بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِه۪ لَخَب۪يرٌ بَص۪يرٌ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِي |
|
|
| 2 | أَوْحَيْنَا | vahyettiğimiz |
|
| 3 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 4 | مِنَ | -tan |
|
| 5 | الْكِتَابِ | Kitap- |
|
| 6 | هُوَ | O |
|
| 7 | الْحَقُّ | gerçektir |
|
| 8 | مُصَدِّقًا | doğrulayan |
|
| 9 | لِمَا |
|
|
| 10 | بَيْنَ | kendinden öncekini |
|
| 11 | يَدَيْهِ | kendinden öncekini |
|
| 12 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 13 | اللَّهَ | Allah |
|
| 14 | بِعِبَادِهِ | kullarını |
|
| 15 | لَخَبِيرٌ | haber alandır |
|
| 16 | بَصِيرٌ | görendir |
|
İlk âyette Kur’an’ın kendinden önceki ilâhî kitapların aslî durumlarını onaylayan ve Allah katından geldiğinde kuşku bulunmayan bir kitap olduğu belirtilmektedir (bu konuda bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/3-4).
Müfessirlerin çoğunluğu 32. âyette geçen “kitap”tan maksadın Kur’an-ı Kerîm ve “mirasçı kılınanlar”dan maksadın da müminler olduğu kanaatindedirler. Buna göre âyette zikri geçen üç grup insan da hep müminler olmaktadır. Allah’ın, kendilerine peygamberler aracılığı ile kitabını göndermek için seçtiği kulların tamamı ondan eşit derecede yararlanmış değillerdir. Râzî, bu yoruma göre âyette belirtilen üç mertebe için yapılmış izahları aktardıktan sonra kendi tercihini şöyle açıklar: Birinci gruptakiler, Allah’ın buyruklarını terkedip yasaklarını işleyenlerdir. Bunlar “bir işi yerli yerince yapmayan” kimseler oldukları için (meâlde “kendine kötülük eder” diye çevrilen) zalim kelimesiyle ifade edilmiştir. “Orta bir durumdadır” (muktesıd) diye söz edilenler, –sonuç almada tam başarılı olmasalar da– ilâhî buyruklara karşı gelmemek için çaba harcayanlardır. “Allah’ın izniyle hayır işlerinde yarışır” (sâbık bi’l-hayrât) diye anılanlar ise hem belirtilen çabayı harcayan hem de Allah’ın izniyle bunu başaranlardır. Taberî de mirasçı kılınanlar ile müminlerin kastedildiği kanaatini taşımaktadır, fakat kitap ile ilgili yorumlar arasından tercih ettiği şudur: Burada Kur’an’dan önceki ilâhî kitaplar kastedilmektedir; nitekim müslümanlar onlara inanmayı da iman esaslarından sayarlar. Âyetin sonundaki “büyük lutuf” da, “kitaba mirasçı kılma, hayır işlerinde yarışma veya Allah’ın buna muvaffak kılması” mânalarıyla açıklanmıştır (diğer yorumlarla birlikte bk. XXVI, 24-26; Taberî, XXII, 133-137; Zemahşerî, III, 275-276; Şevkânî, IV, 400).
Kur'an Yolu Tefsiri Yolu Cilt: 4 Sayfa: 467وَالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَوْحَيْنَٓا ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اَوْحَيْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru اَوْحَيْنَٓا fiiline mütealliktir. مِنَ الْكِتَابِ car mecruru mukadder aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. هُوَ fasıl zamiridir.
الْحَقُّ mübteda الَّذ۪ي ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.
مُصَدِّقاً hal olup fetha ile mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle مُصَدِّقاً ‘a mütealliktir. بَيْنَ mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. يَدَيْهِ muzâfun ileyh olup müsenna olduğundan cer alameti ي ’dir. Sonundaki نَ izafetten dolayı hazf edilmiştir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْحَيْنَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُصَدِّقاً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِه۪ لَخَب۪يرٌ بَص۪يرٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. بِعِبَادِه۪ car mecruru خَب۪يرٌ ve بَص۪يرٌ ‘a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.
خَب۪يرٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. بَص۪يرٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)
خَب۪يرٌ- بَص۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamber’dir.
Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّـذ۪ٓي ’nin sıla cümlesi olan اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması sonraki habere dikkat çekmek ve tazim içindir.
اَوْحَيْنَٓا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
هُوَ tekid ifade eden fasıl zamiri, الْحَقُّ , haberdir. Müsned olan الْحَقُّ , kasr ifadesi için marife gelmiştir. Ayrıca müsnedin الْ takısıyla marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
Kasr, mübteda ve haber haber arasındadır. الَّـذ۪ٓي maksurun aleyh/mevsûf, الْحَقُّ maksur /sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf, ale’s-sıfattır.
Mübalağa ifade eden iddiaî kasırdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنَ الْكِتَابِ car-mecruru, الَّـذ۪ٓي ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْحَقُّ için hal-i müekked olan مُصَدِّقاً , cümlenin anlamını tekid etmek amacını güden ıtnâb sanatıdır.
Harfi cerle birlikte, ism-i fail veznındeki مُصَدِّقاً ‘a müteallik müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası mahzuftur. Mekan zarfi بَيْنَ يَدَيْهِ , bu mahzuf sılaya mütealliktır. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْحَقُّ - مُصَدِّقاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, kasr ve isim cümlesi sebebiyle birden fazla tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
الْحَقُّ ‘ın elif lamla marifeliği cins, مِنَ الْكِتَابِ ‘nin elif lamla marifeliği ahd içindir. İsm-i mevsûldeki kapalılıktan dolayı مِنَ , beyâniyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki, هُوَ الْحَقُّ [O, haktır ]ifadesi, "Bizim sana vahyettiğimiz o şey haktır" ifadesinden daha tekidlidir. Haberin marife olması, o işin son derece açık olduğuna delalet eder. Çünkü genelde haberler nekire olurlar. Zira genelde haber verme işi, sayesinde dinleyenin kendisini tanıyacağı birşey bulunmadığından dinleyici tarafından bilinmeyen bir şeyin meydana geldiğini, o dinleyiciye bildirmek için olur. Mesela, "Zeyd ayaktadır " dememiz gibi. Dolayısıyla eğer haber, dinleyen tarafından biliniyorsa, bu bilinen şeyi haber vermek, ona durumu bildirmek için değil, dikkat çekmek için olur. Bundan dolayı hem mübteda; hem haber marife olarak getirilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مِنَ الْكِتَابِ yani Kur’ân kelimesinin başındaki مِنَ , açıklama içindir ya da cins anlamı vermekte veya kısmîlik ifade etmektedir. مُصَدِّقاً [tasdik edici olarak] ise pekiştirme anlamı taşıyan bir haldir; çünkü hak asla tasdik etme özelliğinden ayrılmaz. لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِۜ [önündekileri] ifadesi önceki kitapları ifade eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِه۪ لَخَب۪يرٌ بَص۪يرٌ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِعِبَادِه۪ car-mecruru, ihtimam için amili olan لَخَب۪يرٌ ’a takdim edilmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen بِعِبَادِه۪ izafetinde, Allah Teâlâ’ya aid zamire muzaf olan عِبَادِ şan ve şeref kazanmıştır.
Ayetin başındaki azamet zamirden bu cümlede Allah’ın uluhiyet vasfına dikkat çekmek için Allah ismine geçişte, iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.
Allah’ın خَب۪يرٌ ve بَص۪يرٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
بَص۪يرٌ - خَب۪يرٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Bu iki sıfat sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah (kullarından) hakkıyla haberdardır.] ifadesine, Allah Teâlânın, her şeyden haberdar olduğu beyan edilirken, “görmekle ve bilmekle kalmaz, gereken karşılığı verir” manası, idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Tekid ifade eden اِنَّ ve lam, bu habere ihtimam maksadıyla gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنّ۪ٓ ve lam-ı tekid, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنّ۪ٓ kelimesi, cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna lamı tekid de ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.2 s.176)
Ayetin fasılası, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de aynen veya ufak değişikliklerle mevcuttur.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذ۪ينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَاۚ فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۚ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُۜ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثُمَّ | sonra |
|
| 2 | أَوْرَثْنَا | miras verdik |
|
| 3 | الْكِتَابَ | Kitabı |
|
| 4 | الَّذِينَ |
|
|
| 5 | اصْطَفَيْنَا | seçtiklerimize |
|
| 6 | مِنْ | (arasın)dan |
|
| 7 | عِبَادِنَا | kullarımız |
|
| 8 | فَمِنْهُمْ | onlardan kimi |
|
| 9 | ظَالِمٌ | zulmedendir |
|
| 10 | لِنَفْسِهِ | nefsine |
|
| 11 | وَمِنْهُمْ | ve kimi |
|
| 12 | مُقْتَصِدٌ | orta gidendir |
|
| 13 | وَمِنْهُمْ | ve kimi de |
|
| 14 | سَابِقٌ | öne geçendir |
|
| 15 | بِالْخَيْرَاتِ | hayırlarda |
|
| 16 | بِإِذْنِ | izniyle |
|
| 17 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 18 | ذَٰلِكَ | işte budur |
|
| 19 | هُوَ | O |
|
| 20 | الْفَضْلُ | lutuf |
|
| 21 | الْكَبِيرُ | büyük |
|
ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذ۪ينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَاۚ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَوْرَثْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اصْطَفَيْنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اصْطَفَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ عِبَادِنَا car mecruru mukadder aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثُمَّ ; Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْرَثْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ورث ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اصْطَفَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صفو ’dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۚ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. Atıf harfi فَ ile اصْطَفَيْنَا ‘ya matuftur. مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ظَالِمٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. لِنَفْسِه car mecruru ظَالِمٌ ‘a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۚ atıf harfi وَ ‘ la اصْطَفَيْنَا ‘ya matuftur.
مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُقْتَصِدٌۚ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ سَابِقٌ atıf harfi وَ ‘ la اصْطَفَيْنَا ‘ya matuftur.
مِنْهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. سَابِقٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. بِالْخَيْرَاتِ car mecruru سَابِقٌ ‘a mütealliktir. بِاِذْنِ car mecruru سَابِقٌ ‘daki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِۜ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ظَالِمٌ sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
سَابِقٌ sülâsi mücerredi سبق olan fiilin ism-i failidir.
مُقْتَصِدٌ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك muhatap zamiridir. هُوَ fasl zamiridir. الْفَضْلُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْكَب۪يرُ kelimesi الْفَضْلُ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْكَب۪يرُۜ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذ۪ينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَاۚ فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۚ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ
Ayet rütbe açısından terahi ifade eden (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) atıf harfi ثُمَّ ile önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
اَوْرَثْنَا fiilinin mef’ûlu konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَوْرَثْنَا ve اصْطَفَيْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ cümlesinde istiare sanatı vardır. Kitaba sahip olmak, bir varisin hiçbir çaba veya zahmet harcamadan miras almasına benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ sözündeki varis olmaktan murad insanlara ihsan olarak verilen ve geri alınmayan kitaptır. Varis için de miras böyledir. Miras, mirası veren kişiye geri dönmez. Bu lafızda tasrîhî ve tebeî istiare vardır. Çünkü varis olmak, baki kalmak anlamında kullanılmıştır. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i Meryem Suresi 77, s.243)
Veraset mülk edinmede ve hak sahibi olmada kullanılan en güçlü lafızdır; çünkü fesh edilmez, geri dönülmez, reddetmekle iptal edilmez ve düşürülmez. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
عِبَادِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması kullar için tazim ve şeref ifade eder.
Ayetteki مِنْ عِبَادِنَاۚ [kullarımızdan] ifadesi, bu kulların büyük ve şerefli kimseler olduğuna; "Bizim kullarımız" şeklindeki izafetiyle de, ikram olunmuş kimseler olduklarına delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا [Seçtiğimiz kullarımızı] ifadesi ise Peygamber (s.a.v)’in ümmetinden olan Sahabeleri, Tâbiînleri, onların izinden gidenleri ve bunların ardından kıyamete kadar gelecekleri kapsamaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِه cümlesi atıf harfi فَ ile, aynı üslupta gelen وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ ve وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِ cümleleri, atıf harfi وَ ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümleleri, fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Her üçü de sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlelerde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ظَالِمٌ , سَابِقٌ , مُقْتَصِدٌ kelimeleri muahhar mübtedadır. Hepsi de, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliklerin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
سَابِقٌ ‘deki zamirden mahzuf hale müteallik gelen بِاِذْنِ اللّٰهِ izafeti muzâfun şanı içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayette cem' ma’at-taksim sanatı vardır. اصْطَفَيْنَا ‘da cem edilenler, ظَالِمٌ , سَابِقٌ , مُقْتَصِدٌ ile taksim edilmiştir.
اللّٰهِۜ - اَوْرَثْنَا kelimeleri arasında mütekellimden gâibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.
ظَالِمٌ - سَابِقٌ kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.
İsim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Aslolan, aynı üsluptaki cümlelerin birbirine atfıdır. İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Meselâ, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Rıfat Resul Sevinç Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı Ekev Akademi Dergisi Yıl: 21 Sayı: 69 (Kış 2017))
Bu üç sınıfla ilgili tercih edilen görüş şöyledir: ظَالِمٌ , Allah'ın emirlerine muhalefet edip, O'nun emirlerini terkeden, yasakladıklarını da irtikâp eden kimsedir. Çünkü bu, bu şeyleri, olması gereken yerlerin dışında yapmış olması gerektiği gibi yapmamıştır. مُقْتَصِدٌ , Allah'ın emir ve yasaklarına muhalefet etmeme hususunda sa'y ü gayret gösteren kimsedir. Eğer, o buna muvaffak olamamış, kendisinden, nadir de olsa, bir günah sâdır olmuşsa, bu demektir ki bu kimse, ortayı bulmaya çalışmış, bu hususta sa'y ü gayret göstermeye çalışmış ve hakka yönelmiştir. سَابِقٌ ise, Allah'ın muvaffak kılması sayesinde, O'nun emir ve yasaklarına muhalefet etmeyen kimsedir. Bunun böyle olduğunun delili, ayetteki, "Allah'ın izniyle" ifadesidir. Yani, "gayret gösterdi ve bu kimseye, hakkında gayret gösterdiği şeyi elde etme muvaffakiyeti verildi" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette بِاِذْنِ اللّٰهِ [Allah'ın izniyle] yani ‘Allah'ın müyesser ve muvaffak kılmasıyla’ denilmesi, bu mertebeye erişmenin zor olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette, kulların sahip olması mümkün olan bütün durumlar tam olarak sayılmıştır. Onlar da ifade edildiği gibi nefsine zulmedenler, orta yolu tutanlar ve hayırda öne geçenler olmak üzere üç grup olup dördüncüsünün olma ihtimali yoktur. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)
Ayette, kullar arasından seçtiklerimiz ifadesiyle cem’ yapılmış sonra bunlar zulmedenler, orta gidenler ve hayırlarda öne geçenler olmak üzere üç kısma taksim edilmiştir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)
Sonra kitaba mirasçı kıldık; yani ‘senden miras kalmasına hükmettik’ ya da ‘onu miras kılacağız’ demektir. Bunu mazi kalıbı ile vermesi gerçek olduğu içindir ya da onu geçmiş ümmetlerden miras kıldık demektir. ثُمَّ ile atıf, 29. Ayetteki إِنَّ ٱلَّذِینَ یَتۡلُونَ paragrafının üzerinedir. وَالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا cümlesi de itiraziyedir, nasıl miras kılındığını anlatmak içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edileni tazim ve teşrif etmek ifade eder.
Fasıl zamiri هُوَ ve haberin tarifi ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
İşaret isminde istiare sanatı vardır. ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir. Kitabın seçilenlere miras kalması olayı, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
الْفَضْلُ mübtedanın haberidir. Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. Ayrıca müsnedin ال ile marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. ذٰلِكَ mevsûf/maksur, الْفَضْلُ الْكَب۪يرُۜ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Sıfat denilen vasfın, mevsûftan başkasında bulunmamasıdır.
Kasr-ı hakikidir. Yani bu lütuf dışında hiçbir lütuf büyük değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْكَب۪يرُ kelimesi الْفَضْلُ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûftaki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek eder.
كَب۪يرٌ kelimesi, asıl olarak cüssedeki büyüklüğü ifade eder. الْفَضْلُ ‘nün كَب۪يراً ile sıfatlanması hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi, s. 190)
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri Duhan/11, c. 5, S. 62)
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬اۚ وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | جَنَّاتُ | cennetleri |
|
| 2 | عَدْنٍ | Adn |
|
| 3 | يَدْخُلُونَهَا | oraya girerler |
|
| 4 | يُحَلَّوْنَ | takınırlar |
|
| 5 | فِيهَا | orada |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | أَسَاوِرَ | bilezikler |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | ذَهَبٍ | altından |
|
| 10 | وَلُؤْلُؤًا | ve inci(ler) |
|
| 11 | وَلِبَاسُهُمْ | ve giysileri |
|
| 12 | فِيهَا | orada |
|
| 13 | حَرِيرٌ | ipektir |
|
Müminlerin ve özellikle iyi işlerde önderlik edenlerin kavuşacakları cennet nimetleri kısmen dünyadaki tasavvurlarımıza göre anlatılmakta, fakat asıl mutluluğun bütün bu nimetleri bahşeden yüce Allah’a hamdetme mutluluğunu tadabilmeyi sürdürmede ve O’nun hoşnutluğuna erişmiş olarak, dünyadaki kaygı ve endişelerin uzağında ebediyet yurduna yerleştirilmiş olmakta gizli bulunduğuna işaret edilmektedir (adn cennetleri hakkında bilgi için bk. Ra‘d 13/23-24).
Kur'an Yolu Tefsiri Yolu Cilt: 4 Sayfa: 467-468جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬اۚ
Ayet, ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُۜ ‘den bedel olup mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. جَنَّاتُ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هو ‘dir. Aynı zamanda muzâftır. عَدْنٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَدْخُلُونَهَا cümlesi عَدْنٍ ‘nin sıfatı veya hali olarak mahallen mecrurdur.
يَدْخُلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يُحَلَّوْنَ cümlesi, يَدْخُلُونَ ‘deki failin veya mef’ûlün hali olarak mahallen mansubdur.
يُحَلَّوْنَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru يَدْخُلُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. مِنْ اَسَاوِرَ car mecruru يُحَلَّوْنَ fiiline müteallik gayri munsarif olduğundan ver alameti fethadır. مِنْ ذَهَبٍ car mecruru اَسَاوِرَ ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktır.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لُؤْلُؤً۬ا mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olarak fetha ile mansubdur. Takdiri, يُحَلَّوْنَ (Takarlar) şeklindedir.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحَلَّوْنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حلي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لِبَاسُهُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ف۪يهَا car mecruru حَر۪يرٌ ‘in mahzuf haline mütealliktir. حَر۪يرٌ mbtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬اۚ وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ
Ayet, önceki ayetteki ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُ cümlesinden veya fasıl zamirinden bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. جَنَّاتُ عَدْنٍ , takdiri هو (O) olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَدْخُلُونَهَا cümlesi, جَنَّاتُ عَدْنٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ cümlesi, يَدْخُلُونَ ‘deki failin veya mef’ûlün halidir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَسَاوِرَ ‘nın mahzuf mukaddem haline müteallik ف۪يهَا car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ ذَهَبٍ car-mecruru, يُحَلَّوْنَ fiiline müteallik olan مِنْ اَسَاوِرَ ’nın mahzuf sıfatına mütealliktır. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَسَاوِرَ ve ذَهَبٍ ‘deki nekrelik, nev, tazim ve kesret ifade eder.
… يُحَلَّوْنَ cümlesine atfedilen son cümle وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ şeklinde sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِبَاسُهُمْ ’un mahzuf haline müteallik olan ف۪يهَا car-mecruru, ihtimam için habere takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cennet ehlinin hallerinin ve nimetlerinin sıralandığı bu ayette taksim sanatı vardır.
ذَهَبٍ - لُؤْلُؤً۬اۚ - حَر۪يرٌ - يُحَلَّوْنَ ve لِبَاسُهُمْ - حَر۪يرٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُحَلَّوْنَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
Ayette yalnız, hayır yarışlarında önde gidenlerin halinin zikre tahsis edilmesi ve diğer iki fırkanın hallerinden sükût edilmesi, o iki fırkanın mutlak olarak Cennetten mahrum kalacaklarına delalet etmemekte, fakat onları taksirattan sakındırmakta ve bu bahtiyar fırkanın mertebesine erişmek için kendilerini teşvik etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Ayette geçen, اَسَاوِرَ "bilezikler" kelimesi, çoğulun çoğulu olan bir kelimedir. Çünkü bu, سوار ‘ın çoğulu olan أسوِر kelimesinin çoğuludur. "Orada elbiseleri de ipektendir" ifadesi böyle getirilmemiştir. Çünkü, elbiseyi çok giymek, bir soğuğu ya da başka bir şeyi savuşturma ihtiyacına delalet eder. Halbuki, zînetin çokluğu ise, ancak zenginliğe delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلُؤْلُؤً۬ا takdiri يحلّون [Takarlar] olan mahzuf fiilin mef’ûlüne veya اَسَاوِرَ ’nın mahalline matuftur.
Ayet-i kerîme’de geçen يَدْخُلُونَ lafzı, malum ve meçhul sigalarıyla okunmuştur. Ayet-i kerîme’de geçen جَنَّاتُ lafzı mübteda, يَدْخُلُونَ lafzı (birinci) haber, يُحَلَّوْنَ lafzı da ikinci haberdir. (Celaleyn Tefsiri )
Şayet جَنَّاتُ عَدْنٍ [Adn cennetleri], hayırda önde olmayı ifade eden ve bu diye işaret edilen الْفَضْلُ الْكَب۪يرُۜ ’den nasıl bedel yapılabilmiş? dersen şöyle derim: Hayırda önde gelmek sevaba erişmeye vesile olduğundan, sanki sevabın bizzat kendisiymiş gibi sonucun yerine konulmuş; جَنَّاتُ عَدْنٍ ifadesi ondan bedel yapılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
[Yukarıdaki üçlü] taksimden sonra, hayırda önde gelenlerin sevabını özellikle zikredip diğer iki grubun akıbetini belirtmemesi bunların sakınmaları gerektiğini ifade etmektedir. Orta karar olan sakınsın; nefsine zulmeden adeta sakınmaktan helâk olsun; bu iki grup kendilerini Allah’ın azabından kurtaracak bir tevbeye sarılsınlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لُؤْلُؤً۬اۚ ifadesinin mansub oluşu مِنْ اَسَاوِرَ sözünün mahalline atfedildiği içindir. Buradaki مِنْ kısmîlik ifade eder; yani birtakım altın bileziklerle süslenirler. Bir kısmı sanki daha önce verilmiştir. Altın bileziklerle süslenenler diğerlerinden önde oldukları gibi, sanki bazı bileziklerin de diğerlerine önceliği vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayette geçen لُؤْلُؤً۬اۚ [inci] kelimesi altınların duru ve saflıklarından kinayedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَۜ اِنَّ رَبَّـنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌۙ ٣٤
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, ا الْحَمْدُ لِلّٰهِ ‘dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
الْحَمْدُ mübteda olup damme ile merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf habere mütealliktır. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي lafza-i celâlîn sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اَذْهَبَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَذْهَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَنَّا car mecruru اَذْهَبَ fiiline mütealliktir. الْحَزَنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
اَذْهَبَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ذهب ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ رَبَّـنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
رَبَّـنَا izafeti اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. غَفُورٌ kelimesi, اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. شَكُورٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)
غَفُورٌ - شَكُورٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَۜ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Allah Teâlâ, müminlerin sözlerini bildirmektedir.
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere, geleceği müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan الْحَمْدُ ’nün haberi mahzuftur. لِلّٰهِ bu mahzuf habere mütealliktir.
Müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي , lafza-i celâl için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Mevsûlün sılası olan اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur عَنَّا , ihtimam için mef’ûl olan الْحَزَنَ ’ye takdim edilmiştir.
الْحَزَنَ ‘nin اَذْهَبَ fiiline isnadı aklî mecazdır. Ya da burada mekni istiare düşünülebilir. Hüzün, uzaklaşan bir insana benzetilmiş, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan uzaklaşmak fiili, hüzne isnad edilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
”Hazen" ve ”hüzn" aynı anlamda olup yerin sertliği ve gamdan dolayı insanın içindeki sertlik demektir, Zıddı ferah, sevinç demektir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu hüzün, dinî ve dünyevî bütün hüzünleri kapsayan her türlü hüzündür. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الْحَزَنَۜ ' in başındaki lâm; cins ve istiğrak (şümul) içindir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ رَبَّـنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌۙ
İtiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Cennet ehlinin sözlerinin devamıdır.
Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Müsnedün ileyhin رَبَّـنَا izafetiyle gelmesi, Allah’ın rububiyyet sıfatını ön plana çıkarma kastına matuftur.
Mütekellimin lafza-ı celalden sonra رَبَّـنَا izafetini zikretmeleri, onların Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteklerine işaret etmiştir. Allah isiminden, Rab ismine iltifat sanatı vardır.
Allah’ın شَكُورٌ ve غَفُورٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - شَكُورٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Müsned olan غَفُورٌ ve شَكُورٌ kelimeleri mübalağa vezninde gelerek ziyadelik ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنّ۪ٓ ve lam-ı tekid, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنّ۪ٓ kelimesi, cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna lamı tekid de ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s.176)
Onların, شَكُورٌ ve غَفُورٌ demeleri; غَفُورٌ sözü, dünyada iken onların yapmış oldukları hamdler sebebiyle, ahirette bağışlanacaklarına; شَكُورٌ sözü de, ahirette bulunmaları sebebiyle, Allah'ın onlara hak ettiklerini vereceğine ve daha fazla lütufta bulunacağına bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
شَكُورٌ [minnettar] lafzının zikredilmesi bu nimetlere kavuşanların çok iyilik yaptıklarını göstermektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اَلَّـذ۪ٓي اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِه۪ۚ لَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا لُغُوبٌ ٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِي | O (Rab) ki |
|
| 2 | أَحَلَّنَا | bizi kondurdu |
|
| 3 | دَارَ | yurda |
|
| 4 | الْمُقَامَةِ | durulacak |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | فَضْلِهِ | lutfuyla |
|
| 7 | لَا | asla |
|
| 8 | يَمَسُّنَا | bize dokunmaz |
|
| 9 | فِيهَا | orada |
|
| 10 | نَصَبٌ | bir yorgunluk |
|
| 11 | وَلَا | ve ne de |
|
| 12 | يَمَسُّنَا | bize dokunmaz |
|
| 13 | فِيهَا | orada |
|
| 14 | لُغُوبٌ | bir usanç |
|
اَلَّـذ۪ٓي اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِه۪ۚ
Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي önceki ayetteki ism-i mevsûlden bedel olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اَحَلَّنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اَحَلَّنَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
دَارَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْمُقَامَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مِنْ فَضْلِه۪ car mecruru اَحَلَّنَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحَلَّنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
لَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا لُغُوبٌ
لَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ cümlesi, birinci mef’ûlün veya ikinci mef’ûlün hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمَسُّنَا damme ile merfû muzari fiildir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪يهَا car mecruru يَمَسُّنَا fiiline mütealliktir. نَصَبٌ fail olup damme ile merfûdur. لَا يَمَسُّنَا atıf harfi وَ ‘ la birinciye matuftur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمَسُّنَا damme ile merfû muzari fiildir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪يهَا car mecruru يَمَسُّنَا fiiline mütealliktir. لُغُوبٌ fail olup damme ile merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّـذ۪ٓي اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِه۪ۚ لَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا لُغُوبٌ
اَلَّـذ۪ٓي , önceki ayetteki اَلَّـذ۪ٓي ’den bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Cennet ehlinin sözlerinin devamıdır.
Müfret müzekker has ism-i mevsûlün sıla cümlesi olan اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)
Veciz ifade kastına matuf فَضْلِه۪ izafetinde Allah'a ait zamire muzâf olması فَضْلِ ’ın şanı içindir.
مِنْ فَضْلِه۪ car-mecruru, اَحَلَّنَا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْمُقَامَةِ ve فَضْلِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
لَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ cümlesi, mef’ûlun halidir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. وَلَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا لُغُوبٌ cümlesi, önceki لَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ cümlesine atıf harfi وَ ‘la atfedilmiştir. Aynı üslupta gelen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Hal olan iki cümlede de takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur ف۪يهَا , ihtimam için fail olan نَصَبٌ ve لُغُوبٌ ‘a takdim edilmiştir.
Bu kelimelerin ve ف۪يهَا ’nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Orada maruz kalınmayacak şeylerin yorgunluk ve usanç olarak sayılması taksim sanatıdır.
نَصَبٌ ve لُغُوبٌ kelimelerinin يَمَسُّنَا fiiline isnadında istiare sanatı vardır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili yorgunluk ve usanca nispet edilmiş, böylece yorgunluk ve usanç, iradesi olan bir şahıs yerine konmuştur. Mübalağa ifade eden cümlede tecessüm sanatı vardır.
Burada da dokunmak kelimesi mecâz-ı mürseldir. Dokunmak, eleme sebep olur. O halde sebep zikredilmiş müsebbeb kasdedilmiştir.
نَصَبٌ ve لُغُوبٌ kelimelerinin nekre gelişi nev ve umum ifade eder. Olumsuz siyakta tenkir, selbin umumuna işarettir.
لُغُوبٌ - نَصَبٌ ve الْمُقَامَةِ - دَارَ - اَحَلَّنَا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
مِنْ فَضْلِه۪ kavlindeki مِنْ harfi, ibtidâiyyedir. Nefiy harfi لَا ’nın ve يَمَسُّنَا fiilinin tekrar edilmesi oradaki hal için mübalağa ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لُغُوبٌ kendisinden dolayı yorulunan şeydir. نَصَبٌ kelimesinin de, hasta düşüren bir yorgunluk olduğu ileri sürülmüştür. Bu izaha göre de, ayetin tertibinin güzelliği ortadadır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Biz (mü'minlere), (o cennette) ne bir hastalık, ne de ondan daha önemsizi, yani yapan ve çalışan kimsenin kendisi sebebiyle yorulduğu şey dokunur" demek istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Yorgunluk olmaması, usanç olmamasını da içerdiği halde, onun da zikredilmesi, mübalağa içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا ف۪يهَا لُغُوبٌ [Orada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de orada bize bir usanç gelecektir.] cümlesinde fiilin tekrarıyla itnâb yapılmıştır. Bu itnâb, ayette geçen her iki şeyin de olmadığını ayrı ayrı vurgulamak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَۚ لَا يُقْضٰى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذَابِهَاۜ كَذٰلِكَ نَجْز۪ي كُلَّ كَفُورٍۚ ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | ve |
|
| 2 | كَفَرُوا | inkar edenler |
|
| 3 | لَهُمْ | onlara vardır |
|
| 4 | نَارُ | ateşi |
|
| 5 | جَهَنَّمَ | cehennem |
|
| 6 | لَا |
|
|
| 7 | يُقْضَىٰ | hükmedilmez |
|
| 8 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 9 | فَيَمُوتُوا | ölsünler |
|
| 10 | وَلَا | ve |
|
| 11 | يُخَفَّفُ | hafifletilmez |
|
| 12 | عَنْهُمْ | onlardan |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | عَذَابِهَا | onun azabı |
|
| 15 | كَذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 16 | نَجْزِي | cezalandırırız |
|
| 17 | كُلَّ | her |
|
| 18 | كَفُورٍ | nankörü |
|
Âhiret sahnelerine yer veren bu ve benzeri âyetlerde, dünyada iken yapılan uyarıları hafife alan inkârcıların kötü âkıbetle karşılaştıklarında kendilerine yeni bir fırsat verilmesi için çırpınmaları tasvir edilir ve bu feryatların hiçbir yarar sağlamayacağı vurgulanır (ayrıca bk. Mü’minûn 23/107-108).
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَۚ , mübteda الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen mansubdur.
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَارُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. جَهَنَّمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا يُقْضٰى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذَابِهَاۜ
لَا يُقْضٰى عَلَيْهِمْ cümlesi, الَّذ۪ينَ ‘nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُقْضٰى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. عَلَيْهِمْ car mecruru naib-i faildir.
فَ harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy, taleb bulunması gerekir. اَنْ ve masdar-ı müevvel önceki nefiynin mastarına matuf olup mahallen merfûdur.
يَمُوتُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُخَفَّفُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. عَنْهُمْ car mecruru naib-i faildir. مِنْ عَذَابِ car mecruru يُخَفَّفُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُخَفَّفُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi خفف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
كَذٰلِكَ نَجْز۪ي كُلَّ كَفُورٍۚ
كَ harf-i cerdir. Bu ibare, amili نَجْز۪ي olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. لِ harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك muhatap zamiridir.
Fiil cümlesidir. نَجْز۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. كُلَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَفُورٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
كَفُورٍۚ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَۚ لَا يُقْضٰى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذَابِهَاۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَلَّذ۪ينَ mübteda, لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ cümlesi, haberdir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.
Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)
Ayetin sonunda müştakı zikredildiği için كَفَرُوا lafzında, irsâd sanatı vardır.
اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberi olan لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَارُ , muahhar mübtedadır.
كَفَرُوا - نَارُ - جَهَنَّمَۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cehennem ateşini istihkak lamı ile لَهُمْ şeklinde haber vermesi, Bakara/24 ‘de [Yakıtı insanlar ve taşlar olan kafirler için hazırlanmış ateşten sakının.] belirtildiği gibi cehennemin onların yaptıklarından dolayı hazırlanmış olması sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يُقْضٰى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا cümlesi, الَّذ۪ينَ için ikinci haberdir.
İsim cümlesine haberin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Fa-i sebebiyyenin dahil olduğu فَيَمُوتُوا cümlesi, masdar teviliyle, cümlenin öncesinden anlaşılan nehiyden kaynaklanan masdara matuftur. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَهُمْ ve عَلَيْهِمْ car-mecrurları arasında tıbâk-ı icab sanatı vardır.
لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ cümlesinde, car mecrurun müsnedün ileyhe takdimi, işittiğinde dinleyen kişinin nefsinde tam olarak yerleşmesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذَابِهَا cümlesi aynı üslupta gelerek atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا يُخَفَّفُ fiiline müteallik عَنْهُمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için lafzen mecrur mahallen merfu naib-i fail konumundaki مِنْ عَذَابِهَا ‘ya takdim edilmiştir.
لَا يُخَفَّفُ ve لَا يُقْضٰى fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
لَا يُقْضٰى عَلَيْهِمْ cümlesi, لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَۚ ‘dan bedel-i iştimâldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَذٰلِكَ نَجْز۪ي كُلَّ كَفُورٍۚ
Ayetin son cümlesi, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif vardır. كَذٰلِكَ , amili نَجْزِي olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.
Teşbih harfi كَ ‘nin dahil olduğu işaret isminde istiare sanatı vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ önceki hükümlere işaret edilmiştir. Allah'ın inkâr edenler hakkındaki hükmü, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَجْزِي fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
كَفُورٍ ’deki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder.
كَفَرُوا - كَفُورٍ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak sanatı ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
كَفُورٍ kelimesi mübâlağa ifade eder. Çünkü mübâlağa kalıplarındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
جَهَنَّمَۚ - نَارُ - عَذَابِ - نَجْز۪ي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ ف۪يهَاۚ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحاً غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُۜ اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ ف۪يهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَٓاءَكُمُ النَّذ۪يرُۜ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ۟ ٣٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَهُمْ | ve onlar |
|
| 2 | يَصْطَرِخُونَ | feryadederler |
|
| 3 | فِيهَا | orada |
|
| 4 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 5 | أَخْرِجْنَا | bizi çıkar |
|
| 6 | نَعْمَلْ | yapalım |
|
| 7 | صَالِحًا | iyi işler |
|
| 8 | غَيْرَ | başka olarak |
|
| 9 | الَّذِي |
|
|
| 10 | كُنَّا | olduğumuz |
|
| 11 | نَعْمَلُ | yapmış |
|
| 12 | أَوَلَمْ |
|
|
| 13 | نُعَمِّرْكُمْ | sizi yaşatmadık mı? |
|
| 14 | مَا |
|
|
| 15 | يَتَذَكَّرُ | öğüt alacağı kadar |
|
| 16 | فِيهِ | orada |
|
| 17 | مَنْ | kimsenin |
|
| 18 | تَذَكَّرَ | öğüt alacak |
|
| 19 | وَجَاءَكُمُ | ve size geldi |
|
| 20 | النَّذِيرُ | uyarıcı |
|
| 21 | فَذُوقُوا | öyle ise (azabı) tadın |
|
| 22 | فَمَا | artık yoktur |
|
| 23 | لِلظَّالِمِينَ | zalimlerin |
|
| 24 | مِنْ | hiçbir |
|
| 25 | نَصِيرٍ | yardımcısı |
|
وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ ف۪يهَاۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَصْطَرِخُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَصْطَرِخُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru يَصْطَرِخُونَ fiiline mütealliktir.
يَصْطَرِخُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صرخ ’dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحاً غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُۜ
Cümle, mukadder sözün mekulü’l kavli olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı اَخْرِجْنَا ‘dır.
اَخْرِجْنَا sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen نَعْمَلْ cümlesi talebin cevabıdır.
نَعْمَلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. صَالِحاً masdardan naib, mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur.
غَيْرَ kelimesi صَالِحاً ‘nın sıfatı olup fetha ile mansubdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كُنَّا نَعْمَلُ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنَّا nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَّا mütekellim zamiri كُنَّا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. نَعْمَلُۜ cümlesi كُنَّا ‘nın haberi olarak mahallen mansubdur.
نَعْمَلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَيْرُ edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخْرِجْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
صَالِحاً ; sülâsi mücerredi olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ ف۪يهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَٓاءَكُمُ النَّذ۪يرُۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. لَمْ نُعَمِّرْكُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la mukadder mekulü’l kavle matuftur. Takdiri, يقال لهم: ألم نمهلكم ونعمّركم (Onlara size mühlet verip bir ömür yaşatmadık mı denir) şeklindedir.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
نُعَمِّرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا zaman anlamında nekre-i mevsufe olup نُعَمِّرْكُمْ fiiline mütealliktir. يَتَذَكَّرُ cümlesi, مَا ‘nın sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَتَذَكَّرُ damme ile merfû muzari fiildir. ف۪يهِ car mecruru يَتَذَكَّرُ fiiline mütealliktir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl يَتَذَكَّرُ fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası تَذَكَّرَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
وَ atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. النَّذ۪يرُ fail olup lafzen merfûdur.
نُعَمِّرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عمر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
تَذَكَّرَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ۟
Fiil cümlesidir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir.Takdiri, إن كفرتم بالنذير فذوقوا. (Uyarıcıyı inkâr ederseniz, öyleyse … tadın) şeklindedir.
ذُوقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. فَ ta’liliyyedir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لِلظَّالِم۪ينَ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. نَص۪يرٍ۟ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
ظَّالِم۪ينَ , sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ ف۪يهَاۚ
Ayetin ilk cümlesi, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki …لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsned olan يَصْطَرِخُونَ ف۪يهَا ‘nin müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحاً غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُۜ
Fasılla gelen cümle, cehennem ashabının sözleri olup, mukadder sözün mekulü’l kavlidir.
Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Fiilin ve nida harfinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Nida harfi mütekellimin münadaya yakın olma isteği sebebiyle hazf edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf رَبَّـنَا izafeti, mütekellimin Allah’ın Rububiyet sıfatına sığınma isteğine işaret eder.
Nidanın cevap cümlesi olan اَخْرِجْنَا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
نَعْمَلْ صَالِحاً غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُ cümlesi, takdiri يَقُولُونَ (Derler.) olan mahzuf sözün mekulü’l kavlidir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart üslubunda gelen terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan نَعْمَلْ صَالِحاً غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُ cümlesi, takdiri إنْ تُخْرِجْنا (Eğer bizi çıkartırsan…) olan şartın cevabıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
صَالِحاً için sıfat olan غَيْرَ ‘nın muzâfun ileyhi konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan كُنَّا نَعْمَلُ , nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan نَعْمَلُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
صَالِحاً mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib masdarın sıfatı veya mef’ûldür.
Burada نَعْمَلْ صَالِحاً ibaresinin aslı نَعْمَلْ العمل الصالحا şeklindedir. Mevsuf hazfedilmiş, sıfat söylenmiştir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.
نَعْمَلْ - نَعْمَلْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ ف۪يهَا cümlesindeki يَصْطَرِخُونَ fiili, bağrışmanın sınırlarını zorlar seviyede ve يصرخون kelimesinden daha güçlü olması mananın lafza yansıttığı uyumu açıkça göstermektedir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî Sanatları)
Bu kelime, avazı çıktığı kadar bağırdığı için “İmdat!” diyen kimseler için kullanılır. (Keşşâf)
يَصْطَرِخُونَ ifadesi يتصرَّحون (karşılıklı bağrışıp çağrışırlar) demektir. Şiddetli ve avazı çıktığı kadar bağırıp çağırma anlamındaki صُرَخ ’ın اِفْتِعال formudur. Sülasisi, صرخ ’dır. اِفْتِعال bâbı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. اِفْتِعال kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
Şart edatı ile fiilin hazfi, talep ifade eden fiillerden sonra mecburidir. «- bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin..» (Âl-i İmrân, 31.) ayeti buna misaldir. Bu ayette hazif eğer bana uyarsanız, şeklindedir. ان زرتنا فانكر مك Bizi ziyaret edersen sana ikramda bulunuruz, cümlesi buna misaldir. Bu ifadeden, ziyaret edenlere ikramın lüzumunu tekid anlaşılmaktadır. İbnu Abdisselam şunu ilave eder: Çünkü emir, icab ifade eder. Haber cümlesi icabda, talep cümlesi gibidir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.2 s.105-172)
اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ ف۪يهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَٓاءَكُمُ النَّذ۪يرُۜ
Fasılla gelen cümle, takdiri نَقُولُ (Deriz.) olan mahzuf sözün mekulü’l kavlidir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ ف۪يهِ مَنْ تَذَكَّرَ cümlesi, takdiri ألم نمهلكم (Size zaman tanımadık mı?) olan mahzuf mekulü’l-kavle, atıf harfi وَ ‘la atfedilmiştir.
Hemze inkari istifham harfi, لَمْ muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır. لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar.
نُعَمِّرْكُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle istifham üslubunda talebi inşai isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen takrir ve tevbih manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayette tecahülü arif sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ’dır. Onun sorunun cevabını bilmemesi muhaldir.
Cümledeki مَا , zaman zarfı وقت manasında nekre-i maksude, يَتَذَكَّرُ fiiline mütealliktir.
يَتَذَكَّرُ ف۪يهِ مَنْ تَذَكَّرَ cümlesi, مَا ’nın sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَتَذَكَّرُ fiiline müteallik ف۪يهِ car mecruru, konudaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.
يَتَذَكَّرُ fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan تَذَكَّرَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil cümlede teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
ف۪يهِ car-mecrurundaki مَا ’ya aid zamire dahil olan ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye zaman, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Zaman, adeta bir şeyi, bir kap gibi içinde muhafaza edebilecek şeye benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
تَذَكَّرَ - يَتَذَكَّرُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَجَٓاءَكُمُ النَّذ۪يرُ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle …نُعَمِّرْكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Istifhama dahildir. Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekküne ve istikrara işaret etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen takrir ve tevbih manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayette tecahülü arif sanatı vardır.
Takrîri istifham aslında, inkari istifhamdir. İnkâr ise, nefiy manasındadır. Bu durumda nefyeden şey nefye dahil olmuştur. Nefyin nefye dahil olması, müsbet manayı verir. «Allah kuluna kafi degil mi?» (Zümer,36.), «..Rabbiniz değil miyim?» (Araf, 172.) ayetleri buna misaldir. Zemahşeri «..Allah'ın herşeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?» (Bakara, 106.) ayetini de bu kabilden sayar. (Suyuti İtkan Cilt 2 S. 215)
Yaşatmadık mı ifadesi Allah’tan bir kınama olup Onlara diyeceğiz ki anlamındadır. İdgamlı olarak مَا يَتَذَكَّرُف۪يهِ إلاَّ مَنِ الزَّكَّرَ şeklinde de okunmuştur. Ömrü kısa olsa bile, bir mükellefin, durumunu düzeltebileceği her ömrü içine alır; ancak ömrü uzun olan kimse için ise bu kınama daha büyüktür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Tevbih, genellikle, meydana gelmiş bir fiil için yapılır. Fakat bazen, yapılması gereken bir fiilin yapılmamasından dolayı da tevbih vaki olmaktadır. Bu ayette görüldüğü gibi. Tevbih ifade eden istifhâm edatı sadece, güzel olmayan veya neticesi güzel olmayan bir fiilin başına gelir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 885)
فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ۟
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Takdiri, ..إن كفرتم بالنذير (Uyarıcıyı inkâr ederseniz…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi olan فَذُوقُوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
ذُوقُوا cümlesi emir uslubunda olmasına karşın mana itibariyle istihza ve tevbih anlamı taşıdığı için mecazı mürsel mürekkeptir.
فَذُوقُوا fiili müteaddi olduğu halde mef’ûlü zikredilmemiştir.
Açık mef’ûlle fiil arasında bağlantının mukadderden daha sıkı olmasına karşılık mukadder mef’ûlle de az sözle çok şey anlatmak, muhatabın muhayyilesini uyararak dikkatini çekmek gibi birtakım belâğat incelikleri vardır.
فَذُوقُوا ifadesinde istiare sanatı vardır.
فَذُوقُوا [Azabı tadın] ibaresinde azab, lezzetli bir yemeğe benzetilerek istiare yoluyla azabtan kaçamayacakları etkili bir tarzda ifade edilmiştir. Azabı tatma emri ihane (hor görme) tarikiyledir. Âlûsî de emrin ihane için olduğunu söyler. Zemahşerî şöyle der: Tadın emri, Allah’ın va’d ve va’idiyle alay ettikleri için onları alaya almak ve kınamak manasınadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
فَذُوقُوا [Tadınız] emri, o azabın devamlılığına bir işaret olup, bu emir, hor ve hakîr kılıcı bir emirdir. Binâenaleyh, amellerini ve sözlerini, olması gerekli olan yerlerin dışına koyan ve vaktinde mazeret beyan etmeyen zalimler için, ihtiyaç duydukları o zamanda, kendilerine yardım edecek bir yardımcı da yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ۟ cümlesinde فَ ta’liliyedir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مِنْ te’kid ifade eden zaid harftir. مَا nefy harfi, ليس gibi amel etmiştir.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatı vardır. لِلظَّالِم۪ينَ car-mecruru, مَا ‘nın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. نَص۪يرٍ۟ lafzen mecrur, mahallen merfû muahhar mübtedadır.
Zaid harfin dahil olduğu نَص۪يرٍ۟ ‘deki nekrelik, umum ve nev ifade eder. مِنْ harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Menfî siyakta nekre, umum ve şümûle işarettir.
Zamir makamında bahsi geçenlerin zalimler olarak zahiren zikredilmesi, tahkir ifadesinin yanında kâfirlerin zalim olduğunu vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.
نَص۪يرٍ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek olumsuzluğun sübutunu artırmıştır.
فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ۟ [Öyle ise (azabı) tadın, zâlimlerin herhangi bir yardımcısı yoktur.] ayetindeki emir kipi alay ifade eder. Bu, ذُقۡ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَزِیزُ ٱلۡكَرِیمُ [Tad bakalım, sen kendince üstündün şerefliydin] [Duhan/49] ayetine benzer. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَما لَكُمَ مِن نَصِيرٍ şeklindeki hitap zamiri yerine ‘’zalimler’’ şeklindeki zahir ismin zikredilme sebebi, onlardan yardımın kesileceğini ifade etmektir. Kelamda icaz vardır. Yani’’ Çünkü siz zalim oldunuz. Zalimlerin yardımcısı yoktur.’’ şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ٣٨
Ğayebe غيب :
غَيْبٌ güneş veya başka bir şey gözden gizli, saklı hale geldi, saklandı anlamına gelen غابَ fiilinin mastarıdır.
Bakara, 2/3 ayetinde geçen غَيْبٌ kelimesi duyuların kapsamına girmeyen ve akıl ile de bilinmeyen şeyler anlamındadır. Bunlar sadece peygamberlerin haber vermeleriyle bilinirler.
غِيْبَة zikredilmeye muhtaç bırakılmadığı/zorlanmadığı halde insanın başkasında olan ayıplardan söz etmesidir. غَيابَة ye gelince o alçak ya da basık yerdir. Sık ormana da غابَة denmesi buradan gelmektedir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 60 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri gayb, gıybet, gıyaben, kayıp, gaybubet ve gâibdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِنَّ اللّٰهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ cümlesi اِنّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. غَيْبِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِۜ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
عَالِمُ, sülâsi mücerredi علم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَل۪يمٌ kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. بِذَاتِ car mecruru الصُّدُورِ ‘a mütealliktir. الصُّدُورِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ ’nin haberi olan عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.
السَّمٰوَاتِ ’a tezat nedeniyle atfedilen الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
الْاَرْضِ - السَّمٰوَاتِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.
غَيْبِ - عَالِمُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Müsned olan عَالِمُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bir soruya cevap verilirken çoğunlukla cümlenin başında إِنَّ bulunur. Yani, lafzî ve mukadder soruların cevaplarının başında bulunur. Ya da soru soran kişinin, verilecek cevabın aksi bir düşünceye sahip olduğunun bilindiği durumlarda (yani inkar makamında) cevabın başına إِنَّ gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsned olan عَل۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. بِذَاتِ الصُّدُورِ car mecruru عَل۪يمٌ ‘a mütealliktir.
عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
عَل۪يمٌ - عَالِمُ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
بِذَاتِ الصُّدُورِ [kalplerin sahibi] ifadesinde istiare sanatı vardır. Kalp, sahip olunan bir şey yerine konmuştur.
Kalp yerine صُّدُورِ kelimesinin gelmesi hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede Allah sînelerin özünü bilir manasına, ‘gereken karşılığı göreceksiniz’ manası idmac edilmiştir.
Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.
Ayrıca bu cümlede tağlîb sanatı vardır. Allah Teâlâ yalnız sinedekileri değil, her şeyi bilir. Özellikle ‘sînelerin özünü bilir’ buyurulması, kalpteki duyguların insanın hareketlerinde temel teşkil etmesindendir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde olmayan tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Ayette kalpler olarak tercüme edilen صدور kelimesinin müfredi olan صدر (sadr) kelimesi, sözlükte “göğüs, sine, vücudun boyunla karın arasında bulunan ve kalp, akciğer vb. organları içine alan bölüm” demektir. Burada mahalliyet alakasıyla صدر (sadr) kelimesiyle kalp veya akıl kastedilmiş olabilir. Mahal zikredilmiş, fakat o mahallin içindeki kalp kastedilmiştir. (Tahir Taşdelen, Mülk Suresi’nin Edebi Tahlili Ve Türkçe Kur’ân Mealine Yansıması)
صُّدُورِ , kendisinde itikadın bulunduğu mahal demektir. O halde "صُّدُورِ ", o "itikadı barındıran, ona sahip olan"dır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بِذَاتِ الصُّدُورِهِمْ [Onların nefislerinde gizli olan şeyleri] değil, بذات الصدور [Nefislerde gizli olan] şeyleri buyurularak sadece onların nefislerindekini değil, umumi olarak bütün nefislerde gizli olanları bildiği ifade edilmiştir. Ayeti kerimede nefislerde olanlara ait olan bilgisinin mübalağalı olduğunu ifade etmek için عالم değil عليم buyurulmuştur. Bu son cümle Allahu alem, ilminin genişliğine delalet için اِنَّ ile tekid edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C. 2, S. 468)
Bu ayetteki tekid, hem binasında hem de manasındadır. Binasındaki tekidler açıkça görülür. Bu konunun asıl unsuru olan اِنَّ harfiyle tekid edilmiştir, عَل۪يمٌ kelimesi mübalağa sıygasındadır ve بِذَاتِ الصُّدُورِ tabiri geçmiştir. Burada فِي الصُّدُورِ buyurulmamıştır, çünkü عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ sözü, onun zatını, hakikatini ve onun etinin, kanının içinden akıp geçenleri vs. bilmeyi ifade eder. Bunları bildiği konusunda en ufak bir şüphe yoktur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Şura/28, c. 3, 173)
Sayfadaki biri hariç bütün ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- ر ve ي - ر harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Bir kasaba halkının hali çok farklıymış. Orada sadece Allah yolunda yarışanlar yaşarmış. Bu hale uymayanlar çeker gider, uyanların ise yolu buraya düşermiş. Bu kasabanın farklılığının sebeplerinden bir diğeri, sokaklarında yankılanan bir ezgiymiş:
Bunaldığım günlerden birinde dolaşırken, yolun sonu iç dünyama çıktı. Nefsimi dünyaya kenetlenmiş şekilde bulurken, kalbimin de onun sevgisiyle dolduğunu gördüm. Allah’a olan sevgimi ve imanımı aradım ve köşelerden birine çekilmiş buldum. Hayal kırıklığına uğrayan küçük bir çocuk gibi ağladım. Sonra dünyalık hadiseler sırasında sarsılma sebebimi anlamanın verdiği heyecanla doldum. Gözlerimin önünden dünyalıkları elde etmek için gösterdiğim çabalar geldi geçti. Artık gerçek manada Allah rızası için çabalamak zamanı gelmişti de geçiyordu. Bu niyeti alacak kadar ömrü veren Allah’a hamd ettim ve bana yardım etmesini istedim. İşte Allah yolunda yarışanlar kasabasına böyle geldim.
Dedim ki kendime: Bırak dünyaya kenetlenenleri, Allah yolunda yarışanlarla koşalım. Çıkar dünyalıkları kalbinden, onları yalnız nefis ile sevmeyi ve şükrederek faydalanmayı öğrenelim. Çıkar geçici olanları kalbinden, Allah sevgisiyle doldurmak için elimizden geleni yapalım. Dualar edelim, dualarda buluşalım. Cehennemliklerin çaresiz feryatlarına ortak olmaktan Allah’ın merhametine sığınalım. O’na kavuşanlardan ve cennetliklerin duasına katılanlardan olalım: ‘Bizden tasayı gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu, Rabbimiz çok bağışlayıcı, şükrün karşılığını tam verendir. O ki bizi lütfuyla sonsuza dek kalınacak yurda yerleştirdi. Burada artık biz ne bir yorgunluk duyarız, ne de bize bir bıkkınlık gelir.’
Cennet bahçelerinde, cennetliklerin dualarına amin diyen kullardan biri olmak duasıyla.
Amin.
***
‘Değişme niyetin varsa eğer laf yapma, çaba göster. Yolculuğunu yarına ertelemeyi bırak ve bugün çık gel.’ dedi ve gitti.
Ardında bıraktığı karanlığa baktı. Hayatına dair sunulan bu kesiti izlerken gözleri doldu. Ağlamamak için yanaklarının içini ısırdı. Dikkatini dağıtmak için bir renk seçti ve etrafında bulunan o renkteki eşyaları saymaya başladı. İşe yaramadı çünkü her şey karanlıktan nasibini almıştı. Sadece siyahın olduğu bir yerde, bu teknik sakinleştirme rolü oynamıyordu. Başka renklere sahipken gerçekten değişmeyi istemiş miydi sorusunun cevabını aradı.
İnsanın dünyalıklara bağlanan bir yönü vardı. Güçlendikçe kişiyi Allah’ın rızasına ulaştıracak yollardan çevirirdi. Allah’tan ve O’nun sevdiklerinden uzaklaştıkça da kalbi dünyalıklarla dolardı. Bir şeyleri kontrol ettiğine inanan cahil ise bu kısır döngü tarafından yutulana kadar harekete geçmezdi. Zira mutluluğundan taviz vermesi gerekiyormuş gibi hissederdi. Allah’a itaat ederse mutsuz olacağını söyleyen vesveselere inanırdı.
Hayat, can tükendikten sonra baştan başla ya da kaldığın yerden devam et fırsatı veren oyunlara benzemiyordu. Ölüm, insana bir kere geliyordu.
Ey Allahım! Yeryüzünde, maddi ve manevi yerinde sayanlara benzemekten ve dünyalıklarla nefsinin arasında gerçekleşen kısır döngü tarafından yutulmaktan muhafaza buyur. Senin rızan için Senin yolunda kul olarak kendisini geliştirenlerden, kötü hallerini iyiye değiştirenlerden eyle. Bizi ahirette Senden ve Senin sevdiklerinden uzaklaştırılanlardan değil, yaklaştırılanlardan; her zerresiyle karanlıklara düşenlerden değil, nurun ile aydınlananlardan; lanet okunanlardan değil, selam ile karşılananlardan; geri gönder diye yalvaranlardan değil, elhamdulillah diyerek huzuruna koşanlardan; azabına çarptırılanlardan değil, rahmetine ve şefaatine mazhar olanlardan; cehennem değil, cennet ehlinden eyle.
Amin.