بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِۜ فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۜ وَلَا يَز۪يدُ الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِلَّا مَقْتاًۚ وَلَا يَز۪يدُ الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ اِلَّا خَسَاراً ٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هُوَ | O’dur |
|
| 2 | الَّذِي |
|
|
| 3 | جَعَلَكُمْ | sizi yapan |
|
| 4 | خَلَائِفَ | halifeler (yöneticiler) |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 7 | فَمَنْ | artık kim |
|
| 8 | كَفَرَ | nankörlük ederse |
|
| 9 | فَعَلَيْهِ | kendi zararınadır |
|
| 10 | كُفْرُهُ | nankörlüğü |
|
| 11 | وَلَا | ve |
|
| 12 | يَزِيدُ | artırmaz |
|
| 13 | الْكَافِرِينَ | kafirlerin |
|
| 14 | كُفْرُهُمْ | küfrü |
|
| 15 | عِنْدَ | yanında |
|
| 16 | رَبِّهِمْ | Rableri |
|
| 17 | إِلَّا | başka bir şey |
|
| 18 | مَقْتًا | gazabdan |
|
| 19 | وَلَا | ve ne de |
|
| 20 | يَزِيدُ | artırmaz |
|
| 21 | الْكَافِرِينَ | kafirlerin |
|
| 22 | كُفْرُهُمْ | küfrü |
|
| 23 | إِلَّا | başka bir şey |
|
| 24 | خَسَارًا | ziyandan |
|
Halefe خلف :
خَلْفٌ kelimesi ön, ileri anlamındaki قُدَّامٌ kelimesinin zıddıdır, arkaya gelen yer ve arka anlamlarına gelir.
Birinin yerine geçip onun yerini doldurana خَلَفٌ denir ve önce/önde olmak demek olan selefin سَلَفٌ zıddıdır. (Mekan ve zaman olarak sonra ya da arkada olmak veya gelmek manasına gelir.)
خِلْفَة ise her birinin diğerinin yerine geçmesi şeklinde işleyen sistemdir. Fethalı yazılan خَلْفٌ sözcüğü bozuk /değersiz şey ve kötü söz manasındadır. خِلافَة kavramı başkası adına onun görevini üstlenmeyi anlatır. خَلائِف sözcüğü خَلِيفَة kavramının çoğuludur.
خِلافٌ lafzına gelince o zıd ضِدٌّ kavramından daha geneldir. Çünkü her zıd muhteliftir, fakat muhtelif olan herşey zıd değildir.
İnsanlar arasındaki sözlü ihtilaf bazen bir çekişmeyi, münakaşayı gerektirdiğinden dolayı bu ihtilaf (إخْتِلافٌ) sözcüğü müstear olarak çekişmek, mücadele etmek, tartışmak ya da münakaşa etmek anlamlarında kullanılmıştır.
خُلْفٌ kelimesi sözüne aykırı davranmaktır. Vaadini tutmamak, yerine getirmemek anlamında ise خَلَفَ fiili kullanılır. خالِفٌ bir eksik veya kusur yüzünden geride kalandır.
Son olarak خالِفَة kelimesi çadırın arka direğidir. Göç sırasında geride kalmasından dolayı kadında kinayeli olarak böyle adlandırılır. Çoğulu خَوالِف şeklinde gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de pekçok farklı formda 127 kez geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri halife, halef, muhtelif, muhalif, muhalefet, hilafet, hilaf, ihtilaf ve kalfadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası جَعَلَكُمْ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. خَلَٓائِفَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru خَلَٓائِفَ ‘e mütealliktir.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek, 2. Bir halden başka bir hale geçmek, 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَفَرَ şart fiili olup fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. عَلَيْهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. كُفْرُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُۜ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَز۪يدُ الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِلَّا مَقْتاًۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَز۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. الْكَافِر۪ينَ mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
كُفْرُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِنْدَ mekân zarfı يَز۪يدُ fiiline mütealliktir. رَبِّهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَّا hasr edatıdır. مَقْتاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
كَافِر۪ينَ , sülâsi mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَز۪يدُ الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ اِلَّا خَسَاراً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَز۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. الْكَافِر۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
كُفْرُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَّا hasr edatıdır. خَسَاراً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekid edilmiştir.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tazim kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Haber konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)
Mef’ûl konumundaki خَلَٓائِفَ lâfzı, خليفة kelimesinin çoğuludur.
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Dünya, adeta bir şeyi, içinde muhafaza eden kap mesabesindedir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
إنَّ اللَّهَ عالِمُ غَيْبِ السَّماواتِ والأرْضِ ve فَمَن كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ cümleleri arasında itiraziyye olan هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِۜ cümlesinin isim cümlesi olarak gelmesi, ayette muhatap olarak alınan kişilerin Allah tarafından yeryüzünde halife kıldığına dair hükmü kuvvetlendirmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۜ
فَ , istînâfiyedir. Şart üslubunda gelen terkipte فَمَنْ كَفَرَ şarttır.
Şart cümlesi olan مَنْ كَفَرَ , sübut ifade eden isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. مَنْ şart ismi, mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtiadî kelam olan كَفَرَ cümlesi مَنْ ’in haberidir.
Mübtedanın haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen şartın cevabıolan فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۚ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidâî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِ car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. كُفْرُهُ muahhar mübtedadır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip de şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cevap cümlesindeki كُفْرُهُۜ lafzında, müzavece sanatı vardır.
كَفَرَ - كُفْرُهُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ ifadesindeki istilâ manası taşıyan عَلٰى harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istilâ; mülazemet gerektirir. Küfreden kişi, binek yerine konmuştur. Sanki küfür, kafirin üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۜ cümlesi şart cümlesi olup; küfür hallerinin devamına kayıtsız kalmalarından kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا يَز۪يدُ الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِلَّا مَقْتاًۚ
Kendinden önce gelen şart cümlesinin beyanı hükmünde olan (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) bu cümle, hükümde ortaklık nedeniyle şart cümlesine atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubu sebebiyle menfî mana yanında bir de olumlu mana kazanmıştır.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan الْكَافِر۪ينَ , konudaki önemine binaen ve durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, fail olan كُفْرُهُمْ ’a takdim edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عِنْدَ رَبِّهِمْ izafeti muzâfun şanı içindir. Bu izafette Rab isminin kafirlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
İstisna harfi اِلَّا ve nefy harfi لَا ile oluşmuş iki tekid hükmündeki kasr, cümleyi tekid etmiştir. Kasr fiille mef’ûlü arasındadır. يَز۪يدُ maksûr/sıfat, مَقْتاًۚ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat alel mevsûftur. Artmak, buğza kasredilmiştir.
İkinci mef’ûl olan مَقْتاً ’deki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder.
مَقْتاً ve كُفْرُهُمْ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
كَفَرَ - الْكَافِر۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede medhe benzeyen bir şeyle zemmi tekid sanatı vardır.
وَلَا يَز۪يدُ الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ اِلَّا خَسَاراً
Aynı üslupla gelen cümle atıf harfi وَ ‘la öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan الْكَافِر۪ينَ , konudaki önemine binaen ve tahkir için, fail كُفْرُهُمْ ’a takdim edilmiştir.
İstisna harfi اِلَّا ve nefy harfi لَا ile oluşmuş, iki tekid hükmündeki kasr, cümleyi tekid etmiştir. Kasr fiille mef’ûlü arasındadır. يَز۪يدُ maksûr/sıfat, خَسَاراً maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat alel mevsûftur. Artma, ziyana kasredilmiştir.
Cümlede medhe benzeyen bir şeyle zemmi tekid sanatı vardır.
Ayetin öncesinde bahsi geçen kimselerin zamir makamında zahir isimle kafir olarak zikredilmeleri tahkir ifade etmiştir. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.
Ayette kâfirlerin yaptıklarının çirkinlik ve adiliğini, fazlasıyla kınama ve ayıplama maksadıyla cümle bir kelime farklılığıyla tekrarlanarak ıtnâb sanatı yapılmıştır.
Mef’ûl olan خَسَاراً ’deki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Cümlede istiare sanatı vardır. Bu ifadede zalimler, kıymeti düşen mala benzetilmiştir. Çünkü hasar gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, inkarın derinliğini bildirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
لَا يَز۪يدُ - الْكَافِر۪ينَ - كُفْرُهُمْ - اِلَّا kelimelerinin tekrarında ıtnâb reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette geçen مَقْتاً kelimesi, şiddetli buğz manasına olup bu lafızdan murad edilen Allah’ın buğzudur. خَسَاراً lafzından murad edilen ise ahiret ziyanıdır. Bu iki durumdan (Allah’ın buğzu ve ahiret ziyanı) her birinin, küfrün çirkinliğini gerektirdiği ve ondan kaçınmada yeterli sebebi oluşturduğunu göstermek için cümleleri tekrar etmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
"O kâfirlerin küfürleri, rableri katında gazaptan başka bir şey arttırmaz ve o kâfirlerin küfrü, kendilerine hüsrandan başka bir şey arttırmaz." Bu kelâm, küfrün vebali ve sonucu olan ilahi gazabı beyan etmektedir. Yani bu küfrün sonucu, öyle bir ilâhi gazaptır ki, onun ötesinde daha büyük bir perişanlık, hakirlik, ahiret hüsranı ve şerri yoktur. Buradaki tekrar, ziyadesiyle izah olması için ve küfrün, her iki korkunç ve çirkin sonucu da ayrı ve müstakil olarak gerektirdiğine dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الخَسار kelimesi الخَسارَةِ gibi خَسِرَ ‘nin masdarıdır. Asıl manası ticaretteki zarar olup, bir işte başarısızlık manasından istiare yapılmıştır. Onların küfür üzere yaptıkları işler, başarısızlığa uğramış bir tacirin yaptığı işlere benzetmiştir. Öyle ki o kişi, elindeki üründen hiçbir şekilde faydalanamamış ve onu aldığından çok düşük bir tutara satmak zorunda kalmıştır. Bu sebeple büyük bir zarara uğramış, her sattığı mal ile zararı bir o kadar artıp en nihayetinde ticareti iflas ile neticelenmiştir. Bu örnek Bakara suresindeki gibi birçok ayeti kerimede zikredilegelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ اَرَاَيْتُمْ شُرَكَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَرُون۪ي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۚ اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَاباً فَهُمْ عَلٰى بَيِّنَتٍ مِنْهُۚ بَلْ اِنْ يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً اِلَّا غُرُوراً ٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | أَرَأَيْتُمْ | siz gördünüz mü? |
|
| 3 | شُرَكَاءَكُمُ | ortaklarınızı |
|
| 4 | الَّذِينَ |
|
|
| 5 | تَدْعُونَ | yalvardığınız |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | دُونِ | başka |
|
| 8 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 9 | أَرُونِي | bana gösterin |
|
| 10 | مَاذَا | hangi şeyi? |
|
| 11 | خَلَقُوا | yarattılar |
|
| 12 | مِنَ | -den |
|
| 13 | الْأَرْضِ | yer- |
|
| 14 | أَمْ | yoksa |
|
| 15 | لَهُمْ | onların var (mı?) |
|
| 16 | شِرْكٌ | ortaklıkları |
|
| 17 | فِي |
|
|
| 18 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 19 | أَمْ | yoksa |
|
| 20 | اتَيْنَاهُمْ | biz onlara verdik de |
|
| 21 | كِتَابًا | bir Kitap |
|
| 22 | فَهُمْ | onlar da |
|
| 23 | عَلَىٰ | üzerindeler |
|
| 24 | بَيِّنَتٍ | bir delil |
|
| 25 | مِنْهُ | ondan |
|
| 26 | بَلْ | hayır |
|
| 27 | إِنْ |
|
|
| 28 | يَعِدُ | va’detmiyorlar |
|
| 29 | الظَّالِمُونَ | o zalimler |
|
| 30 | بَعْضُهُمْ | birbirlerine |
|
| 31 | بَعْضًا | birbirlerine |
|
| 32 | إِلَّا | başka bir şey |
|
| 33 | غُرُورًا | aldatmakdan |
|
قُلْ اَرَاَيْتُمْ شُرَكَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli اَرَاَيْتُمْ شُرَكَٓاءَكُمُ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
رَاَيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. شُرَكَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl شُرَكَٓاءَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَدْعُونَ ‘ dir. Îrabdan mahalli yoktur.
تَدْعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru mukadder aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, تدعونهم من دون الله (Allah’ı değil onlara dua ederler.) şeklindedir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
شُرَكَٓاءَ kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرُون۪ي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۚ
Cümle, اَرَاَيْتُمْ شُرَكَٓاءَكُمُ cümlesinden bedel-i iştimâl olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. اَرُون۪ي illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَاذَا خَلَقُوا cümlesi, amili اَرُون۪ي ‘nin ikinci mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
مَاذَا istifham ismi, amili خَلَقُوا fiilinin mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
خَلَقُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْاَرْضِ car mecruru مَاذَا istifham isminin mahzuf haline mütealliktir.
İsim cümlesidir. اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شِرْكٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru شِرْكٌ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.
اَمْ ; Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: 1. Muttasıl اَمْ Munkatı’ اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal.
Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأى ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَاباً فَهُمْ عَلٰى بَيِّنَتٍ مِنْهُۚ
Fiil cümlesidir. اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır.
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. كِتَاباً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. عَلٰى بَيِّنَتٍ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. مِنْهُ car mecruru بَيِّنَتٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتى ’dır.
بَلْ اِنْ يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً اِلَّا غُرُوراً
Fiil cümlesidir. بَلْ idrâb ve atıf harfidir. اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
يَعِدُ damme ile merfû muzari fiildir. الظَّالِمُونَ fail olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. بَعْضُهُمْ izafeti الظَّالِمُونَ ‘ den bedel olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَعْضاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. غُرُوراً ikinci mef’ûlun bih veya masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
بَلْ ;Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَّالِمُونَ , sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اَرَاَيْتُمْ شُرَكَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ kelimesi çok önemlidir. Aslında bütün ayetlerin başında bir قُلْ lafzı vardır ama önemli olan hususlarda قُلْ lafzı açık olarak söylenmiştir.
قُلْ fiilinin mekulü’l- kavli olan اَرَاَيْتُمْ , takrîri istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve kınama manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz peygamberdir. Peygamber (s.a.v)’in cevabı bilmesi dolayısıyla cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَرَاَيْتُمْ fiili, ilim manasında kullanılmıştır. Bu kullanımda, sebeb müsebbeb alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rüyet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Akli ve görünmez olan bir bir durum, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.
Mef’ûl olan شُرَكَٓاءَكُمُ , hem izafeti hem muzaf hem de muzafun ileyhi tahkir ifade eder.
شُرَكَٓاءَ için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ , hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنْ دُونِ car mecruru, mukadder aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Aid zamirin ve halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen دُونِ اللّٰهِ izafeti muzâfın tahkiri içindir.
اَرَاَيْتُمْ fiilinde istiare sanatı vardır. Bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
اَرَاَيْتُمْ , dikkat çekme tabirlerinden biridir. اَرَاَيْتَ ve benzerlerindeki تَ zamiri faildir. ك ise Basra ekolüne göre ت ’nin anlamını tekid eden bir hitap harfidir ve îrabdan mahalli yoktur. Tekidin sebebi, muhatabın gafletinin derinliğini vurgulamaktır. Aynı uyuyan kimseyi sarsmak gibi. Çünkü derin uykuya dalmış olan kişi hem elle hem de dille uyandırılır.
رَاَوُا fiilinin ilim manasında kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen ru’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edebilirsiniz; manevi, akli ve görünmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konuldu. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i Meryem Suresi 77)
اَرَاَيْتُمْ sözündeki fiil ister ‘görmek’, ister ‘bilmek’ manasında olsun, رَاَى fiilinin başına istifham hemzesi gelmiştir. Çünkü ilmen görmekte, kalple görülen şeyin neredeyse gözle görülür gibi zuhur ve inkişaf ettiği manası vardır. Burada soru rû’yetin üzerinde gerçekleştiği şeyin hakikati hakkındadır. بصائر 'in (idrakin) gördüğü şey, بصار 'ın (gözün) gördüğü şeye ilave olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.72)
Bu ayette رَاَيْتُمْ kelimesinin sonuna eklenen ك zamiri hazf edilmiştir. Zira kendisinden önce hitabın tekidini gerektirecek herhangi bir gafletle ilgili bir söz geçmemiştir. Böylece onların sarsılması ve tenbih (uyarılması) sadece azabın hatırlatılmasıyla gerçekleşmiştir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
Bu batıl ilahlar onlara izafe edilmiş, çünkü bu iddianın hiçbir gerçek tarafı olmaksızın, onlar Allah'a ortak koşan o müşriklerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَرُون۪ي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ve mekulü’l-kavle dahil olan cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehaddi manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
İstifham üslubunda talebi inşaî isnad olan مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ cümlesi, üç mef’ûle müteaddi olan ve burada haber verin manasındaki اَرُون۪ي fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.
İstifham ismi مَاذَا , mukaddem mef’ûldür. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
Hudus, sebat temekkün ve istikrar ifaden müspet mazi fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebi inşai isnaddır. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve kınama manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soru kastı taşımayan bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
مِنَ الْاَرْضِ car-mecruru, مَاذَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۚ
اَمْ , hemze ve idrab harfi بَلْ manasında munkatı’dır. İstifham üslubunda talebi inşai isnad olan cümle, ayetteki ilk istifhama dahildir. İsim cümlesi formunda gelerek, sübut ve istimrar ifade etmiştir.
İstifham üslubunda olmasına rağmen, soru kastı taşımadığı ve inkâr manasına geldiği için cümle mecâz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شِرْكٌ , muahhar mübtedadır.
الْاَرْضِ - سَّمٰوَاتِ kelimeleri arasında tıbak-ı icâb ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
رَاَيْتُمْ - اَرُون۪ي ve شُرَكَٓاءَ - شِرْكٌ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
فِي السَّمٰوَاتِۚ car mecruru, شِرْكٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِي السَّمٰوَاتِۚ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gökyüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Bir şeyi, içinde muhafaza eden kaba benzetilen gökyüzü ile orada bulunanlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibat mesabesindedir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَرُون۪ي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ [Gösterin bana! Onlar yerden hangi şeyi yarattılar?] cümlesindeki soru istifhâm-ı inkârî olup kınama ifâde eder. اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۚ [Yoksa onların göklerde ortakları mı var?] ayetindeki soru da aynıdır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu kelam işaret ediyor ki, şirk, pek tehlikeli bir husus olup ispatı için birbirlerini destekleyen deliller olması gerekir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَاباً فَهُمْ عَلٰى بَيِّنَتٍ مِنْهُۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede اَمْ harfi, hemze ve بَلْ manasında munkatı’dır.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olmasına rağmen, inkar manasında geldiği için cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)
اٰتَيْنَاهُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
İkinci mef’ûl olan كِتَاباً ’deki nekrelik, herhangi bir manasında cins ve tazim ifade eder.
Akabindeki فَهُمْ عَلٰى بَيِّنَتٍ مِنْهُ cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. İstifhama dahildir.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلٰى بَيِّنَتٍ car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
بَيِّنَتٍ ’deki nekrelik kesret, nev ve tazim içindir.
مِنْهُ car-mecrurunun müteallakı, بَيِّنَتٍ ’in mahzuf sıfatıdır. Sıfatın hazfi, îcâzı hazif sanatıdır.
بَلْ اِنْ يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً اِلَّا غُرُوراً
Ayetin son cümlesi istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. اِنْ , nefy harfi, بَلْ intikal için gelmiş idrâb harfidir.
بَلْ atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c.1 s. 437)
بَلْ atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
بَلْ harfi, cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır. Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiş, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki mana kazandırmıştır.
بَعْضُهُمْ izafeti, müsnedün ileyh olan الظَّالِمُونَ ’den bedeldir.
Zamir makamında müşriklerin, zalimler olarak zahiren zikredilmesi, tahkir ifadesinin yanında şirk koşanların zalim, şirkin zulüm olduğunu vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.
بَعْضاً birinci, غُرُوراً ikinci mef’ûldür. Kelimelerdeki nekrelik kesret ve tahkir, ifade eder.
Mef’ûl olan غُرُوراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
İki tekit hükmündeki kasr fiille mef’ûlü arasındadır.
يَعِدُ maksûr/sıfat, غُرُوراً maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef’ûllere değil zikredilen mef’ûle tahsis edilmiştir.
بَعْضاً - اَمْ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Kasr cümlesinde çoğunlukla olumlu mana açıkça ifade edilirken olumsuz mana zımnen ifade edilir. Bu üslupta îcâz ve mübalağa vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
"Hayır! Zalimler, birbirlerine aldatmaktan başka bir şey vaad etmiyorlar." : Bundan önce şirk konusundaki delil olabilecek bütün seçenekler reddedildikten sonra burada da müşrikleri şirke sevk eden husus zikredilmektedir ki o da, seleflerin haleflerini ve reislerin Allah katında şefaatçi olup tabilerini Allah'a yaklaştıracakları vaadiyle onları aldatmalarıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَاۚ وَلَئِنْ زَالَتَٓا اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِه۪ۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً ٤١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | اللَّهَ | Allah |
|
| 3 | يُمْسِكُ | tutmaktadır |
|
| 4 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 5 | وَالْأَرْضَ | ve yeri |
|
| 6 | أَنْ |
|
|
| 7 | تَزُولَا | yıkılmamaları için |
|
| 8 | وَلَئِنْ | andolsun |
|
| 9 | زَالَتَا | ikisi yıkılsa |
|
| 10 | إِنْ |
|
|
| 11 | أَمْسَكَهُمَا | onları tutamaz |
|
| 12 | مِنْ | hiç |
|
| 13 | أَحَدٍ | kimse |
|
| 14 | مِنْ |
|
|
| 15 | بَعْدِهِ | ondan sonra |
|
| 16 | إِنَّهُ | şüphesiz O |
|
| 17 | كَانَ |
|
|
| 18 | حَلِيمًا | halimdir |
|
| 19 | غَفُورًا | çok bağışlayandır |
|
Göklerin yani ilâhî yasalar düzenine uygun olarak uzay içinde işlevlerini sürdüren bütün galaksilerin, gök cisimlerinin ve bu düzen içinde insan bakımından özel bir önemi haiz olan yerkürenin yörüngelerinden sapmaması Allah Teâlâ’nın irade ve kudretiyle mümkün olmaktadır. Yüce Allah bu hassas dengenin bozulmasını murat etmiş olsa artık bu sapmayı önleyebilecek hiçbir güç yoktur (bu konuda ayrıca bk. Ra‘d 13/2). Âyetin “sapmamaları için” şeklinde çevrilen kısmında kullanılan ve zevâl kökünden türetilen fiil hem “bir şeyin nizamının bozulması” hem de “yok olması” anlamına gelir. Burada her iki mânanın birlikte kastedildiği anlaşılmaktadır. Zira göklerin ve yerin hareketindeki en küçük bir sapma ve dengesindeki en küçük bir bozulma aynı zamanda onların yok olması demektir (İbn Âşûr, XXII, 327-328).
Kur'an Yolu Tefsiri Yolu Cilt: 4 Sayfa: 470
اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَاۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ cümlesi, اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يُمْسِكُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. السَّمٰوَاتِ mef’ûlü bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
الْاَرْضَ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mef’ûlün lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, كراهة أن تزولا (Zeval bulmasını kerih görerek) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَزُولَا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُمْسِكُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi مسك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَئِنْ زَالَتَٓا اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
زَالَتَٓا şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَمْسَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ harf-i ceri zaiddir. اَحَدٍ lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِ car mecruru اَمْسَكَهُمَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. حَل۪يماً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
غَفُوراً ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
حَل۪يماً - غَفُوراً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَاۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ ’nin haberi olan يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ اَنْ تَزُولَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hudus, teceddüt, istimrar ve tecessümle birlikte hükmü takviye de ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği allerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede istiare sanatı vardır.
الإمْساكِ kelimesinin aslı, bir şey kaçmasın veyahut dağılmasın diye onu sıkıca el ile kavramaktır. Bu yüzden göklerin ve yerin muazzam nizamının korunması, onları eliyle sımsıkı tutan ve bu şekilde onların bir düzen üzere karar kılmalarını sağlayan bir gücün varlığına benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَزُولَا cümlesi, masdar teviliyle, takdir edilen muzaf için muzâfun ileyh konumundadır. Yani, كراهة أن تزولا (Zeval bulmasını kerih görerek) demektir. Bu muzâf, يُمْسِكُ fiilinin mef’ûlün lieclihidir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
السَّمٰوَاتِ ’tan sonra الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
وَلَئِنْ زَالَتَٓا اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِه۪ۜ
وَ , atıf harfidir.
لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie, إنْ şart harfidir. Mahzufla birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.
Kasemle tekid edilmiş şart üslubundaki terkipte şart olan لَئِنْ زَالَتَٓا , mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Şartın cevabı, arkasından gelen kasemin cevabı delaletiyle hazfedilmiştir. Şartın cevabının hazfi, icâz-ı hazif sanatıdır. mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِه۪ cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır.
Cümledeki اِنْ nefy manasındadır. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasem ve zaid harfle tekid edilmiştir.
اَحَدٍ , lafzen mecrur, mahallen merfû olmak üzere اَمْسَكَهُمَا fiilinin failidir. Kelimedeki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf مِنْ , olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.
مِنْ بَعْدِه۪ۜ car mecruru, اَحَدٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümledeki Farklı anlamdaki اِنْ ve مِنْ edatlarının tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Elle tutup kavramak manasındaki اَمْسَكَ fiilinde istiare sanatı vardır. Yeryüzü ve gökyüzünün zevali, elle tutularak önlenebilecek bir duruma benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
يُمْسِكُ - اَمْسَكَهُمَا ve تَزُولَاۚ - زَالَتَٓا gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale's- sadr sanatları vardır.
Nefy sıygasında gelen nekrenin umum manası olduğunu bildirmek için إمْساكِ أحَدٍ sözü, nefyi tekid ifade eden مِنْ harfi ile getirilmiştir. Yani hiç bir kimse, onları tutup geri getiremez, demektir. بَعْدِه۪ۜ izafetindeki ه۪ۜ zamiri, Allah Teâlâya aittir. مِن بَعْدِ terkibi, أحَدٍ kelimesinin sıfatıdır ve مِنْ ibtidaiyyedir. Yani ondan kaynaklanan veya sonradan gelen kimse demektir. Çünkü بَعْدِ ‘nin asıl anlamı, iki şeyden birinin sonradan gelmesidir. Burada mecâz-ı mürsel yoluyla farklılık manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayette olduğu gibi kendisinden önce yemin (kasem) bulunduğu halde لَا veya اِنْ ile olumsuz olduğunda, mazi fiil gelecek zamana delalet etmektedir. (Hasan Duran, Kur’ân-ı Kerîm’de Teceddüt Ve Sübût Manası İçin Yapılan ‘udûl Çeşitleri)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)
إنْ şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Ayette Allah’ın, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye kurduğu, O’ndan başka hiç kimsenin onları tutamayacağı açıklamalarında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır.
Ayette ayrıca, istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.
اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin iki haberi olan غَفُوراً - حَل۪يماً kelimelerinin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın onda, her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
غَفُورا , mübalağa vezninde, حَل۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً cümlesi istînâfiyyedir. Şayet Allah onlara hoşgörülü davranıp mühlet vermeseydi, bu sözleri dünyada onlar için acele bir cezayı gerektirirdi. Allahın onları affetmesi için bu sözlerini terk etmelerine yönelik bir tarizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, İsrâ/44)
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ اِحْدَى الْاُمَمِۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ مَا زَادَهُمْ اِلَّا نُفُوراًۙ ٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَقْسَمُوا | ve yemin ettiler |
|
| 2 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 3 | جَهْدَ | bütün gücüyle |
|
| 4 | أَيْمَانِهِمْ | yeminlerinin |
|
| 5 | لَئِنْ | andolsun eğer |
|
| 6 | جَاءَهُمْ | kendilerine gelirse |
|
| 7 | نَذِيرٌ | bir uyarıcı (peygamber) |
|
| 8 | لَيَكُونُنَّ | olacaklarına |
|
| 9 | أَهْدَىٰ | daha çok doğru yolda |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | إِحْدَى | herbir |
|
| 12 | الْأُمَمِ | milletten |
|
| 13 | فَلَمَّا | fakat |
|
| 14 | جَاءَهُمْ | gelince |
|
| 15 | نَذِيرٌ | uyarıcı |
|
| 16 | مَا |
|
|
| 17 | زَادَهُمْ | onların arttırmadı |
|
| 18 | إِلَّا | başka bir şey |
|
| 19 | نُفُورًا | nefretten |
|
Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke müşrikleri, peygamberleri yalanlamadıklarını söyleyip şayet kendilerine gerçek bir peygamber gönderilmiş olsa, eski ümmetlerin yaptığını yapmayacaklarına, yani peygamberi asla inkâr etmeyeceklerine ve onun getireceği mesaja, geçmiş ümmetlere nazaran çok daha fazla sahip çıkacaklarına yemin ediyorlardı. Ama Hz. Muhammed peygamber olarak gönderildiğini açıklayınca ondan sür’atle uzaklaştılar (Taberî, XXII, 145; Râzî, onların yahudileri ve hıristiyanları kınayarak bu tarzda yemin ettikleri görüşünü tarihî verilere uygun bulmaz, bk. XXVI, 33-34). Resûlullah’a ve müslümanlara karşı cephe almalarının sebebi ise –bazı âyetlerde ifade edildiği ve siyer kaynaklarındaki olaylardan anlaşıldığı üzere– açıktı: Resûl-i Ekrem onların beklentilerine göre bir peygamber değildi ve getirdiği mesaj çıkarlarına alet edebilecekleri bir içerik taşımıyordu. Âyetin “herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair” şeklinde çevrilen kısmı “bulundukları durumdan çok daha iyi bir yol tutacaklarına dair” ve “geçmiş ümmetlerin hepsinden daha iyi olacaklarına dair” şeklinde de anlaşılmıştır (Zemahşerî, III, 278; Râzî, XXVI, 34. “Allah’ın yasaları” diye çevirdiğimiz sünnetullah kavramının Kur’an’daki kullanımları hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/137).
45. âyetin son cümlesi daha çok “Vadeleri dolduğunda ise Allah kime nasıl muamele edeceğini takdir eder veya gereken cezayı verir, çünkü O kullarını hakkıyla görmektedir” tarzında açıklanmıştır (Allah’ın insanları hemen cezalandırmayışının hikmeti ve “canlı” diye tercüme edilen dâbbe kelimesi hakkında bilgi için bk. Nahl 16/61).
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ اِحْدَى الْاُمَمِۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَقْسَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اَقْسَمُوا fiiline mütealliktir.
جَهْدَ mastardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اَيْمَانِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَٓاءَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَذ۪يرٌ fail olup damme ile merfûdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونُنَّ fiili nakıs, mahzuf ن ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için يَكُونُنَّ ‘nin ismi , zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
اَهْدٰى kelimesi يَكُونُنَّ ‘nin haberi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir. مِنْ اِحْدَى car mecruru اَهْدٰى ‘ya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْاُمَمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimlerdendir. Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksur isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَقْسَمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قسم ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ مَا زَادَهُمْ اِلَّا نُفُوراًۙ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup زَادَهُمْ fiiline mütealliktir. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَهُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَذ۪يرٌ fail olup damme ile merfûdur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. زَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. نُفُوراً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَيْمَانِهِمْ için muzâf olan جَهْدَ , asıl mastarın yerine gelmiş bir kelimedir olup bu fiilin türünü veya sıfatını ifade eder.
جَهْدَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَقْسَمُوا fiiline müteallik بِاللّٰهِ car mecruru, ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.
جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ [Ağır yeminleriyle] terkibinde latif bir istiare vardır. Münafıkların son derece kuvvetli ve ağır bir şekilde ettikleri yeminler, istiare yoluyla, yapamayacağı bir işe kendini zorlayan ve bunun için bütün gücünü harcayan kimseye benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Nur/53)
اَيْمَانِهِمْ - اَقْسَمُوا - جَهْدَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
“Kasem” Tabirinin “Yemin” Manasına Taşınması: Vahidî şöyle demektedir: “Yemine, kasem adı verilmiştir. Çünkü yemin, ister müspet isterse menfi olsun, insanın haber verdiği, bildirdiği haberi tekid etmek için va’z edilmiştir. Haber, doğru veya yalan olabileceği için haber veren kimse doğru tarafını yalan tarafına tercih etmek için böyle bir yola başvurmaya muhtaç olur. Ki bu yol da yemin etme yoludur. Yemin etmeye, ancak bu haberi duyduğunda insanlar, onu tasdik eden veya yalanlayanlar şeklinde kısımlara ayrıldığı zaman ihtiyaç duyulur. Araplar yemin etmeye kasem adını vermişler ve bunu, أفْعَلَ sıygasıyla ifade ederek أقْسَمَ فُلانٌ يُقْسِمُ إقْسامًا [Falanca yemin etti.] demişler; bununla da o kimsenin tercih ettiği yemini tekid ettiğini ve doğruluğu yemin ve kasem vasıtasıyla seçmiş olduğu kaseme havale ettiğini kastederler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, En’âm / 109)
لَئِنْ جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ اِحْدَى الْاُمَمِۚ
Ayetin ikinci cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie, إنْ şart harfidir. Mahzufla birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.
Kasemle tekid edilmiş şart üslubundaki terkipte şart olan لَئِنْ جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ , mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Şartın cevabı, arkasından gelen kasemin cevabı delaletiyle hazfedilmiştir. Şartın cevabının hazfi, icâz-ı hazif sanatıdır. mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)
إنْ şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106)
لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ اِحْدَى الْاُمَمِۚ cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiştir.
كَانَ ‘nin haberi olan اَهْدٰى , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
مِنْ اِحْدَى الْاُمَمِ car mecruru, كَانَ ’nin haberi olan اَهْدٰى ’ya mütealliktir.
اِحْدَى الْاُمَمِۚ belli bir ümmet olup hidayet ve istikametteki faziletleri anlatılmak üzere böyle anılmaktadırlar. Çünkü Kureyşliler şöyle demişlerdi: "Allah, Yahudilere ve Hristiyanlara lanet eylesin; onlara Peygamberler geldiler; fakat onlar, Peygamberleri yalanladılar. Vallahi, eğer gerçekten bize bir Peygamber gelse, mutlak ve muhakkak biz, Yahudilerden de Hristiyanlardan da ve diğer herhangi bir ümmetten de daha çok hidayete geleceğiz." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِحْدَى - اَهْدٰى kelimeleri arasında cinas-ı muharref ve reddü'l acüz ales’ sadr sanatları vardır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ مَا زَادَهُمْ اِلَّا نُفُوراًۙ
فَ atıf harfidir. Hükümde ortaklık nedeniyle لَئِنْ جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında lafzen ve manen mutabakat mevcuttur.
لَمَّا cümleye muzaf olan, حين manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cevap fiiline mütealliktir.
Şart üslubunda gelen terkipte فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ , şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Fail olan نَذ۪يرٌ ’daki nekrelik, tazim ve kesret ifade eder.
لَمَّا ; muzarinin başında cezm, kalb ve nefî harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır.
Haynûne manasındaki لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi مَا زَادَهُمْ اِلَّا نُفُوراً , menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiş, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki mana kazandırmıştır. İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır.
زَادَهُمْ maksûr/sıfat, نُفُوراً maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Mef’ûl olan نُفُوراً ’daki nekrelik ise, kesret ve tahkir ifade eder.
زَادَهُمْ kelimesi, asıl olarak maddi çoğalmayı ifade eder. زَادَ ‘nin نُفُوراً ‘a isnadı hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan nefret, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Sebep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İkinci mef’ûl olan نُفُوراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder.
الزِّيادَةُ : Kelimenin aslı, zevattaki büyüme-gelişme ve artıştır. İstiare yoluyla sıfatlardaki kuvvet manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
جَٓاءَهُمْ - نَذ۪يرٌ kelimelerinin konudaki önemine binaen tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِسْتِكْبَاراً فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاًۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلاً ٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | اسْتِكْبَارًا | büyüklük taslama(larını) |
|
| 2 | فِي |
|
|
| 3 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 4 | وَمَكْرَ | ve tuzak(lar) kurma(larını artırdı) |
|
| 5 | السَّيِّئِ | kötü |
|
| 6 | وَلَا | oysa |
|
| 7 | يَحِيقُ | dolanmaz |
|
| 8 | الْمَكْرُ | tuzak |
|
| 9 | السَّيِّئُ | kötü |
|
| 10 | إِلَّا | başkasına |
|
| 11 | بِأَهْلِهِ | sahibi(nden) |
|
| 12 | فَهَلْ | -mı? |
|
| 13 | يَنْظُرُونَ | bekliyorlar |
|
| 14 | إِلَّا | başkasını- |
|
| 15 | سُنَّتَ | yasasından |
|
| 16 | الْأَوَّلِينَ | öncekilerin |
|
| 17 | فَلَنْ | halbuki |
|
| 18 | تَجِدَ | bulamazsın |
|
| 19 | لِسُنَّتِ | yasasında |
|
| 20 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 21 | تَبْدِيلًا | bir değişme |
|
| 22 | وَلَنْ | ve |
|
| 23 | تَجِدَ | bulamazsın |
|
| 24 | لِسُنَّتِ | yasasında |
|
| 25 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 26 | تَحْوِيلًا | bir sapma |
|
اِسْتِكْبَاراً فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ
اِسْتِكْبَاراً , önceki ayetin mef’ûlün lieclihi veya hal olup fetha ile mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru اِسْتِكْبَاراً ‘e mütealliktir. مَكْرَ atıf harfi وَ ‘la اِسْتِكْبَاراً ‘e veya نُفُوراًۙ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّيِّئِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
يَح۪يقُ damme ile merfû muzari fiildir. الْمَكْرُ fail olup damme ile merfûdur. السَّيِّئُ kelimesi الْمَكْرُ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. بِاَهْلِه car mecruru يَح۪يقُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi فَ ile, şart ve cevap cümlesine matuftur.
هَلْ istifham harfidir. يَنْظُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır.
سُنَّتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَوَّل۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاًۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلاً
Fiil cümlesidir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, مهما تفعل فلن تجد (Ne yaparsan yap bulamayacaksın) şeklindedir.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَجِدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لِسُنَّتِ car mecruru تَجِدَ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. تَبْد۪يلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَجِدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لِسُنَّتِ car mecruru تَجِدَ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. تَحْو۪يلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِسْتِكْبَاراً فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ
Önceki ayetin devamı olan bu ayette اِسْتِكْبَاراً , önceki ayetteki نُفُوراًۙ ‘dan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِسْتِكْبَاراً ’a veya نُفُوراً ’a tezayüf nedeniyle atfedilen مَكْرَ السَّيِّئِ izafetinde mevsuf sıfatına muzâf olmuş, manayı mübalağalı bir şekilde ifade etmiştir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
اِسْتِكْبَاراً ‘daki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
مَكْرَ- السَّيِّئِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِسْتِكْبَاراً önceki ayetteki نُفُوراً ’den bedel-i iştimâl veya mef’ûlün lieclihtir. Çünkü النُّفُورَ fiil manasındadır ve bu nedenle mef’ûlun lehte amel etmesi doğrudur. Takdiri; نَفَرُوا لِأجْلِ الِاسْتِكْبارِ في الأرْضِ (yeryüzünde böbürlenerek büyüklüğe kapıldıkları için haktan bu derece uzaklaştılar) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الِاسْتِكْبارُ : büyüklenmedeki şiddeti ifade eder. Sin(س) ve (ت) ta harfleri de, اسْتَجابَ fiilinde olduğu gibi mübalağa içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِسْتِكْبَاراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Malum olduğu üzere masdarla vasıflanmak mübalağa ifâde eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî Beyanî Tefsir Yolu c. 4, s.112)
فِي الْاَرْضِ car mecruru, اِسْتِكْبَاراً ’a mütealliktir.
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Dünya, adeta bir şeyi, içinde muhafaza eden kap mesabesindedir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
الأرْضِ kelimesindeki marifelik, ahd manası içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayet-i kerîme’de geçen اِسْتِكْبَاراً lafzı, mef'ûlün lehdir. Ayrıca الْمَكْرُ السَّيِّئُ lâfzında, الْمَكْرُ ’nun السَّيِّئُ ile sıfatlanması asli bir istimaldir. Yukarıda bu kelimenin السَّيِّئُ ’ye izafe edilmesi ise ayrı bir istimaldir. Burada, mevsûfun sıfatına izafesini önlemek amacıyla bir muzâf (ya da muzâfun ileyh) takdir edilmiştir. (Celâleyn Tefsiri)
Bu ibarenin aslı وإن مكروا المكر السيء şeklindedir. Mevsûf olan المكر hazf edildi, çünkü sıfatı ona gerek bırakmamıştır. Sonra اَنْ , fiille beraber mastara çevrildi (مكر ), sonra da muzaf oldu. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
مَكْرٍ kelimesinin السَّيِّئِ kelimesiyle izafeti, عِشاءِ الآخِرَةِ tamlaması gibi mevsufun sıfata olan izafetidir. Aslı ولا يَحِيقُ المَكْرُ السَّيِّئُ إلّا بِأهْلِهِ (Fatır, 43) ayetinin karine teşkil ettiği gibi, أنْ يَمْكُرُوا المَكْرَ السَّيِّئَ şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ
وَ , haliyyedir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
لَا nafiyedir. Cümle menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır.
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiş, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki mana kazandırmıştır
İki tekid hükmündeki kasr, fiille car mecrur arasındadır. يَح۪يقُ maksûr/sıfat, بِاَهْلِه۪ۜ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başkasına değil müteallika tahsis edilmiştir.
Kasr cümlesinde çoğunlukla olumlu mana açıkça ifade edilirken olumsuz mana zımnen ifade edilir. Bu üslupta îcâz ve mübalağa vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِاَهْلِه car mecruru, يَح۪يقُ fiiline mütealliktir. Bu izafet hem muzaf hem muzafun ileyhe tahkir ifade eder.
الْمَكْرُ السَّيِّئُ ibaresinin tekrarı önemine binaendir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
المَكْرِ kelimesindeki marifelik cins içindir. أهْلِهِ ile kastedilen, bütün tuzak kuranlar (hile yapanlar)’dır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
المَكْر 'deki marifeliğe ahd için olan marifelik dediğimiz zaman mana, ولا يَحِيقُ هَذا المَكْرُ إلّا بِأهْلِهِ (kurulan o kötü tuzaklar ancak sahiplerini kuşatır.) şeklinde olur. Yani kendilerine uyarıcının geldiği kimselerin durumu, onların sadece nefretlerini ve haktan uzaklaşmalarını arttırmasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Meydânî, aşağıdaki gerekçelere dayanarak bu ayet-i kerimede îcâz olduğunu savunur. Müellif, يَح۪يقُ kelimesinin aslen kuşatmak anlamında olmasının yanısıra, tefsircilerin tevil yaparak bu kelimeye insanın başına kötü bir şeyin gelmesi anlamında isabet ve nüzûl gibi ek anlamları da verdiğini iddia eder. Ona göre kuşatmak anlamının yanısıra düşünsel çıkarımlar sonucu ulaşılan bu anlamla birlikte ayetin وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ kısmı îcâzla ilgilidir. Çünkü bu fiil birden çok anlama gelmektedir.
Diğer taraftan yazar, ayetteki بِاَهْلِه ibaresinin ya komplo kuranlar ya da cezayı hak edenler anlamına geldiğini ifade ederek her iki şekilde ayetin اِلَّا بِاَهْلِه kısmının îcâz-ı kısar (Az sözcükle birçok anlamın anlatıldığı bir îcâz türü) konusuna misal olabileceğini savunur. (İbrahim Kara, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Belâgat İlmine Katkıları)
ولا يَحِيقُ المَكْرُ السَّيِّئُ إلّا بِأهْلِهِ cümlesi, tezyîl veyahut bir öğüt niteliğindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl hükmündeki bu cümle, önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara)
فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ
Cümle, atıf harfi فَ ile …فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümle muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır. İnkârî istifham harfi هَلۡ , nefy manasındadır.
Nefy harfi ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiş, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki mana kazandırmıştır
İki tekid hükmündeki kasr fiille mef’ûl arasındadır. يَنْظُرُونَ maksûr/sıfat, سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başkasına değil bu mef’ûle tahsis edilmiştir. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ [öncekilerin başına gelen uygulamalar] ifadesinden maksat; peygamberlerini yalanlayan önceki ümmetlere azap indirilmesidir. Karşılaşacakları azabı onların bir beklentisiymiş gibi değerlendirmiş ve (resullerini yalanlayanları mutlaka cezalandırma) adetini değiştirmeyeceğini, bunun, Allah tarafından mutlaka yapılacak, kaçınılmaz bir âdet olduğunu beyan etmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاًۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلاً
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Takdiri …مهما تفعل (ne yaparsan yap…) olan şartın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاً , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Mukadder şart ve mezkûr cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber, talebî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf لِسُنَّتِ اللّٰهِ izafetinde سُنَّتِ kelimesinin Allah ismine muzâf olması sünnete tazim ve teşrif ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِسُنَّتِ اللّٰهِ car mecruru, ihtimam ve konudaki önemine binaen amili olan تَبْد۪يلاً ’e takdim edilmiştir.
وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلاً cümlesi, matufun aleyhle aynı üslupla gelerek makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nefy harfinin tekrarlanması olumsuzluğu tekid içindir.
سُنَّتِ اللّٰهِ ibaresinin tekrarı önemine binaendir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında iltifat, tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Önceki cümleyle, son kelime hariç aynı olan bu cümle arasında mukabele ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Iki cümlede mef’ûl olan تَبْد۪يلاً ve تَحْو۪يلاً kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
تَبْد۪يلاً ve تَحْو۪يلاً ‘deki nekrelik, kıllet ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalet eder. Yani herhangi bir değişiklik bile..., en ufak bir değişiklik dahi anlamına gelir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ عَل۪يماً قَد۪يراً ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوَلَمْ |
|
|
| 2 | يَسِيرُوا | hiç gez(ip dolaş)madılar mı? |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 5 | فَيَنْظُرُوا | görsünler |
|
| 6 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 7 | كَانَ | olduğunu |
|
| 8 | عَاقِبَةُ | sonunun |
|
| 9 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | قَبْلِهِمْ | kendilerinden önceki |
|
| 12 | وَكَانُوا | onlar idiler |
|
| 13 | أَشَدَّ | daha güçlü |
|
| 14 | مِنْهُمْ | bunlardan |
|
| 15 | قُوَّةً | kuvvet bakımından |
|
| 16 | وَمَا | ve yoktur |
|
| 17 | كَانَ |
|
|
| 18 | اللَّهُ | Allah’ı |
|
| 19 | لِيُعْجِزَهُ | engelleyecek |
|
| 20 | مِنْ | hiçbir |
|
| 21 | شَيْءٍ | şey |
|
| 22 | فِي |
|
|
| 23 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 24 | وَلَا | ve yoktur |
|
| 25 | فِي |
|
|
| 26 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 27 | إِنَّهُ | şüphesiz O |
|
| 28 | كَانَ |
|
|
| 29 | عَلِيمًا | bilendir |
|
| 30 | قَدِيرًا | güçlüdür |
|
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi وَ ‘la mukadder söze matuftur. Takdiri; أقعدوا في مساكنهم ولم يسيروا (Evlerinde oturdular ve yürümediler mi?) şeklindedir.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَس۪يرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru يَس۪يرُوا fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَنْظُرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. كَانَ عَاقِبَةُ cümlesi, amil يَنْظُرُوا ‘nun mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُٓوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَيْفَ istifham ismi, كَانُٓوا ‘nun mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur. عَاقِبَةُ kelimesi, كَانُٓوا ‘nun muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ قَبْلِهِمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً cümlesi, قَدْ takdiriyle hal olup mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. كَانُٓوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اَشَدَّ kelimesi, كَانُوا ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. مِنْهُمْ car mecruru اَشَدَّ ‘ye mütealliktir. قُوَّةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur.Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melhuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَشَدَّ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle كَانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
لِيُعْجِزَ fiiline dahil olan لِ , lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir.
يُعْجِزَ fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. شَيْءٍ lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur.
فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru يُعْجِزَ fiiline mütealliktir. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. فِي الْاَرْضِۜ car mecruru atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُعْجِزَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عجز ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّهُ كَانَ عَل۪يماً قَد۪يراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَل۪يماً kelimesi, كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. قَد۪يراً , ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يماً - قَد۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la mukadder istinaf cümlesine atfedilmiştir. Takdiri; أقعدوا في مساكنهم (Mekanlarında oturup kaldılar mı?) şeklindedir.
Hemze inkarî istifham harfi, لَمْ muzarinin önüne gelerek manasını olumsuz maziye çeviren cezm harfidir.
İlk cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkâr ve tahkir amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
“Yeryüzünde gezmediler mi?” zahirindeki cümle “gezmemiş olmaları mümkün değildir” anlamındadır. Muhataba ikrar ettirmek amaçlıdır.
Cümlenin emir veya haber üslubu yerine istifham üslubunda gelmesi, muhatabın dikkatini çekmek ve düşünmeye teşvik içindir.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
İnkârî istifham üslubu; onların cahillik ve gaflet içinde olduklarını haber üslubundan daha etkili bir şekilde ifade etmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 127)
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. ( Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ
Makabline فَ ile atfedilen فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Meczum muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, menfî istifhama dahildir.
كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ cümlesi, tefekkür manasındaki فَيَنْظُرُوا fiilinin mef’ûlu konumundadır. كَانَ ’nin dahil olduğu bu isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَيْفَ istifham ismi, كَانَ ’nin mukaddem haberidir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
كَانَ ’nin haberi soru ismi veya haber ifade eden كَمْ gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda كَانَ ‘nin haberinden ve isminden önce gelir.
كَانَ ’nin muahhar ismi olan عَاقِبَةُ ‘nun muzâfun ileyhi konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِهِمْ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bahsi geçen kişilerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında, tahkir kastına matuftur.
Ayetin başındaki istifham ile mef’ûl konumundaki sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlelerde tecâhül-i ârif sanatı vardır.
قَبْلِ - عَاقِبَةُ kelimelerinde tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
كَيْفَ ve hemze arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Akıbet için müzekker fiil kullanılmıştır. كَانَتْ buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akıbet ‘azap’ manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasındadır. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Murâatü’l Maqâm, S. 106)
وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً cümlesine dahil olan وَ haliyedir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْهُمْ car mecruru, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden اَشَدَّ ’ye mütealliktir.
اَشَدَّ haber, قُوَّةً temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
"Onlar yeryüzüne gezip de, kendilerinden öncekilerin sonları nice olmuştur, görmediler mi?" : Bu kelam, makablinin kanıtı mahiyetindedir ki, Allah'ın, tekzipçileri azaba uğratma adeti her zaman gerçekleşmiştir. Nitekim bu müşrikler de, Şam, Yemen ve Irak'a yaptıkları seferlerde eski azgın ümmetlerin yok olmaları eserlerini bizzat görmektedirler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ
وَ istînafiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfî nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَانَ ‘nin haberi mahzuftur.
Sebep bildiren lam-ı cuhudun gizli أنْ ‘le masdar yaptığı لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ cümlesi, zaid harflerle tekit edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
مِنْ شَيْءٍ ’deki مِنْ harfi ve لَا فِي الْاَرْضِ ’deki لَا , tekid ifade eden zaid harflerdir.
يُعْجِزَهُ fiilinin faili olan شَيْءٍ ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.
فِي الْاَرْضِ ve فِي السَّمٰوَاتِ car-mecrurlarındaki ف۪ٓي harfinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü ve gökyüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü ve gökyüzü ile dünyada ve semada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Dünya ve sema, adeta bir şeyi, içinde muhafaza eden kap mesabesindedir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Tezayüf nedeniyle فِي السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilen فِي الْاَرْضِۜ , umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
الْاَرْضِۜ - سَّمٰوَاتِ ve قَد۪يراً - لِيُعْجِزَهُ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab, كَانَ - مَا كَانَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı selb sanatları vardır.
الْاَرْضِۜ - السَّمٰوَاتِ ve قُوَّةًۜ - اَشَدَّ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ [Bütün göklerde de yerde de Allah'ı aciz bırakacak hiçbir güç yoktur.] Bu kelam, bundan önce belirtilen, eski ümmetlerin tamamen yok edildikleri gerçeğini bir nevi izah etmektedir. Yani anılan eski ümmetlerden hiç kimse, O'nun azabından kurtulmamıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّهُ كَانَ عَل۪يماً قَد۪يراً
Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin iki haberi olan عَل۪يماً - قَد۪يراً kelimelerinin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden ondaki mevcudiyetine işarettir. Bu kelimeler arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
عَل۪يماً - قَد۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
إنَّهُ كانَ عَلِيمًا قَدِيرًا cümlesi, Allah'ın mutlak iradesine galebe çalabilecek hiç bir şeyin olmadığına, Allah'ın ilminin şiddetine ve kuşatıcılığına, hiçbir şeyin O'na gizli kalamayacağına ve O'nun her şeye muktedir olduğuna dair bir ta’lil cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sayfadaki bütün ayetler, fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.
فيل ve فول kalıbındaki fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Kendisine yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyordu:
Kendini asla büyük görme ama küçümseme de. Her işinde olduğu gibi bunda da orta yolu tuttur.
Dünyada, kimin halifesi olduğunu ve kime kulluk ettiğini hatırla. Yeryüzündeki ve göklerdeki müthiş uyuma ve düzene bakarak SubhanAllah de. Yolundan ya da görevinden sapmayanları düşünerek hamdet. Düşün ki; güneş yerinden bir nebze oynasa, dünya üzerindeki düzenler bozulur gider. Böyle müthiş bir düzenin parçası olduğun için hamdet.
Ey Halîm ve Ğafûr olan Allahım! Bizi kötülük tuzakları kuranlardan ve tuzaklarının şerlerinden muhafaza buyur. Kalplerimizi ve hallerimizi kibrin her zerresinden arındır. Verdiğimiz sözleri tutanlardan eyle ve tutamayacağımız sözleri sarfetmekten de dillerimizi koru.
Bizi yeryüzünde halife kılan Allah’a hamd olsun. Sorumluluklarının bilincinde olan ve dünyadaki görevlerini samimiyetle yerine getiren kullardan olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji