بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلاً مَيْسُوراً ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِمَّا | ve eğer |
|
| 2 | تُعْرِضَنَّ | yüz çevirecek olursan |
|
| 3 | عَنْهُمُ | onlardan |
|
| 4 | ابْتِغَاءَ | bekleyerek |
|
| 5 | رَحْمَةٍ | bir rahmeti |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | رَبِّكَ | Rabbinden |
|
| 8 | تَرْجُوهَا | umduğun |
|
| 9 | فَقُلْ | bari söyle |
|
| 10 | لَهُمْ | onlara |
|
| 11 | قَوْلًا | bir söz |
|
| 12 | مَيْسُورًا | yumuşak |
|
وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلاً مَيْسُوراً
وَ istînâfiyyedir. اِمَّا ‘daki, إنْ şart harfi مَّا ’ya idgam edilmiştir. مَّا , zaide olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki نَّ da fiili tekid etmektedir.
تُعْرِضَنَّ şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Fiilin sonundaki ن , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. عَنْهُمُ car mecruru تُعْرِضَنَّ fiiline mütealliktir. ابْتِغَٓاءَ mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. رَحْمَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مِنْ رَبِّكَ car mecruru رَحْمَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَرْجُوهَا cümlesi, رَحْمَةٍ ’in ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
تَرْجُو fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَهُمَا car mecruru قُلْ fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli, قَوْلاً مَيْسُوراً ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. قَوْلاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. مَيْسُوراً kelimesi قَوْلاً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
اِمَّا ; yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اِمَّا ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî, talebî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının tahyir ve ibaha, haberî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi)
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir.Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.
2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı
1) Harfi cersiz kullanımı: Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:
a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır. b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.
c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.
d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır. e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır. Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُعْرِضَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi عرض’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
مَيْسُوراً ; sülâsî mücerredi يسر olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلاً مَيْسُوراً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte اِمَّا , şart harfi إنْ ve tekid ifade eden zaid ما ’dan oluşmuştur. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ cümlesi, şarttır. Fiil nun-i sakile ile tekid edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تُعْرِضَنَّ fiiline müteallik عَنْهُمُ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûlun lieclih olan ابْتِغَٓاءَ ’nin muzâfun ileyhi olan رَحْمَةٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen رَبِّكَ izafetinde, Rab ismine muzâfun ileyh olan كَ muhatap zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
مِنْ رَبِّكَ car mecruru, muzâfun ileyh olan رَحْمَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
تَرْجُوهَا cümlesi, رَحْمَةٍ için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ابْتِغاءَ رَحْمَةٍ مِن رَبِّكَ ifadesi تُعْرِضَنَّ fiilinin zamirinden hal olarak gelmiştir. Rabbinden rahmet isteyerek demektir. Burada رَحْمَةٍ ’den maksat bağlam karînesiyle rızıktır. Bu da rızkın rahmet için sebep olduğuna işaret eder. Çünkü hak edene hak ettiğini verirse mükâfatını alacaktır. Bu da idmâc sanatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَقُلْ لَهُمْ قَوْلاً مَيْسُوراً , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. قُلْ fiiline müteallik لَهُمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
مَيْسُوراً , mef’ûl olan قَوْلاً için sıfattır.
قُلْ - قَوْلاً arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تُعْرِضَنَّ - ابْتِغَٓاءَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
مَيْسُور , “maruf, (meşru, makul)” demektir. Çünkü maruf olan söz, tekellüfe gerek duymaz. Allah en iyisini bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُوماً مَحْسُوراً ٢٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve asla |
|
| 2 | تَجْعَلْ | yapma |
|
| 3 | يَدَكَ | el(ler)ini |
|
| 4 | مَغْلُولَةً | bağlanmış |
|
| 5 | إِلَىٰ |
|
|
| 6 | عُنُقِكَ | boynuna |
|
| 7 | وَلَا | ve |
|
| 8 | تَبْسُطْهَا | açma |
|
| 9 | كُلَّ | tamamen |
|
| 10 | الْبَسْطِ | açarak |
|
| 11 | فَتَقْعُدَ | sonra kalırsın |
|
| 12 | مَلُومًا | kınanmış |
|
| 13 | مَحْسُورًا | hasret içinde |
|
Ebû Ümâme Suday İbni Aclân radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Ey âdemoğlu! İhtiyâcından fazla olan malını sadaka olarak vermen senin için iyi; vermemen kötüdür. İhtiyacına yetecek kadarını elinde tutmandan dolayı ayıplanmazsın. İyiliğe, geçimini üstlendiklerinden başla. Veren el, alan elden üstündür (unutma).”(Riyazus Salihin, 553 Nolu Hadis ; Müslim, Zekât 97. Ayrıca bk.Tirmizî, Zühd 32)
Pegamber Efendimiz;
“ Her Allah’ın günü iki melek iner. Bunlardan biri ‘Allah’ım! Malını verene yenisini ver’ diye dua eder. Diğeri de ‘Allah’ım! Cimrilik edenin malını yok et!’ diye beddua eder. “(Buhâri, Zekât 11/2; Müslim, Zekât 36)
“Allah Teâlâ şöyle buyurur:” Ey insanoğlu! Sen başkalarına ver, ben de sana vereyim. (Buhâri, Zekât 21,22, Hibe 15; Müslim,Zekât 88)
وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُوماً مَحْسُوراً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَجْعَلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. يَدَكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ك muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَغْلُولَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِلٰى عُنُقِكَ car mecruru مَغْلُولَةً ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَبْسُطْهَا sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. كُلَّ masdardan naib mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. الْبَسْطِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren harftir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy, talep bulunması gerekir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, önce geçen mukadder masdara matuf olarak mahallen merfûdur. Takdiri, لا يكن منك غلّ ليدك أو بسط فقعود في الملام والحسرة (Elinizin zincirlenmesine veya açılmasına izin vermeyin ki bu yüzden hasret ve keder içinde kalmayın.) şeklindedir.
تَقْعُدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. مَلُوماً hal olup fetha ile mansubdur. مَحْسُوراً ikinci hali olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) مَغْلُولَةً ; sülâsi mücerredi غلل olan fiilin ism-i mef’ûludur.
مَحْسُوراً ; sülâsi mücerredi حسر olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُوماً مَحْسُوراً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Makabline atfedilen وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Cümle nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Mef’ûl olan كُلَّ , mahzuf mef’ûlü mutlaktan naibdir.
Mef’ûle izafe edilen الْبَسْطِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
فَتَقْعُدَ مَلُوماً مَحْسُوراً cümlesine dahil olan فَ sebebiyyedir. Gizli أنْ ‘le masdar tevilindeki cümle önceki kelamdan hasıl olan masdar manasına matuftur.
Masdar-ı müevvel muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَحْسُوراً ve مَلُوماً ardarda gelmiş iki haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Ayette fiillerin muzari sıygada gelmesi istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette, istiare sanatı vardır. وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ ifadesinde infak etmeyen kimse, elini boynuna bağlayan, elindekini vermeyen kimseye, وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ kısmında ise israf, bir şey tutamayacak şekilde eli açmaya benzetilmiştir.
مَغْلُولَةً - الْبَسْطِ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ cümlesi ile وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الْبَسْطِ - تَبْسُطْهَا kelimelerinde cinas-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
مَلُوماً - مَحْسُوراً ve يَدَكَ - عُنُقِكَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah Teâlâ infakı emrettikten sonra bu ayette de cimriliği yermek ve israfı yasaklamak suretiyle infakın adabını ve geçim için iktisatlı olmayı emretmektedir. Yani: ‘’Kendine ve ailene karşı akrabalık bağlarını koru ve diğer hayırlı işlerde cimri olma. Aynı şekilde aşırıya kaçarak takatinden fazla ve elinde bir şey kalmayacak şekilde çokça infak etme!’’ Özetle infakın esasları, yaşayışta iktisat, infakta da cimrilik ve savurganlık arasında orta yolu aşmamaktır. Cimrilik aşırı eli sıkılık, savurganlık ise aşırı harcamadır. Her ikisi de yerilmiştir. İşlerin hayırlısı orta yollu olanıdır.
Ayette eli boynuna bağlamak cimrilikten kinâye, eli tamamen açmak da israf ve savurganlıktan kinâye olup Allah Teâlâ cimrilik ve israfı/savurganlığı yasaklamıştır. Bu ifadeler ayrıca pintilik ve israfı men etme hususunda birer temsildir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
Burada cimrilik ile ilgili olan مَلُومًا [kınanma] ve israf ile ilgili olan مَحْسُورًا [hasret içinde kalma] tertibe göre gelmiştir. Bu ifadede leff-i neşr-i müretteb sanatı vardır. (Dr. Mustafa Aydın Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
Araplarda tebzir, malıyla övünmek ve böbürlenmek için infak vardı.İslam dini infakla israftan uzak durarak, iktisaden infakı getirdi.
Arapçada مَحْسُورًا kelimesi yorgun, yoluna devam edemeyecek halde olan deveye denir. Böylece savurganlığın sonunda halsiz, mecalsiz ve başkasına muhtaç hale gelinmemesi öğütlenmektedir. Yine كُلَّ الْبَسْطِ ifadesinin “Lam-ı tarif”li gelmesi elini tamamen açmasının israftan kinaye olduğunu anlatır. (Dr. Hamza Yıldırım, Belâgat Yönünden İsra Suresindeki Ahlâk Muhtevalı Ayetlerin Kur'an İrşadındaki Etkisi)
مَلُومًا [Kınanmış] olması, malını tamamen zayi etmesinden ve çoluk çocuğunu sıkıntı ve darlığa düşürmesinden dolayı hem kendisinin hem de arkadaşlarının onu kınaması demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İsrafın gailesi ise sonradan ortaya çıktığından, onun çirkinliği de ondan sonra “yerinir, mallarının hasretini çekersin” ifadesiyle anlatılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً۟ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | رَبَّكَ | Rabbin |
|
| 3 | يَبْسُطُ | açar (bol bol verir) |
|
| 4 | الرِّزْقَ | rızkı |
|
| 5 | لِمَنْ | kimseye |
|
| 6 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 7 | وَيَقْدِرُ | ve kısar |
|
| 8 | إِنَّهُ | çünkü O |
|
| 9 | كَانَ |
|
|
| 10 | بِعِبَادِهِ | kullarını |
|
| 11 | خَبِيرًا | bilir |
|
| 12 | بَصِيرًا | görür |
|
اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
رَبَّكَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَبْسُطُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfudur.
يَبْسُطُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الرِّزْقَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle يَبْسُطُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. يَقْدِرُۜ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
وَيَقْدِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle, اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. بِعِبَادِه۪ car mecruru خَب۪يراً ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَب۪يراً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. بَص۪يراً ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
خَب۪يراً - بَص۪يراً kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ
Ayet beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz anlatım kastıyla gelen رَبَّكَ izafetinde, Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ cümlesi اِنَّ ’nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin fiil cümlesi olması hükmü takviye ifade etmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl لِمَنْ , harf-i cerle يَبْسُطُ fiiline mütealliktir. Sılası olan يَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibhâm; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَيَقْدِر cümlesi, atıf harfi وَ ’la اِنَّ ’nin haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَبْسُطُ ile يَقْدِرُ lafızları arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ cümlesiyle, وَيَقْدِرُۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Ayetteki iki cümle arasında ihtibâk sanatı vardır. Önceki lafızdan anlaşıldığı için ikinci cümlede رزق لمن يشاء ibaresi hazf edilmiştir.
İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831)
اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً۟
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً۟ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِعِبَادِه۪ car mecruru, ihtimam için amili olan خَب۪يراً ‘a takdim edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf بِعِبَادِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması عِبَادِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
كَانَ ’nin iki haberi olan خَب۪يراً بَص۪يراً۟ kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Aralarında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır.. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde olmayan tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. Aynı zamanda bu cümle lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Haberdar olmasıyla kastedilen cezasını verecek olmasıdır.
الخَبِيرُ kelimesi haberle bilen, البَصِيرُ görmekle bilen demektir. Bu iki isim ilâhi ilimle alakalı olan iki yüce isimdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـٔاً كَب۪يراً ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | تَقْتُلُوا | öldürmeyin |
|
| 3 | أَوْلَادَكُمْ | çocuklarınızı |
|
| 4 | خَشْيَةَ | korkusuyla |
|
| 5 | إِمْلَاقٍ | fakirlik |
|
| 6 | نَحْنُ | biz |
|
| 7 | نَرْزُقُهُمْ | sizi de besliyoruz |
|
| 8 | وَإِيَّاكُمْ | onları da |
|
| 9 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 10 | قَتْلَهُمْ | onları öldürmek |
|
| 11 | كَانَ |
|
|
| 12 | خِطْئًا | günahtır |
|
| 13 | كَبِيرًا | büyük |
|
وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf Ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْتُلُٓوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَوْلَادَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
خَشْيَةَ mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اِمْلَاقٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. نَرْزُقُهُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
نَرْزُقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Munfasıl zamir اِيَّاكُمْۜ atıf harfi وَ ’la نَرْزُقُهُمْ ’deki muttasıl zamire matuf olup, mahallen mansubdur.
اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـٔاً كَب۪يراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
قَتْلَهُمْ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. خِطْـٔاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. كَب۪يراً kelimesi خِطْـٔاً ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَب۪يراً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la 29. ayetteki talep ifade eden …وَلَا تَجْعَلْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Mef’ûlün lieclih olan خَشْيَةَ ’in muzâfun ileyhi اِمْلَاقٍ ‘deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Kelime bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مِنْ اِمْلَاقٍ , ayette fakirlik manasında kullanılmıştır. Sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Çocukların yakınlığı parça, cüz olma yakınlığı olup, bu da sevgiyi gerektiren en büyük sebeplerden olur. Binaenaleyh böyle bir muhabbet bulunmuyorsa bu, ruhun alabildiğine katı; kalbin de alabildiğine kararmış olduğuna delalet eder ki bu her iki durum da kötü huyların en ileri derecesinde yer alan hususlardandır. Binaenaleyh Allah Teâlâ, bu kötü hasleti izale etmek için, çoluk-çocuğa iyilikte bulunmaya teşvik etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Benzer bir ayet Enam Suresinde de geçer. Ancak bu iki ayet arasında nazım bakımından fark vardır: Burada خَشْيَةَ إمْلاقٍ , Enam Suresi 151. ayette مِن إمْلاقٍ buyurulmuştur. Bu da kızlarını öldürenlerin iki amacı olduğunu gösterir:
- Ya bu kişiler fakirdir, kızlarına infak edecek gelirleri yoktur ve bu kızların büyüdüğü zaman da kendilerinin para kazanmasına yardım edeceğini düşünmüyorlardır. Enam Suresi 151. ayetteki مِن إمْلاقٍ sözü bunun için gelmiştir. Çünkü مِن ta’liliyyedir. Yoksulluğun kızlarını öldürme sebebi olduğunu ifade eder.
- Ya da bu öldürmenin sebebi babanın yoksulluğu değildir. Ama fakirleşmekten veya kendisinin ölümüyle kızının fakirleşmesinden korkuyordur. Çünkü cahiliyede kız çocuklarına miras bırakmıyorlardı. Enam Suresi 151. ayette نَحْنُ نَرْزُقُكم وإيّاهُمْ şeklinde buyurularak babalara ait zamir çocuklara ait zamire takdim edilmiştir. Bu ayette ise نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْ buyurularak zamirlerin sırası değişmiştir. Çünkü burada bahsedilen fakirleşme ise gerçekleşmesinden korkulan fakirleşmedir ve en çok da beyitlerde gördüğünüz gibi kız çocuklarının fakirleşmesidir. Bu nedenle çocukların rızkını Allah'ın verdiği takdim edilmiş, babalarına verdiği rızık tehir edilmiştir ki bu da Kur'an'ın nüktelerindendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ
Cümle, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasındaki نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ cümlesi, haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Munfasıl zamir وَاِيَّاكُمْ , fiildeki muttasıl zamir كُمْ ‘e atfedilmiştir.
نَرْزُقُهُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـٔاً كَب۪يراً
Ta’liliyye veya beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
اِنَّ ’nin ismi, veciz anlatım yollarından olan izafetle gelmiş, az sözle çok anlam ifade etmiştir. Ayrıca bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ خِطْـٔاً كَب۪يراً cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber olan خِطْـٔاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
كَب۪يراً kelimesi خِطْـٔاً için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
كَب۪يرٌ kelimesi, asıl olarak bütün çeşitleriyle maddî büyüklüğü ifade eder. Hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Cümlede bu günahın büyüklüğü gözle görülür elle tutulur maddi bir şeye benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
تَقْتُلُٓوا - قَتْلَهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Enam Suresi 151 ile İsra Suresi 31 ayetlerinde çocukları öldürmek yasaklanmıştır.
Bir incelikten dolayı iki lafız ve iki mana arasında tam bir mugâyeret gerçekleşmiştir. Birinci ayet, fiilen geçim sıkıntısı çekenlere hitap etmektedir. Bu yüzden geçimi sağlayan babaların rızkı önce, bakılanların rızkı ise sonra zikredilmiştir. İkinci ayet ise geçim sıkıntısından korkan Yahudilere hitap etmektedir. Çünkü fakirleşmekten ancak zenginler korkar. Fakir zaten fakirlik çekmektedir, dolayısıyla korkacak bir şeyi yoktur. Buradaki korku geleceğe yöneliktir. Gelecekte yeni doğacak olan çocukların rızkından endişe duyulmaktadır. Bu nedenle “onları da sizi de biz rızıklandırıyoruz” ifadesinde önce çocukların rızkı vurgulanmıştır ki zenginler küçük çocuklarının mallarını yok edeceği veya azaltacağı düşüncesine kapılmasınlar. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً ٣٢
وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْرَبُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الزِّنٰٓى mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. فَاحِشَةً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
وَسَٓاءَ سَب۪يلاً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. سَٓاءَ zem anlamı taşıyan camid fildir. Zem fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, هو şeklindedir. سَب۪يلًا temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması
3. سَاءَ Fiilinin مَا Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …لَا تَقْتُلُٓوا cümlesine atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede istiare sanatı vardır. Zina, yakınına gidilebilecek maddî bir şeye benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bu ayetteki zinaya yaklaşmayın ifadesi, “zina etmeyin” ifadesinden daha beliğdir. Çünkü bu ifade tarzı zina etmenin yasak olduğunu bildirmekle birlikte dokunma, öpme, bakma, göz işareti ve zinaya götüren diğer hareketlerin de yasaklandığını bildirir. Yaklaşmayı yasaklamak, yapmayı yasaklamaktan daha vurguludur. Buradaki لَا تَقْرَبُوا: yaklaşmayın lafzı nehiy fiilidir ve asıl anlamında (vücup) kullanılmıştır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
Kaffâl şöyle demektedir: “İnsana, (buna yaklaşma) denildiğinde bu, ona, (onu yapma) denilmesinden daha kuvvetli bir ifade olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu yasağın çocuk öldürme yasağı ile mutlak olarak haram kılınmış bir cana kıyma yasağı arasında zikredilmesi, zinanın da çocukları öldürmek gibi sayılması itibarıyladır. Çünkü zina nesepleri zayi etmektir. Zira nesebi sabit olmayan kimse ölü hükmündedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ فَاحِشَةً cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan فَاحِشَةًۜ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ile tekid edilen isim cümleleri, çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَسَٓاءَ سَب۪يلاً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
وَسَٓاءَ سَب۪يلاً cümlesi gayri talebî inşâî isnaddır. سَٓاءَ , zem anlamı taşıyan camid fiildir.
سَٓاءَ fiilinin, هو şeklinde takdir edilen mahsusunun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
سَب۪يلاً , fail zamir için temyizdir.
الزِّنٰٓى - فَاحِشَةًۜ - سَٓاءَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Zahiren hüküm hakkında soru soran veya mütereddit bir muhatap yokken, اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً haber cümlesi tekid edilerek talebî formda gelmiştir. Ayet bu yönüyle muktezâ-i zâhirden çıkmıştır; ancak söz konusu ifade, zinadan nehyedilme üzerine muhatapların zihninde oluşması muhtemel olan zinanın neden yasaklandığı hususundaki soru işaretlerine cevap verir niteliktedir. Bu sebeple muhataplar zahiren soru sormasa da soru soran konumunda kabul edilmiş ve ayet muktezâ-i zâhire uygun olmamakla birlikte muktezâ-i hale mutabık olarak talebî haber şeklinde gelmiştir. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُوماً فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّه۪ سُلْطَاناً فَلَا يُسْرِفْ فِي الْقَتْلِۜ اِنَّهُ كَانَ مَنْصُوراً ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve asla |
|
| 2 | تَقْتُلُوا | öldürmeyin |
|
| 3 | النَّفْسَ | canı |
|
| 4 | الَّتِي |
|
|
| 5 | حَرَّمَ | haram kıldığı |
|
| 6 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 7 | إِلَّا |
|
|
| 8 | بِالْحَقِّ | haksız yere |
|
| 9 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 10 | قُتِلَ | öldürülürse |
|
| 11 | مَظْلُومًا | haksızlıkla |
|
| 12 | فَقَدْ | muhakkak |
|
| 13 | جَعَلْنَا | vermişizdir |
|
| 14 | لِوَلِيِّهِ | onun velisine |
|
| 15 | سُلْطَانًا | bir yetki |
|
| 16 | فَلَا | fakat |
|
| 17 | يُسْرِفْ | aşırı gitmesin |
|
| 18 | فِي |
|
|
| 19 | الْقَتْلِ | öldürmede |
|
| 20 | إِنَّهُ | çünkü |
|
| 21 | كَانَ |
|
|
| 22 | مَنْصُورًا | kendisine yardım edilmiştir |
|
وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْتُلُٓوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّفْسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الَّت۪ي müfred müennes has ism-i mevsûl النَّفْسَ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası حَرَّمَ اللّٰهُ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
حَرَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. بِالْحَقّ car mecruru تَقْتُلُوا ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; متلبسين بالحقّ (Hakka bürünmüş olarak) şeklindedir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
حَرَّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حرم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُوماً فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّه۪ سُلْطَاناً فَلَا يُسْرِفْ فِي الْقَتْلِۜ
وَ itiraziyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
قُتِلَ şart fiili olup, fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَظْلُوماً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نا fail olarak mahallen merfûdur. لِوَلِيِّه۪ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سُلْطَاناً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri, إن أراد القصاص (Kısas istiyorsanız ) şeklindedir.
لاَ nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يُسْرِفْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي الْقَتْلِ car mecruru يُسْرِفْ fiiline mütealliktir.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُسْرِفْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi سرف ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَظْلُوماً ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i mef’ûludur.
اِنَّهُ كَانَ مَنْصُوراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle, اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. مَنْصُوراً kelimesi, كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
مَنْصُوراً ; sülâsî mücerredi نصر olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …لَا تَقْرَبُوا cümlesine atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
النَّفْسَ için sıfat konumunda olan müfred müennes has ism-i mevsûl الَّت۪ي ‘nin sıla cümlesi olan حَرَّمَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, mevsûfunun bir özelliğini bildiren kelimelerle yapılan ıtnâb sanatıdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Nefy harfi لَا ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille müteallakı arasındadır. لَا تَقْتُلُوا , maksur/sıfat, بِالْحَقِّۜ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
حَرَّمَ fiili تفعيل babındandır. تفعيل babı, fiil, fail veya mef‘ûlde kesret ifade eder.
وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُوماً فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّه۪ سُلْطَاناً
Şart üslubunda gelen terkipte وَ atıf harfi, şart harfi olan مَنِ mübtedadır. Şart cümlesi olan مَنْ قُتِلَ مَظْلُوماً , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.
Haber konumundaki قُتِلَ مَظْلُوماً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قُتِلَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّه۪ سُلْطَاناً , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan لِوَلِيِّه۪ car mecruru, ihtimam için ilk mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan سُلْطَاناً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik nev ifade eder.
جَعَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
فَلَا يُسْرِفْ فِي الْقَتْلِۜ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cümle, takdiri إن أراد القصاص (Kısas istiyorsa) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَلَا يُسْرِفْ فِي الْقَتْلِ nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
ف۪ٓي الْقَتْلِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْقَتْلِ , hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Öldürme fiili burada zarfa benzetilir. Öldürme ile aşırılık arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
تَقْتُلُوا - قُتِلَ - الْقَتْلِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Önceki ayette zinanın yasaklanması zikredilerek bu ayetteki adam öldürmeye takdim edilmiştir.
Allah'ı inkârdan sonra en büyük günah, adam öldürmedir. Binaenaleyh Allah Teâlâ'nın, bu ayetlerde, önce zinayı yasaklamakla işe başlayıp ikinci olarak da öldürmeyi yasaklamasının sebebi nedir? Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Biz, zina kapısının açılmasının, insanın, varlık âlemine girmesine mâni olacağını; öldürmenin ise o varlık âlemine girdikten sonra insanı yok etmek demek olduğunu beyan etmiştik. Binaenaleyh onun varlık alemine girmesi, varlık âlemine girdikten sonra onun yok edilmesinden önce gelir. İşte bundan dolayı Allah, önce zinadan, sonra da adam öldürmeden bahsetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada zikredilen مَن ism-i mevsûldur, mübteda olarak gelmiştir. Umum kastedilmiştir. Yani mazlum olarak öldürülen herkes demektir. Haberin başına فَ gelmiştir. Çünkü ism-i mevsûlden umum kastedildiği zaman şart ismi gibi davranır. Dolayısıyla bu isimle haberi arasında rabıta gerekir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّهُ كَانَ مَنْصُوراً
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ مَنْصُوراً cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, isim cümlesi olmasının yanında اِنَّ ile de tekid edildiğinden, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَت۪يمِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُۖ وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لاً ٣٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve asla |
|
| 2 | تَقْرَبُوا | yaklaşmayın |
|
| 3 | مَالَ | malına |
|
| 4 | الْيَتِيمِ | yetimin |
|
| 5 | إِلَّا | dışında |
|
| 6 | بِالَّتِي |
|
|
| 7 | هِيَ | o |
|
| 8 | أَحْسَنُ | en güzel tarz |
|
| 9 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 10 | يَبْلُغَ | erginlik çağına |
|
| 11 | أَشُدَّهُ | erişinceye |
|
| 12 | وَأَوْفُوا | ve yerine getirin |
|
| 13 | بِالْعَهْدِ | ahdi |
|
| 14 | إِنَّ | çünkü |
|
| 15 | الْعَهْدَ | ahd’den |
|
| 16 | كَانَ |
|
|
| 17 | مَسْئُولًا | sorulacaktır |
|
وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَت۪يمِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُۖ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْرَبُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْيَت۪يمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِلَّا hasr edatıdır. الَّت۪ي müfred müennes has ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle تَقْرَبُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası هِيَ اَحْسَنُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَحْسَنُ haber olup damme ile merfûdur.
حَتّٰٓى gaye bildiren cer harfidir. يَبْلُغَ muzari fiilini, gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel تَقْرَبُوا fiiline müteallik, mahallen mecrurdur.
يَبْلُغَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اَشُدَّهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak.Ayette harf-i cer şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحْسَنُ ; ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لاً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَوْفُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْعَهْدِ car mecruru اَوْفُوا fiiline mütealliktir.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الْعَهْدَ kelimesi, اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَسْؤُ۫لاً kelimesi, كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
اَوْفُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وفي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَسْؤُ۫لاً ; sülâsî mücerredi سأل olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَت۪يمِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُۖ
Ayet atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki … وَلَا تَقْتُلُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. İki tekit hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır. لَا تَقْرَبُوا maksûr/sıfat, بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
İsm-i mevsûl الَّت۪ي , başındaki بِ harf-i ceriyle لَا تَقْرَبُوا fiiline mütealliktir. Sılası olan هِيَ اَحْسَنُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber olan اَحْسَنُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَبْلُغَ اَشُدَّهُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, حَتّٰى ile birlikte لَا تَقْرَبُوا fiiline mütealliktir. Hudus, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ
Cümle, …لَا تَقْرَبُوا مَالَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nehiy üslubundan, emir üslubunda geçişte iltifat sanatı vardır.
اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لاً
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ مَسْؤُ۫لاً cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَسْؤُ۫لاً ’in, haber olan الْعَهْدَ ’e isnadı mecaz-ı aklîdir.
الْعَهْدَ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
اَوْفُوا - بِالْعَهْدِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, isim cümlesi olmasının yanında اِنَّ ile de tekid edildiğinden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لاً [Şüphesiz ahit, sorumluluk doğurur.] Yani ahit sahibinden onu zayi etmemesi, ona vefa göstermesi talep edilir. Bu ifadenin “ahde sorulur” şeklinde lafzen anlaşılması durumunda hayalî bir canlandırma (tahyîl) olması da mümkündür. Bu durumda sanki ahde, “Senden neden cayıldı bakalım; hakkın yerine getirilemez miydi!?” diye sorulacak ve böylece ahitten dönen kimsenin kınanması murat edilecektir ki bu durumda bu ifade tıpkı diri diri gömülen kız çocuğuna “Hangi suçtan dolayı öldürüldüğü”nün (Tekvir Suresi, 9) sorulacak olması gibidir. Burada ahit sahibinin mesul tutulacağı da kastedilmiş olabilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَوْفُوا الْكَيْلَ اِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلاً ٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَوْفُوا | tam yapın |
|
| 2 | الْكَيْلَ | ölçüyü |
|
| 3 | إِذَا | zaman |
|
| 4 | كِلْتُمْ | ölçtüğünüz |
|
| 5 | وَزِنُوا | tartın |
|
| 6 | بِالْقِسْطَاسِ | terazi ile |
|
| 7 | الْمُسْتَقِيمِ | doğru |
|
| 8 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 9 | خَيْرٌ | daha iyidir |
|
| 10 | وَأَحْسَنُ | ve daha güzeldir |
|
| 11 | تَأْوِيلًا | sonuç bakımından |
|
وَاَوْفُوا الْكَيْلَ اِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْفُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكَيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. كِلْتُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كِلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إذا كلتم فأوفوا الكيل (Ölçtüğünüz zaman doğru ölçün) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. زِنُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْقِسْطَاسِ car mecruru زِنُوا fiiline mütealliktir. الْمُسْتَق۪يمِ kelimesi اَلْقِسْطَاسِ ’nin sıfat olup kesra ile mecrurdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْفُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi وفى ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
الْمُسْتَق۪يمِ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babından ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلاً
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur. اَحْسَنُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. تَأْو۪يلًا۟ temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحْسَنُ - خَيْرٌ kelimeleri ism-i tafdil kalıbındandır.İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur'an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَوْفُوا الْكَيْلَ اِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart üslubundaki terkipte اِذَا كِلْتُمْ , şart cümlesidir. اِذَا , cümleye muzâf olan şart ve mazi manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.
اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumunda olan كِلْتُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın takdiri, فأوفوا الكيل (...doğru ölçün.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Şartın cevabının hazfi, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.
Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَاَوْفُوا الْكَيْلَ cümlesine atfedilen وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۜ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْمُسْتَق۪يمِۜ kelimesi, زِنُوا fiiline müteallik olan بِالْقِسْطَاسِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الْكَيْلَ - كِلْتُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
الْكَيْلَ - وَزِنُوا ile بِالْقِسْطَاسِ - الْمُسْتَق۪يمِۜ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْقِسْطَاسِ , terazi manasındadır. Fakat örfen bu, teraziden büyük olur. İşte bundan ötürü, halkın dilinde bu, “kantar” diye bilinir. قِسْطَاسِ kelimesinin Rumca veya Süryanice olduğu ileri sürülmüştür. Ama doğru olan, bunun Arapça olup istikamet ve itidal manasına gelen, قِسْط masdarından müştak olmasıdır. Velhasıl bunun manası, “iki taraftan birisine meyletmeyen, tam ortada (dengede) duran” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Tastamam ölçme emri, müşteriye ölçme zamanı ile kayıtlandırılmış, çünkü eksik ölçme o zaman olabilir. Satıcıdan satın almak üzere yaptığı ölçmede ise ölçüyü tam tutma emrine gerek yoktur, zira kendisi için ölçen kimsenin eksik ölçmesi düşünülemez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلاً
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve tazime delalet eder.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile önceki emir ve yasaklara işaret edilmiştir. ذٰلِكَ ile uyulması gereken kurallar, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
ذٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan Suresi 57, s. 190)
وَاَحْسَنُ , müsned olan خَيْرٌ ’ a tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir. Her iki kelime de ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَأْو۪يلاً temyizdir. Temyiz ıtnâb babındandır. (Ali Bulut, Kur'an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve |
|
| 2 | تَقْفُ | ardına düşme |
|
| 3 | مَا | şeyin |
|
| 4 | لَيْسَ | olmayan |
|
| 5 | لَكَ | senin |
|
| 6 | بِهِ | hakkında |
|
| 7 | عِلْمٌ | bilgin |
|
| 8 | إِنَّ | çünkü |
|
| 9 | السَّمْعَ | kulak |
|
| 10 | وَالْبَصَرَ | ve göz |
|
| 11 | وَالْفُؤَادَ | ve gönül |
|
| 12 | كُلُّ | hepsi |
|
| 13 | أُولَٰئِكَ | bunların |
|
| 14 | كَانَ |
|
|
| 15 | عَنْهُ | o(yaptığı)ndan |
|
| 16 | مَسْئُولًا | sorumludur |
|
وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْفُ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası لَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَكَ car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. بِهٖ car mecruru عِلْمٌ ’un mahzuf haline mütalliktir. عِلْمٌ kelimesi لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
السَّمْعَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. الْبَصَرَ ve الْفُؤٰادَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كُلُّ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْهُ car mecruru مَسْؤُ۫لاً ’e mütealliktir. مَسْؤُ۫لاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
مَسْؤُ۫لاً ; sülâsî mücerredi سأل olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ cümlesine atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Bu ayette de mütekellim Allah Teâlâ’dır.
تَقْفُ fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ , nakıs fiil لَيْسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Sübut ve istimrar ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَكَ car-mecruru, لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عِلْمٌ muahhar ismidir.
عِلْمٌ ’daki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta tenkir, selbin umumuna işarettir.
بِه۪ car-mecruru, عِلْمٌ ‘un mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede istiare sanatı vardır. لَا تَقْفُ fiili مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ ‘a nisbet edilerek kişileştirilmiştir. Kesin olmayan bilgi, arkasından gidilen, takip edilen bir lidere benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
تَقْفُ kelimesi, Arapların, birisi birisinin peşine düşüp onu izlediğinde söyledikleri, قَفَوْتُ اَثَرَ فُلَانٍ “Ben falancanın peşine düştüm.” deyiminden alınmıştır. Beytin sonunda geldiği için, peşi sıra olduğu için, şiirin kafiyesine de “kâfiye” denmiştir. Yine meşhur bir kabile “Kâfe” diye adlandırılmıştır. Çünkü onlar, insanların ayak izlerini takip ederek ayak izlerine bakarak o insanların halleri hakkında istidlal ederler (fikir yürütürler)di. Enseye de insan bedeninin arkasında olduğu için, “kafa” denmiştir. Çünkü ense, sanki bedeni izleyen ve onu takip eden birşey gibidir. Binaenaleyh ayetteki لَا تَقْفُ “Hakkında bilgin olmayan şeyi, söz söyleyerek veya fiili olarak takip etme, peşine düşme” manasında olur. Bunun neticesi, bilinmeyen bir şey hakkında hüküm vermekten, konuşmaktan nehyetmeye varıp dayanır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayet-i kerimede عِلْمٌ kelimesinin neden tekil geldiği sorulabilir. Dikkat edildiğinde ayette idrak ile elde edilen ilimden bahsettiği görülür. İlim, duyma ve görme duyuları yoluyla idrake aktarılır. Oradan da kalbe intikal eder. Zira kişinin duygularının ve fikirlerinin merkezi kalptir. Ayette السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ duyma ve görme duyusu ile kalp idrake gönderilecek ilmin araçları olarak sunulmuştur. İlim ve idrak da tekil kelimelerdir. Ayetteki duyma ve görme duyuları ile kalbin, idrak ve ilimle bağlantısı olması ve bu iki kelimenin de tekil olması dolayısıyla الْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ kelimeleri de durumun muktezâsı olarak tekil gelmek zorundadır. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Birbirine atfedilen وَالْبَصَرَ ve وَالْفُؤٰادَ kelimeleri, tezayüf nedeniyle اِنَّ ‘nin ismi olan السَّمْعَ ‘ya atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِنَّ ’nin haberi olan كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ , faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir.
Muzâfun ileyh olan اُو۬لٰٓئِكَ ile kulak, göz ve kalbe işaret edilmesi, onlara tazim ifade eder.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَنْهُ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan مَسْؤُ۫لاً ‘e takdim edilmiştir.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
الْفُؤٰادَ - الْبَصَرَ - السَّمْعَ kelimelerinin sayılmasında taksim, مَسْؤُ۫لاً ’de cem sanatı vardır.
مَسْؤُ۫لاً ’in, göz, kulak ve kalbe isnadı mecaz-ı aklîdir. Asıl sorumlu olan bu organların sahibidir. Alet olan azaya nisbet kabilindedir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada kulak, göz ve kalpten; كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ [Bunlar(ın her biri)] diye söz edilmesi bunların idrak duyuları oluşlarından ve bu ayet-i kerimede sorumlu olarak söz konusu edildiklerinden dolayıdır. Bu, aklı eren varlıkların bir halidir. İşte bundan dolayı onlardan bu şekilde söz edilmiştir. Zeccâc'ın naklettiğine göre de Araplar hem aklı eren varlıklar hakkında, hem de ermeyen varlıklar hakkında; اُو۬لٰٓئِكَ “Onlar” zamirini kullanırlar. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bu ayette insanın elde ettiği bilgiden sorumlu olduğu ifade edilmektedir. İnşai nehiy cümlesinden sonra inkâri üslupla gelen cümle insanı ikna etmek, düşünceye davet etmek üzere edindiği bilgiden sorumlu olduğunu bildirmektedir. Burada maksat, kişinin bilmediği şeyi söylememesi ve bilmediğini yapmamasıdır. (Zemahşerî)
كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً [Bunların hepsi ondan sorumludur.] önceden sayılan üçünde de كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ ‘ye ait olan zamir vardır. Yani bunların her biri kendinden sorumludur. Daha doğrusu sahibinin yaptığından sorumludur, demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
İlimler ya duyularla ya da akıl ile elde edilir. Cenab-ı Hak, birinci kısma kulağı ve gözü zikrederek işaret etmiştir. Çünkü insan bir şeyi duyup gördüğünde, onu anlatır ve haber verir. Akılla elde edilen ikinci kısım ilim de ikiye ayrılır: a) Bedîhî, b) Kesbî. Cenab-ı Hak, aklî ilimlere de ayette, “kalb” kelimesiyle işaret etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayeti kerimede اُو۬لٰٓئِكَ şeklindeki işaret ismiyle işitme, görme ve hissetme azaları kastedilmiştir. İşaret ismi bu şekilde gayri akil için çok kullanılır. Böylece bu azalar akıllı menziline konulmuştur. Aklın yolu olduğu için işaret ismi bu şekilde kullanılmayı hak eder. Akıl, kişinin nefsidir. Bu kullanım meşhurdur. Hakiki olduğu da söylenmiştir. Ya da bu mecazi kullanım çok olduğu için hakiki kullanımla aynı olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme- düşünme yetisi gelişir. (https://kuranmucizeler. com/insanin- yaratilisindaki- mucizevi- sira- isitme- gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۚ اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً ٣٧
وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَمْشِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. فِي الْاَرْضِ car mecruru تَمْشِ fiiline mütealliktir. مَرَحاً hal olup fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً
İsim cümlesidir. اِنّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَنْ تَخْرِقَ cümlesi, اِنّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَخْرِقَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. الْاَرْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَبْلُغَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. الْجِبَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. طُولاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۚ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …وَلَا تَقْفُ cümlesine atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile orada yürüyen kişi arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Hal konumundaki مَرَحاًۚ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مَرَحاًۚ , aşırı sevinme ve şımarıklık demektir. Ayetteki manası, insanı kibrini ve azametini gösterecek şekilde yürümekten nehyetmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مَرَحًا kelimesi تَمْشِ fiilini açıklayan bir mef’ûlu mutlaktır. Çünkü yürümenin çeşitleri vardır ve sahibinin şımarıklığına delalet eden yürüme de bunlardan biridir. Bu kelimenin yürümeye isnad edilmesi aklî mecazdır. Bu yürüme serttir, yere şiddetli basmaktır ve yürüyenin vücudunu yorar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy ve tekit harfi لَنْ ’ in dahil olduğu لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ cümlesi haberidir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Aynı üslupta gelen وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً cümlesi, atıf harfi وَ ‘la اِنَّ ’nin haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Temyiz olan وَهُدًى وَرَحْمَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Temyiz ıtnâb babındandır. (Ali Bulut, Kur'an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
لَنْ - الْاَرْضِ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı, الْجِبَالَ - الْاَرْضَ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı hafiy sanatları vardır.
Yeryüzünde kibirle yürümemenin sebeplerinin sayıldığı ayette taksim sanatı vardır.
لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ cümlesiyle, لَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isnadın tekrarı ve اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كُلُّ ذٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً ٣٨
كُلُّ ذٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً
İsim cümlesidir. كُلُّ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. İşaret ismi ذٰلِكَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
سَيِّئُهُ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عِنْدَ mekân zarfı مَكْرُوهاً ’e mütealliktir. رَبِّكَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَكْرُوهاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
مَكْرُوهاً ; sülasi mücerredi كره olan fiilin ism-i mef’ûludur.
كُلُّ ذٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Hitap, Hz. Peygambere olduğu halde ayetin gerçek muhatapları bütün insanlardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh كُلُّ ذٰلِكَ , faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiştir.
İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bu ayette bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve tahkire delalet etmiştir.
Muzâfun ileyh olan işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile önceki yasaklara işaret edilmiştir. ذٰلِكَ ile bu yasaklar, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi’, her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ذٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan Suresi 57, s. 190)
Cümlede müsned konumundaki كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Veciz ifade yollarından biri olan عِنْدَ رَبِّكَ izafetinde, Rab ismine muzâf olan عِنْدَ tazim edilmiştir. Yine Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عِنْدَ رَبِّكَ şeklindeki mekan zarfı, ihtimam için amili olan مَكْرُوهاً ‘e takdim edilmiştir.
عِنْدَ رَبِّكَ ifadesi (Rabbinin takdirinde) manasındadır. Burada ilim ve takdir etme manasında mecazdır. Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
سَيِّئُهُ - مَكْرُوهاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
سَيِّئُهُ [kötüsü]; yasaklananlar demektir; çünkü anlatılanların içinde emredilenler de yasaklananlar da vardır. ُسيئَه okumuşlardır ki كَانَ ’nin haberi olur, ismi de كُلُّ ’ye ait olan zamirdir, ذٰلِكَ de özellikle yasak edilenlerdir. عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً [Rabbinin katında sevilmeyen şeylerdir]; سيئة ’den bedeldir yahut mana itibariyle onun sıfatıdır, çünkü mana سيئاً ’dir, öyle de okunmuştur. مَكْرُوهاً ’in كَانَ ’de yahut zarfta gizli zamirden hal olarak mansub olması da caizdir, çünkü سيئة ’in sıfatıdır. Bundan murad edilen de beğenilenin karşıtı olan buğz edilendir, yoksa murad edilenin karşıtı değildir. Zira hadiselerin hepsi Allah Teâlâ'nın izni ile meydana gelmektedir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
En‘âm, 6/151 ile İsrâ, 17/31 ayetlerinde çocukları öldürmek yasaklanmıştır.
Bir incelikten dolayı iki lafız ve iki mana arasında tam bir mugâyeret gerçekleşmiştir.
Birinci ayet, fiilen geçim sıkıntısı çekenlere hitap etmektedir. Bu yüzden geçimi sağlayan babaların rızkı önce, bakılanların rızkı ise sonra zikredilmiştir.
İkinci ayet ise geçim sıkıntısından korkan Yahudilere hitap etmektedir. Çünkü fakirleşmekten ancak zenginler korkar. Fakir zaten fakirlik çekmektedir, dolayısıyla korkacak bir şeyi yoktur. Buradaki korku geleceğe yöneliktir. Gelecekte yeni doğacak olan çocukların rızkından endişe duyulmaktadır. Bu nedenle ''Onları da sizi de biz rızıklandırıyoruz'' ifadesinde önce çocukların rızkı vurgulanmıştır ki, zenginler küçük çocuklarının mallarını yok edeceği veya azaltacağı düşüncesine kapılmasınlar.
Ey kelamıyla gönüllere can veren Allahım! Gözlerimizle kulaklarımızı kelamının nuruyla, kalbimizle ruhumuzu da muhabbetiyle buluştur. Okudukça dirilelim, imanımızla tazelenelim. Müjdelerine sevinelim, uyarılarına itaat edelim. Affına mazhar olalım, azabının korkusuyla ağlayalım. Rahmetine hamd edelim, gazabından Sana kaçalım.
Ey sınırlarıyla yükümüzü hafifleten Allahım! Senin izninle: Anne babalarımızın gönüllerini, tatlı söz ve güzel işlerle hoş tutalım. Ayaklarımızı zinaya çıkacak yollarda adım atmaktan koruyalım. Günaha çağıran seslerdense, hakkı hatırlatanları işitelim. Büyüklenmenin her derecesinden kaçınalım. Edeb ile süslenelim, edebimizle yürüyelim.
Ey rızkı ve ilmi, dilediğine dilediği kadar veren Allahım! Senin rahmetinle: Emrettiğin kadarını verelim, emrettiğin kadarını tutalım. Dünyalık korkulara yenilen aceleci nefsimizi, Sana tevekkülle sakinleştirelim. Her işimizi tam yapalım. İslam’a ve topraklarımıza hizmet edelim. Bilmediğimizi konuşmaktansa, halimizi güzelleştirmekle meşgul olalım.
Ey canı candan koruyan Allahım! Senin dilemenle: Emirlerinle amel edelim, yasaklarından uzak duralım. Kasıtlı ya da kasıtsız; tek bir cana zarar vermeden, yetim malı yemeden, adaletsiz iş görmeden, zulüm nedir bilmeden huzuruna gelelim. Her hatamız için candan tövbe edelim. Yeryüzüzünde edeb ile yaşayalım, ahirete edebimizle göçelim.
Ey kullarına dua etmeyi öğreten Allahım! Senin kudretinle: Bir elimizde Kur’an, diğer elimizde sünnet; huzuruna gelelim. Küçükten büyüğe, her muradımızı Senden isteyelim. En ufak acımızın şifasını, derdimizin dermanını Senden umalım. Rahmet kapıların sınırsız, Senden, bize göz aydınlığı olacakları açmanı dileyelim. Mutluluktan üzüntüye, her halin içinde, hep ilk Seni analım.
Allahım! Senin katında sevimsiz olan her işe uzaklardan, sevimlilere ise yakınlardan olalım. Senin sevdiklerinden, Seni sevenlerden ve Senin sevindirdiğin kullarından olalım.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji