin, bu kârlı sonucu Allah'tan umabileceklerini haber vermek, onların umduklarının kesin olarak hasıl olacağını vadetmek anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لِيُوَفِّيَهُمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ ٣٠
لِيُوَفِّيَهُمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ
İsim cümlesidir. لِ harfi, يُوَفِّيَهُمْ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle önceki ayetteki يَرْجُونَ fiiline mütealliktir.
يُوَفِّيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اُجُورَهُمْ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَز۪يدَهُمْ cümlesi atıf harfi وَ ‘la يُوَفِّيَهُمْ ‘e matuftur.
يَز۪يدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ فَضْلِه car mecruru يَز۪يدَهُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُوَفِّيَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi وفي ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. غَفُورٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. شَكُورٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
غَفُورٌ - شَكُورٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِيُوَفِّيَهُمْ اُجُورَهُمْ وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُوَفِّيَهُمْ اُجُورَهُمْ cümlesi, önceki ayetteki لَنْ تَبُورَ veya يَرْجُونَ fiiline mütealliktir. Mahzuf bir fiile müteallik olması da caizdir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اُجُورَهُمْ kelimesinde istiare sanatı vardır. Allah’ın emirlerini yerine getirenlere verilecek mükafat, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ فَضْلِه cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
وَيَز۪يدَهُمْ fiiline müteallik مِنْ فَضْلِه izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, فَضْلِ için tazim ve teşrif ifade eder.
اُجُورَهُمْ - فَضْلِه۪ۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Allah’ın غَفُورٌ ve شَكُورٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - شَكُورٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
غَفُورٌ - شَكُورٌ kelimeleri فعول vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 7, s. 314)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sayfadaki biri hariç bütün ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- ر ve ي - ر harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)