بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
ذٰلِكَ مِمَّٓا اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِۜ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتُلْقٰى ف۪ي جَهَنَّمَ مَلُوماً مَدْحُوراً ٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ذَٰلِكَ | şunlar |
|
| 2 | مِمَّا | şeyndendir |
|
| 3 | أَوْحَىٰ | vahyettiği |
|
| 4 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 5 | رَبُّكَ | Rabbinin |
|
| 6 | مِنَ | -ten |
|
| 7 | الْحِكْمَةِ | Hikmet- |
|
| 8 | وَلَا |
|
|
| 9 | تَجْعَلْ | edinme |
|
| 10 | مَعَ | ile bereber |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah |
|
| 12 | إِلَٰهًا | ilah |
|
| 13 | اخَرَ | başka |
|
| 14 | فَتُلْقَىٰ | sonra atılırsın |
|
| 15 | فِي |
|
|
| 16 | جَهَنَّمَ | cehenneme |
|
| 17 | مَلُومًا | kınanmış olarak |
|
| 18 | مَدْحُورًا | uzaklaştırılmış olarak |
|
ذٰلِكَ مِمَّٓا اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذَ ٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. İsmi mevsûlün sılası اَوْحٰٓى اِلَيْكَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اَوْحٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اِلَيْكَ car mecruru اَوْحٰٓى fiiline mütealliktir. رَبُّكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنَ الْحِكْمَةِ car mecruru mahzuf aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, ممّا أوحاه إليك ربّك حال كونه من الحكمة (Rabbinin sana vahyettiği şeyler hikmettendir.) şeklindedir.
اَوْحٰٓى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتُلْقٰى ف۪ي جَهَنَّمَ مَلُوماً مَدْحُوراً
Fiil cümlesidir. لَا nehy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَجْعَلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. مَعَ mekân zarfı mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِلٰهاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰخَرَ kelimesi اِلٰهاً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.
فَ harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren harftir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy, talep bulunması gerekir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, önce geçen mukadder masdara matuf olarak, mahallen merfûdur.
تُلْقٰى elif üzere mukadder fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. ف۪ي جَهَنَّمَ car mecruru تُلْقٰى fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. مَلُوماً hal olup fetha ile mansubdur. مَدْحُوراً ikinci hali olup fetha ile mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُلْقٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
مَلُوماً ; sülâsî mücerredi لوم olan fiilin ism-i mef’ûludur.
مَدْحُوراً ; sülâsî mücerredi دحر olan fiilin ism-i mef’ûludur.
ذٰلِكَ مِمَّٓا اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ mübteda, مِمَّٓا mahzuf habere mütealliktir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının önemine ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile emir ve yasaklara işaret edilmiştir. ذٰلِكَ ile bu hükümler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’, her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Burada, ذٰلِكَ [bunlar] ile Cibril’in (a.s) indirmiş olduğu daha önce geçen bu ayet-i kerimelerin ihtiva ettiği adaplar, kıssalar ve hükümlere işaret edilmektedir. Yani bunlar, şanı yüce Allah'ın kulları arasında hikmetinin gerekli gördüğü muhkem fiillerdendir. O, ahlâkın ve hikmetin güzelliklerinden olmak üzere bunları onlara takdir etmiştir. Oldukça sağlam yasalar ve son derece faziletli davranışları ihtiva etmektedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اِلَيْكَ car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.
Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Peygamber Efendimizdir. Peygamberimize ait olan zamirin رَبُّ ismine izafeti, ona destek ve şeref içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنَ الْحِكْمَةِ car-mecruru, mevsûldeki aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
22. ayetten itibaren mükellefiyetlerin sıralanmasıyla yapılan taksim, hikmet olmakta cem edilmiştir.
ذٰلِكَ [Bunlar] ifadesi “Allah’la beraber başka bir tanrı ihdas etme.” (İsra Suresi, 22) ifadesinden bu ayete kadar zikredilenlere işaret eder. Bunları hikmet olarak isimlendirilmesinin sebebi, bu sözlerin, içerisinde hiçbir bozukluğa yer olmayacak kadar sağlam, muhkem sözler olmasıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Hitap Resulullah (s.a.v)’dir. Fakat murad, yasaklanan şeyin sâdır olması tasavvur edilebilen kimselerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتُلْقٰى ف۪ي جَهَنَّمَ مَلُوماً مَدْحُوراً
Bu cümle öncesinde geçen nehiy cümlesine atfedilmiştir. Böylece ألّا تَعْبُدُوا إلّا إيّاهُ (İsra Suresi, 23) cümlesinin içeriğini tekid etmektedir. Bu mananın tekrarı tevhid emrinin ve buna tertip edilen Cehennemde aşağılanarak ebedi olarak kalma cezasıyla tehdidin önemi dolayısıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Atıfla gelen cümle, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Rab isminden lafza-ı celâle iltifat sanatı vardır.
مَعَ mekan zarfı, iki mef’ûle müteaddi olan لَا تَجْعَلْ fiilinin mahzuf mukaddem ikinci mef’ûlüne mütealliktir. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مَعَ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
اِلٰهاً ’in tenkiri tahkir ve kesret ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umumun selbine işarettir.
اٰخَرَ kelimesi, اِلٰهاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فَتُلْقٰى ف۪ي جَهَنَّمَ مَلُوماً مَدْحُوراً cümlesine dahil olan فَ sebebiyyedir. Gizli أنْ ‘le masdar yaptığı cümle nehiyden anlaşılan masdar manasına matuftur.
فَتُلْقٰى fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
مَلُوماً - مَدْحُوراً kelimeleri haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
ف۪ي جَهَنَّمَ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Cehennem hakiki manada içine girmeye müsait değildir. Cehennem burada kapalı bir mekana benzetilmiştir. Cehennemle oraya atılan kişi arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Cehenneme atılma hallerinin مَلُوماً ve مَدْحُوراً şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
رَبُّكَ - اللّٰهِ - اِلٰهاً ve مَلُوماً - مَدْحُوراً gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cenab-ı Hak bu ayetlerde, yirmibeş çeşit mükellefiyeti bir araya toplamıştır: Birincisi; “Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme.” (İsra Suresi, 22) ifadesidir. Cenab-ı Hakk'ın, “Rabbin, kendinden başkasına kulluk etmeyin.” diye hükmetti (İsra Suresi, 23) buyruğu, Allah'a ibadeti emretme ve başkasına ibadeti nehyetme gibi iki mükellefiyeti ihtiva eden bir ifadedir. “Ana babaya iyi muamele edin.” (İsra Suresi, 23). Cenab-ı Allah daha sonra bu iyi muamelenin ne olduğunu anlatmak için şu beş şeyi zikretmiştir: “Onlara ‘öf’ (bile) deme”; “Onları azarlama”; “Onlara güzel söz söyle.” (İsra Suresi, 23); “Onlara acıyarak tevazu kanadını indir.” ve “Ey Rabbim... Kendilerine merhamet et, de” (İsra Suresi, 24). Allah Teâlâ sonra “Hısıma, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver.” (İsra Suresi, 26) buyurmuştur. Bu da üç mükellefiyettir. Daha sonra “(Malını) israf ile saçıp savurma.” (İsra Suresi, 26) Sonra “Şayet Rabbinden umduğun rahmeti arayarak onlardan sarf-ı nazar edersen kendilerine yumuşak söz söyle.” (İsra Suresi, 28) buyurmuştur. Bu, on dördüncü mükellefiyettir. Bunun peşinden, “Elini, boynuna bağlı olarak asma, onu büsbütün de açıp saçma, yoksa pişman bir vaziyette oturup kalırsın.” (İsra Suresi, 28) buyurmuştur ki bu da on beşincisidir. Sonra “Evladlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyiniz.” (İsra Suresi, 31) buyurmuştur. “Allah'ın haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın.” (İsra Suresi, 33) “Kim mazlum olarak öldürülürse Biz onun velisine bir selahiyet veririz.” (İsra Suresi, 33) buyurmuştur. “O da katilde israf etmesin.” ifadesi, daha sonra “Ahdi yerine getirin.” (İsra Suresi, 34) buyurmuştur. “Ölçtüğünüz vakit, ölçeği tam yapın.” (İsra Suresi, 35) “Doğru terazi ile tartın.” (İsra Suresi, 35) “Senin için hakkında bir bilgi olmayan şeyin ardına düşme.” (İsra Suresi, 36) buyurmuştur. “Yeryüzünde kibr-ü azametle yürüme.” (İsra Suresi, 37) “Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme.” (İsra Suresi, 39) buyurmuştur ki bu, yirmi beşincisidir. Binaenaleyh Allah Teâlâ bütün bunları, bu ayetlerde birlikte zikretmiş ve “Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme. Sonra kınanmış ve kendi başına (yardımsız) bırakılmış olursun.” (İsra Suresi, 22) buyurarak başlamış, yine “Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme ki sonra yerilmiş ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.” (İsra Suresi, 39) ifadesi ile hitâma erdirmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada yasaklanmaktan maksat, insanın kendi tarafından, melekler ve diğer insanlar tarafından kınanmasıdır. Allah Teâlâ, burada, kendisine şirk koşanı tahkir için ele alınıp yakılmak için fırına atılan oduna benzetmiştir. Tevhid, iyiliklerin aslı olduğu gibi şirk de kötülüklerin aslıdır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَن۪ينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ اِنَاثاًۜ اِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلاً عَظ۪يماً۟ ٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَفَأَصْفَاكُمْ | size seçti, (öyle) mi? |
|
| 2 | رَبُّكُمْ | Rabbiniz |
|
| 3 | بِالْبَنِينَ | oğulları |
|
| 4 | وَاتَّخَذَ | ve edindi (kendisine) |
|
| 5 | مِنَ | -den |
|
| 6 | الْمَلَائِكَةِ | melekler- |
|
| 7 | إِنَاثًا | kadınlar |
|
| 8 | إِنَّكُمْ | gerçekten siz |
|
| 9 | لَتَقُولُونَ | söylüyorsunuz |
|
| 10 | قَوْلًا | bir söz |
|
| 11 | عَظِيمًا | büyük (çok tehlikeli) |
|
اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَن۪ينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ اِنَاثاًۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ istinafiyyedir. اَصْفٰيكُمْ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
رَبُّكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَن۪ينَ car mecruru اَصْفٰيكُمْ fiiline müteallik olup cer alameti ي ‘dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûle mütealliktir. اِنَاثاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصْفٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صفو ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اتَّخَذَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلاً عَظ۪يماً۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كُمْ muttasıl zamiri, اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. تَقُولُونَ قَوْلاً عَظ۪يماً۟ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَقُولُونَ fiili ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğu و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْلاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. عَظ۪يماً۟ kelimesi قَوْلاً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir.Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَظ۪يماً۟ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. Benzeyen sıfat demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَن۪ينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ اِنَاثاًۜ
فَ , istînâfiyye, hemze inkârî istifham harfidir. Ayetin ilk cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle, istifham üslubunda gelmiş olsa da durumun imkânsız olduğunu bildirme, tahkir ve azarlama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
رَبُّكُمْ şeklinde Rab isminin, Allah'ın kızı olduğunu söyleyenlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası, tahkir ve sapkınlıklarında ne kadar ileri gittiklerine işaret vardır.
وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ اِنَاثاً cümlesi, atıf harfi وَ ’la اَصْفٰيكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Istifhama dahildir. Her iki cümle de müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrara işaret etmiştir.
اِنَاثاً - الْبَن۪ينَ kelimeleri arasında tezat ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu hemze, bozukluğu aşikâr olan bir inanç hakkında soru sorma üslubunda gelmiş olan ama ret ve inkâra delalet eden bir hemzedir. Böylesi bir inancın sahibine ise ancak, en hakaret edici bir biçimde cevap verilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu, meleklerin Allah'ın kızı olduğunu söyleyen müşriklere hitaptır.(Ebüssûud,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلاً عَظ۪يماً۟
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ , isim cümlesi, haberin fiil olarak gelişi ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
لَتَقُولُونَ قَوْلاً عَظ۪يماً۟ cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl olan قَوْلاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik, tahkir ifade eder.
عَظ۪يمًا kelimesi قَوْلاً için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
تَقُولُونَ - قَوْلاً kelimelerinde iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُواۜ وَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا نُفُوراً ٤١
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُواۜ
وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
Fiil cümlesidir. صَرَّفْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي هٰذَا car mecruru صَرَّفْنَا fiiline mütealliktir. الْقُرْاٰنِ kelimesi هٰذَا ’den bedel veya atf-ı beyan olup kesra ile mecrurdur.
لِ harfi, يَذَّكَّرُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ile صَرَّفْنَا fiiline mütealliktir.
يَذَّكَّرُوا fiili ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَذَّكَّرُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir. Aslı يَتَذَكَّرُونَ şeklindedir. تَ harflerinden biri hazf edilmiştir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
صَرَّفْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صرف ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا نُفُوراً
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. İstînâfiyye olması da caizdir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَز۪يدُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen merfûdur.
اِلَّا hasr edatıdır. نُفُوراً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُواۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan لَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُواۜ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
صَرَّفْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
الْقُرْاٰنِ ’ın هٰذَا ile işaret edilmesi tazim, önemini belirtmek ve dikkatleri toplamak içindir. الْقُرْاٰنِ , işaret isminden bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İşaret isminde istiare vardır. هٰذَا ile o sırada yazılı metin halinde olmayan Kur'an’a işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ ibaresindeki ف۪ي harfinde de istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilen Kur'an, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Kur'an, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَذَّكَّرُوا cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte صَرَّفْنَا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Önceki ayetteki gaib zamirden, bu ayette azamet zamirine iltifat edilmiştir. Muhataptan gaibe veya müşriklere hitaptan müminlere hitaba geçiş iltifat sanatıdır.
الْقُرْاٰنِ - لِيَذَّكَّرُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يَذَّكَّرُوا fiili تفعيل babındadır. تفعيل babı, fiil, fail veya mef‘ûlde kesret ifade eder.
لِيَذَّكَّرُوا ’deki zamir اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَن۪ينَ (İsra Suresi, 40) ayetindeki sözün delaletiyle bilinen makama aittir. Yani bu sözle azarlanan muhataplara hatırlatmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَدْ harfi mazi fiilin önüne geldiğinde tahkik ve takrib (olayın yaklaştığını), muzari fiilin önüne geldiğinde fiilin vuku bulma ihtimalinin azlığını ifade eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C.1, s. 459)
Buradaki ولقد صرفناه kavlinden murad indirmek demektir. Yani bu manayı indirilen kitabın bir çok yerlerinde zikrettik, tekrar tekrar ele aldık. Zamirin terkedilmesi ise meselenin zaten bilinir olması sebebiyledir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t- tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Bil ki تصريف kelimesi Arapçada, bir şeyi bir yönden başka bir yöne döndürmekten ibarettir. Rüyaları evirip çevirme, işleri evirip çevirme gibi. İşte, Arapçadaki esas mana budur. Daha sonra ise تصريف kelimesi, beyan etme manasından kinaye kılınmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا نُفُوراً
وَ , istînâfiyyedir. Haliyye olması da caizdir. Kasrla tekid edilmiş muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
مَا ve اِلَّٓا ile oluşan kasr, fiille mef’ûlu arasındadır. يَز۪يدُهُمْ maksur/sıfat, نُفُوراً maksurun aleyh / mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
Kur'anın onların nefretlerini arttırdığını etkili ve kesin bir şekilde belirtmiş olur.
İkinci mef’ûl olan نُفُوراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder.
وَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا نُفُوراً sözü onların haline taaccüptür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذاً لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلاً ٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | لَوْ | eğer |
|
| 3 | كَانَ | olsaydı |
|
| 4 | مَعَهُ | O’nunla beraber |
|
| 5 | الِهَةٌ | ilahlar |
|
| 6 | كَمَا | gibi |
|
| 7 | يَقُولُونَ | dedikleri |
|
| 8 | إِذًا | o zaman |
|
| 9 | لَابْتَغَوْا | onlar da ararlardı |
|
| 10 | إِلَىٰ |
|
|
| 11 | ذِي | sahibine |
|
| 12 | الْعَرْشِ | Arşın |
|
| 13 | سَبِيلًا | bir yol |
|
قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذاً لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلاً
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavl, لَوْ كَانَ مَعَهُٓ ’dır. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
مَعَ mekân zarfı كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اٰلِهَةٌ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
كَ harf-i cerdir. مَا ve masdar-ı müevvel, كَ harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; لو كان معه آلهة كونا كقولهم (Dedikleri gibi O’nunla beraber ilâhlar olsaydı…) şeklindedir.
يَقُولُونَ fiili نَ ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِذاً cevap harfidir. لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
ابْتَغَوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِلٰى ذِي car mecruru mahzuf fiile müteallik olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan cer alameti ي ’dir. الْعَرْشِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. سَب۪يلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
ابْتَغَوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذاً لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلاً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayetin başında قُلْ emrinin bulunması mekulü’l-kavlin Allah katında bir önemi ve şanı, ciddiyeti bulunduğuna işaret eder.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذاً لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلاً terkibi, şart üslubunda gelmiştir.
لَوۡ gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır.
لَوْ harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ [Onların dediği gibi Allah ile birlikte ilâhlar olsaydı] cümlesi, farzetme ve varsayım ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
لَوْ harfi, imtinadan dolayı imtinadır. Yani şartın imtinasından dolayı cevabın imtinasına delalet eder. Mazi manasında şart harfidir. إنْ harfinin aksine muzariyi maziye çevirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 478- 479)
Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ , şarttır.
Cümlede, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatı vardır. مَعَهُٓ , nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اٰلِهَةٌ , muahhar ismidir.
مثل manasındaki teşbih harfi كَ ve mecrur mahaldeki masdar harfi مَٓا , başındaki harf-i cerle mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri şöyledir: لو كان معه آلهة كونا كقولهم [Dedikleri gibi O’nunla beraber ilâhlar olsaydı…) şeklindedir.
Şartın cevabı olan ve لَ karinesiyle gelen اِذاً لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلاً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümledeki اِذاً , cevap harfidir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مَعَهُٓ - ذِي الْعَرْشِ kelimeleri arasında izmârdan ve izhâra güzel bir iltifat sanatı vardır.
Ayette istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلاً [O zaman Arşın mutlak sahibine bir yol ararlardı] ifadesi sözlerine cevaptır ve لَوْ ’in cezasıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُواًّ كَب۪يراً ٤٣
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُواًّ كَب۪يراً
Fiil cümlesidir. سُبْحَانَهُ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, نسبح (tesbih ederiz) şeklindedir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَعَالٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. مَا müşterek ism-i mevsûl عَنْ harf-i ceriyle تَعَالٰى fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَقُولُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğu و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عُلُواًّ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. كَب۪يراً kelimesi عُلُواًّ ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَب۪يراً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُواًّ كَب۪يراً
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَهُ ifadesi, takdiri نسبّح (Tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُواًّ كَب۪يراً cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlü mutlakla tekit edilmiştir.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَّا , harf-i cerle تَعَالٰى fiiline mütealliktir. Sılası olan يَقُولُونَ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı ألعلْوٌ yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu hakkında ألعلْوٌ istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212)
سُبْحَانَهُ - تَعَالٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَب۪يراً kelimesi, تَعَالٰى için mef’ûlü mutlak olan عُلُواًّ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
تَعَالٰى - عُلُواًّ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عُلُواًّ - كَب۪ير ve سُبْحَانَهُ - تَعَالٰى kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Tesbih, Allah'ı, kendisine yakışmayan şeylerden tenzih etmek demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
سُبْحَانَهُ cümle-i mûteriza olup zalimlerin iddialarının batıl olduğunu açıklar. Ebüssuûd şöyle der: سُبْحَانَ kelimesinin سبح ’dan türemiş, تفعيل kalıbına nakledilmiş ve masdara dönüşmüş olmasında kimseye gizli kalmayan belli bir tenzih ifadesi vardır. Manası şöyledir: “Allah'ı O’na yakışır bir şekilde tenzih ederim.” (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Rum/40)
Cenab-ı Hak, عُلُواًّ kelimesini تَعَالٰى fiilinin mef'ûl mutlakı kılarak, عُلُواًّ كَب۪يراً buyurdu. Halbuki bu fiilin mef'ûlu mutlakı olarak, تَعَالٰياًّ كَب۪يراً denilmesi, gerekirdi. Fakat Kur'an'da bunun başka benzerleri vardır. Mesela, “Allah sizi yeryüzünde bitki gibi bitirip yetiştirdi.” (Nuh Suresi/17) ayetinde de böyledir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَب۪يراً kelimesi ile de Yüce Allah'ın büyüklük ve Kibriya sıfatlarıyla muttasıf bulunduğunu, söylenenlerden tamamen beri olduğunu çok daha aşırı bir ifade ile anlatmak manasına gelmektedir. Allah, müşriklerin kendisi hakkında ileri sürdükleri nitelemelerden tamamen uzaktır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | تُسَبِّحُ | tesbih ederler |
|
| 2 | لَهُ | O’nu |
|
| 3 | السَّمَاوَاتُ | gök |
|
| 4 | السَّبْعُ | yedi |
|
| 5 | وَالْأَرْضُ | ve yeryüzü |
|
| 6 | وَمَنْ | ve kimseler |
|
| 7 | فِيهِنَّ | bunların içindeki |
|
| 8 | وَإِنْ | ve yoktur |
|
| 9 | مِنْ | hiçbir |
|
| 10 | شَيْءٍ | şey |
|
| 11 | إِلَّا |
|
|
| 12 | يُسَبِّحُ | tesbih etmeyen |
|
| 13 | بِحَمْدِهِ | hamd ile |
|
| 14 | وَلَٰكِنْ | ama |
|
| 15 | لَا |
|
|
| 16 | تَفْقَهُونَ | siz anlamazsınız |
|
| 17 | تَسْبِيحَهُمْ | onların tesbihlerini |
|
| 18 | إِنَّهُ | şüphesiz O |
|
| 19 | كَانَ |
|
|
| 20 | حَلِيمًا | halimdir |
|
| 21 | غَفُورًا | çok bağışlayandır |
|
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ
Fiil cümlesidir. تُسَبِّحُ damme ile merfû muzari fiildir. لَهُ car mecruru تُسَبِّحُ fiiline mütealliktir. السَّمٰوَاتُ fail olup damme ile merfûdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
السَّبْعُ kelimesi السَّمٰوَاتُ ’nun sıfatı olup damme ile merfûdur. الْاَرْضُ atıf harfi وَ ’la السَّمٰوَاتُ ’ye matuftur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ atıf harfi وَ ’la السَّمٰوَاتُ ’ye matuftur. ف۪يهِنَّ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُسَبِّحُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi سبح ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ harf-i ceri zaiddir. شَيْءٍ lafzen mecrur, mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. يُسَبِّحُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُسَبِّحُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِحَمْدِه۪ car mecruru failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrak harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
تَفْقَهُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَسْب۪يحَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle, اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. حَل۪يماً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. غَفُوراً ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
حَل۪يماً - غَفُوراً kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ
Ayet, ta’lil hükmünde istînâf cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَهُ car mecruru faile takdim edilmiştir. Tahsis ifade eder. ‘Sadece onu tesbih ederler, başkasını değil’ manası vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَهُ car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan faillere takdim edilmiştir.
وَالْاَرْضِ ‘nin السَّمٰوَاتِ ‘ye atfı, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
Faile matuf olarak merfû mahaldeki müşterek ism-i mevûl مَنْ ’in sılası mahzuftur. Sılası mahzuftur. ف۪يهِنَّ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Tesbih edenlerin semavat, arz ve onlardaki herkes olarak sayılması taksim sanatıdır.
ف۪يهِنَّ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. Gökyüzü ve yeryüzüne aid zamire dahil olan ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve murâât-i nazîr sanatları vardır.
Yedi gök, yer ve bunlarda olan melekler, insanlar ve cinler, O'nu tesbih ederler. Buna göre tesbihten murad, umumi bir mecaz yoluyla söz lisanını da hal lisanını da kapsayan bir manadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
Cümle, atıf harfi وَ ’la …تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ cümlesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar iade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyh konumundaki شَيْءٍ ’e dahil olan مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelam olan يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنْ nefy harfi ve اِلَّا hasr harfi ile oluşmuş kasr, mübteda ve haber arasındadır.
شَيْءٍ maksûr/mevsuf, يُسَبِّحُ maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder. Menfi siyakta tenkir, umumun selbine işarettir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade eder. Bu cümle, اِنَّ , isim cümlesi, isnadın tekrar edilmesi, zaid harf ve kasr sebebiyle birden çok unsurla tekid edildiğinden çok muhkem/ sağlam bir ifadedir.
Veciz ifade kastına matuf بِحَمْدِه۪ izafetinde, Allah Teâlâya ait zamire muzâf olması حَمْدِ için tazim ve tekrim ifade eder.
يُسَبِّحُ - بِحَمْدِه۪ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu, onların Allah'ı tesbih ettiklerine, ama onların tesbihlerinin bizlerce anlaşılamayacağına delalet eder. Dolayısıyla bu ayette bahsedilen tesbihin, o varlıkların Allah'ın kudret ve hikmetine delalet etmesinden başka birşey olması gerekir. Kâfirler her ne kadar dilleri ile alemin bir ilâhı olduğunu söylüyorlarsa da onun varlığına delalet eden çeşitli deliller üzerinde tefekkür etmiyorlar.
Ayetteki yedi gökle, yer ve bunların içinde bulunanlar onu tesbih ederler cümlesi, bu tesbihin göklere, yere ve orada bulunan mükelleflere ait olduğunu açıkça göstermektedir. Halbuki biz, cansızlara izafe edilen tesbihin ancak Allah'ın münezzeh olduğuna delalet eden şeyler manasında olduğunu söylemiştik. Tesbihi, bu manaya almak mecazdır. Fakat mükelleflerden sadır olan ve onların bizzat dilleriyle subhanallah demeleri manası ise tesbihin hakiki manasıdır. Binaenaleyh bu durumda bir “tesbih” lafzının, aynı anda hem hakiki hem de mecazi manada kullanılmış olması gerekir ki bu, fıkıh usulünün delillerine göre batıldır, caiz değildir. Dolayısıyla bu tesbihi, böyle bir mahzur meydana gelmemesi için, insanlar hakkında değil de yerde ve gökte bulunan cansızlar hakkında mecazi manaya hamletmek daha evladır. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la öncesine atfedilmiştir. İstidrak harfi لٰـكِنْ ’in dahil olduğu menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يُسَبِّحُ - تَسْب۪يحَهُمْ - تُسَبِّحُ kelimeleri arasında cinas- iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لٰكِنْ şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1, s. 475)
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin iki haberi olan غَفُوراً - حَل۪يماً kelimelerinin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
غَفُورا ve حَل۪يماً sıfatları mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Mübalağalı ism-i fail kalıbı, bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً cümlesi istînâfiyyedir. Şayet Allah onlara hoşgörülü davranıp mühlet vermeseydi, bu sözleri dünyada onlar için acele bir cezayı gerektirirdi. Allahın onları affetmesi için bu sözlerini terk etmelerine yönelik bir tarizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَاباً مَسْتُوراًۙ ٤٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | ve zaman |
|
| 2 | قَرَأْتَ | okuduğun |
|
| 3 | الْقُرْانَ | Kur’an |
|
| 4 | جَعَلْنَا | çekeriz |
|
| 5 | بَيْنَكَ | seninle (aranıza) |
|
| 6 | وَبَيْنَ | arasına |
|
| 7 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 8 | لَا |
|
|
| 9 | يُؤْمِنُونَ | inanmayan(ların) |
|
| 10 | بِالْاخِرَةِ | ahirete |
|
| 11 | حِجَابًا | bir perde |
|
| 12 | مَسْتُورًا | gizli |
|
وَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَاباً مَسْتُوراًۙ
وَ istînâfiyyedir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قَرَأْتَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَرَأْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. الْقُرْاٰنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı جَعَلْنَا بَيْنَكَ ‘dir.
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَكَ mekân zarfı, جَعَلْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَيْنَ mekân zarfı, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْاٰخِرَةِ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir. حِجَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَسْتُوراً kelimesi حِجَاباً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَسْتُوراً ; sülâsî mücerredi ستر olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَاباً مَسْتُوراًۙ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen ayette اِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ cümlesi şarttır. Şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfı اِذَا ‘nın müteallakı, şartın cevap cümlesidir.
اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِذَا kelimesi, gelecek zaman için şart manası taşır. Arkasından muzari manasında gelen mazi fiil, bu fiilin kesinlikle vuku bulacağına işaret etmek içindir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi 15, s. 171)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَاباً مَسْتُوراًۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
جَعَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ mekan zarfları, ihtimam için mef’ûl olan حِجَاباً ’e takdim edilmiştir.
بَيْنَ ’nin muzâfun ileyhi konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَسْتُوراً , mef’ûl olan حِجَاباً için sıfattır. Sıfat, mevsufun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette azamet zamirine iltifat edilmiştir.
قَرَأْتَ - الْقُرْاٰنَ kelimelerinde iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, بَيْنَ ’nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
حِجَاباً - مَسْتُوراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
حِجَاباً - مَسْتُوراً kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tâhir b. ‘Âşûr, hicabın مَسْتُوراً kelimesiyle nitelendirilmesinin mübalağa için olduğu görüşündedir. Yani “o örtüsü içerisinde öyle örtülmüştür ki sanki o örtü de bir örtüyle örtülmüştür” demek suretiyle ساترا anlamını tercih ettiği görülmektedir.
Bu ayette ism-i fâil olan ساترا yerine ism-i mef‘ûl olan مَسْتُوراًۙ kelimesinin kullanılması hasebiyle mecâz-ı aklî vardır. Alakası fâiliyyedir. Fâiliyye alakası, fail için bina edilmiş bir vasıf veya fiilin mef’ûle isnâd edilmesi, başka bir deyişle ism-i mef‘ûl zikredilip ism-i fâil kastedilmesidir. (Süleyman Recep Çıbıklı, Söz Sanatları Açısından Meâl Problemleri)
Burada örtülen şey hicap değil, iman etmeyenlerdir. Hicap, örtme fiilini işleyen faildir ve örtülen şey değildir. مَسْتُوراً [örtülü] kelimesi ile bu kelimenin naib-i faili (bilindiği gibi ismi mef'ûller meçhul fiil gibi amel ederler ve buradaki gibi sıfat olduklarında naib-i fail alırlar) olan حِجَاباً kelimesi arasındaki mülâbeset, fiil ile faili arasındaki mülâbesettir. İsnadın bu şekilde haddini aşması; yani muktezâ-i zâhire uygun gelmemesi, iman etmeyenlerin kalplerinin kasveti ve iman etmemekteki inatlarını mübalağalı bir şekilde ifade etmek içindir. Sanki onların büyüklenmesi ve inatları öyle bir seviyeye ulaşmış ki artık geri dönemeyecekleri bir şekilde onları bir örtü şeklinde örtmüş. Hatta hicap bile onların büyüklenmeleri ve inatlarıyla örtülmüş. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Önceki ayete atfedilen ayet şart üslubuyla gelmiş haber cümlesidir.
اِذَا umumiyetle şart manasını içine alarak istikbal için zarf edatı şeklinde kullanılır. Sadece fiil cümlesinin başına gelir. اِذَ , muzari fiilde olduğu gibi mazi, istikbal ve hal ifade eden durumlarda istimrar için kullanılır. اِنْ edatının aksine kesinlik, zan ve vukuu çokça olma ihtimali taşıyan fiillerle birlikte kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C. 1, s. 405 - 407)
وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُوراً ٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَجَعَلْنَا | ve kılarız (koyarız) |
|
| 2 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 3 | قُلُوبِهِمْ | kableri |
|
| 4 | أَكِنَّةً | kabuklar |
|
| 5 | أَنْ |
|
|
| 6 | يَفْقَهُوهُ | onu anlamalarına engel olacak |
|
| 7 | وَفِي | ve |
|
| 8 | اذَانِهِمْ | kulaklarına |
|
| 9 | وَقْرًا | bir ağırlık |
|
| 10 | وَإِذَا | ve zaman |
|
| 11 | ذَكَرْتَ | andığın |
|
| 12 | رَبَّكَ | Rabbini |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | الْقُرْانِ | Kur’an’da |
|
| 15 | وَحْدَهُ | birliğini |
|
| 16 | وَلَّوْا | dönüp |
|
| 17 | عَلَىٰ |
|
|
| 18 | أَدْبَارِهِمْ | arkalarına |
|
| 19 | نُفُورًا | kaçarlar |
|
وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى قُلُوبِهِمْ car mecruru جَعَلْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَكِنَّةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, mef’ûlun lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf hazf edilmiştir. Takdiri; خشية أن يفقهوه أو كراهة (anlamalarından ya da nefret etmelerinden korkarak) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَفْقَهُوهُ fiili ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ car mecruru, atıf harfi وَ ’la عَلٰى قُلُوبِهِمْ ’e matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَقْراً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.
2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı
1) Harfi cersiz kullanımı: Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:
a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır. b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.
c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.
d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır. e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır. Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُوراً
وَ atıf harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ذَكَرْتَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ذَكَرْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فِي الْقُرْاٰنِ car mecruru ذَكَرْتَ fiiline mütealliktir. وَحْدَهُ kelimesi رَبَّكَ ’nin hali olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُوراً ‘dir.
وَلَّوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ car mecruru وَلَّوْا ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نُفُوراً hal olup fetha ile mansubdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ
Ayet, önceki ayetteki şartın cevabına hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَكِنَّةً ‘in, mukaddem mahzuf haline müteallik olan عَلٰى قُلُوبِهِمْ car-mecruru, konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَفْقَهُوهُ cümlesi, masdar teviliyle mef’ûlün lieclih konumundadır. Masdar-ı müevvel, takdiri خشية (korkarak, çekinerek) olan mahzuf muzâfın, muzâfun ileyhidir. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً ibaresi, aynı üslupta gelerek عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً ibaresine atfedilmiştir.
Mef’ûl olan اَكِنَّةً ve وَقْراً kelimelerindeki nekrelik kesret ve nev ifade eder.
عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً ve ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراً ifadelerinde istiare vardır. Çünkü burada gerçek manada kalp üzerinde perde, kulakta da ağırlık yoktur. Anlatılmak istenen şudur: Allah Teâlâ Peygamberine, onlara duyurup dinletmek üzere Kur'an’ı okumasını emredince, Kur'an’ı dinlemeyi katlanılmaz bir şey olarak bulmuşlar; bu sebeple de kalpleri üzerinde onu öğrenmeye mani bir perde, kulaklarında da onu anlamaya engel bir ağırlık bulunan kimseler gibi olmuşlardır. Şu var ki bütün bunları onlar, bizzat kendileri yapmış ve seçimleri sebebiyle sorumlu duruma düşmüşlerdir. Durum böyle olmasaydı Kur'an’a sırt döndükleri için yerilmezler, onu dinlemekten kaçınmaları hususunda mazur sayılırlardı. (Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları)
ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ ifadesindeki ف۪ٓي harfinde de istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla اٰذَانِهِمْ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kulak, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu kimselerin ne denli duyarsız olduklarına işaret etmek için bu üslup kullanılmıştır.
قُلُوبِهِمْ - اٰذَانِهِمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ifadeler, onların Peygamberimiz (s.a.v) hakkında son derece cahil olduklarını, kalplerinin Kur'an’ı anlamaktan gayet uzak olduğunu ve kulaklarının onu hemen reddettiğini anlatan temsillerdir.
Bunların zikredilmesinin sebebi, onların, hal lisanının tesbihini anlamadıkları beyan edildikten sonra söz lisanının tesbihini de anlamadıklarını beyan etmek ve bir de şu gerçeği bildirmek içindir. Bu tesbih öylesine açıktır ki ancak duyuları iptal eden kuvvetli bir engelden dolayı anlaşılmaması tasavvur edilebilir. Ayrıca onların bu halinin de daha önce zikredilen hallerinden daha çirkin olduğuna dikkat çekilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُوراً
وَ atıf harfidir. Şart üslubundaki terkip, önceki ayetteki وَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ cümlesi şarttır. Şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfı اِذَا ‘nın müteallakı, şartın cevap cümlesidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
اِذَا kelimesi, gelecek zaman için şart manası taşır. Arkasından muzari manasında gelen mazi fiil, bu fiilin kesinlikle vuku bulacağına işaret etmek içindir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi 15, s. 171)
اِذَا ‘nın muzafun ileyhi olan ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
ف۪ي الْقُرْاٰنِ ibaresindeki ف۪ي harfinde de istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilen Kur'an, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Kur'an, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafetinde Rab isminin Hz. Peygambere aid zamire muzaf olmasıyla Hz. Peygambere, şan ve şeref kazanmıştır. Bu izafet Allah’ın ona lütuf ve ihsanla muamele ettiğine işarettir.
رَبَّكَ ‘den hal konumundaki وَحْدَهُ , izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan وَحْدَ , tazim edilmiştir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُوراً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Hal olan نُفُوراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
وَلَّوْا - اَدْبَارِهِمْ ve ذَكَرْتَ - الْقُرْاٰنِ kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
التَّوَلِّي kelimesi, gazapla ayrılmak demektir. Mecazen ‘bir şeye ilgisiz davranmak’ manasında kullanılır. (Aşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)Araf/79
نُفُوراً kelimesi, tıpkı شاهد ـ شهود (şahit olan- şahit olanlar); راكع ـ ركوع (rükûya varan, rükûya varanlar); ساجد ـ سجود (secde eden-secde edenler) ve قاعد ـ قعود (oturan- oturanlar) kelimelerinde olduğu gibi نافر kelimesinin çoğuludur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِه۪ٓ اِذْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَ وَاِذْ هُمْ نَجْوٰٓى اِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً ٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | نَحْنُ | biz |
|
| 2 | أَعْلَمُ | gayet iyi biliyoruz |
|
| 3 | بِمَا | ne sebeple |
|
| 4 | يَسْتَمِعُونَ | dinlediklerini |
|
| 5 | بِهِ | onların |
|
| 6 | إِذْ |
|
|
| 7 | يَسْتَمِعُونَ | dinlerken |
|
| 8 | إِلَيْكَ | seni |
|
| 9 | وَإِذْ | ve zaman |
|
| 10 | هُمْ | onlar |
|
| 11 | نَجْوَىٰ | fısıldaşırken |
|
| 12 | إِذْ | zaman |
|
| 13 | يَقُولُ | dedikleri |
|
| 14 | الظَّالِمُونَ | zalimlerin |
|
| 15 | إِنْ |
|
|
| 16 | تَتَّبِعُونَ | siz uymuyorsunuz |
|
| 17 | إِلَّا | başkasına |
|
| 18 | رَجُلًا | bir adamdan |
|
| 19 | مَسْحُورًا | büyülenmiş |
|
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِه۪ٓ اِذْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَ وَاِذْ هُمْ نَجْوٰٓى اِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْلَمُ haber olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ismi mevsûl بِ harf-i ceriyle اَعْلَمُ ’ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَسْتَمِعُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَسْتَمِعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ٓ car mecruru يَسْتَمِعُونَ fiiline mütealliktir.
اِذْ zaman zarfı, اَعْلَمُ ’ye mütealliktir. يَسْتَمِعُونَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَسْتَمِعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru يَسْتَمِعُونَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذْ zaman zarfı, اَعْلَمُ ’ye mütealliktir. اِذْ ile başlayan isim cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. نَجْوٰٓى haber olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
اِذْ zaman zarfı وَاِذْ هُمْ نَجْوٰٓى sözünden bedeldir. يَقُولُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. الظَّالِمُونَ fail olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Mekulü’l-kavl اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً ’dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَتَّبِعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. رَجُلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَسْحُوراً kelimesi رَجُلاً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَمِعُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سمع ’dır.
تَتَّبِعُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dır.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
الظَّالِمُونَ ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْلَمُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَسْحُوراً ; sülâsî mücerredi سحر olan fiilin ism-i mef’ûludur.
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِه۪ٓ اِذْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَ وَاِذْ هُمْ نَجْوٰٓى اِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ, ilmini mübalağa yoluyla ifade etmek için müsnedi ism-i tafdil vezninde gelmiş isim cümlesini tercih etmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle اَعْلَمُ ’ya mütealliktir. Sılası olan يَسْتَمِعُونَ بِه۪ٓ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Zaman zarfı اِذْ , fiil gibi amel eden اَعْلَمُ ’ya mütealliktir. اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَ cümlesi, müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَسْتَمِعُونَ بِه۪ٓ sözündeki بِ harf-i ceri mülâbese içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Birincisine matuf ikinci zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan هُمْ نَجْوٰٓى cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan نَجْوٰٓى , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
İkincisinden bedel olan üçüncü zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan يَقُولُ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً cümlesi, kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefy harfi مَا ve istisna edatı ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır.
تَتَّبِعُونَ maksûr/sıfat, رَجُلاً مَسْحُوراً maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef’ûllere değil zikredilen mef’ûle tahsis edilmiştir. O mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır.
Kasr cümlesinde çoğunlukla olumlu mana açıkça ifade edilirken olumsuz mana zımnen ifade edilir. Bu üslupta îcâz ve mübalağa vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sözü geçen kişilerden tahkir ve tevbih amacıyla, zamir makamında zahir isimle zalimler olarak bahsedilmesi, izmardan sonra izhar babında ıtnâb ve iltifat sanatıdır.
إذْ يَقُولُونَ değil de اِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ buyurularak zamir makamında izhar gelmiştir. Böylece onların bu sözleri söylemelerine sebep olan şeyin zulüm yani şirk olduğuna delalet edilmiştir. Çünkü şirk zulümdür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَسْحُوراً , mef’ûl olan رَجُلاً için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Zalimlerin sözlerindeki رَجُلاً kelimesinin nekre gelmesi cins ifade eder. Mütekellimin tahkir amacına matuftur.
يَسْتَمِعُونَ - اِذْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
نَجْوٰٓى ifadesinde istiare vardır. Çünkü takva kelimesi gibi masdardır. Bu tür nitelemede, yapmakta oldukları fısıldaşmaların ve aralarında gizli tuzak ve plan çevirmelerin çokluğu belirtildiğinden dolayı onların tutumu (bu şekilde) masdar (bir kelime) ile anlatılmıştır. Çünkü masdarların (insanlardaki bir eyleme) sıfat olarak kullanılması, onlarla nitelenen mevsufun güçlü olduğuna delalet eder. Bu, Arapların رجل رضا ve قوم عدل (Rıza adamı ve adalet topluluğu), (yani rızası çok bir adam ve çok adil bir topluluk) ve benzeri sözleri gibidir. Örnekteki رضا ve عدل masdarları abartılı /vurgulu anlatım bildiren sıfatlar olarak kullanıldığı gibi نَجْوٰٓى da öyle olup (sürekli fısıldaşanlar) demektir. (Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları)
نَجْوٰٓى kelimesi, المُناجاةِ ’nin masdar ismidir. Kur'an-ı dinlerken ne kadar çok fısıldaştıklarını mübalağalı olarak ifade için masdar ismi ile haber verilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Velîd b. Muğîre’nin de “Vallahi! Onun söylediği sözlerde bir tatlılık, ferahlık var. Onun söylediği sözün dalları yaprak verirken kökü bereket saçıyor. O yücedir ondan daha üstünü yoktur.” (İbni Kesîr) şeklindeki sözleri de Kureyş büyüklerinin Kur’an’ın beyanı karşısındaki hayranlıklarını açıkça ortaya koyan örneklerdendir.
Kur'anî anlatım, maksatlı sanatsal bir anlatımdır. İçindeki her lafız ve hatta her harf, maksatlı ve sanatsal bir üslupla vaz edilmiştir. Bu noktada sadece tek bir ayet veya tek bir sure yerine Kur'anî anlatımın tamamı gözetilmiştir. (İzzet Marangozoğlu, Beyânî Tefsir Metodu -Fâdıl Sâlih es- Sâmerrâî Örneği, Doktora Tezi)
اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً ٤٨
اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً
Fiil cümlesidir. اُنْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
كَيْفَ istifham ismi, ضَرَبُوا fiilinin hali olarak mahallen mansubdur. ضَرَبُوا cümlesi amili اُنْظُرْ ‘un mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
ضَرَبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَكَ car mecruru ضَرَبُوا fiiline mütealliktir. الْاَمْثَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ضَلُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَط۪يعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سَب۪يلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَط۪يعُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.
Müspet mazi fiil sıygasındaki كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ cümlesi, اُنْظُرْ fiilinin mef’ûlü konumundadır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Soru ismi كَيْفَ , amili ضَرَبُوا olan mukaddem haldir. Aslında bütün mamullerin cümledeki yeri, amilinden sonra gelmesidir. Bu takdim, soru isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak taaccüb ve azarlama anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca tecahülü arif sanatı söz konusudur.
اُنْظُرْ fiilinde istiare sanatı vardır. Müşriklerin söyledikleri, hakaretleri gözle görülebilen şeyler değildir. Zikredilen görmek, fakat kastedilen, anlamak, hissetmektir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
اُنْظُرْ fiili, onların durumunun gözle görünür bir hal aldığına işarettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üsluptaki فَضَلُّوا cümlesi atıf harfi فَ ile ضَرَبُوا fiiline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Makabline matuf فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً cümlesine dahil olan فَ , sebebi müsebbebe bağlamak için gelen atıf harfidir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır. Cümle menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl olan سَب۪يلاً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Nefy sıyakında nekre umumun selbine işarettir.
سَب۪يلِ kelimesi din manasında istiaredir. سَب۪يلِ aslında yol demektir. Hedefe ulaştırmak bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstearun leh) hazf edilmiş müstearun minh kalmıştır. Veya سَبِيلُ ile yol kastedilmiş, onlar, gerçekten doğru yolu bulamamış, ne yöne gideceklerini bilemeyen insanlar yerine konmuşlardır.
وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً ٤٩
وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ’dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfı olup mukadder fiile mütealliktir. Takdiri, أنبعث (Gönderir miyiz?) şeklindedir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. كُنَّا ile başlayan isim cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنَّا nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا mütekellim zamiri كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. عِظَاماً kelimesi كُنَّا ’nın haberi olarak fetha ile mansubdur. رُفَاتاً atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Hemze istifham harfidir. İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مَبْعُوثُونَ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. خَلْقاً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri; بعثا şeklindedir. جَد۪يداً kelimesi خَلْقاً ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَبْعُوثُونَ ; sülâsî mücerredi بعث olan fiilin ism-i mef’ûludur.
وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayet, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Allah Teâlâ bu ayette müşriklerin sözlerini bildiriyor.Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli şart üslubunda gelmiştir. ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً cümlesi şarttır. Şart manası taşımayan müstakbel zaman zarfı اِذَا ’nın dahil olduğu cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve inkâr amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Aslında müşrikler soru sormamış, inkarlarını daha etkili bir üslupla dile getirmişlerdir.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
رُفَاتاً , temâsül nedeniyle nakıs fiil كَان ’nin haberi olan عِظَاماً ’e atfedilmiştir.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın takdiri, نبعث (... yeniden dirileceğiz.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevap cümlesi اِذَا ‘nın müteallakıdır.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Bu istifham, inkâr için olup bu neticeden sonra yeniden dirilmenin imkânsız olduğunu ifade etmektedir. Zira canlının tazeliği ile çürümüşün kuruluğu arasında büyük bir tezat vardır.
Yeniden dirilmenin, kemik yığını ve toprak olmak zamanıyla kayıtlandırılması, onların inkârlarının bu zamana tahsisi anlamında değildir. Zira onlar, ölümden sonra beden eski haliyle olsa da diriltilmesini inkâr ediyorlar. Fakat bu zaman ile kayıtlandırılması, yeniden dirilmeyi hayata zıt olan bir hale tevcih etmek suretiyle inkârı takviye etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً sözünde zarfın takdim edilmesi önemi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً
Önceki istifhamı tekit için gelmiş istînâf cümlesidir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Hemze inkâri istifham harfidir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olsa da soru kastı taşımayıp taaccüp ve inkâri manada geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir..
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesi اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ve mef’ûlü mutlak olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
خَلْقاً , amili لَمَبْعُوثُونَ olan mef’ûlü mutlaktır. مَبْعُوثُونَ - خَلْقاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
جَد۪يداً kelimesi, خَلْقاً için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً [Kemikler olduğumuz zaman mı?] soru cümlesi inkâr ifade eder.
ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً [Biz gerçekten diriltilecek miyiz?] cümlesinde soru edatı olan hemzenin tekrarı inkârı pekiştirmek içindir. Aynı şekilde اِنَّ ve lam edatlarıyla pekiştirilmesi de olayın şiddetle inkâr edildiğine işarettir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
Cenâb-ı Hak 22. ayetten başlayarak yirmibeş çeşit mükellefiyeti bir araya toplamıştır:
Birincisi; "Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme" (İsra. 22) ifadesidir.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbin, kendinden başkasına kulluk etmeyin" diye hükmetti" (İsra, 23) buyruğu, Allah'a ibadeti emretme ve başkasına ibadeti nehyetme gibi, İki mükellefiyeti ihtiva eden bir ifadedir.
"Ana babaya iyi muamele edin" (İsra, 23). Cenâb-ı Allah daha sonra, bu iyi muamelenin ne olduğunu anlatmak için şu beş şeyi zikretmiştir: "Onlara "öf" (bile) deme"; "Onları azarlama"; "Onlara güzel söz söyle" (İsra, 23); "Onlara acıyarak tevazu kanadını indir" ve "Ey Rabbim... Kendilerine merhamet et" de" (İsra, 24).
Allahü teâlâ sonra, "Hısıma, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver" (İsra, 26) buyurmuştur. Bu da, üç mükellefiyettir.
Daha sonra, "(malını) israf ile saçıp savurma" (isra, 26)
Sonra, "Şayet Rabbinden umduğun rahmeti arayarak onlardan sarf-ı nazar edersen, kendilerine yumuşak söz söyle" (İsra, 28) buyurmuştur. Bu, ondördüncü mükellefiyettir.
Bunun peşinden, "Elini, boynuna bağlı olarak asma, onu büsbütün de açıp saçma, yoksa pişman bir vaziyette oturup kalırsın" (isra, 28) buyurmuştur ki, bu da onbeşincisidir.
Sonra, "Evladlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyiniz" (İsra, 31) buyurmuştur.
"Allah'ın haram kıldığı cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın" (İsra.33)
"Kim mazlum olarak öldürülürse, biz onun velisine bir selâhiyet veririz" (İsra, 33) buyurmuştur.
"O da katilde israf etmesin" ifadesi,(İsra, 33)
Daha sonra, "Ahdi yerine getirin" (İsra, 34) buyurmuştur.
"ölçtüğünüz vakit, ölçeği tam yapın" (İsra, 35)
"Doğru terazi ile tartın" (İsra, 35).
"Senin için hakkında bir bilgi olmayan şeyin ardına düşme" (İsra,36) buyurmuştur.
"Yeryüzünde kibr-ü azametle yürüme" (isra, 37).
"Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme" (isra, 39) buyurmuştur ki bu, yirmibeşincisidir.
Binâenaleyh Allahü teâlâ bütün bunları, bu ayetlerde birlikte zikretmiş ve "Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme. Sonra kınanmış ve kendi başına (yardımsız) bırakılmış olursun"(İsra,22) buyurarak başlamış, yine "Allah ile beraber diğer bir tanrı edinme ki, sonra yerilmiş ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın"(İsra, 39) ifadesi ile hitâma erdirmiştir. (Fahreddin Râzî)
Bunlar hikmetten sayılmıştır.
Soğuk bir gündüz vakti, ateşin etrafında oturuyorduk. Tatlı bir sohbet eşliğinde, hoş vakit geçiriyorduk. En yaşlımız olmayan ama en bilgili olanımızın sesiyle beraber sustuk. İsra Suresi 44. ayetin başını okudu:
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”
Tebessümle, tek tek gözlerimizin içine baktı ve gözlerini kapattı. Konuşmaya devam ediyordu ama sesi sanki sakinliğin derinliklerinden geliyordu da bedenimizi birer yorgana sarıyor ama kalbimizi uyandırıyordu. Gözlerimiz kapandı ve sesini dinledik:
“Allah’ı her an tesbih eden alemin sesini dinleyin. Muhabbeti iliklerinize kadar hissedin.” dedi ve sustu.
Gözlerimiz kapalıydı ama gökyüzünün maviliği ve ormanın yeşilliği, zihnimde dirildikçe diriliyordu. Çıkan her sese ayrı ayrı şahit oluyordum. Rüzgarın yaprakları sallaması, öten minik kuşların şarkısı, sağa sola sallanan çiçekler, uçuşan arılar ve daha nice ses. Belki harekete geçen benim hayal gücümdü lakin karıncaların adımlarını bile işitiyordum. Hepsi, bugüne kadar duyduğum en güzel ritim için bir araya toplanıyordu.
Arkadaşımızın dudaklarından: “Allah!” lafzı koptu. Hoş sesiyle, alemin ritmine uyum sağladı, bizim de kalplerimiz ‘Allah!’ demeye devam etti:
Ey Halîm ve Ğafûr olan Allahım!
Sana teslimim; Dünya köprüsünde yürüyen kullardan biri de benim. Ahiretin yolunu gözler, Sana kavuşmayı beklerim. Âcizliğimi kabul eder, merhametine güvenirim; Senden iki cihan saadetini de isterim. İmanımı ilmek ilmek kalbime işlemek, yolunda yaşamak ve kurtuluşa erenlerden olmak için rahmetinle yardımını dilerim.
Alemin Seni zikredişine iman ettim. Kalbim de hep Seni zikredenlerden olsun istedim. Hiçbir şeyi boşa yaratmayışını tefekkür ettim. Doğru yolunda, doğru yürüyenlerden olmak için Sana itaat ettim. Alemde bulunanların muhabbetine hayran kaldım. Onların zikrine ve muhabbetine ortaklardan olmayı, huzuruna razı olduklarınla beraber çıkmayı ümit ettim.
Zikrinin uğramadığı boş kalplerin ve iki cihanını da boşa çıkaranların düşüncesinden bile korkar, Sana sığınırım. Nereye gidersem gideyim, dilim Seni ansın isterim. Nefsim ne derse desin, vesveselerin hangisi gelirse gelsin; kalbimin Seninle meşgul olmasını dilerim. Tevekkülün hakiki manasıyla buluşayım; bütün dünyalıklar, Senin isminle sussun isterim.
Gönülleri; zikriyle coşturan ve huzurla dolduran Allah’a hamd olsun. Zikrin ile; bizim de gönüllerimizi coştur ve huzurunla doldur. Dünyada yürüyüşümüzü kolaylaştır, Seni hatırlatan kullarınla karşılaştır, rızana uygun hallerimizi bereketlendir, tövbelerimizi ve amellerimizi kabul buyur. Zikrin ile uyandır, zikrin ile uykuya daldır ve zikrin ile öldür.
Amin.
***
İsra Suresinin, 39. ayetinin sonu şöyle biter:
“Allah’tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.”
İnternetle iletişimin ve yolculuklarla ulaşımın kolaylaşmasıyla birlikte dünya her geçen gün daha da evrenselleşiyor. Bu da özellikle medya aracılığıyla daha çok insana ulaşma heyecanını tetikliyor. Her şeyde olduğu gibi bunun da olumlu ve olumsuz yönleri var.
Herkese hitap edebilmenin çabasıyla kimi zaman ciddi tavizler veriliyor. Özellikle de ruh halini olumlu yöne taşımak için farklı dini kaynaklara dayanan tekniklerin ve söylemlerin reklamı yapılıyor. Kabul edilsin diye de aynı kapıya çıktığı iddiasıyla çeşitli terimler kullanılıyor.
İslam dininde itikadi sınırlar çok nettir. O yüzden de ne kadar yaygın olursa olsun, işe yarar gibi görünürse görünsün ve kim yaparsa yapsın hangi teknikten nasıl faydalanıldığı, neler söylenildiği ve neler düşünüldüğü çok önemlidir. Zira bir müslümanın imanı, dille ve hareketle zedelenme riskine değmeyecek kadar değerlidir.
Evrene gönder, güneşi selamla, içindeki şifa gücü ile şifalandır, sayıları zikret, meleklerden iste gibi ifadeler sıkıntılıdır. Bedenimizdeki ve ilaçtaki iyileşme potansiyelini işe yarar kılan yani şifayı veren Allah’tır. Her şeyin sahibi Allah’tır. Duaya, zikre ve ibadet edilmeye tek layık olan O’dur.
Kimi insan, benim niyetim öyle değil zaten, der. Ancak kalpteki niyet gibi amellerimizin ve sözlerimizin de önemi vardır. Mesela cahiliye döneminde de müşrikler Allah’a inanıyorlardı ama putları aracı kılıyor ve çirkin gerekçeler uydurarak çarpık ritüeller uyguluyorlardı.
Dünyadaki sıkıntılar esnasında, yeter ki kurtulayım zihniyle hareket etmek yanlışa götürebilir. Belki de şöyle demek gerekir: denize düşen bir müslüman, yılana sarılmaktan sakınır çünkü geçici olarak boğulmaktan kurtulsa bile eninde sonunda ondan zarar göreceğini bilir.
Ey Allahım! Şirkin her türlüsünden Sana sığınırız. Şirk ile kendimize zulüm etmekten; şeytan gibi kınanmış ve kovulmuş olmaktan muhafaza buyur. Bizi, gözü ve kalbi açık, hak ile batılı ayırt eden ve daima hakkı seçen kullarından eyle. Sıkıntı, üzüntü ve endişe anları çöktüğünde, nefsin çığlıklarına dayanamayıp; yanlış çarelere sarılmaktan muhafaza buyur. Her an, her yerde; bizi Sana sığınanlardan ve Seninle huzur bulanlardan eyle. Var olan hatalarımızı düzeltmemiz, işlediğimiz günahlarımızdan af dilememiz için yardımcımız ve yol göstericimiz ol. Nefsimize ağır gelecek yükleri üzerimizden kaldır ve bizi rahmetin ile kuşat.
Ey Allahım! Bizi affet. Bize Seni anmayı, Senden istemeyi, Sana ibadeti ve itaati sevdir. Bizi cehennem azabından koru ve kurtuluşa eren salih kulların zümresine kat.
Amin.