İsrâ Sûresi 18. Ayet

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ يَصْلٰيهَا مَذْمُوماً مَدْحُوراً  ١٨

Kim bu geçici dünyayı isterse orada ona, (evet) dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra da cehennemi ona mekân yaparız. O, buraya kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak girer.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنْ kim
2 كَانَ ise ك و ن
3 يُرِيدُ istiyor ر و د
4 الْعَاجِلَةَ acele olanı (dünyayı) ع ج ل
5 عَجَّلْنَا çabucak veririz ع ج ل
6 لَهُ ona
7 فِيهَا orada
8 مَا kadar
9 نَشَاءُ dilediğimiz ش ي ا
10 لِمَنْ kimseye
11 نُرِيدُ istediğimiz ر و د
12 ثُمَّ sonra
13 جَعَلْنَا (yerini) yaparız ج ع ل
14 لَهُ ona
15 جَهَنَّمَ cehennem
16 يَصْلَاهَا oraya girer ص ل ي
17 مَذْمُومًا kınanmış olarak ذ م م
18 مَدْحُورًا ve kovulmuş olarak د ح ر
 
Râzî’nin kaydettiği bir yoruma göre 18. âyet 13. âyetin,  “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik” meâlindeki kısmının açıklaması mahiyetindedir. 13. âyete göre her insanın sorumluluğu kendisine aittir. O halde kim seçimini yalnız dünya çıkarları için kullanır da mal-mülk, mevki-makam elde etmek için çalışırsa bilmelidir ki bir imtihan alanı olan bu dünyada Allah herkese her istediğini değil, fakat kendi istediği kimselere uygun gördüğü şeyleri verir. Ama böyleleri Allah’ın rızâsını değil, kendi dünyevî tutkularını esas aldıkları için artık yergiyi de hak etmiş olacak ve Allah’ın rahmetinden mahrum kalarak cehenneme atılacaklardır (Râzî, XX, 178).
 
 Âyet, bazı dünyevî değerleri elde etmenin gerçek anlamda bir ayrıcalık ve üstünlük olarak algılanmaması gerektiği hususunda anlamlı bir uyarı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü Allah’ın bizden beklediği “âhireti istemek”tir. Âhireti istemenin ne anlama geldiği sorusu da önem taşımaktadır. Bu iki âyette “dünya işi yapan, âhiret işi yapan” denmeyip “dünyayı isteyen, âhireti isteyen” denmesi söz konusu sorunun cevabını bulmada büyük önem taşımaktadır. Çünkü burada yapılan iş değil, o işle neyin hedeflendiğinin altı çizilmekte, yani niyetlere dikkat çekilmektedir. Zira insan dünya işi yaparken âhiret iyiliğini hedefleyebileceği gibi âhiret işi yaparken (ibadet ederken) dünya çıkarlarını da hedefleyebilir. Böylece eylemlerin Allah katındaki değerini tayin eden birinci unsur niyetlerimizdir. Bu sebeple Hz. Peygamber, “Ameller niyetlere göredir” buyurmuştur (Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 1). Bir insan, işlerini, hatta ibadetlerini âhireti esas alarak değil de dünya menfaatini kendisine hedef seçerek yaparsa bu kişi dünyayı istemiş olur; fakat ibadet ve itaatleri yanında dünya işi yaparken de bunu Allah’ın hükümlerine uyarak, âhirette Allah’a hesap vereceğini düşünerek, sevabını Allah’tan umarak o işi dürüstlükle yaparsa bu kişi âhireti istemiş olur. Herkes kendi niyetine göre karşılık bulur. 19. âyette hayırlı bir eylemin üç şartına dikkat çekilmektedir: a) Âhiret sevabı istenmeli, b) Sadece istemekle kalmayıp âhireti kazandıracak işler yapılmalı, c) Bütün bunlar inanarak yapılmalı (Zemahşerî, II, 356). Âyette inanmanın şart olarak yer alması, diğerlerinin anlamlı hale gelmesi ve sonuç vermesinin inanmaya bağlı olduğunu göstermektedir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 472-473
 

 ذَمَّ fiil olarak onu kötüledi/zemmetti/ayıpladı/kınadı anlamında kullanılır. Bu fiilin mastarı ذَمٌّ dur. Aynı kökten ذِمام ve ذِمَّة sözcükleri kişinin savsaklaması ya da bozması halinde zemmedilip suçlanacağı ahit/anlaşma/sözleşme veya verilen sözdür. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim formunda toplam 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri zimmet, zemmetmek, mezmum ve zımmîdir.

(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ 

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri  هو ’dir. يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ  cümlesi,  كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.  

يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. الْعَاجِلَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  karinesi olmadan gelen  عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا  cümlesi şartın cevabıdır.

عَجَّلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ  car mecruru  عَجَّلْنَا  fiiline mütealliktir. 

ف۪يهَا  car mecruru  عَجَّلْنَا  fiiline mütealliktir. مَا  müşterek ismi mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  نَشَٓاءُ ’dür. Îrabdan mahalli yoktur.

نَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceri ile  عَجَّلْنَا  fiiline müteallik olup, لَهُ ‘den bedeldir. İsm-i mevsûlun sılası  نُر۪يدُ ’dür. Îrabdan mahalli yoktur.  

نُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. جَهَنَّمَۚ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayr-i munsarifdir. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَجَّلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عجل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

نُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْعَاجِلَةَ  ; sülâsî mücerredi عجل olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


يَصْلٰيهَا مَذْمُوماً مَدْحُوراً

 

يَصْلٰيهَا  cümlesi,  لَهُ ’deki zamirin veya  جَهَنَّمَ ’in hali olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir.  يَصْلٰيهَا  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَذْمُوماً  failin hali olup fetha ile mansubdur.  مَدْحُوراً  ikinci hali olup fetha ile mansubdur.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil cümlesi ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَذْمُوماً  ; sülâsî mücerredi  ذمم  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

مَدْحُوراً  ; sülâsî mücerredi دحر  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

 

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte şart ismi  مَنْ , mübtedadır.  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ , hem şart cümlesi hem de  مَنْ ’in haberidir.

كان ’nin haberi olan  يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ  ‘nin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كَان ’nin haberi muzari olduğunda, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemlere ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar  olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafât, s. 103)

Ayet مَنْ  şeklindeki şart isminin delâletiyle dünyayı isteyenlerin hepsi hakkında umumi olarak gelmiştir. Bilindiği gibi şart isimleri, ism-i mevsuller gibi umum ifade ederler. (Hâlidî, Vakafat, S.103)

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ  cümlesindeki kâne nakıs fiilinin, mazi olarak gelmesinin hikmeti, insanın dünyaya olan isteğinin sabit ve yerleşik olması ve bu durumun ondan hiç ayrılmamasıdır. 

الْعَاجِلَةَ  kelimesi, “hayat” şeklinde takdir edilen mahzuf bir mevsufun sıfatı olup “kim âcil olan hayatı isterse” demektir. Acil olan hayat da, dünyadır. 

الْعَاجِلَةَ  kelimesi ism-i fail olup müennestir.  العجلة , ”çabuk olmak” demektir. عجولا  ise “aceleci” demektir. İsfehânî bu kelimenin, “bir şeyi vaktinden önce istemek ve peşine düşmek” olduğunu söylemiştir. Şehvetin gereği olduğu için Kur’ân'da genellikle yerilmiştir.

Dünya; hızlıca geçip gittiği, lezzetleri ve eğlencesi çabucak sona erdiği, insanın isteklerinin hızlı olması ve merakı dolayısıyla âcil diye isimlendirilmiştir. 

Kâne'nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise, bu âcil dünya hayatına olan isteklerinin yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. İnsan acelecidir, dünya hayatının şehvetini, lezzetini ve eğlencesini ister. Allah da onun istediği şeyi gerçekleştirir ve ona takdir ettiği şeyi verir. (Hâlidî, Vakafat, S.103)

عَاجِلَةَ  dünyadan kinayedir. Yani sadece dünya nimeti isteyene ondan gayrısı verilmez. (Sâbûnî, İbdâu’l Beyan)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ, müspet mazi fiil sıygasında  faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَجَّلْنَا  fiiline müteallik  لَهُ  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için,  ف۪يهَا  car mecruru ise, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

عَجَّلْنَا  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  نَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  لِمَنْ ’ın sıla cümlesi olan  نُر۪يدُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şart ve cevap cümleleri arasında müzavece sanatı, عَجَّلْنَا  ve  الْعَاجِلَةَ  kelimeleri arasında müşakele sanatı vardır.

جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَ  cümlesi tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  جَعَلْنَا  fiiline müteallik olan  لَهُ  car mecruru,  durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

عَجَّلْنَا , نُر۪يدُ  ve  جَعَلْنَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

İkisi de ism-i mevsûl olan  مَنْ  ve  مَا  kelimeleri ve  نُر۪يدُ  -  نَشَٓاءُ  fiilleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَاجِلَ - عَجَّلْنَا ve  يُر۪يدُ - نُر۪يدُ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası, عَجَّلْنَا  -  جَعَلْنَا  arasında cinas-ı muzari, bu kelimeler arasında ve  مَنْ ’lerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede irade ve meşîet kelimeleri bir arada gelmiştir. Bu iki kelime mana açısından yakın olmakla beraber, müradif [eşanlamlı] değildir. Kur’ân'da eşanlamlılık yoktur. Meşîet'ten sonra irade'nin zikredilmesi, tefennün bâbından olup tekrardan sakınmak içindir. 

Burada 19. ayette bunun tam tersinin zikredilmesi dolayısıyla izafi bir kasır manası vardır. Çünkü izafi kasır burada olduğu gibi biri olumlu, diğeri aynı şeyin muhalifinin olumsuzluğunu ifade eden iki cümleden oluşur. كان ’nin haberinin muzari olarak gelişi, bütün iradelerinin buna yöneldiği hakikatinin devamlılığını ifade etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Siyaktan da anlaşıldığı gibi  الْعَاجِلَةَ  kelimesi mevsûfu hazf edilmiş sıfattır. Yani acil olan dünyayı isterse manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Buradaki üç fiil Allah'a isnad edilmiştir. Çünkü fail,  نَا  şeklinde azamet zamiri olup Allah'a ve O'nun azametine işaret eder. Fiillerdeki bu isnad, hakikî olup akidevî hakikate işaret eder, ki bu da, fiillerin hepsinin Allah'ın elinde oluşudur. Her şeyin faili O'dur, her şeyi veren O'dur ve istemediği şeyi men eden de O'dur. (Hâlidî, Vakafat, S.103)

 

يَصْلٰيهَا مَذْمُوماً مَدْحُوراً

 

Cümle  لَهُ ’deki zamirden veya  جَهَنَّمَ ’den hal-i müekkide olarak ıtnâbtır. Cümlenin manası onsuz da anlaşılan müekked hal, cümlenin anlamını tekid etmek amacını güden ıtnâb sanatıdır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Hal konumundaki  مَذْمُوماً - مَدْحُوراً  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

مَذْمُوماً  cezayı, azabı, küçük düşürülmeyi ve kınanmayı hak etmiş kişidir. Çünkü bunları hak edecek şeyler yapmıştır.  مَدْحُوراً  ise, Allah'ın rahmetinden ve fazlından kovulmuş, cennetinden ve nimetlerinden mahrum olmuş kişidir. Bunu hak etmiştir, çünkü âcil olanı âhirete tercih etmiştir. Acele isteyen kişi ne elde etmiştir? Dünyadaki nasibini tüketmiştir, bu nasibin eğlencesi ve lezzeti gitmiş, geriye mesuliyeti ve neticesi kalmıştır, ki bu da, kendisi için hazırlanmış cehennemdir.  (Hâlidî, Vakafat, S.105)