اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi? |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 5 | بَدَّلُوا | çeviren(leri) |
|
| 6 | نِعْمَتَ | ni’metini |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | كُفْرًا | nankörlüğe |
|
| 9 | وَأَحَلُّوا | ve konduranları |
|
| 10 | قَوْمَهُمْ | kavimlerini |
|
| 11 | دَارَ | yurduna |
|
| 12 | الْبَوَارِ | helak |
|
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِلَى harf-i ceriyle تَرَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası بَدَّلُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
بَدَّلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَتَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كُفْراً ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحَلُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْمَهُمْ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. دَارَ ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْبَوَارِ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَدَّلُوا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بدل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَحَلُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Hemze takriri manada istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
İstifham harfleri asıl olarak soru için vaz edilmiş olmakla berâber siyakdan anlaşılan başka manalar da ifade edebilirler. Bunlardan biri olan takrîrde, muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle takrir, taaccüb ve tevbih ve takrir kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
Mecrur mahaldeki ألذ۪ينَ has ism-i mevsûlü, başındaki الي harf-i ceriyle تَرَ fiiline mütealliktir. Sılası olan بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Veciz ifade kastına matuf نِعْمَتَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan نِعْمَتَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olmasına rağmen Allah isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İkinci mef’ûl konumundaki كُفْراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Cümlede istiare sanatı vardır. Nimet ve küfür mübadele edilebilen ticari mala benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Allah Teâlâ onlara, peygamberini ve Kur’an’ı nimet olarak verdi, buna karşılık ise onlar iman yerine küfrü tercih ettiler.
نِعْمَتَ , Kur’ân’dan kinayedir.
نِعْمَتَ ve كُفْراً arasında tıbâk-ı hafîy vardır.
بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً [Allah'ın nimetlerini nankörlükle değiştirenleri.] Bu kelam, Resulullah'ı (s.a.v) veya herkesi, en az seviyede bir idrake sahip olan kimseden bile sadır olmaması gereken o batıl fiilleri işleyen kâfirlere taaccüp ettirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
التَّبْدِيلُ kelimesi bir şeyi, başka bir şeyin hak ettiği konuma getirmek için istiare yapılmıştır. Çünkü bu, zatın zat ile değiştirilmesine benzer. Bu değişmeyi yapanlar ألَمْ تَرَ إلى الَّذِينَ sözünün karînesiyle tanınan bir fırkadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Sıla cümlesine matuf olan وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اَحَلُّوا fiili mecaz-ı aklî yoluyla onlara isnad edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
دَارَ الْبَوَارِ cehennemden kinayedir.
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
اَحَلُّوا fiilinin mazi sıygasıyla kullanılması kesin gerçekleşeceğini bildirmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
احلى دار البوار ifadesi istiaredir. Bununla şu anlam kastedilmiştir: Küfrün önderleri ve şirkin rehberleri kendilerine tabi olunan liderler ve ön safta yer alan başlar gibidir. Peşlerine takılan kavimleri de onların yaktığı ateşe doğru körü körüne ilerleyen, onların sözlerini dinleyen kimselere benzer. Böyle olunca onlar (önderler) diğerlerini (peşlerine takılanları) dalalete sevk etmişler, kayıp yollarına sürüklemişler, bu sebeple (ayette) bu küfür ve şirk önderleri, toplum önderlerine ve ordu komutanlarına benzetilmiştir. Çünkü bu küfür ve şirk önderleri, kendilerine tabi olanları helak yerlerine ve bela dar boğazlarına sürüklemişlerdir. Neticede kendileri helak oldukları gibi kavimlerinin de helakına sebep olmuşlar, onları dönüşü olmayan bir felaketin içine düşürmüşlerdir. Buradaki دَارَ الْبَوَارِ [helak yurdu] ifadesi gerçekte Cehennem ateşidir. Ondan Allah’a sığınırız. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
Bu ayet ile دَارَ الْبَوَارِۙ [helak yurdu]’nun İbn Zeyd’in dediği gibi cehennem olduğunu beyan etmektedir. Buna göre; دَارَ الْبَوَارِۙ kelimesi üzerinde vakıf yapmak caiz değildir. Çünkü cehennem دَارَ الْبَوَارِۙ kelimesini açıklamak üzere nasb edilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bu, Mekkeliler hakkında nazil olmuştur. Çünkü Allah Teâlâ onları, emin haremine yerleştirmiş, onlara bol ve geniş bir geçim vermiş ve kendilerine Muhammed’i (s.a.v) göndermişti. Ama onlar, bu nimetin kadri kıymetini bilmemişlerdi. İman yerine küfrü tercih etmişlerdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْبَوَارِ kelimesi, helak anlamına gelir. Bu manada olmak üzere, “helak olmuş adam” ve “helak olmuş kavim” denilmektedir. Cenab-ı Hakk’ın, “Helake mahkum bir kavim oldunuz” (Fetih, 12) ayeti de böyledir. Allah Teâlâ, “Helak yurdu” ile cehennemi kastetmiştir. Çünkü, Cenab-ı Hak, helak yurdunu “onları cehenneme sokanlar… o ne kötü bir karargâhtır” diyerek onu “cehennem” olarak tefsir etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)