بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
تُؤْت۪ٓي اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | تُؤْتِي | verir |
|
| 2 | أُكُلَهَا | meyvesini |
|
| 3 | كُلَّ | her |
|
| 4 | حِينٍ | zaman |
|
| 5 | بِإِذْنِ | izniyle |
|
| 6 | رَبِّهَا | Rabbinin |
|
| 7 | وَيَضْرِبُ | benzetmeler yapar |
|
| 8 | اللَّهُ | Allah |
|
| 9 | الْأَمْثَالَ | misallerle |
|
| 10 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 11 | لَعَلَّهُمْ | umulur ki |
|
| 12 | يَتَذَكَّرُونَ | öğüt alırlar (diye) |
|
تُؤْت۪ٓي اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ
Ayet, önceki ayette geçen شَجَرَةٍ ‘in hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. تُؤْت۪ٓي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. اُكُلَهَا mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كُلَّ zarftan naib olup, تُؤْت۪ٓي fiiline mütealliktir. ح۪ينٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِاِذْنِ car mecruru تُؤْت۪ٓي fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كُلَّ kelimesi zaman veya mekân zarflarına muzâf olduğu zaman mef’ûlün fih manasında da değerlendirilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُؤْت۪ٓي sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَضْرِبُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْاَمْثَالَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. لِلنَّاسِ car mecruru يَضْرِبُ fiiline mütealliktir.
لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder.Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
هُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَتَذَكَّرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَتَذَكَّرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَتَذَكَّرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındandır. Sülâsîsi ذكر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
تُؤْت۪ٓي اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ
Ayet, önceki ayette geçen شَجَرَةٍ ‘in halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ح۪ينٍ ‘deki nekrelik, kesret ve tazim içindir.
Ağacın meyve vermesi mecazî isnaddır. Hakiki fail, ağaç değil Allah Teâlâ’dır.
تُؤْت۪ٓي fiilinin failinden mahzuf hale müteallik بِاِذْنِ رَبِّهَا izafetinde, Rab isminin muzâfun ileyhi olan, هَا zamiri sebebiyle ağaç, Rab ismine muzâf olması sebebiyle اِذْنِ şeref kazandırmıştır.
Ayetteki تُؤْت۪ٓي اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَاۜ [O, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir.] ifadesinden murad şudur: "Bahsedilen ağaç, bu sıfatla muttasıftır; Bu sıfat da, onun meyvelerinin daima ve her zaman mevcut olması, meyveleri bazen bulunan bazen bulunmayan diğer ağaçlar gibi olmamasıdır." İşte Allah Teâlâ'nın bu Kitab-ı Kerim'de bahsettiği ağacın izahı budur. Kesin olarak bilinir ki, böyle bir ağacı elde etme arzusu son derece büyük olur. Akıllı olan bir kimsenin onu elde etme ve ona sahip olma imkânını bulduğunda, ondan gafil olması ve onu elde etme hususunda gevşeklik göstermesi mümkün değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Alimlerden birisi, bu meseli izah için, zikredilmesinde sakınca olmayan şöyle bir söz söylemiştir: Allah Teâlâ imanı ağaca benzetti. Çünkü ağaç, ancak üç şey olursa ağaç diye isimlendirilmeyi hak eder: Derin kök, ayakta duran bir gövde ve yüksek dallar. İman da böyledir; ancak üç şeyle tamam olur: kalpteki marifetullah, dildeki ikrar ve bedenlerle amel etme... Allah en iyisini bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ cümlesi birbirine atfedilmiş iki cümlenin arasına girmiş itiraziyye cümlesidir. Başındaki vav da itiraziyye vavıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
رَبِّ - اللّٰهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)
Allah Teâlâ daha sonra وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ [Allah insanlara meseller getirir. Olur ki onlar, çok iyi düşünüp ibret alırlar.] buyurmuştur. Bu, "Darb-ı meselde, daha çok anlatma, daha çok hatırlatma ve ibret verme, ve manaları daha iyi ortaya koyma bulunmaktadır" demektir. Bu böyledir zira sırf aklî konuları, his, hayal ve vehm anlayamaz. Dolayısıyla, bu konulara mahsusât aleminden benzer olan şeyler zikredildiğinde, his, hayal ve vehm, bu çekişmeyi terk eder, makul ile mahsus olan birbirine mutabık olur, böylece de tam bir anlayış meydana gelir; bu şekilde de matluba ulaşılmış olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.
لَعَلَّ ’nin haberi olan يَتَذَكَّرُونَ ’nin, muzari sıygada faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şeklinde gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
Ayetteki لَعَلَّ , Allah’a nispet edildiğinden “umulur ki tezekkür ederler” şeklinde değil, ”tezekkür etsinler diye” anlamına gelir. Bu nedenle cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
رَبِّهَا ile اللّٰهُ kelimeleri arasında yan anlam bakımından güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger)/Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine olan bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub ise لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır der. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)
Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)
وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَب۪يثَةٍۨ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ ٢٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَثَلُ | ve durumu da |
|
| 2 | كَلِمَةٍ | sözün |
|
| 3 | خَبِيثَةٍ | kötü |
|
| 4 | كَشَجَرَةٍ | bir ağaca benzer |
|
| 5 | خَبِيثَةٍ | kötü |
|
| 6 | اجْتُثَّتْ | gövdesi koparılmış |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | فَوْقِ | üstünden |
|
| 9 | الْأَرْضِ | yerin |
|
| 10 | مَا | olmayan |
|
| 11 | لَهَا | onun |
|
| 12 | مِنْ | hiç |
|
| 13 | قَرَارٍ | kararı (kökü) |
|
جثّ Cesse : إجْتَثَّ fiili cüsse/gövde/bedeni sökülüp veya çekilip çıkarılmak demektir. Birşeyin cüssesi onun çıkıntı yapan karaltısı, bedeni veya kalıbıdır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iftial babında fiil olarak sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli cüssedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَب۪يثَةٍۨ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَثَلُ mübteda olup damme ile merfûdur. كَلِمَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. خَب۪يثَةٍ kelimesi, كَلِمَةٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. كَشَجَرَةٍ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri كمثل شجرة (Ağacın hali gibidir.) şeklindedir.
خَب۪يثَةٍ kelimesi شَجَرَةٍ ‘nin sıfatı olup kesra mecrurdur. اجْتُثَّتْ cümlesi, شَجَرَةٍ ‘in ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
اجْتُثَّتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. مِنْ فَوْقِ car mecruru اجْتُثَّتْ fiiline mütealliktir. الْاَرْضِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
لَهَا car mecruru مَا ‘ın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. قَرَارٍ lafzen mecrur, مَا ‘nın haberi olarak mahallen mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْ nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اجْتُثَّتْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi جثث ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَب۪يثَةٍۨ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan مَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ ’nin haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car mecrur كَشَجَرَةٍ خَب۪يثَةٍ bu mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyhin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesi içindir.
Burada iç içe geçmiş iki teşbih vardır. Önce müşebbehler sonra da sırasıyla müşebbehün bihler zikredilmiştir. Müşebbeheler bir tarafta, müşebbehün bihler diğer tarafta toplandığı için teşbih-i melfuf adını almıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
خَب۪يثَةٍ kelimesi, كَلِمَةٍ , ikinci خَب۪يثَةٍ kelimesi de كَشَجَرَةٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Kelimenin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ cümlesi, شَجَرَةٍ için sıfattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette temsilî istiare vardır.
Kötü ağacın özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ cümlesi ile 24. ayetteki مَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَب۪يثَةٍ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ [Toprağın üzerinden koparılan] ifadesi, (önceki ayette) iyi ağaç hakkında kullanılan “kökü sabit” ifadesinin karşıtı olarak kullanılmıştır. اجْتُثَّتْ (kökü çıkarılmış) anlamına gelir. اجتثاث kelimesinin kök anlamı cesedin bütünüyle çekilip çıkarılmasıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Misal imana veya şirke davetle ilgilidir. Çünkü كَلِمَةٍ ‘den herhangi bir şeye davet etmek ve herhangi bir söz söylemek anlaşılmaktadır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l -Kur’ân)
Güzel söz; hakka, yahut iyiliğe daveti ifade eden şeydir, kötü söz de bunun tersidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bil ki kötü söz hakkında yapılan bu benzetme, son derece mükemmeldir. Çünkü Allah Teâlâ bu ağacı, çok zararlı ve bütün faydalardan hâlî olarak nitelemiştir. Zararlı oluşuna, خَب۪يثَةٍ tabiriyle işaret etmiştir; her türlü faydadan uzak olmasına da, “toprağın üstünden koparılıvermiş. Onun hiçbir sebatı yoktur” ifadesiyle işaret etmiştir. Allah (c.c), en iyisini bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kötü sözün durumu da, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Kötü ağaç misalinde üslubun değiştirilmiş olması, aslında maksadın bu misal olmadığını, bunun açık olup herkesçe bilindiğini bildirmek içindir.
İşte bu ağacın damarları, gövdeye yakın olduğu için, damarlar koparılınca ağacın ayakta kalma imkânı kalmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ كَشَجَرَةٍ (Pis kelimenin durumu, pis ağaç gibidir) cümlesinde mürsel ve mücmel teşbih vardır. مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ Güzel kelime de bunun gibidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ
İstînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâli ittisâldir. شَجَرَةٍ için ikinci sıfat cümlesidir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَٓا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهَا , mukaddem mahzuf habere mütealliktir. Haberi olan مِنْ قَرَارٍ ‘deki مِنْ harfi zaiddir. Tekid ifade eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَرَارٍ ‘deki nekrelik, tahkir içindir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مَا لَهَا مِنْ قَرَار ifadesinde delil ile desteklenmeyen çürük, mesnetsiz söz; sabit olmayan, istikrarsız bir ağaca benzetilmiştir. Kalıcı olmayan, istikrarsız şey ise, batıl olduğu için çok kısa sürede çöküp gider. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ cümlesi, kökünden sökme manasının tekididir. Çünkü kökünün tamamen sökülmesi kararsızlıktandır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِم۪ينَ وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ۟ ٢٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يُثَبِّتُ | tesbit eder |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 4 | امَنُوا | inanan(ları) |
|
| 5 | بِالْقَوْلِ | söz ile |
|
| 6 | الثَّابِتِ | sağlam |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | الْحَيَاةِ | hayatında |
|
| 9 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 10 | وَفِي | ve |
|
| 11 | الْاخِرَةِ | ahirette |
|
| 12 | وَيُضِلُّ | ve şaşırtır |
|
| 13 | اللَّهُ | Allah |
|
| 14 | الظَّالِمِينَ | zalimleri |
|
| 15 | وَيَفْعَلُ | ve yapar |
|
| 16 | اللَّهُ | Allah |
|
| 17 | مَا | ne |
|
| 18 | يَشَاءُ | diliyorsa |
|
يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ
Fiil cümlesidir. يُثَبِّتُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْقَوْلِ car mecruru يُثَبِّتُ fiiline mütealliktir. الثَّابِتِ kelimesi بِالْقَوْلِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
فِي الْحَيٰوةِ car mecruru يُثَبِّتُ fiiline mütealliktir. الدُّنْيَا kelimesi, الْحَيٰوةَ ‘nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. فِي الْاٰخِرَةِۚ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُثَبِّتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ثبت ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الثَّابِتِ ; sülâsi mücerredi ثبت olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الدُّنْيَا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِم۪ينَ وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضِلُّ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الظَّالِم۪ينَ mef’ûlün bih olup, nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
وَ atıf harfidir. يَفْعَلُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası يَشَٓاءُ۟ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ۟ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
يُضِلُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ‘dir.
الظَّالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يُثَبِّتُ fiilinin mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede bahsi geçen kişilerin ism-i mevsûlle belirtilmeleri, o kimseleri yüceltmek içindir.
Cümledeki car-mecrurlar يُثَبِّتُ fiiline mütealliktir.
الثَّابِتِ kelimesi, الْقَوْلِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
القَوْلُ : kelam, söz demektir. الثّابِتُ : içinde şüphe olmayan doğruluktur. Bundan murad ise Kur’an’ın sözleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Allah’ın iman edenleri sağlam söz üzerinde tutmasının dünyada ve ahirette olarak açıklanması taksim sanatıdır.
فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ ibarelerindeki فِي harflerinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dünya hayatı ve ahiret hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Burada zarfa benzetilmişlerdir. Dünya ve ahiretle, oralarda bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
الدُّنْيَا ve الْاٰخِرَةِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُثَبِّتُ - الثَّابِتِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Allah Teâlâ, güzel kelimenin vasfının kökünün sabit olması; kötü kelimenin vasfının da köksüzlük ve istikrarsızlık olduğunu beyan edince, bundan sonra, kendilerinden dünya hayatında sadır olmuş olan sabit sözün, onlar için Allah’ın lütfunun ve mükâfatının sübutunu gerektirdiğini zikretmiştir. Buradaki بِ edatından murad şudur: Allah onları dünya hayatında iken bu söze devam etmeleri sebebiyle kabirde de sabit kılar, onlara kuvvet verir.
القَوْلِ sözündeki tarif sabit sözler için istiğrak (yani bütün sabit sözler) manasındadır. بِالقَوْلِ sözündeki بِ harf-i ceri sebep içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِم۪ينَ وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ۟
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Aynı üslupta gelen … وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ۟ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Lafza-ı celalin tehdidi ve korkuyu artırmak için zamir makamında üçüncü kez zikredilmesinde tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır..
يَفْعَلُ fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan يَشَٓاءُ۟ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil cümlede teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
…. يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesi ile وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِم۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibhâm; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )
ويَفْعَلُ اللَّهُ ما يَشاءُ cümlesi öncesindeki şeyler için tezyîl gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Ne zaman bir fiile çokça devam edilirse, bu halin akılda ve kalpte kök salması, daha güçlü ve kuvvetli olur. Bu yüzden kulun, “Lâ ilahe illallah” zikrine; bunun hakikatlerini ve inceliklerini düşünmeye devam etmesi ne kadar mükemmel ve tam olursa, bu marifetullahın, ölümden sonra da aklında ve gönlünde kök salması daha güçlü ve daha mükemmel olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah (c.c), müminleri üzerinde sebatlı kıldığı haktan, hür irade ve seçimlerinin gereği olarak zalimleri saptırır; istedikleri sapkınlığı onlarda yaratır.
Bu zalimlerden murad, kâfirlerdir. Zira bu zalimlerin mukabili müminlerdir. Kâfirlerin zalim olarak vasıflandırılmaları, eşyayı yerine koymadıkları, hakkı sahibine vermedikleri içindir. Yahut kendi nefislerine zulmettikleri içindir. Nitekim onlar, Allah'ın, insanları üzerinde yarattığı fıtratı değiştirmişler de, sabit söze gelmenin yolunu bulamamışlardır. Yahut bu zalimlerden murad, taklitte kalmak ve apaçık delillerden yüz çevirmekle kendi nefsine zulmeden, bu yüzden de fitne yerlerinde sebatlı bir duruş ortaya koyamayan ve hakk ve hidayet yoluna girmeyen herkestir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi? |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 5 | بَدَّلُوا | çeviren(leri) |
|
| 6 | نِعْمَتَ | ni’metini |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | كُفْرًا | nankörlüğe |
|
| 9 | وَأَحَلُّوا | ve konduranları |
|
| 10 | قَوْمَهُمْ | kavimlerini |
|
| 11 | دَارَ | yurduna |
|
| 12 | الْبَوَارِ | helak |
|
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِلَى harf-i ceriyle تَرَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası بَدَّلُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
بَدَّلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَتَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كُفْراً ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحَلُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْمَهُمْ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. دَارَ ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْبَوَارِ muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَدَّلُوا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بدل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَحَلُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Hemze takriri manada istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
İstifham harfleri asıl olarak soru için vaz edilmiş olmakla berâber siyakdan anlaşılan başka manalar da ifade edebilirler. Bunlardan biri olan takrîrde, muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle takrir, taaccüb ve tevbih ve takrir kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
Mecrur mahaldeki ألذ۪ينَ has ism-i mevsûlü, başındaki الي harf-i ceriyle تَرَ fiiline mütealliktir. Sılası olan بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Veciz ifade kastına matuf نِعْمَتَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan نِعْمَتَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olmasına rağmen Allah isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İkinci mef’ûl konumundaki كُفْراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Cümlede istiare sanatı vardır. Nimet ve küfür mübadele edilebilen ticari mala benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Allah Teâlâ onlara, peygamberini ve Kur’an’ı nimet olarak verdi, buna karşılık ise onlar iman yerine küfrü tercih ettiler.
نِعْمَتَ , Kur’ân’dan kinayedir.
نِعْمَتَ ve كُفْراً arasında tıbâk-ı hafîy vardır.
بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً [Allah'ın nimetlerini nankörlükle değiştirenleri.] Bu kelam, Resulullah'ı (s.a.v) veya herkesi, en az seviyede bir idrake sahip olan kimseden bile sadır olmaması gereken o batıl fiilleri işleyen kâfirlere taaccüp ettirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
التَّبْدِيلُ kelimesi bir şeyi, başka bir şeyin hak ettiği konuma getirmek için istiare yapılmıştır. Çünkü bu, zatın zat ile değiştirilmesine benzer. Bu değişmeyi yapanlar ألَمْ تَرَ إلى الَّذِينَ sözünün karînesiyle tanınan bir fırkadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Sıla cümlesine matuf olan وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اَحَلُّوا fiili mecaz-ı aklî yoluyla onlara isnad edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
دَارَ الْبَوَارِ cehennemden kinayedir.
Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
اَحَلُّوا fiilinin mazi sıygasıyla kullanılması kesin gerçekleşeceğini bildirmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
احلى دار البوار ifadesi istiaredir. Bununla şu anlam kastedilmiştir: Küfrün önderleri ve şirkin rehberleri kendilerine tabi olunan liderler ve ön safta yer alan başlar gibidir. Peşlerine takılan kavimleri de onların yaktığı ateşe doğru körü körüne ilerleyen, onların sözlerini dinleyen kimselere benzer. Böyle olunca onlar (önderler) diğerlerini (peşlerine takılanları) dalalete sevk etmişler, kayıp yollarına sürüklemişler, bu sebeple (ayette) bu küfür ve şirk önderleri, toplum önderlerine ve ordu komutanlarına benzetilmiştir. Çünkü bu küfür ve şirk önderleri, kendilerine tabi olanları helak yerlerine ve bela dar boğazlarına sürüklemişlerdir. Neticede kendileri helak oldukları gibi kavimlerinin de helakına sebep olmuşlar, onları dönüşü olmayan bir felaketin içine düşürmüşlerdir. Buradaki دَارَ الْبَوَارِ [helak yurdu] ifadesi gerçekte Cehennem ateşidir. Ondan Allah’a sığınırız. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
Bu ayet ile دَارَ الْبَوَارِۙ [helak yurdu]’nun İbn Zeyd’in dediği gibi cehennem olduğunu beyan etmektedir. Buna göre; دَارَ الْبَوَارِۙ kelimesi üzerinde vakıf yapmak caiz değildir. Çünkü cehennem دَارَ الْبَوَارِۙ kelimesini açıklamak üzere nasb edilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bu, Mekkeliler hakkında nazil olmuştur. Çünkü Allah Teâlâ onları, emin haremine yerleştirmiş, onlara bol ve geniş bir geçim vermiş ve kendilerine Muhammed’i (s.a.v) göndermişti. Ama onlar, bu nimetin kadri kıymetini bilmemişlerdi. İman yerine küfrü tercih etmişlerdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْبَوَارِ kelimesi, helak anlamına gelir. Bu manada olmak üzere, “helak olmuş adam” ve “helak olmuş kavim” denilmektedir. Cenab-ı Hakk’ın, “Helake mahkum bir kavim oldunuz” (Fetih, 12) ayeti de böyledir. Allah Teâlâ, “Helak yurdu” ile cehennemi kastetmiştir. Çünkü, Cenab-ı Hak, helak yurdunu “onları cehenneme sokanlar… o ne kötü bir karargâhtır” diyerek onu “cehennem” olarak tefsir etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۜ وَبِئْسَ الْقَرَارُ ٢٩
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۜ وَبِئْسَ الْقَرَارُ
جَهَنَّمَ kelimesi, دَارَ الْبَوَارِ ‘dan bedel veya atf-ı beyan olup fetha ile mansubdur.
يَصْلَوْنَهَا cümlesi, جَهَنَّمَ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يَصْلَوْنَ fiili نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. وَبِئْسَ الْقَرَارُ cümlesi, gaib zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. الْقَرَارُ fail olup damme ile merfûdur. Mahsusu mahzuftur. Takdiri هى şeklindedir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi 2. Failinin ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi 3. Bu fiillerin مَا harfine bitişik olarak gelmesi 4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۜ وَبِئْسَ الْقَرَارُ
جَهَنَّمَ kelimesi دَارَ الْبَوَارِ ‘dan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Âşûr ise bu cümlenin müstenef olduğu görüşündedir.
يَصْلَوْنَهَا cümlesi جَهَنَّمَ ‘in halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَ haliyyedir. وَبِئْسَ الْقَرَارُ cümlesi, gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem anlamı taşıyan camid fiil بِئْس ’nin takdiri هى olan mahsusu mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.
Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. الْقَرَارُ , zem fiili بِئْسَ ‘nin failidir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.
بِئْسَ ‘nin faili olan الْقَرَارُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۜ وَبِئْسَ الْقَرَارُ [Onları cehenneme sürükleyecekler. Ne kötü karargâh orası!] Burada olduğu gibi önce ibhâm, sonra da beyan yapılması, açıkça korkunçluğu ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَرَارٍ kelimesi, مقَرَارٍ anlamındadır. Bu, ism-i mekân yerinde kullanılan bir masdardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ قُلْ تَمَتَّعُوا فَاِنَّ مَص۪يرَكُمْ اِلَى النَّارِ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَجَعَلُوا | ve koştular |
|
| 2 | لِلَّهِ | Allah’a |
|
| 3 | أَنْدَادًا | eşler |
|
| 4 | لِيُضِلُّوا | saptırmak için |
|
| 5 | عَنْ | -ndan |
|
| 6 | سَبِيلِهِ | O’nun yolu- |
|
| 7 | قُلْ | de ki |
|
| 8 | تَمَتَّعُوا | eğlenin |
|
| 9 | فَإِنَّ | şüphesiz |
|
| 10 | مَصِيرَكُمْ | gideceğiniz yer |
|
| 11 | إِلَى |
|
|
| 12 | النَّارِ | ateştir |
|
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme manasında kalp fiilidir. لِلّٰهِ car mecruru جَعَلُوا fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. اَنْدَاداً mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
لِ harfi, يُضِلُّوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harfi ile جَعَلُوا fiiline mütealliktir.
يُضِلُّوا fiili نْ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِه۪ car mecruru يُضِلُّوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:
1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette “bir halden başka bir hale geçmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضِلُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَنْدَاداً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ تَمَتَّعُوا فَاِنَّ مَص۪يرَكُمْ اِلَى النَّارِ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli تَمَتَّعُوا ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
تَمَتَّعُوا fiili نْ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ ta’liliyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
مَص۪يرَكُمْ kelimesi اِنَّ ‘in ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَى النَّار car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
اِلٰى harf-i ceri mecruruna yönelme, intiha, tahsis, musahabe, zaman zarfı, mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette yönelme şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَمَتَّعُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi متع ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la 28. ayetteki sıla cümlesi olan بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْراً ‘ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.
لِلّٰهِ car-mecruru, mef’ûl olan اَنْدَاداً ‘e takdim edilmiştir. Takdim, maksadın ona ait olduğunu belirtmek içindir. Mef’ûldeki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade eder.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı يُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle جَعَلُوا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
سَب۪يلِه۪ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır.
سَب۪يلِه۪ [O’nun yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. سَب۪يلِه۪ [Onun yolu]ndan murad, Allah’ın dini ve Resulüne ittibadır.
لِيُضِلُّوا …… ifadesinin başındaki لِ , netice bildiren “lâm-ı akıbet”dir. Çünkü, putlara tapmak dalalete götüren bir sebeptir. Bunun كي (için) manasında bir lam olması da muhtemeldir. O zaman ifade, “Başkalarını saptırmak için putlar edinen kimseler” manasında olur. Bu kelime damme ile يُضِلُّوا şeklinde okunduğunda, işte bu iki manaya da muhtemeldir; ama nasb ile okunduğunda ise, sadece “akıbet lamı” manasını ifade eder. Buna göre onlar, sadece kendileri sapmak istemişlerdir. Lâm-ı akibet hakkındaki sözün hakikati şudur: Bir şeyden kastedilen husus ancak o işin en son safhasında hasıl olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ تَمَتَّعُوا
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan تَمَتَّعُوا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Buradaki تَمَتَّعُوا [Faydalanın] emri tehdit ve vaîd anlamındadır. Yani fani dünyanızla keyiflenin, hayvanlar gibi yiyin için. Sonunda döneceğiniz yer cehennem ateşidir demektir. Bu söz tabibin hastaya yemek konusundaki ihtimamı ile ilgili tavsiyesine benzer. Eğer hastalığın sonu ölümse perhiz yapmasını söylemez. “İstediğin her şeyi yiyebilirsin” der. Eğer tabip onu bu konuda uyarıyorsa tabibin öğüdünü dinlemelidir. (Sâbûnî, İbdâ-ul Beyan)
قُلْ تَمَتَّعُوا [- De ki: Biraz yaşayın; sonunda gidişiniz o ateşedir.] Bu kelamda, her türlü ifadenin üstünde, ağır tehdit ve kuvvetli vaat vardır. Yahut onların halini tasvir etmek ve onları bu sonuca götüreni ifade etmek üzere de ki: "Biraz yaşayın!.." Buna göre bu kelam bildiriyor ki, onlar içinde bulundukları zevklere, şehvetlere tamamen daldıkları ve hiçbir şey onları bundan alıkoymadığı için, şehvet ve zevklerin amiri tarafından buna memur edilmişler, onun hükmüne ve emrine boyun eğmişlerdir ve tıpkı itaat edilen bir amirin hizmetine koşan bir memur gibi olmuşlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ قُلْ تَمَتَّعُوا [De ki: "(Şimdilik) faydalanın! Çünkü, dönüşünüz muhakkak ki ateşedir.] buyurmuştur. Bundan maksad şudur: Dünyada kâfirin durumu nasıl olursa olsun, ahirette başına gelecek ikâba nispetle bu bir faydalanma ve bir nimettir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, "De ki: "(Şimdilik) faydalanın" buyurmuştur. Bir de bu hitap, Allah Teâlâ'nın, nimeti küfürle değiştirdiklerini haber verdiği kimselere yöneliktir. Onlar bu dünyada birçok nimet içindeydiler. Dolayısıyla, "(Şimdilik) faydalanın. Çünkü, dönüşünüz muhakkak ki ateşedir" denilmesi uygun olmuştur. Bu emre, "emr-i tehdit" denilir. Bunun bir benzeri de, "Siz dilediğinizi yapın" (Fussilet, 40) ve: "De ki: "Küfrünle biraz eğlenedur. Çünkü sen muhakkak ateş ehlindensin" (Zümer. 8) ayetidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)
28-29-30. ayetlerde بَوَارِۙ ve الْقَرَارُ (Kalma yeri) ile النَّارِ (Ateş) gibi kelimelerde tekellüfsüz murassa’ seci’ vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَاِنَّ مَص۪يرَكُمْ اِلَى النَّارِ
فَ , ta’liliyyedir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan مَص۪يرَكُمْ , az sözle çok anlam kastına matuf olarak izafetle gelmiştir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اِلَى النَّارِ car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
النَّارِ , cehennemden kinayedir.
قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | söyle |
|
| 2 | لِعِبَادِيَ | kullarıma |
|
| 3 | الَّذِينَ |
|
|
| 4 | امَنُوا | inanan |
|
| 5 | يُقِيمُوا | kılsınlar |
|
| 6 | الصَّلَاةَ | namazı |
|
| 7 | وَيُنْفِقُوا | ve infak etsinler |
|
| 8 | مِمَّا |
|
|
| 9 | رَزَقْنَاهُمْ | verdiğimiz rızıktan |
|
| 10 | سِرًّا | gizli |
|
| 11 | وَعَلَانِيَةً | ve açık |
|
| 12 | مِنْ |
|
|
| 13 | قَبْلِ | önce |
|
| 14 | أَنْ |
|
|
| 15 | يَأْتِيَ | gelmeden |
|
| 16 | يَوْمٌ | bir gün |
|
| 17 | لَا | ki yoktur |
|
| 18 | بَيْعٌ | bir alışveriş |
|
| 19 | فِيهِ | onda |
|
| 20 | وَلَا | ne yoktur |
|
| 21 | خِلَالٌ | bir dostluk |
|
قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لِعِبَادِيَ car mecruru قُلْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri يَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِعِبَادِ ‘ın sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ cümlesi, mukadder şartın cevabıdır. Takdiri, إن يؤمروا بإقامة الصلاة يقيموها (Namazı ikame etmek emrolunurlarsa yerine getirirler) şeklindedir.
يُق۪يمُوا fiili, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. يُنْفِقُوا fiili, atıf harfi وَ ‘la يُق۪يمُوا fiiline matuftur.
يُنْفِقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مَا müşterek ismi mevsûl مِنْ harf-i ceriyle يُنْفِقُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası رَزَقْنَاهُمْ ‘dur. Aid zamir mahzuftur. Îrabdan mahalli yoktur. Takdiri, رزقناهم إيّاه şeklindedir.
رَزَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. سِراًّ hal olup fetha ile mansubdur.
عَلَانِيَةً atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. مِنْ قَبْلِ car mecruru يُق۪يمُوا fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَأْتِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. يَوْمٌ fail olup damme ile merfûdur. لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ cümlesi, يَوْمٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. بَيْعٌ mübteda olup damme ile merfûdur. Veya لَيْسَ ‘ye benzeyen لَا ‘nın ismi olup damme ile merfûdur. ف۪يهِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. خِلَالٌ atıf harfi وَ ‘la بَيْعٌ ‘e matuftur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasbettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَعْدَ ve قَبْلَ ’nin geliş şekilleri şöyledir: 1. Başlarına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduklarında mansubdurlar. 2. Muzâf olup başlarına harf-i cer geldiğinde mecrur olurlar. 3. Cümleye muzâf olduklarında cümlenin başında اَنْ bulunur. 4. Muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar. Ayette قَبْلَ muzâf olup başına harf-i cer geldiği için mecrurdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
يُق۪يمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi قوم ‘dir.
يُنْفِقُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نفق ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لِعِبَادِيَ için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Sıfatın ism-i mevsûlle gelmesi tazim ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. Sıfat, mevsufun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf عِبَادِيَ izafetinde Allah Teâlâya raci olan mütekellim zamirine muzaf olan iman eden kullar, tazim ve şeref kazanmıştır.
[‘’İman eden kullarıma söyle ki, namazlarını gereğince kılsınlar; kendisinde ne alış- veriş, ne de dostluk bulunmayan bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli - açık harcasınlar!"] İman eden kulların zikre tahsis edilmesi, onları yüceltmek ve kulluk vazifelerini ve hukukunu ifa edenlerin onlar olduklarına dikkat çekmek içindir. Bu ayet, iman eden kulların Resulullaha (s.a.v) son derece itaatkâr olduklarını ve onun emirlerine süratle uyduklarını bildirmektedir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah (c.c) için yapılan harcamalarda en faziletli olan, nafile harcamalarda gizli yapmak, vâcip harcamalarda ise açık yapmaktır.
Bu emirlerden murad, müminleri Allah'ın nimetlerine, bedenî ve mâli ibadetlerle şükretmeye ve kâfirlerin yaptıkları gibi dünya nimetlerine dalmayı, onlara ziyadesiyle meyletmeyi terk etmeye teşvik etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ف karinesi olmadan gelen mukadder şartın cevap cümlesi olan يُق۪يمُوا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Takdiri, … إن يؤمروا بإقامة الصلاة (Namazı ikame etmekle emrolunurlarsa) olan şartın cevabıdır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Veya cümleye emir lamı takdir edilir.
وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ
Cümle, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , harf-i cerle birlikte يُنْفِقُوا fiiline mütealliktir.
Mevsûlün sıla cümlesi olan رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
عِبَادِيَ [kullarım] şeklinde müfred mütekellim sıyga ile başlayan ayette daha sonra رَزَقْنَاهُمْ [rızıklandırdık] şeklindeki cemi mütekellim sıygaya iltifat sanatı vardır.
رَزَقْنَاهُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Birbirine tezat nedeniyle atfedilen ve hal konumundaki سِراًّ - عَلَانِيَةً lafızları arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Hal olan سِراًّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Verilen rızıktan gizli ve aleni verilmesinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
سِراًّ kelimesinin عَلَانِيَةً kelimesine takdim edilmesi, riya düşüncelerinden uzaklaştırmak için iki halden evla olana tenbih içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ car-mecruru, يُق۪يمُوا fiiline mütealliktir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ cümlesi, قَبْلِ ‘nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَبْلِ zaman isminin önüne harf-i cer getirilmesi, öncelik manasını vurgulamak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ cümlesinde istiare sanatı vardır. يَوْمٌ , gelmek masındaki يَأْت۪ي fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Zamanın, bir şahıs gibi gelecek olması olması, insanlar üzerindeki etkisini vurgulamaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ cümlesi, يَوْمٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
بَيْعٌ kelimesi fethalı da okunmuştur. Bu durumda لَا nefy harfi, لَيْسَ gibi amel etmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur فِیهِ ’ nin müteallakı olan haber mahzuftur.
لَا بَيْعٌ ‘a tezâyüf sebebiyle atfedilen وَلَا خِلَال ibaresindeki لَا , olumsuzluğu tekit için gelen zaid harftir.
خِلَالٌ ; karşılıksız vermekten kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
الصَّلٰوةَ - يُنْفِقُوا - عِبَادِ - رَزَقْنَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki يُق۪يمُوا kelimesiyle ilgili olarak iki izah bulunmaktadır:
1) Bunun, mahzûf bir قُل [de] emrinin cevabı olması mümkündür. Buna göre, kelamın takdiri: “İman eden kullarıma, namazı kılın ve infak edin” de! Böylece onlar da namazı kılar ve zekâtı verirler” şeklindedir.
2) Bunun, قال fiilinden, emir lâm’ı düşmüş bir emr-i gâib olması da mümkündür. Yani, “namazı kılsınlar” demektir. Bu, “Zeyd’e söyle, Amr’a vursun” demen gibidir. Bu ل ’ın hazf edilmesi caiz olmuştur; çünkü قُل sözü, bu emir lâmının yerini tutmaktadır. Eğer cümleye, başında قُل [De ki] emri olmaksızın يُق۪يمُوا denilerek başlanmış olsaydı, bu caiz olmazdı.
Ayetteki سِراًّ ve عَلَانِيَةً kelimesinin mansub oluşuyla alakalı birkaç izah bulunur:
1) Bu, “açıktan açığa ve gizli olarak veren kimseler olarak” manasında olmak üzere haldir.
2) Bunlar, “gizli ve açık zamanlarda” manasında, zarf olarak mansubdurlar.
3) Bunlar, “gizli bir infak ve de açık bir infakla” takdirinde olmak üzere, mef’ûl-ü mutlak olarak mansub kılınmışlardır. Bundan murad, nafile olanları gizlice vermek, farz olanları açıkça vermektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ [İçinde alışveriş olmayan gün gelmeden önce] alışveriş olsa kusur eden taksiratını telâfi edecek şeyler satın alır ya da onu kendine fidye yapar. (Ve dostluğun olmadığı) dostluk da yoktur ki dostun sana şefaat etsin. Ya da içinde ne alışveriş ne de dostlukla yaralanma olmayan gün gelmeden önce demektir. Onda ancak Allah rızası için infakta bulunan yararlanır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Kıyamet gününde alışveriş ve dostluk bulunmamaktan murad, bir bedel ödemek, malından fidye vermek veya bir dostun şefaat etmesiyle ilâhî azaptan kurtuluş mümkün olmayacağını bildirmektir. Yahut onların dünyada konuştukları alışveriş ve dostluğun eseri ve faydasının olmayacağını, ancak, Allah için yapılan harcamaların faydalı olacağını bildirmektir. Bunların faydalarının kalmayacağını hatırlatmak, faydası ebedi olan Allah yolunda harcamayı en güçlü şekilde teşvik etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Eğer "Allah Teâlâ, "Dostlar o gün birbirine düşmandır, takva sahipleri müstesna" (Zuhruf, 67) buyurarak o günde bir dostluğun olduğunu bildirdiği halde, niçin bu iki ayette, Kıyamet günü hiçbir dostluğun olmadığını söylemiştir?" denirse, biz deriz ki: O gün dostluğun olmadığını ifade eden ayet, insan tabiatının temayülü ve nefsin arzusu sebebiyle olan bir dostluğun bulunmadığı manasına; dostluğun bulunduğunu gösteren ayet de, Allah Teâlâ'ya kullukta bulunmak ve O'nu sevmekten dolayı olan bir dostluğun olacağı manasına hamledilir. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | اللَّهُ | Allah |
|
| 2 | الَّذِي | O’dur ki |
|
| 3 | خَلَقَ | yarattı |
|
| 4 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 5 | وَالْأَرْضَ | ve yeri |
|
| 6 | وَأَنْزَلَ | ve indirdi |
|
| 7 | مِنَ |
|
|
| 8 | السَّمَاءِ | gökten |
|
| 9 | مَاءً | su |
|
| 10 | فَأَخْرَجَ | ve çıkardı |
|
| 11 | بِهِ | onunla |
|
| 12 | مِنَ | (çeşitli) |
|
| 13 | الثَّمَرَاتِ | meyvalar |
|
| 14 | رِزْقًا | rızık olarak |
|
| 15 | لَكُمْ | size |
|
| 16 | وَسَخَّرَ | ve emrinize verdi |
|
| 17 | لَكُمُ | sizin |
|
| 18 | الْفُلْكَ | gemileri |
|
| 19 | لِتَجْرِيَ | akıp gitmesi için |
|
| 20 | فِي |
|
|
| 21 | الْبَحْرِ | denizde |
|
| 22 | بِأَمْرِهِ | buyruğuyla |
|
| 23 | وَسَخَّرَ | ve emrinize verdi |
|
| 24 | لَكُمُ | sizin |
|
| 25 | الْأَنْهَارَ | ırmakları |
|
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ
İsim cümlesidir. اَللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl, haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası خَلَقَ ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. السَّمٰوَاتِ mef’ûlün bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar. الْاَرْضَ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru اَنْزَلَ fiiline mütealliktir. مَٓاءً mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخْرَجَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِه۪ car mecruru اَخْرَجَ fiiline mütealliktir. مِنَ teb’iziyyedir. مِنَ الثَّمَرَاتِ car mecruru رِزْقاً ‘nın mahzuf haline mütealliktir. رِزْقاً mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. لَكُمْ car mecruru رِزْقاً ‘ın mahzuf sıfatına mütealliktir.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Ayette teb’iziyye manasındadır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
اَخْرَجَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خرج ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. سَخَّرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
لَكُمُ car mecruru سَخَّرَ fiiline mütealliktir. الْفُلْكَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
لِ harfi, لِتَجْرِيَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ile سَخَّرَ fiiline mütealliktir.
تَجْرِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. بِاَمْرِه۪ car mecruru تَجْرِيَ ‘ deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَخَّرَ fiili, atıf harfi وَ ‘la birincisine matuftur.
سَخَّرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمُ car mecruru سَخَّرَ fiiline mütealliktir. الْاَنْهَارَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَخَّرَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سخر ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması tazim kastının yanında, sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Haber konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sılası olan خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Birbirine tezat nedeniyle atfedilen السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. Semavat yeryüzünü de kapsadığı halde السَّمٰوَاتِ lafzından sonra الْاَرْضَ ’ın zikri umumdan sonra husus babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü السَّمٰوَاتِ , tağlib sanatı yoluyla الْاَرْضَ ‘ı da kapsamaktadır.
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ [ Allah, O'dur ki, gökleri ve yeri yarattı; ] Bundan önce Allah'ın nimetlerine nankörlük eden kâfirlerin halleri zikredildikten ve müminlere de, Allah'ın nimetlerine şükür olarak ibadet merasimlerini ifa etmeleri emredildikten sonra, burada da, bütün insanlar için şükretmeyi ve itaat etmeyi gerektiren muazzam nimetlerin ve büyük lütufların tafsilatına başlanmaktadır. Bundan amaç, müminleri buna teşvik etmek, şükre halel getiren, onun yerine küfür ve günahları koyan kâfirleri de takbih (kınama) etmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Kelam Yaradanın ismiyle başlamıştır. Çünkü O’nu tayin etmek en önemli amaçtır ve O’nunla ilgili haber mevsûl ile gelmiştir. Çünkü sıla O’na bağlı olanların bilindiğini ve O’nun için sabit olanların da bilindiğini ifade eder. Nitekim müşrikler mahlukatın sahibinin Allah olduğu ve putların herhangi bir şey yaratmadığı konusunda tartışmazlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Sılaya matuf olan وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûl olan مَٓاءً ’e takdim edilmiştir.
مَٓاءً ’deki tenvin kesret ve tazim ifade eder.
السَّمٰوَاتِ - السَّمَٓاءِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
السَّمَٓاءِ - مَٓاءً kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.
Aynı üslupta gelen فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ cümlesi, فَ ile وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً cümlesine atfedilmiştir.
مِنَ الثَّمَرَاتِ car-mecruru, رِزْقاً ‘ın mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الثَّمَرَاتِ - رِزْقاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Göklerin ve yerin yaratılması, onları yaratanın ilâhlığına delildir ve onlara vadedilen nimetlerin habercisidir (önsözü niteliğindedir). Bu nimetler semadan yere su indirmesi, yerden meyveler, denizler ve nehirler çıkarması; semadaki güneş ve ay, gece ve gündüz vs dir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ [Gökten de su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler yetiştirdi.] Buluttan su indirdi. Zira yüksekte bulunan her şeye sema denir. Yahut felekten su indirdi. Çünkü nasların zahirlerinden anlaşıldığına göre, yağmur, felekten başlayarak bulutlara, oradan da su olarak yeryüzüne inmektedir. Yahut yağmuru semavî sebeplerle indirdik. Şöyle ki, bu sebepler (kâinat sistemi), yerden aldıkları nemi (buharı) yükseklere çıkarmakta ve ondan da yağmur yağdıran bulutlar oluşmaktadır. Ürünlerin yetişmesi, her ne kadar Allah'ın (c.c) irade ve kudretiyle oluyorsa da, cari olan Allah'ın âdetine göre; ürünlerin şekil ve keyfiyetleri, su ve toprak karışımından meydana gelen maddelerden vücut bulmaktadır. Allah (c.c) suda etken bir kuvvet ve toprakta da kabil bir kuvvet yaratmıştır. İşte bu iki kuvvetin birleşmesiyle ürün çeşitleri doğmaktadır. Allah (c.c), sebeplerin kendilerini hiç yoktan yarattığı gibi, eşyayı da sebepsiz ve maddesiz olarak da yaratmaya kadirdir. Fakat ürünlerin böyle tedrici ve aşama olarak meydana getirilmesinde, gerçek basiret sahipleri için, Allah'ın muazzam kudretine delalet eden yeni yeni birçok hikmetler ve ibretler vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Su, aslında bulutlardan iner. Bulut, "yüksek" "üstte" demek olan "sümüvv" masdarından türemiş "semâ" (gök) kelimesi ile ifade edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ
Cümle, atıf harfi و ’la sılaya atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir sanatı vardır. لَكُمُ car-mecruru, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte سَخَّرَ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِاَمْرِه۪ۚ car-mecruru تَجْرِيَ fiilinin failinin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf بِاَمْرِه۪ۚ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اَمْرِ tazim edilmiştir.
“Allah'ın emri ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin yararınıza akıttı." بِاَمْرِه۪ۚ [Allah'ın izniyle] denmesi, zahiri halden görüldüğü gibi, bu işin, insanların emekleri ve aletleri kullanmalarıyla gerçekleşmediğini sarahaten bildirmek içindir. Yine Allah (c.c) ekinlerinizi, bahçelerinizi sulamak ve diğer ihtiyaçlarınızı karşılamak için nehirleri de sizin yararınıza akıttı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
التَّسْخِيرُ boyun eğdirmek demektir. Bu fiilin aslı; zillet içinde bırakmaktır. Burada bir şeyi, başkasının kendi üzerinde tasarruf yetkisini kabul eder hale getirmek manasında mecazdır. Gemiyi boyun eğdirmenin anlamı, insanlara onu denizde hiçbir engel olmadan akacak şekilde yapmaları ve şekillendirmeleri için ilham vererek hizmetine vermektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ cümlesi, atıf harfi و ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim tehir sanatı vardır. لَكُمُ car-mecruru, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.
Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.
السَّمَٓاء - اَنْهَارَۚ - بَحْرِ - مَٓاءً ve الْبَحْرِ - الْفُلْكَ - تَجْرِيَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
سَخَّرَ - لَكُمُ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Allah Teâlâ o meyveleri ve mahsulleri, insanların gayretine göre gökten inen yağmurlar vasıtası ile çıkarmıştır. Çünkü böyle olmasında insanların faydası vardır. Çünkü onlar, bu azıcık menfaat ve faydaların bile elde edilmesinde onca zorluk ve yorgunluğun sırtlanılması gerektiğini anlayınca, ahiretin devamlı ve büyük faydasının elde edilmesi için de birtakım zorluklara katlanılması gerektiğini haydi haydi anlarlar. İnsan, bu fazla önemli ve büyük olmayan faydaları elde etmek için rahatını ve huzurunu terkedince, Allah'ın mükâfatını elde edip, ilâhi ikabdan (azaptan) kurtulabilmek için, dünyevî lezzetleri bırakması öncelikle gerekir. İşte bu sebepten ötürü, ahirette mükellefiyet bulunmadığı için, Allah Teâlâ her insanı orada yorulmadan ve usanmadan arzu ettiği şeye ulaştırır" demişlerdir. Bu, kelamcıların görüşüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki, وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ [Akan sular da yine size musahhar kılmıştır.]ifadesinin anlattığı husus; Bil ki denizin suyundan, sulamada hiç istifade edilemediği için, Hak Teâlâ nehirleri ve kaynakları çıkarıp akıtmak suretiyle, mahlûkata nimet vermiş olduğunu söylemektedir. Öyle ki bu nehir ve gözelerden ekinlere, bağlara ve bahçelere sular verilir. Deniz suyu içmeye de elverişli değildir. Buna elverişli olan, yine nehir sularıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۚ ٣٣
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَخَّرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمُ car mecruru سَخَّرَ fiiline mütealliktir. الشَّمْسَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. الْقَمَرَ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. دَٓائِبَيْنِ hal olup, müsenna olduğu için nasb alameti ى ‘ dir. سَخَّرَ atıf harfi وَ ile birincisine matuftur.
سَخَّرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمُ car mecruru سَخَّرَ fiiline mütealliktir. الَّيْلَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. النَّهَارَ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَخَّرَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سخر ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
دَٓائِبَيْنِ sülâsi mücerredi دأب olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۚ
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Car-mecrur لَكُمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
دَٓائِبَيْنِ kelimesi الشَّمْسَ ‘in halidir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
دأب الشمس والقمر ifadesi istiaredir. Çünkü الدائب gerçek manada ‘’işine yoğunlaşan, sürekli çalışan insan’’ demektir. Ancak bu iki ışıklı cisim (Güneş ve Ay) kendilerine çizilen yolda takdir edilen görevlerine devam eder, yörüngelerinde sürekli seyreder oldukları için ’’yorulma’’ (nasab) ile nitelenmeleri güzel düşmüştür. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
Makabline matuf olan وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الشَّمْسَ - الْقَمَرَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
الَّيْلَ - النَّهَارَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
سَخَّرَ - لَكُمُ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.
Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin sayılması taksim sanatıdır.
Göklerin yaratılması ile güneş ve ayın yaratılması arasında açık bir münasebet olduğu halde onların bir arada zikredilmeyip güneş ile ayın sonra zikredilmesi, şunun içindir: Göklerin zikri, yerin zikrini gerektirir. Yerin zikri de, yağmurun gökten yere indirilmesinin zikrini gerektirir. O da, yerden rızkın çıkarılmasının zikrini gerektirir ki felek ve nehirler vasıtasıyla hasıl olanlar da bu cümledendir. Yahut Bakara Suresinde de belirtildiği gibi, göklerin ve yerin yaratılması ile güneş ve ayın memur edilmesinin bir tek nimet gibi vehmedilmesinden kaçınılması içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah'ın (c.c), insanlara bahşedilmiş olan çeşitli nimetleri zikretmesi ve her birini de müstakil bir cümle ile ifade buyurması, onların şanını yüceltmek, değerlerinin yüksek olduğuna dikkat çekmek ve her birinin kendi başına, şükrü gerektiren pek büyük bir nimet olduğunu sarahaten (açık açık) bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Erdemler Şehri’nde, Adalet kendisini dinleyenlere, sürgün günlerine ait bir anısını daha anlatıyordu:
Yolda giderken, yorulduğumu hissettiğim için kısa bir süre dinlenmeye karar verdim. Yolum bir bahçeye çıktı. Sahipleri olduğunu düşündüğüm insanların içeride çalıştığını görünce, oraya uğradım.
Kendimi tanıtıp, biraz dinlenmek istediğimi belirtince, beni hemen içeri aldılar. Bahçe çok ilgi çekiciydi. Bir tarafta, dünya güzeli ve mis kokulu çiçekler varken; diğer tarafta dünya çirkini ve çöp kokulu çiçekler vardı.
Verdikleri ikramların ve biraz kestirmenin ardından toparlandım. Gün bitmeden tekrar yola çıkmak istiyordum. Bahçe kapısına doğru yürürken, tekrar hayretle çiçekleri izledim. Tam çıkıp gidecekken merakıma yenildim ve bahçe sahiplerine döndüm.
Çiçekleri sorduğumda gülümsediler ve: “İşte şimdi, bu şehre yabancı olduğunuzdan iyice emin olduk.” dediler.
“Bu çiçeklerin hepsi, insanların sahip oldukları faziletleri ve reziletleri temsil ediyor. Her çiçeğin yapraklarında, kime ait olduğu yazar ama ancak sahipleri kendi isimlerini görür. Böylece kimse, bir başkasına mahçup olmamış ve özeli de açığa çıkmamış olur. Ancak; Rezilet çiçeklerinden biri, sahibi yüzünden çok semirirse, bazen arsızlaşır ve sahibini ifşa eder.
Biz bu bahçenin koruyucularıyız ama bu çiçeklerin besleyicileri değiliz. Onları besleyenler, yine kendi sahipleri. Belli aralıklarla, onlar bu bahçeye uğrarlar ve iç dünyalarının ne hal üzerine olduğunu kontrol ederler. Eğer faziletler arasında bir çiçekleri varsa, onu beslemek için ya da reziletler arasında bir çiçekleri varsa, onu da çürütmek için hayatlarına yön verirler. Eğer dilerlerse yeni bir tohum da ekebilirler.”
“SubhanAllah!” dedim ve teşekkür edip yoluma devam ettim. İnsanların kalplerinin halini gösteren bu bahçeye hayran kalmıştım. Sonra kendime yöneldim ve uzun bir süre kalbimin üzerinde bulunduğu hali ve neyi beslemek veya çürütmek istediğimi düşündüm.
Ey suyu ve toprağı yaratan Allahım! Beni; kalbinin halini güzelleştirmek için elinden geleni ve doğrusunu yapanlardan eyle. Kalp bahçemi rahmetinle; tevekkülle, huzurla ve nice faziletlerle doldur. Beni, yalnız Senin rızan için; nankörlüktense şükrü, cimriliktense cömertliği, tembelliktense çalışkanlığı, korkaklıktansa cesareti, öfkedense sükuneti, yalancılıktansa doğruluğu, cahilliktense ilmi, ahlaksızlıktansa edebi, zulümdense adaleti ve her türlü kötülüktense iyiliği seçenlerden eyle. Nefsime yenik düştüğüm zamanlarımı affet ve hatalarımın üzerini ört. Dünya üzerindeyken, iyiliklerimi çoğalt ve bana merhametinle muamele et.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji