Vâkıa Sûresi 17. Ayet

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ  ١٧

Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.  (17 - 21. Ayetler Meali)
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَطُوفُ dolaşır ط و ف
2 عَلَيْهِمْ çevrelerinde
3 وِلْدَانٌ gençler و ل د
4 مُخَلَّدُونَ ebedi yaşamağa erdirilmiş خ ل د
 

“Mukarrebûn” (Allah’a en yakın olanlar) diye nitelenen “es-sâbikūne’s-sâbikūn” (önde olanlar, o önde olanlar) grubu ile “Allah ve resulüne ilk iman edenler, ilk muhacirler, iki kıbleye doğru da namaz kılmış sahâbîler” şeklinde belirli kimselerin kastedildiği yorumları yapılmış olmakla beraber, İbn Atıyye esasen âyetin dünyada iken iyilik yapma ve kötülüklerden sakınma hususunda öncü konumunda olan ve âhiret mutluluğunda da en önde olmayı hak eden bütün insanları kapsadığını belirtir (diğer yorumlarla birlikte bk. Taberî, XXVII, 170-171; İbn Atıyye, V, 240; Şevkânî, V, 172).

13. âyette geçen ve “çoğu” diye tercüme edilen sülle kelimesi “az olsun çok olsun insan topluluğu”nu ifade eden bir kelimedir. Buna göre âyeti “bir kısmı öncekilerdendir” şeklinde çevirmek mümkündür. Fakat sonrakilerden söz eden 14. âyette “birazı” dendiği için buna da “çoğu” anlamı verilmiştir. Burada Kur’an’ın muasırları ve sonrasını kapsayan bir tasniften söz edildiği kabul edilirse, “sâbikūn”dan çoğunun öncekilerden olduğunu izah kolaylaşır; zira bu grubun öncüleri sahâbe-i kirâmdır. Bu tasnifin geçmiş ümmetleri de kapsadığı kabul edildiğinde ise, gelip geçmişlerden “sâbikūn”un çokluğu, bütün peygamberleri içine almasıyla izah edilebilir (İbn Atıyye, V, 241).

15-26. âyetlerde ve daha sonra da 28-37. âyetlerde cennet nimetiyle ödüllendirilecek ve onurlandırılacak kimseleri bekleyen hayata ilişkin canlı tasvirlere yer verilmektedir. 17. âyette, dünyadaki tasavvurlarımıza göre hatıra gelebilecek bir soruya cevap verilmekte; cennette dünyada olduğu gibi bir kısım insanların diğerlerine hizmet vermesinin söz konusu olmayacağı, cennetle ödüllendirilen herkesin “hizmet edilen” konumunda bulunacağı, ikramları sunmak üzere –sonsuza dek genç kalacak– hizmetçiler tahsis edileceği bildirilmektedir (başka yorumlarla birlikte bk. Şevkânî, V, 173-174). 19. âyetteki cennet içkilerinin içenlere baş ağrısı vermeyeceğine dair ifade “toplantıları dağıtılmaz, ağızlarının tadını kaçıracak bir durumla karşılaşmazlar”, aynı içkinin sarhoşluk vermeyeceğine dair ifade ise “içtikleri tükenmez” mânalarıyla da açıklanmıştır (İbn Atıyye, V, 242; cennet ve nimetleri hakkında bilgi ve değerlendirme için bk. Bakara 2/25; Zuhruf 43/68-73; Nebe‘ 78/31-36; Mutaffifîn 83/22-28; Bekir Topaloğlu, “Cennet”, DİA, VII, 376-386).

 

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ

 

Ayet, 16. ayetteki  مُتَقَابِل۪ينَ ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir.  يَطُوفُ  damme ile merfû muzari fiildir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  يَطُوفُ  fiiline mütealliktir.  وِلْدَانٌ  fail olup damme ile merfûdur.  مُخَلَّدُونَۙ  kelimesi  وِلْدَانٌ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُخَلَّدُونَۙ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.

 

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ

 

Ayet 16. ayetteki  مُتَقَابِل۪ينَ ’ deki zamirden haldir. Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  يَطُوفُ  fiiline müteallik olan car mecrur  عَلَيْهِمْ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için fail olan  وِلْدَانٌ ‘a takdim edilmiştir.

وِلْدَانٌ ‘daki nekrelik, nev, kesret ve tazim içindir.

وِلْدَانٌ  için sıfat olan  مُخَلَّدُونَۙ  kelimesi, kesret ifade eden  تفعيل  babının ism-i mef’ûlüdür. 

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ  denilerek cennetin tasvirinin yapıldığı ayetlerde  وِلْدَانٌ  kelimesinin sıfatı konumunda olan genel olarak meallerde “ölümsüz” şeklinde tercüme edilen  مُخَلَّدُونَ  kelimesi, Kur’an’ın îcâzıyla ilgili eserler vermiş bazı müellifler tarafından, “küpenin kulağa takıldığı yere” Arapçada  خُلْدَةٌ  denildiği için, ‘küpeliler’ anlamında sıfat olarak yorumlanmış “etraflarında küpeli gençler dolaşırlar” şeklinde tercüme edilmiştir. Ayeti okuyan ve dinleyen kişinin aklına ilk gelen onların ebedî oldukları anlamıdır ki bu da ayette tevriye sanatının olduğunu gösterir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) 

Burada müsnedün ileyh aslı üzere zikredilmiştir. Müsnedün ileyh nekre olarak getirilmiştir. Bunun sebebinin müsnedün ileyhi hem yüceltmek hem de onun çokluğuna dikkat çekmek olduğu söylenebilir. Nitekim  وِلْدَانٌ  lafzının çoğul olması ve kelamın, cennet nimetlerinin övüldüğü bir mecrada devam etmesi de bu yorumu destekler niteliktedir. Buna göre  وِلْدَانٌ  lafzına “Çok sayıda ölümsüz delikanlı” anlamı verilebilir. Müsnedün ileyhe  مُخَلَّدُونَ  (ölümsüz) vasfı ile tabide bulunulmasının sebebi ise onu tahsis etmektir. Yani cennetliklerin etrafında dolaşan gençler sıradan birer genç değil, ölümsüz kılınmış gençlerdir. Müsnedin fiil olmasının sebebi ise onu en kısa yoldan muzari ile kayıtlamaktır. Müsnedin ayette muzari fiil olarak gelmesi  يَطُوفُ  fiilinin sürekli yenilendiğini de ifade etmektedir. Yani ölümsüz gençler cennetliklerin etrafında sürekli dolaşmaktadırlar. Muzari fiilin bu fonksiyonuna binaen  يَطُوفُ  ifadesi için [dolaşır dururlar] şeklinde meal verilmiştir. Yine müsnedün ileyh amil olması veya müsnedin başta zikretmek suretiyle muhatapları sevindirmek amacıyla müsned, müsnedün ileyhten önce zikredilmiştir. Son olarak, müsnedin mef’ûlun bih gayr-ı sarih olan bazı lafızlarla kayıtlandığı görülmektedir. (Adnan Yamaç, Vâkıa Suresi Örnekliğinde Müsnedün İleyh Ve Müsnedin Halleri,S.108)