بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ يَصْلٰيهَا مَذْمُوماً مَدْحُوراً ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَنْ | kim |
|
| 2 | كَانَ | ise |
|
| 3 | يُرِيدُ | istiyor |
|
| 4 | الْعَاجِلَةَ | acele olanı (dünyayı) |
|
| 5 | عَجَّلْنَا | çabucak veririz |
|
| 6 | لَهُ | ona |
|
| 7 | فِيهَا | orada |
|
| 8 | مَا | kadar |
|
| 9 | نَشَاءُ | dilediğimiz |
|
| 10 | لِمَنْ | kimseye |
|
| 11 | نُرِيدُ | istediğimiz |
|
| 12 | ثُمَّ | sonra |
|
| 13 | جَعَلْنَا | (yerini) yaparız |
|
| 14 | لَهُ | ona |
|
| 15 | جَهَنَّمَ | cehennem |
|
| 16 | يَصْلَاهَا | oraya girer |
|
| 17 | مَذْمُومًا | kınanmış olarak |
|
| 18 | مَدْحُورًا | ve kovulmuş olarak |
|
ذَمَّ fiil olarak onu kötüledi/zemmetti/ayıpladı/kınadı anlamında kullanılır. Bu fiilin mastarı ذَمٌّ dur. Aynı kökten ذِمام ve ذِمَّة sözcükleri kişinin savsaklaması ya da bozması halinde zemmedilip suçlanacağı ahit/anlaşma/sözleşme veya verilen sözdür. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim formunda toplam 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri zimmet, zemmetmek, mezmum ve zımmîdir.
(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْعَاجِلَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ karinesi olmadan gelen عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا cümlesi şartın cevabıdır.
عَجَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru عَجَّلْنَا fiiline mütealliktir.
ف۪يهَا car mecruru عَجَّلْنَا fiiline mütealliktir. مَا müşterek ismi mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası نَشَٓاءُ ’dür. Îrabdan mahalli yoktur.
نَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceri ile عَجَّلْنَا fiiline müteallik olup, لَهُ ‘den bedeldir. İsm-i mevsûlun sılası نُر۪يدُ ’dür. Îrabdan mahalli yoktur.
نُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. جَهَنَّمَۚ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayr-i munsarifdir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَجَّلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عجل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
نُر۪يدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْعَاجِلَةَ ; sülâsî mücerredi عجل olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَصْلٰيهَا مَذْمُوماً مَدْحُوراً
يَصْلٰيهَا cümlesi, لَهُ ’deki zamirin veya جَهَنَّمَ ’in hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يَصْلٰيهَا elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَذْمُوماً failin hali olup fetha ile mansubdur. مَدْحُوراً ikinci hali olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil cümlesi ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَذْمُوماً ; sülâsî mücerredi ذمم olan fiilin ism-i mef’ûludur.
مَدْحُوراً ; sülâsî mücerredi دحر olan fiilin ism-i mef’ûludur.
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte şart ismi مَنْ , mübtedadır. كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ , hem şart cümlesi hem de مَنْ ’in haberidir.
كان ’nin haberi olan يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ ‘nin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَان ’nin haberi muzari olduğunda, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemlere ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafât, s. 103)
Ayet مَنْ şeklindeki şart isminin delâletiyle dünyayı isteyenlerin hepsi hakkında umumi olarak gelmiştir. Bilindiği gibi şart isimleri, ism-i mevsuller gibi umum ifade ederler. (Hâlidî, Vakafat, S.103)
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ cümlesindeki kâne nakıs fiilinin, mazi olarak gelmesinin hikmeti, insanın dünyaya olan isteğinin sabit ve yerleşik olması ve bu durumun ondan hiç ayrılmamasıdır.
الْعَاجِلَةَ kelimesi, “hayat” şeklinde takdir edilen mahzuf bir mevsufun sıfatı olup “kim âcil olan hayatı isterse” demektir. Acil olan hayat da, dünyadır.
الْعَاجِلَةَ kelimesi ism-i fail olup müennestir. العجلة , ”çabuk olmak” demektir. عجولا ise “aceleci” demektir. İsfehânî bu kelimenin, “bir şeyi vaktinden önce istemek ve peşine düşmek” olduğunu söylemiştir. Şehvetin gereği olduğu için Kur’ân'da genellikle yerilmiştir.
Dünya; hızlıca geçip gittiği, lezzetleri ve eğlencesi çabucak sona erdiği, insanın isteklerinin hızlı olması ve merakı dolayısıyla âcil diye isimlendirilmiştir.
Kâne'nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise, bu âcil dünya hayatına olan isteklerinin yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. İnsan acelecidir, dünya hayatının şehvetini, lezzetini ve eğlencesini ister. Allah da onun istediği şeyi gerçekleştirir ve ona takdir ettiği şeyi verir. (Hâlidî, Vakafat, S.103)
عَاجِلَةَ dünyadan kinayedir. Yani sadece dünya nimeti isteyene ondan gayrısı verilmez. (Sâbûnî, İbdâu’l Beyan)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَجَّلْنَا fiiline müteallik لَهُ car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, ف۪يهَا car mecruru ise, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
عَجَّلْنَا fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan نَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl لِمَنْ ’ın sıla cümlesi olan نُر۪يدُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Şart ve cevap cümleleri arasında müzavece sanatı, عَجَّلْنَا ve الْعَاجِلَةَ kelimeleri arasında müşakele sanatı vardır.
جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَ cümlesi tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جَعَلْنَا fiiline müteallik olan لَهُ car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
عَجَّلْنَا , نُر۪يدُ ve جَعَلْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
İkisi de ism-i mevsûl olan مَنْ ve مَا kelimeleri ve نُر۪يدُ - نَشَٓاءُ fiilleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَاجِلَ - عَجَّلْنَا ve يُر۪يدُ - نُر۪يدُ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası, عَجَّلْنَا - جَعَلْنَا arasında cinas-ı muzari, bu kelimeler arasında ve مَنْ ’lerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede irade ve meşîet kelimeleri bir arada gelmiştir. Bu iki kelime mana açısından yakın olmakla beraber, müradif [eşanlamlı] değildir. Kur’ân'da eşanlamlılık yoktur. Meşîet'ten sonra irade'nin zikredilmesi, tefennün bâbından olup tekrardan sakınmak içindir.
Burada 19. ayette bunun tam tersinin zikredilmesi dolayısıyla izafi bir kasır manası vardır. Çünkü izafi kasır burada olduğu gibi biri olumlu, diğeri aynı şeyin muhalifinin olumsuzluğunu ifade eden iki cümleden oluşur. كان ’nin haberinin muzari olarak gelişi, bütün iradelerinin buna yöneldiği hakikatinin devamlılığını ifade etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Siyaktan da anlaşıldığı gibi الْعَاجِلَةَ kelimesi mevsûfu hazf edilmiş sıfattır. Yani acil olan dünyayı isterse manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Buradaki üç fiil Allah'a isnad edilmiştir. Çünkü fail, نَا şeklinde azamet zamiri olup Allah'a ve O'nun azametine işaret eder. Fiillerdeki bu isnad, hakikî olup akidevî hakikate işaret eder, ki bu da, fiillerin hepsinin Allah'ın elinde oluşudur. Her şeyin faili O'dur, her şeyi veren O'dur ve istemediği şeyi men eden de O'dur. (Hâlidî, Vakafat, S.103)
يَصْلٰيهَا مَذْمُوماً مَدْحُوراً
Cümle لَهُ ’deki zamirden veya جَهَنَّمَ ’den hal-i müekkide olarak ıtnâbtır. Cümlenin manası onsuz da anlaşılan müekked hal, cümlenin anlamını tekid etmek amacını güden ıtnâb sanatıdır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Hal konumundaki مَذْمُوماً - مَدْحُوراً kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
مَذْمُوماً cezayı, azabı, küçük düşürülmeyi ve kınanmayı hak etmiş kişidir. Çünkü bunları hak edecek şeyler yapmıştır. مَدْحُوراً ise, Allah'ın rahmetinden ve fazlından kovulmuş, cennetinden ve nimetlerinden mahrum olmuş kişidir. Bunu hak etmiştir, çünkü âcil olanı âhirete tercih etmiştir. Acele isteyen kişi ne elde etmiştir? Dünyadaki nasibini tüketmiştir, bu nasibin eğlencesi ve lezzeti gitmiş, geriye mesuliyeti ve neticesi kalmıştır, ki bu da, kendisi için hazırlanmış cehennemdir. (Hâlidî, Vakafat, S.105)
وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kim de |
|
| 2 | أَرَادَ | isterse |
|
| 3 | الْاخِرَةَ | ahireti |
|
| 4 | وَسَعَىٰ | ve çalışırsa |
|
| 5 | لَهَا | ona |
|
| 6 | سَعْيَهَا | yaraşır biçimde |
|
| 7 | وَهُوَ | ve o |
|
| 8 | مُؤْمِنٌ | inanarak |
|
| 9 | فَأُولَٰئِكَ | öylelerinin |
|
| 10 | كَانَ |
|
|
| 11 | سَعْيُهُمْ | çalışmalarının |
|
| 12 | مَشْكُورًا | karşılığı verilir |
|
وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَرَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْاٰخِرَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سَعٰى fiili, atıf harfi و ’la اَرَادَ ’ye matuftur.
سَعٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهَا car mecruru سَعٰى fiiline mütealliktir. سَعْيَهَا mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَهُوَ مُؤْمِنٌ cümlesi سَعٰى ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِنٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً cümlesi , mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
سَعْيُهُمْ kelimesi, كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَشْكُوراً kelimesi, كَانَ ’nin haberi olarak fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرَادَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُؤْمِنٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَشْكُوراً ; sülâsî mücerredi شكر olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki مَنْ كَانَ يُر۪يدُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubundaki terkipte مَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ cümlesi şarttır.
Şart ismi مَنْ , mübteda, اَرَادَ الْاٰخِرَةَ cümlesi, hem şart cümlesi hem de مَنْ ’in haberidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üslupta gelen سَعٰى لَهَا سَعْيَهَا cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. سَعْيَهَا kelimesi mefulu mutlaktır ve cümleyi tekid etmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَعٰى fiiline müteallik لَهَا car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
سَعٰى fiilinin failinden hal olan وَهُوَ مُؤْمِنٌ , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlenin haberinin ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَهُوَ مُؤْمِن cümlesinin isim cümlesi olarak gelişi, sebat ve devamlılık ifade eder. Yani imanın kendilerinde kök saldığı kimseler demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenlerin önemini vurgulayarak tazim ifade etmiştir.
اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberi olan كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً cümlesi, nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
سَعْيُهُمْ kelimesi كَان ’nin ismidir. Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi veciz ifade içindir.
سَعٰى - سَعْيَهَا - سَعْيُهُمْ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سَعْيَهَا - سَعْيُهُمْ kelimeleri arasında müfred ve cemi arasında güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Önceki ayetin ilk şart cümlesiyle bu ayetteki şart cümlesi mukabele oluşturmuştur.
اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً ayetinin işaret ismiyle başlaması, ism-i işaretten önce sayılan vasıflara sahip olan kişilerin, ism-i işaretten sonraki habere layık ve nail olacaklarını tenbih içindir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
السعى hızlı yürümekle yavaş yürümek arasında orta bir yürüyüştür. Birinin yürüdüğünü ifade etmek için يمشى denir, biraz hızlanırsa يسعى , süratini arttırırsa يعدو veya يجرى denir. سعى bazan ayakla yürümeyi ifade ederken, bazan da “bir şeye özen göstermek, yapmaya istekli olmak, dikkatini yöneltmek” manasında manevî bir çabayı ifade eder. Bazan da bu iki manayı aynı anda ifade eder. Yani, ayakları ile bir şeye doğru yürürken ona önem vermeyi ve onu kudretiyle ele geçirmeyi ifade eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Burada makbul olmanın iman ve ahirete değil, sadece çalışmaya bağlanması, bunun asıl umde (ilke) olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كُلاًّ نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ وَمَا كَانَ عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُوراً ٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | كُلًّا | hepsine |
|
| 2 | نُمِدُّ | uzatırız |
|
| 3 | هَٰؤُلَاءِ | onlara da |
|
| 4 | وَهَٰؤُلَاءِ | ve onlara da |
|
| 5 | مِنْ | -ndan |
|
| 6 | عَطَاءِ | mükafatı- |
|
| 7 | رَبِّكَ | Rabbinin |
|
| 8 | وَمَا | ve |
|
| 9 | كَانَ | değildir |
|
| 10 | عَطَاءُ | hediyesi |
|
| 11 | رَبِّكَ | Rabbinin |
|
| 12 | مَحْظُورًا | kısıtlanmış |
|
عَطْوٌ birşeyi mutlak anlamda veya elle almak anlamına gelir. Bu köke ait if'al formu olan إعْطاء ise vermek demektir. عَطاء ve عَطِيَّة sözcükleri bilhassa hediye, ihsan, bahşiş ya da bağışla ilgili kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 14 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli âtâdır.
(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
كُلاًّ نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ
Fiil cümlesidir. كُلاًّ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كُلاًّ ‘deki tenvin, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri; كُلَّ واحد [Herbiri] şeklindedir.
نُمِدُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. هٰٓؤُ۬لَٓاءِ işaret ismi كُلاًّ ’den bedel olarak mahallen mansubdur.
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ atıf harfi وَ ’la önceki هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ’ye matuftur. مِنْ عَطَٓاءِ car mecruru نُمِدُّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّكَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُمِدُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi مدد’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا كَانَ عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُوراً
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. İstînâfiyye olması da caizdir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
عَطَٓاءُ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّكَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَحْظُوراً kelimesi, كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَحْظُوراً ; sülâsî mücerredi حظر olan fiilin ism-i mef’ûludur.
كُلاًّ نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl konumundaki كُلاًّ , siyaktaki önemine binaen, amili olan نُمِدُّ ‘ya takdim edilmiştir.
كُلاًّ deki nekrelik, takdiri الفَرِيقَيْنِ (iki grup) olan muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Bu tenvine ivaz tenvini denir. Hazfedilmiş muzâfun ileyh yerine gelmiştir. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
نُمِدُّ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
كُلاًّ ’den bedel olarak işaret ismi olan هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ’nin gelmesi, işaret edilenlere tazim ifade eder. İkinci هٰٓؤُ۬لَٓاءِ, birinciye atfedilmiştir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Başındaki harfi cerle birlikte نُمِدُّ fiiline müteallik olan عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle كَ zamirinin ait olduğu Hz. Peygamber, şan ve şeref kazandırmıştır. Yine Rab ismine muzâf olması, عَطَٓاءُ için tazim ifade eder.
Her türlü nimetin verileceği iki farklı grubu ifade eden هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ‘ler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Cümlenin başındaki azamet zamirinden, Allah Teâlânın rububiyet vasfını vurgulamak için Rab ismine geçişte iltifat ve ıtnâb sanatı vardır.
كُلاًّ نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ ayetinde leff ve neşr mürettep (düzenli ve sıralı olamayan) sanatı vardır. هٰٓؤُ۬لَٓاءِ birinci gruptur. Dünyayı istemek anlamındadır. İkinci هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ikinci gruptur. Ahiret hayatının murad etmek demektir. (https://tafsir.app/aljadwal/17/20 )
وَمَا كَانَ عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُوراً
Cümle, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Rububiyet vasfını öne çıkarmak, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletlerine dikkat çekmek için zamir makamında zahir olarak tekrarlanan عَطَٓاءُ رَبِّكَ izafetinde tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ ’nin ismi olan عَطَٓاءُ رَبِّكَ , az sözle çok anlam kastına matuf olarak izafet formunda gelmiş ve tazim ifade etmiştir. Bu izafet Rab ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle كَ zamirinin ait olduğu Hz. Peygambere şan ve şeref kazandırmıştır. Yine Rab ismine muzâf olması, عَطَٓاءُ için tazim ifade eder.
نُمِدُّ - عَطَٓاءِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
كُلاًّ نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ cümlesiyle, وَمَا كَانَ عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُورا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
İtiraziyye veya tezyil cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette “Rabbinin ihsanından” yani nihayeti olmayan geniş hazinesinden denilmesi, bu ihsanların çalışma ile hak edilmiş bir karşılık olmayıp sadece Allah'ın lütfu keremi olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ her iki kısma da mallar verir ve mallar, çocuklar ve dünyada izzet, ziynet sebebi olan şeyler vermek suretiyle onlara bol bol rızık verir. Çünkü Allah'ın vergisi, bağışı, a’tâsı (vermesi), mümin-kâfir herkes için boldur. Çünkü herkes, şimdi amel yurdu olan dünyadadır. Binaenaleyh herkesin, her türlü mazeret kapısını kapatmak gerekir. Herkese, salahının (uygun halinin) gerektirdiği kadarıyla dünya metâı vermek gerekir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, a’tâsının (vergi ve bağışlarının) men edilmiş olmadığını beyan buyurmuştur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
اُنْظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ وَلَلْاٰخِرَةُ اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَاَكْبَرُ تَفْض۪يلاً ٢١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | انْظُرْ | bak |
|
| 2 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 3 | فَضَّلْنَا | üstün yaptık |
|
| 4 | بَعْضَهُمْ | onların kimini |
|
| 5 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 6 | بَعْضٍ | kimi |
|
| 7 | وَلَلْاخِرَةُ | elbette ahiret |
|
| 8 | أَكْبَرُ | daha büyüktür |
|
| 9 | دَرَجَاتٍ | dereceler bakımından |
|
| 10 | وَأَكْبَرُ | ve daha büyüktür |
|
| 11 | تَفْضِيلًا | üstünlük bakımından |
|
اُنْظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ
Fiil cümlesidir. اُنْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. كَيْفَ istifham ismi olup amilinin hali olarak mahallen mansubdur.
فَضَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. بَعْضَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلٰى بَعْضٍ car mecruru فَضَّلْنَا fiiline mütealliktir.
فَضَّلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فضل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَلَلْاٰخِرَةُ اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَاَكْبَرُ تَفْض۪يلاً
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. لَ ibtidaiyyedir. اَلْاٰخِرَةُ mübteda olup damme ile merfûdur. اَكْبَرُ haber olup damme ile merfûdur. دَرَجَاتٍ temyiz olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
اَكْبَرُ تَفْض۪يلاً cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. تَفْض۪يلاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَكْبَرُ ism-i tafdil kalıbındadır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنْظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen, gerçek manada emir kastı taşımamaktadır. Aksine irşad anlamı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazanan terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ cümlesi, اُنْظُرْ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen uyarı kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Amili فَضَّلْنَا olan soru ismi كَيْفَ , mukaddem haldir. Halin takdimi, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
فَضَّلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
فَضَّلْنَا fiili تفعيل babındadır. Bu babın fiile kattığı en yaygın mana, kesrettir.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen فَضَّلْنَا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
بَعْضٍ ‘nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bundan murad, geçen ilahi ihsanın ve dünyevi ihsan mertebelerinin farklı olmasının mahzurlu olmadığını izah etmek ve bununla uhrevi ihsan mertebelerinin de farklı olacağına dikkat çekmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَلْاٰخِرَةُ اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَاَكْبَرُ تَفْض۪يلاً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin îrab ve hükümde öncekine ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
İbtidaiyye harfi لَ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsned olan اَكْبَرُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek, mübalağa ifade etmiştir.
دَرَجَاتٍ , cümledeki ilk اَكْبَرُ ’nun, تَفْض۪يل de birinciye matuf olan ikinci اَكْبَرُ ’nun temyizidir.
فَضَّلْنَا - تَفْض۪يلاً kelimelerinde iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, اَكْبَرُ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ ve وَاَكْبَرُ تَفْض۪يلاً ibarelerinde istiare sanatı vardır. دَرَجَ bir yerin, başka bir kısımdan daha yüksek olan kısmı yani basamak demektir. Basamak arttıkça yükseklik artar. Burada derece ile kastedilen faziletin yüksekliği ve mükâfatın çokluğudur. Her iki اَكْبَرُ kelimesinde de istiare sanatı vardır. اَكْبَرُ , yeryüzünde görünür şekilde büyük olan manasındadır. Hissi şeyler için kullanıldığında istiare oluşur. Fazilet ve derece gözle görülen maddi bir şeye benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
فَضَّلْنَا fiili تفعيل babındadır. Bu babın fiile kattığı en yaygın mana, kesrettir.
تَفْض۪يلاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Ahiretin derece ve tafdil bakımından büyük olduğunun belirtilmesi taksim sanatıdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الدَّرَجاتُ şerefin büyüklüğü manasında istiaredir. التَّفْضِيلُ lütufta bulunmak demektir. Bu da yenilik ve nimettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولاً۟ ٢٢
لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولاً۟
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَجْعَلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. مَعَ mekân zarfı mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِلٰهاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰخَرَ kelimesi اِلٰهاً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.
فَ harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,taleb bulunması gerekir.
تَقْعُدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أَنْتَ ’dir. مَذْمُوماً hal olup fetha ile mansubdur. مَخْذُولاً۟ ikinci hal olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَذْمُوماً kelimesi sülâsî mücerred olan ذمم fiilinin ism-i mef’ûludur.
مَخْذُولاً۟ kelimesi sülâsî mücerred olan خذل fiilinin ism-i mef’ûludur.
لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولاً۟
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allahu Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مَعَ اللّٰهِ mekan zarfı, iki mef’ûle müteaddi لَا تَجْعَلْ fiilinin mahzuf mukaddem ikinci mef’ûlüne mütealliktir. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اِلٰهاً ’in tenkiri tahkir ve kesret ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umumun selbine işarettir.
اٰخَرَ kelimesi, اِلٰهاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sebep bildiren masdar harfi فَ ‘nin gizli أنْ ‘le masdar yaptığı فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولاً۟ cümlesi, nehiyden anlaşılan masdar manasına matuftur.
Masdar-ı müevvel hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eden muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَذْمُوماً - مَخْذُولاً kelimeleri haldir.
Bu cümle önceki manayı pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla kapsaması ve onu sağlamlaştırması manasında gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
تَقْعُدَ fiili, bir yerde kalmak ve devam manası için müstear olmuştur. Nehiy manasından ayrı olarak gelen bu istiareyle zem ve kötülükle iç içe olan müşrikleri tarîz kastedilmiştir. Şirkten vazgeçmezlerse zem ve kötülük içinde devamlı olarak kalacaklardır. Cümle tezyîldir. Müslümanlar ve müşriklerin hallerinin farklılığını ifade için fezlekedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu hitap Resulullah (s.a.v) içindir; fakat ondan murad Resulullah'ın ümmetidir. Bu Resulullah ile ümmetinin, heyecanına heyecan katmak ve onların tevhid inancı ateşini daha da alevlendirmek içindir. (Yoksa Resulullah için tevhidin dışında bir şey söz konusu değildir). Yahut bu hitap, buna muhatap olabilen herkes içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولاً [Allah'tan başka bir ilâh edindiğin takdirde melekler ve müminler tarafından kınanırsın ve Allah'ın inayetinden mahrum bir aciz olarak kalırsın.]Bu kelam, tevhid ehlinin hem melekler ile müminlerin övgüsüne hem de Allah'ın inayetine sahip olduğunu zımnen bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Cenab-ı Hakk'ın, [Sonra kınanmış ve kendi başına bırakılmış olursun.] cümlesindeki فَتَقْعُدَ (oturma) lafzının ne demek olduğu hususunda şu izah yapılmıştır: İyilikleri yapabilen kimse, onları yapmaya çaba sarf eder. Gayret ise ancak faaliyette bulunmak olur. Ama bunu yapamayan kimse ise sa'y-ü gayret edemez, aksine herhangi bir talepte bulunamaz, çakılıp kalır. Hiç şüphesiz kıyam hayırları elde edebilmekten, oturmak ise acziyet ve zayıflıktan bir kinaye olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَتَقْعُدَ kelimesi فَ ’den sonra gelen bir muzari fiil olup, mukadder bir أَنْ ile mansub kılınmıştır. Bu, senin tıpkı, “Bizden ayrılma, senden uzaklaşırız.” demen gibidir ki bu ifadenin takdirî manası, “Senden, ayrılma meydana gelmesin. Aksi halde bizden de seni terk etmek fiili sadır olur!” şeklinde olur. Binaenaleyh فَ ’den sonra başında فَ atıf harfi bulunan önceki bir cümleye mütealliktir. Nahivciler bunu, ikincisi birincisinin neticesi olması hususunda ceza cümlesine benzediği için cevap cümlesi diye isimlendirmişlerdir. Mana, “Ayrılma eğer ayrılırsan, ben senden uzaklaşırım.” şeklindedir. Ayetin takdiri de “Allah ile beraber başka bir tanrı edinme. Eğer Allah ile beraber başka bir tanrı edinirsen kınanmış ve tek başına bırakılmış olarak oturup kalırsın.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۜ اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً ٢٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَضَىٰ | ve emretti |
|
| 2 | رَبُّكَ | Rabbin |
|
| 3 | أَلَّا |
|
|
| 4 | تَعْبُدُوا | tapmamanızı |
|
| 5 | إِلَّا | başkasına |
|
| 6 | إِيَّاهُ | kendisinden |
|
| 7 | وَبِالْوَالِدَيْنِ | ve anaya babaya |
|
| 8 | إِحْسَانًا | iyilik etmenizi |
|
| 9 | إِمَّا |
|
|
| 10 | يَبْلُغَنَّ | ulaşırsa |
|
| 11 | عِنْدَكَ | senin yanında |
|
| 12 | الْكِبَرَ | ihtiyarlık çağına |
|
| 13 | أَحَدُهُمَا | ikisinden birisi |
|
| 14 | أَوْ | yahut |
|
| 15 | كِلَاهُمَا | her ikisi |
|
| 16 | فَلَا | sakın |
|
| 17 | تَقُلْ | deme |
|
| 18 | لَهُمَا | onlara |
|
| 19 | أُفٍّ | Öf! |
|
| 20 | وَلَا | ve |
|
| 21 | تَنْهَرْهُمَا | onları azarlama |
|
| 22 | وَقُلْ | söyle |
|
| 23 | لَهُمَا | onlara |
|
| 24 | قَوْلًا | bir söz |
|
| 25 | كَرِيمًا | güzel |
|
وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَضٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. رَبُّكَ fail olup damme ile merfudur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
لَّا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْبُدُٓوا fiili ن ’nun hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf ب harf-i cer ile قَضٰى fiiline mütealliktir.
اِلَّٓا hasr edatıdır. Munfasıl zamir اِيَّاهُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Yada اِلَّٓا istisnâ edatıdır. اِيَّاهُ müstesna olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِالْوَالِدَيْنِ car mecruru mahzuf أحسنوا fiiline müteallik olup müsenna olduğu için cer alameti ى ‘dir. اِحْسَاناً mahzuf fiilin mef’ûlun mutlakı olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا
اِمَّا ‘daki إنْ şart harfi, مَّا ’ya idgam edilmiştir. مَّا , zaid olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki نَّ da fiili tekid etmektedir.
يَبْلُغَنَّ şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki ن , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. عِنْدَكَ mekân zarfı يَبْلُغَنَّ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْكِبَرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَحَدُهُمَٓا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كِلَاهُمَا atıf harfi اَوْ ile اَحَدُهُمَٓا ’ya matuf olup, müsennaya mülhak olduğu için ref alameti eliftir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِمَّا ; yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اِمَّا ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî, talebî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının tahyir ve ibaha, haberî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقُلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَهُمَٓا car mecruru تَقُلْ fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli, اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا ‘dir. تَقُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اُفٍّ muzari fiil olup اَتَضجَّرُ (canı sıkılmak) manasında isim fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَنْهَرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَهُمَا car mecruru قُلْ fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli, لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. قَوْلاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. كَر۪يماً kelimesi قَوْلاً ’nin sıfatı olup mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُفٍّ kelimesi hoşlanmama ve sıkılma ifade eden bir isim fiildir. Lisanu'l Arap'ta; “insanın hoşlanmadığı bir şey olduğunda veya bir şeyden sıkıldığında çıkardığı sestir” deniyor. Nahivcilere göre تَضَجَّرْتُ - اَتَضجَّرُ manasında isim-fiildir. İbn-i Hacib’de اُفٍّ isim fiil اُفًّا şeklinde tenvinlenince masdar olur, aksi durumda ne masdar olur ne de isim fiil olur" diyor. İbn-i Malik, اُفٍّ ’nin on kullanım şekli olduğunu, İbn-i Hacib on bir kullanım şekli olduğunu ve Kamusu'l Muhit ise kırk kullanım şekli olduğunu belirtmiştir. (Dr. Ali Yılmaz, Arapçada İsim Fiiller)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبُّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan muhatap zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca müsnedün ileyh konumundaki bu izafet, Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. Fakat mana olarak hitap bütün mükellefleri kapsamaktadır.
Masdar harfi أَنْ ve akabindeki menfi muzari fiil cümlesi لا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ , masdar tevilinde, takdir edilen بِ harf-i ceriyle قَضٰى fiiline mütealliktir.
Kasr üslubuyla tekid edilen masdar-ı müevvel cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
لَّٓا ve اِلَّٓا ile oluşan kasr, fiille mef’ûl arasındadır. تَعْبُدُٓوا maksur/sıfat, اِيَّاهُ maksurun aleyh/mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. Bu ifadenin manası, O’ndan başkasına ibadeti yasaklayıp sadece Allah’a ibadeti emretmektir.
Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vâki olan başka fiiller vardır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar-ı müevvel cümlesine matuf olan وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. Car mecrur بِالْوَالِدَيْنِ ‘nin müteallakı, takdiri أحسنوا [Güzel davranın] olan fiil mahzuftur. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
بِالْوَالِدَيْنِ car-mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûlu mutlak olan اِحْسَاناً ’in amili de bu mahzuf fiildir.
وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ cümlesi, önceki cümleye atfedilmiştir. Bu hükümler ve emirlere ihtimam için cümleye قَضٰى fiili ile başlanmıştır. اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ cümlesinde topluma hitap edilmiştir. Çünkü bu yasaklama insanların hepsini kapsar. Bu müşriklere tarizdir. بِالوالِدَيْنِ terkibi إحْسانًا sözüne müteallıktır. بِ harf-i ceri tadiye içindir. وبِالوالِدَيْنِ terkibinin müteallıkına takdimi ihtimam içindir. الوالِدَيْنِ ’deki tarif, istiğrak için olup Allah’tan başkasına ibadet etmeyen her mükellefin anne babasını ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَضٰى fiilinin burada mecazî manası emretti demektir. Bu emir, emr-i cazim yani kat’i emir, vasiyet etti manasına gelir. Ayetin irşat boyutuna baktığımızda insanın yaratılışında ve birçok nimetlerle ayakta duruşunda bu nimeti kendisine bahşeden nimet sahibi Allah’a minnettar olması gerektiği emredilir. Onun varlığında sebeb-i hakiki Allah’tır ve sebeb-i zahir ise anne babasıdır. Bu sebeple Allah’a itaatten sonra anne ve babaya iyilikte bulunulması emredilmektedir. Ayette اِحْسَاناً kelimesi nekre gelmiştir, tazim ifade eder. (Dr. Hamza Yıldırım, Belâgat Yönünden İsrâ Suresindeki Ahlâk Muhtevalı Âyetlerin Kur’ân İrşadindaki Etkisi)
Ayetin metnindeki قَضٰى [hüküm] fiili yerine, diğer bir kıraatte tavsiye fiili zikredilmektedir. Yani Rabbin kesin olarak emretti ki kendisinden başkasına ibadet etmeyin. Zira ibadet tazimin son derecesidir. Bu itibarla ibadet, ancak son derece azamet ve ihsan sahibi olan Allah'a yaraşır. Bu ifade, mezkûr ahiret için çalışmanın izahı gibidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَنْ ’in müfessire ve لَا ’nın nahiye olması da caizdir. اِمَّا ’daki إنْ şartıyedir, مَّا ise ona tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki sonuna fiili tekid eden nûn'u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bil ki Allah Teâlâ, önce kendisine ibadet etmeyi emretmiş, peşinden de ana babaya itaati emretmiştir. Kendisine ibadet etmeyi emretmesiyle ana babaya itaati emretmesi arasındaki münasebeti birkaç yönden izah edebiliriz:
Birinci Vecih: İnsanın var olmasının gerçek sebebi, Allah Teâlâ'nın onu yaratıp var etmesidir. Var oluşunun zahirî sebebi ise onun anne babasıdır. Böylece Cenab-ı Hak, ilk önce pek çok sebebe tazim edilip saygı duyulmasını, bunun peşinden de zahirî sebebe tazim edilmesini emretmiştir.
İkinci Vecih: Hz. Peygamberin (s.a.v) “Allah'ın emrine saygı duymak, mahlûkata karşı da şefkat göstermek” şeklindeki hadisinden kastedilen de budur. Kendilerine en fazla şefkat duyulması gereken mahluk ise ana babadır. Çünkü onların, o insana karşı inâm ve lütufları son derece fazladır. O halde “Rabbin, ‘kendinden başkasına kulluk etmeyin…’ diye hükmetti.” buyruğu, Allah'ın emrine itaat edip tazîm göstermeye; “Ana ve babaya iyi muamele edin.” buyruğu da Allah'ın mahlûkatına şefkatli davranmaya bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak, اِحْسَانًا şeklinde nekre buyurmuştur. Bir şeyi nekre, belirsiz getirmek, o şeyin yüceliğine (tefhîm ve tazîm) delalet eder. Buna göre ayetin manası “Rabbin, ana babanıza, büyük ve mükemmel bir şekilde iyilikte bulunmanızı emretti.” şeklinde olur. Bu böyledir; zira, onların sana karşı olan lütuf ve iyilikleri, hadsiz bir dereceye varınca, senin de onlara yapacak olduğun lütuf ve ihsanının bu şekilde olması gerekir. Sonra her ne olursa olsun, bu iyilikte bir denklik de bulunamaz. Çünkü onların sana olan iyilik ve lütufları, herhangi bir maksat ve gaye gözetilmeksizin yapılmıştır. Meşhur olan bir darb-ı meselde şöyle denilmektedir: “İyiliği ilk başlatanın iyiliğine denk olan bir iyilik yapılamaz.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَاتَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً
Beyânî istinaf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Şart üslubunda gelen terkipte vuku bulması nadir durumlarda kullanılan إِنْ şart harfi, مَا tekid ifade eden zaid harftir.
Şart cümlesi olan اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا , müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَبْلُغَنَّ fiiline müteallik عِنْدَكَ mekan zarfı, ihtimam için mef’ûle ve faile, mef’ûl de faile takdim edilmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لَا تَقُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اُفٍّ cümlesi, muzari fiil olup اَتَضجَّرُ (canı sıkılmak) manasında isim fiildir.
Aynı üslupta gelen وَلَا تَنْهَرْهُمَا cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle şartın cevabına, atfedilmiştir. İki cümle arasında lafzen ve manen mutabakat mevcuttur.
Yine makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilen وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Cümleler arasında lafzen ve manen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. قُلْ fiiline müteallik لَهُمَا car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
قَوْلاً ‘deki nekrelik muayyen olmayan cins ifade eder.
كَر۪يماً , mef’ûl olan قَوْلاً için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً cümlesinde istiare sanatı vardır. قَوْلاً kelimesi, insanlara mahsus bir özellik olan كَر۪يماً olmakla sıfatlanarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ cümlesi ile وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Ayetteki لَا تَقُلْ ve قُلْ sözcükleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
كَر۪يماً - اِحْسَاناً ile اَحَدُهُمَٓا - كِلَاهُمَا ve اُفٍّ - تَنْهَرْهُمَا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr, قُلْ - قَوْل - قَوْلاً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Allah Teâlâ, اِحْسَانًاۜ بِالْوَالِدَيْنِ değil, tam aksine بِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا buyurmuştur. Binaenaleyh “ana baba” ifadesinin önce zikredilmesi, onlara alabildiğince itina göstermek gerektiğine delalet eder. “Öf” demekten men etmek, kovmaktan ve azarlamaktan men etmeye haydi haydi delalet eder. Öyle ise Cenab-ı Hak, öf demekten menetmeyi zikredince bunun peşi sıra “azarlamaktan” men etmeyi zikretmesi abes olur. Ama biz, Cenab-ı Hakk'ın önce azarlamaktan men etmeyi, sonra da öf demekten men etmeyi zikretmiş olduğunu farz etsek bu daha uygun ve manidar olmuş olurdu. Çünkü azarlamaktan men etmek, öf demekten men etmeyi de gerektirir. Öyleyse “Allah'ın ayetteki bu sırayı gözetmiş olmasının sebebi nedir?” denilirse biz deriz ki: Hak Teâlâ'nın, فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ [Onlara ‘öf!’ (bile) deme] hitabı ile insanın az veya çok canının sıkıldığını göstermesinden men edilmesi kastedilmiştir. Ama “Onları azarlama” hitabı ile ise reddetmek ve yalanlamak suretiyle onların sözlerine ve görüşlerine karşı muhalefet etmekten men etme manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراًۜ ٢٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاخْفِضْ | ve indir |
|
| 2 | لَهُمَا | onlara |
|
| 3 | جَنَاحَ | kanadını |
|
| 4 | الذُّلِّ | küçülme |
|
| 5 | مِنَ | dolayı |
|
| 6 | الرَّحْمَةِ | acımadan |
|
| 7 | وَقُلْ | ve deki |
|
| 8 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 9 | ارْحَمْهُمَا | sen de bunlara acı |
|
| 10 | كَمَا |
|
|
| 11 | رَبَّيَانِي | beni nasıl yetiştirdilerse |
|
| 12 | صَغِيرًا | küçükken |
|
وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اخْفِضْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَهُمَا car mecruru اخْفِضْ fiiline mütealliktir. جَنَاحَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الذُّلِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنَ الرَّحْمَةِ car mecruru اخْفِضْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, nida ve cevabıdır. قُلْ fiilinin mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır.
ارْحَمْهُمَا sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olup mahallen mansubdur. مَا ve masdar-ı müevvel كَ harf-i ceriyle ارْحَمْهُمَا fiiline mütealliktir.
رَبَّيَان۪ي sükun üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نَ vikayedir. Mütekellim zamiri ى mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. صَغ۪يراً mef’ûl olan mütekellim ي zamirinin hali olup fetha ile mansubdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfû üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَغ۪يراًۜ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ
Ayet tezâyüf nedeniyle önceki ayetteki فَلَا تَقُلْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اخْفِضْ fiiline müteallik لَهُمَا car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Muzâfun ileyh olan الذُّلِّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ tabiri istiaredir. İstiâre-i mekniyye-i tahyiliyyedir. Metafor, yavrularını korumak için üzerlerine kanatlarını indiren bir kuşun hareketine teşbihe dayanmaktadır. Bununla kastedilen, “Onlara yumuşak davran, onlara yumuşak davranmaya devam et.” anlamıdır. Allah Teâlâ burada خفض الجناح (kanat indirme) tabirini Arapların sözlerine karşılık olarak ifade buyurmuştur. Onlar, öfkelenen birisinin hiddet ve sertliğini tasvir etmek üzere قَدْ طَارَ طَيْرُهُ َ هَفَا حِلْمُهُ وَقَدْ طَاشَ وَقَارُهُ [ Adamın kuşları uçtu, dengesi bozuldu, vakarı gitti.] derler. Şu halde قَدْ خَفَضَ جَنَاحِهِ [Kanadını indirmiştir.] denildiğinde bununla kastedilen, insanın yumuşak kalplilikle ve öfkelendiğinde öfkesine hâkimiyetle nitelendirilmesidir. Bu ise onun öfkesinin uçması (kabarması), gazabının sıçraması ile nitelenmesinin zıddıdır. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları; Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları)
الرَّحْمَةِ kelimesindeki tarif muzâfun ileyhten ivazdır (bedeldir). Yani; مِن رَحْمَتِكَ إيّاهُما (Senin o ikisine olan rahmetin) demektir. Ve مِنْ harf-i ceri ibtidâiyye içindir. Yani korkudan veya iltifattan kaynaklanan bir zilletle (aşağılama) değil, merhametten kaynaklanan bir zilletle demektir. Bununla kastedilen karakteri haline gelene kadar her ikisine de iyi davranma zorunluluğunu getirerek nefsi merhametle süslenmeye alıştırmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)
Kuş, uçmak ve yükselmek istediğinde kanatlarını açar, ama uçmamak ve yükselmemek istediğinde, kanatlarını kapatır. İşte bu açıdan, kanatları indirme ifadesi alçalma, tevazu gösterme manasında bir kinaye olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki فَلَا تَقُلْ cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراً cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Münada olan رَبِّ ’deki mütekellim zamirinin hazfi nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Muzâfun ileyhin ve nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراً cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin nida üslubunda gelen mekulü’l-kavli ve emir üslubundaki cevabı dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Teşbih harfi كَ nedeniyle mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراً cümlesi, masdar tevilinde, ارْحَمْهُمَا fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber, ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
رَبَّيَان۪ي fiilinin mef’ûlünün halini bildiren صَغ۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
رَّحْمَةِ - ارْحَمْهُمَا ve رَبِّ - رَبَّيَان۪ي gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Kula rahmetin zikri Allah'ın rahmetine yönelmek için vesiledir (uygundur). Ve hayırlı olan evladın anne babasına karşı beslediği sevgi, onlara bildikleri şekilde davranmasına sebep olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Alimler bu ayetteki teşbihin, ta’lil manasında mecaz olduğunu söylemişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
صَغِيرًا kelimesi mütekellim ى 'sından haldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْۜ اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُوراً ٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | رَبُّكُمْ | Rabbiniz |
|
| 2 | أَعْلَمُ | daha iyi bilir |
|
| 3 | بِمَا | şeyleri |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | نُفُوسِكُمْ | içlerinizdeki |
|
| 6 | إِنْ | eğer |
|
| 7 | تَكُونُوا | siz olursanız |
|
| 8 | صَالِحِينَ | iyi kişiler |
|
| 9 | فَإِنَّهُ | şüphesiz O |
|
| 10 | كَانَ |
|
|
| 11 | لِلْأَوَّابِينَ | tevbe edenleri |
|
| 12 | غَفُورًا | bağışlayandır |
|
رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْۜ
İsim cümlesidir. رَبُّكُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَعْلَمُ haber olup damme ile merfûdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle اَعْلَمُ ’ya mütealliktir. ف۪ي نُفُوسِكُمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَعْلَمُ ; ism-i tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُوراً
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونُوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı تَكُونُٓوا ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. صَالِح۪ينَ kelimesi, تَكُونُوا ‘nin haberi olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن تكونوا صالحين فهو يغفر لكم (Salih olursanız O sizi mağfiret eder.) şeklindedir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle, اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. لِلْاَوَّاب۪ينَ car mecruru غَفُوراً ’e mütealliktir. غَفُوراً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَالِح۪ينَ ; sülâsi mücerredi صلح olan filin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْاَوَّابِينَ - غَفُورًا kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Veciz anlatım kastıyla gelen رَبُّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan muhatap zamiri dolayısıyla muhataplar şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca müsnedün ileyh konumundaki bu izafet, Allah’ın rububiyet vasfına vurgu içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsned olan اَعْلَمُ , ism-i tafdil vezninde gelerek, mübalağa ifade etmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl, başındaki harf-i cerle اَعْلَمُ ‘ye mütealliktir. Sılası mahzuftur. ف۪ي نُفُوسِكُمْ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Anne babaya iyilik etme emri için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُوراً
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Şart üslubunda gelen terkipte, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi olan اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ , şart cümlesidir.
اِنْ , vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın takdiri, فهو يغفر لكم (O sizi mağfiret eder.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Şartın cevabının hazfi, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.
Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Rabıta harfi فَ ile gelen فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُوراً cümlesi şartın mukadder cevabının ta’lilidir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُوراً cümlesi, mahzuf cevabın ta’lili hükmündedir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُوراً cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِلْاَوَّاب۪ينَ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan غَفُوراً ‘a takdim edilmiştir.
فعّال veznindeki لْاَوَّاب۪ينَ , mübalağa ifade etmiştir.
Müsned olan غَفُوراً mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
إنْ تَكُونُوا صالِحِينَ [Eğer salih kimseler iseniz] yani emrolunduğunuz o şeye uyun. Burada zamirin şekli değişip cemi muhatab zamirine geri dönülmüştür. Çünkü bunda bütün insanlar ortaktır. Bu yüzden çoğul zamiri buna daha uygundur. أوّابٌ kelimesinde betimlemenin daha kuvvetli olması için mübalağa sıygası kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayet bütün kısalığına rağmen Müslümanın kendi nefsine daha çok dikkat edip gözetlemesi için, zorluktan sonra kolaylık ve uyarı manalarını birleştirmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cenab-ı Allah, sonra “Eğer siz iyi kimseler olursanız şüphesiz ki Allah da daima kendine dönenleri bağışlayıcıdır.” buyurmuştur. Bu, “Sizler, kalplerinizin halleri bakımından fesatlardan berî (uzak) olursanız, bütün işlerinizde Allah'a başvuranlar ve O'na yönelenler olursunuz. Allah'ın, böyle olanlar hakkındaki adeti, onları bağışlamak ve günahlarını affetmektir.” demektir. “Evvâb”, âdeti ve alışkanlığı, Allah'ın emrine başvurmak ve O'nun fazlına sığınıp kendilerine şefaatçi (yardımcı) olacağı zannı ile müşriklerin, Allah'tan başka cansız varlıklara tapmaları gibi hiçbir şefaatçinin şefaatine başvurup güvenmeyen kimse demektir. Bu kelime, فَعَّالٌ veznindedir ve tıpkı قَتَّالٌ (çok öldüren), ضَرَّابٌ (çok döven) kelimeleri gibi çokluk ve devamlılık manasını ifade eder. Bu ayetin maksadı şudur: İlk ayet, ana babaya her bakımdan itaat ve saygı göstermenin vâcip olduğuna delalet edip, sonra da evlattan, nadiren de olsa onlara karşı itaati zedeleyecek şeyler zaman zaman sudur edeceği için, Cenab-ı Hak, “Rabbiniz sizin içinizdekini en iyi bilendir.” buyurmuştur. Yani “O, sizin kalplerinizin hallerini bilir. Eğer bu kusur ve sürçmeler, ana babanıza asi olmak niyetiyle değil de beşerî zaaf ve yaratılışınız gereği ortaya çıkmış ise bunlar affedilebilir.” demektir. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذ۪يراً ٢٦
وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذ۪يراً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اٰتِ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. ذَا harfle îrab olan beş isimden biri olup mef’ûlun bih olarak nasb alameti eliftir. Aynı zamanda muzâftır. الْقُرْبٰى muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
حَقَّهُ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْمِسْك۪ينَ atıf harfi وَ ile makabline matuftur. ابْنَ atıf harfi وَ ’la الْقُرْبٰى ’ya matuf olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّب۪يلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy olup olumsuz emir manasındadır. تُبَذِّرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. تَبْذ۪يراً mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlun mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
تُبَذِّرْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بذر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذ۪يراً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ’dır. الْمِسْك۪ينَ ve ابْنَ السَّب۪يلِ , mef’ûl olan ذَا الْقُرْبٰى ’ya atfedilmiştir. Cihet-i câmia, temâsüldür.
الإيتاءُ vermektir ki, bir şey verilmesi manası hakikattır. İyi muamele ve yardım (destek) gibi manevi konularda kullanılması yaygın bir mecazdır. Bu konuda Nebi’nin (s.a.v) ورَجُلٌ آت اهُ اللَّهُ الحِكْمَةَ فَهو يَقْضِي بِها (Allah hikmet verdiği ve o hikmetle hüküm veren kişi…) şeklinde hadisi vardır. Burada الإيتاءِ kelimesinin getirilmesi, Kur'an'ın icaz ve bir çok manayı ifade üslubu açısından uygun olmuştur. القُرْبى kelimesindeki tarif cins içindir. Yani senden olan akrabalardır. Dolayısıyla bu ال ; muzâfun ileyhten ivaz (bedel)dır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذ۪يراً cümlesi, atıf harfi وَ ’ la istînâfa atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
تُبَذِّر fiili تفعيل babındadır. Teksir, تفعيل babının fiile kattığı anlamların başında gelir.
تَبْذ۪يراً mef’ûlu mutlaktır. Cümlenin manasını tekid eder.
تُبَذِّر - تَبْذ۪يراً kelimelerinde cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ذَا الْقُرْبٰى - مِسْك۪ينَ - ابْنَ السَّب۪يلِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Muhatap Hz. Peygamber veya herkestir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
تبْذِيرًا kelimesi ولا تُبَذِّرْ fiilinden sonra nehyin tekidi için mef’ûlun mutlak olarak zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ الْمُبَذِّر۪ينَ كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّه۪ كَفُوراً ٢٧
اِنَّ الْمُبَذِّر۪ينَ كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الْمُبَذِّر۪ينَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. كَانُٓوا ‘un dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُٓوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اِخْوَانَ kelimesi كَانُٓوا ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الشَّيَاط۪ينِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْمُبَذِّر۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّه۪ كَفُوراً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
الشَّيْطَانُ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. لِرَبِّهِ car mecruru كَفُوراً ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَفُوراً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
كَفُوراً ; mübalağa sıygasındadır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الْمُبَذِّر۪ينَ كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّه۪ كَفُوراً
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir. Allah Teâlâ, saçıp savuranların şeytanların dostları olduğunu, اِنَّ ile tekid ederek bildirmiştir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi olan كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ي cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِ izafeti, كَانَ ’nin haberidir.
Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tahkir ifade eder. Çünkü müsned tahkir anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tahkirine işaret etmiştir.
إنَّ المُبَذِّرِينَ cümlesindeki tarif cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الإخْوانُ kelimesi أخٍ kelimesinin çoğuludur. Ayrılmayan mülazım manasında müsteardır. Kardeş kelimesi bu manayı taşır. Bunun gibi أخُو العِلْمِ denir ki ilimden ayrılmayan, sıfatı ilim olmuş demektir. أخُو السَّفَرِ de çok seyahat eden demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayette saçıp savuranları zemmetmek ve kınamak (Bunlar şerli olma yönünden şeytanların benzeridirler) manası anlaşılmaktadır. Şeytanın kardeşliğinden maksat, çirkin ameller işlemeleri yönünden onlarla müşterek davranış içinde olmalarından teşbihtir. Teşbihte teşbih edatı ve vech-i şebeh hazf olduğundan, burada teşbih-i beliğ vardır. Malı saçıp savuranlar bu ahlaksız, çirkin amelle şeytana benzetilmektedir. Vech-i şebeh çirkin amel etme yönüdür. Teşbihin kastı, kınama ve sakındırmaktır. Yani siz şeytanlar gibi saçıp savuranlardan olmayın, demektir. Onların şeytanlara sıfat ve fiilde muvafık olmalarıdır. Şeytan da mübzir (savurgan) olarak rabbine nankördür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Şeytanın diğer çirkin vasıfları içinden nankörlük vasfının zikre tahsis edilmiş olması, bize bildiriyor ki Allah'ın nimetlerini yersiz olarak harcamaktan ibaret olan tebzir (dağıtma), nimetleri yaratılış gayelerine uygun olarak kullanmaktan ibaret olan şükrün zıddı olan, nankörlük kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Zira şeytandan veya kardeşleri ve arkadaşlarından daha şerli kimse yoktur. Çünkü onlar mallarını israf etmekte, şeytanın emirlerine uymaktadırlar veya vaîd yoluyla onlar ve yakınları cehennemde beraber olurlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّه۪ كَفُوراً cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِرَبِّه۪ car mecruru, ihtimam için amili olan كَانَ ’nin haberi olan كَفُوراً ‘a takdim edilmiştir.
رَبِّه izafetinde Rab isminin şeytana ait zamire muzâf olmasında, muzâfun ileyhi yani şeytanı tahkir manası vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Zamir makamında الشَّيْطَانُ kelimesinin zahir olarak zikredilmesinde iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانُٓوا - كَانَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ - كَانُٓوا kelimeleri arasında müfred ve cemi arasında güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Burada îcaz-ı hazif sanatı vardır. Cümlenin takdiri ولا تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا فَتَصِيرُ مِنَ المُبَذِّرِينَ (Saçıp savurma, yoksa saçıp savuranlardan olursun) şeklindedir. Çünkü saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir. Bu hazfe işaret eden şey; saçıp savurmasının kişinin saçıp savuranlardan olduğuna delalet etmesidir.
وكانَ الشَّيْطانُ لِرَبِّهِ كَفُورًا cümlesiyle uyarı tekid edilmiştir. Bu; savurganlığın, şeytani tabiatlar kazanarak giderek sahibinin küfrüne yol açacağına dair güçlü bir uyarıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
Psikoloji dünyası, teorilerini geliştirirken düştüğü hatalardan birisi: yetişkinlerin veya çocukların, psikolojik hastalıkları veya sorunlu davranışları yüzünden anne babalarını suçlamaktı. Bu hatadan bir çok psikolog dönmeye çalışmaktadır ancak yine de hala iliklere işlenmiş bir alışkanlık vardır.
Bu fikrin akıl almaz oluşunun sebeplerinin birincisi; psikolojide suçlamak yoktur çünkü suçlamak faydasızdır, problemleri çözmekten öteye taşıyarak derinleştirmeye ve kişilerin problemli hareketini sahiplenmeye sebeptir. İkincisi; psikolojide sebep ve sonuç ilişkisi yoktur. Bir çok etkenin bir araya gelmesi sonucunda, insan belli sıkıntıları yaşayabilmektedir.
Günümüzde hala suçlamalar devam ederken, bazı psikologlar artık bundan eski bir alışkanlık olarak bahsetmektedir. Neden çünkü eskiden çok daha ağır suçlamalara maruz kalıyordu ebeveynler. Şizofreni hastalığı olan bir annenin, yetiştirme tarzıyla çocuğunu şizofren yaptığı düşünülüyordu. Ya da sözde soğuk ve empati problemleri olan annelerin otizme sebep olduğu söyleniyordu. Ki bu rahatsızlıkların çok daha kompleks olduğu bilimle ispatlanınca, bu suçlamalardan vazgeçildi.
Yine de günümüzde; intihar eden, suç işleyen, madde bağımlılığı olan veya problemli davranış sergileyen çocuk, genç ve hatta yetişkinlerin ardından, gözler anne babaya dönüyor. Bu yaklaşım her zaman düşündürmüştür çünkü İslam başkasının faturasını, başkasına kesmeye izin vermemektedir. Kaldı ki hiçbir anne ve baba, eğer kendisinde ciddi problemli bir eğilim yoksa, çocuğunun kötülüğünü istemez.
Sorulması gereken esas sorulardan biri: insan nefsi neden suçlamaya meyillidir. Bir: sorumluluktan kaçar. Suçlayacak biri varsa, değişime yer yoktur. İki: kontrol bende. Eğer onlar gibi yapmazsam, benim çocuğum mükemmel olacaktır. Bunun ise garantisi yoktur. Hz. Adem’in oğlunun ilk katil oluşu ve hz. Nuh’un oğlunun helak edilenlerden oluşu ise bunun en önemli örneklerindendir.
Allah, insan nefsinin hallerini ve pişkinliklerini en iyi bilendir. Emirleri ve yasakları, onu terbiye etmeye yöneliktir. Evlada iyi davranmakla ilgili bir uyarı yokken; anne babaya iyiliğin, Allah’a kulluktan sonra zikredilmesi ise müthiş düşündürücüdür.
Rabbim! Beni; nefsime hoş gelse de, gelmese de emrine itaat eden kullarından eyle. Aklımın erdiği ya da ermediği her sınırına, şüphesiz iman edenlerden eyle. Rabbim! Annem ve babam, nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse, sen de onlara merhamet göster.
Hayırlı evlat olmak duasıyla.
Amin.
***
Kimi zaman, insanın gönlüne dünyalık bir nimetin hevesi düşer. Heyecanıyla dolar ve bir an önce sahip olmalıyım diye düşünür. Belki de onunla kalben ve zihnen gereğinden fazlasıyla meşgul olur.
Sonra bir gün istediğine kavuşur ama sanki bir şeyler eksiktir. Hayallerinde kurguladığı mutluluktan eser yoktur. Bu duygunun eksikliğiyle birlikte hata mı yaptım korkusuyla dolar. Harcadığı zamana, çabaya ve hayallere üzülür.
Buna benzer durumlar, ahireti için çabalayan birçok kulun başına zaman zaman gelebilir. Belki bir imtihan vesilesidir, dünyaya bağlanmamak için bir uyarıdır, her şeyin asıl sahibini hatırlatıcıdır ya da şükür sebebi bulmaya davettir.
Zira, dünyanın geçici hallerinde hiçbir şey tam değildir. Kolaylıklar ve zorluklar aynı yerde barınabilir. O yüzden de insan hayatında, şükrün ayrı bir yeri vardır. Kul şükür ile bulunduğu sıkıntılı birçok anın içinde bile görünmez kalan güzellikleri bulup Allah’a yönelir ve zorluklardan da yine O’na sığınır.
Sadece dünya için yaşayanın sonu ise geri dönülmez bir hata yaptım gerçeğiyle yapayalnız kalmasıdır ve ne yazık ki onun pişmanlıkları hayatının geneline dairdir. Dünyalıkların ve onlar için yaptıklarının hepsi değerini yitirir.
Denir ki: Kul bir şeyi arzuladığı zaman gönlündeki isteğiyle beraber Allah’a varmalıdır. İstediğinin hakkında hayırlı olması ve iki cihandaki hayatında da nice hayırlara vesile kılınması; hakkında hayırlı olmayan isteklerinin ise gönlünden ve dualarından uzaklaştırılması için dua etmelidir.
Ey Allahım! Kalplerimizi doğru sevgilerle ve zihinlerimizi doğru hayallerle doldur. Hakkımızda hayırsız olacakları isteyerek yükümüzü ağırlaştırmaktan, hayırlı olacakları da istemeyerek fırsatları kaçırmaktan Sana sığınırız. Bizi her anında Sana yönelenlerden; Sana şükretmesini ve Senden istemesini sevenlerden; Sana sığındığı zamanlarda huzur ile dolanlardan eyle.
Amin.