25 Mart 2025
İsrâ Sûresi 8-17 (282. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

İsrâ Sûresi 8. Ayet

عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يَرْحَمَكُمْۚ وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَاۢ وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ حَص۪يراً  ٨


Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer yine eski duruma dönerseniz, biz de (cezaya) döneriz. Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yapmışızdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 عَسَىٰ belki ع س ي
2 رَبُّكُمْ Rabbiniz ر ب ب
3 أَنْ
4 يَرْحَمَكُمْ size acır ر ح م
5 وَإِنْ ve eğer
6 عُدْتُمْ siz dönerseniz ع و د
7 عُدْنَا biz de döneriz ع و د
8 وَجَعَلْنَا ve yapmışızdır ج ع ل
9 جَهَنَّمَ cehennemi
10 لِلْكَافِرِينَ kafirler için ك ف ر
11 حَصِيرًا kuşatıcı ح ص ر
Bundan önceki âyetlerde İslâm öncesi yahudilerinden söz edilmişti. Burada ise Hicaz’daki yahudilerin uyarıldığı anlaşılmakta; eğer tekrar bozgunculuk yaparlarsa Allah’ın da onları tekrar cezalandıracağı bildirilmekte, en son ceza yerinin ise cehennem olacağı hatırlatılmakta; kendilerinden, Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ’nın ilâhî hakikatlere davetlerini tekrar eden Hz. Muhammed’e kulak vermeleri, eski hatalarını tekrarlamayıp onu tasdik etmeleri istenmektedir. Fakat Medine’deki yahudiler bu çağrıya olumsuz cevap vermişler; hatta Hz. Peygamber’le yaptıkları anlaşma hükümlerine rağmen Mekkeli putperestlerle müslümanlara karşı iş birliği yapmışlardır. Allah da onları müslüman Araplar’ın eliyle cezalandırmıştır (Râzî, XX, 160; Şevkânî, III, 138).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 464

عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يَرْحَمَكُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir.  عَسٰى  terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ  gibi ismini ref haberini nasb eder. 

رَبُّكُمْ  kelimesi  عَسٰى ’nın ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  عَسٰى ’nın haberi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَرْحَمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Fiili muzarinin başına “اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَاۢ 

 

وَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عُدْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  karinesi olmadan gelen  عُدْنَاۢ  cümlesi şartın cevabıdır. 

عُدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ حَص۪يراً

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. جَهَنَّمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. 

لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru  حَص۪يراً ’a müteallik olup, cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. حَص۪يراً  kelimesi  جَعَلْنَا  fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَص۪يراً  kelimesi  فعيل  vezninde sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يَرْحَمَكُمْۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Terecci manalı nakıs fiil  عَسَى ’nın dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

عَسَىٰ  muzarisi olmayan bir fiildir. Sadece mazisi çekilir.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

عَسٰى  Allah Teâlâ’nın kelamında gereklilik, kulların kelamında ise umut ve arzu ifade eder.

رَبُّكُمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  كَ  zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet, Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki müspet muzari fiil cümlesi olan  يَرْحَمَكُمْ  , masdar teviliyle  عَسَى ’nın haberi konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.

Masdar-ı müevvel muzari fiil olarak gelmiş, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

رَبُّكُمْ - يَرْحَمَكُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

  وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَاۢ

 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  عُدْتُمْ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

اِنْ , şart fiilinin vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  عُدْنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

عُدْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Önceki cümledeki gaib zamirden bu cümlede söylenecek şeyin önemine dikkat çekmek için azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا  sözünde müşâkele sanatı vardır. ‘’Biz de döneriz, rahmetimizden yararlanmaz, cezalandırılırsınız’’ demektir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

عُدْتُمْ - عُدْنَا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 


 وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ حَص۪يراً

 

وَ , istînâfiyyedir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  جَعَلْنَا  fiiline müteallik olan  لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru,  durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir. 

حَص۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat-ı müşebbehe vezninde gelen bu kelime ism-i mef’ûl manasındadır. Bulundukları yerden çıkmanın mümkün olmadığına mübalağa için yapılmış iltifat sanatıdır.

İki mef’ûle müteaddi olan  جَعَلْنَا  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  حَص۪يراً ’daki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.

Dönenlerin  لِلْكَافِر۪ينَ  adıyla belirtilmeleri, yaptıklarının zalimlik olduğunu vurgulamak için zamir makamında zahir isim zikredilmesi yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

جَهَنَّمَ - لِلْكَافِر۪ينَ - حَص۪يراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رَبُّكُمْ - عُدْنَاۢ  kelimeleri arasında gaibden mütekellime,  عُدْتُمْ - لِلْكَافِر۪ينَ  kelimeleri arasında ise muhataptan gaibe geçişte iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

لِلْكَافِر۪ينَ ’deki marifelik muhatapları ve muhatap olmayanları kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Hasan-ı Basrî, buradaki  حَص۪يراً ’ın bilinen hasr manasında olduğunu söylemiştir.

وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ حَص۪يراً  [Biz, cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.] buyurmuştur. فعيل  vezninde olan hasr kelimesinin,  فاعل  manasına gelmesi ve böylece de mananın, “Biz, cehennemi, onları kuşatan ve bağlayan bir şey kıldık.” şeklinde olması muhtemel olduğu gibi bunun  مفعول  manasına gelmesi, Böylece de “Biz o cehennemi onların toplanacağı, içinde kuşatılacakları bir yer haline getirdik.” manasının murad edilmiş olması muhtemeldir. Buna göre mana, “Dünya azabı ve işkencesi, ne kadar kuvvetli ve fazla olursa olsun, bazı insanlar ondan kurtulur ve kaçar; o azabın içine düşen kimse, ya ölüm veya başka bir yolla ondan kurtulabilir. Ama, ahiret azabına gelince bu, insanı, kendisinden kurtulmak ümidi bulunmaksızın çepeçevre kuşatır.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ حَص۪يراً  cümlesinin  عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يَرْحَمَكُمْ  cümlesine atfedilmesi öncesinde zikredilen dünyevi azabı ifade etmek içindir. Onun arkasında ahiret azabı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Cehenneme  حَص۪يراً  denmesinin sebebi, katları birbirlerini üst üste kuşatıp sardığı içindir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

İsrâ Sûresi 9. Ayet

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً كَب۪يراًۙ  ٩


9-10. Ayetler Meal  :   
Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ gerçekten
2 هَٰذَا bu
3 الْقُرْانَ Kur’an ق ر ا
4 يَهْدِي yola iletir ه د ي
5 لِلَّتِي ki
6 هِيَ o
7 أَقْوَمُ en doğru olana ق و م
8 وَيُبَشِّرُ ve müjdeler ب ش ر
9 الْمُؤْمِنِينَ mü’minlere ا م ن
10 الَّذِينَ
11 يَعْمَلُونَ yapan ع م ل
12 الصَّالِحَاتِ iyi işler ص ل ح
13 أَنَّ şüphesiz
14 لَهُمْ kendileri için vardır
15 أَجْرًا bir ecir ا ج ر
16 كَبِيرًا büyük ك ب ر
Kur’an’ın asıl işlevi, insanlık için bir rehber olması, “en doğru olan”a götürmesidir. “En doğru olan”la ilgili açıklamalar genellikle şu noktada toplanmaktadır: En doğru olan, öncelikle İslâm dini, yani onun temel öğretisi olan doğru itikad, güzel ameldir. Bu ikisini gerçekleştiren de Allah tarafından ödüllendirileceği için Kur’an aynı zamanda bu büyük ecri kazanmaya vesiledir. Öte yandan Kur’an âhirete inanmayanlara Allah’ın ağır bir azap hazırladığını da haber vermektedir ki, insanların doğruyu bulması için Kur’an’ın dikkat çektiği hususlardan biri de budur. Çünkü peşin fikirli olmadan hakikate karşı zihnini ve gönlünü açık tutanlar Kur’an’ın bu uyarıları sayesinde âhiret azabından korunmak gerektiğinin şuurunda olarak günahlardan uzaklaşma ve arınma çabası gösterirler.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 465

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

هٰذَا  işaret ismi,  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  الْقُرْاٰنَ  işaret isminden bedel veya atf-ı beyan olup fetha ile mansubdur.  يَهْد۪ي  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَهْد۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِلَّت۪ي  müfred müennes has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  يَهْد۪ي  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  هِيَ اَقْوَمُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هِيَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَقْوَمُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَقْوَمُ  ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir.  İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

 

 

 

 وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُبَشِّرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْمُؤْمِن۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl,  الْمُؤْمِن۪ينَ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَعْمَلُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

يُبَشِّرُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بشر ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


اَنَّ لَهُمْ اَجْراً كَب۪يراًۙ

 

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

لَهُمْ  car mecruru  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  ب۪  harf-i ceri ile  يُبَشِّرُ  fiiline mütealliktir. Takdiri, بأنّ لهم أجرا (Onlar için bir ücret olması sebebiyle) şeklindedir. اَجْراً  kelimesi  اَنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.  كَب۪يراً  kelimesi  اَجْراً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَب۪يراً  ; sıfat-ı müşebbehedir.  “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.

Burada yakınlık için olan ism-i işaret, tazim için gelmiştir. Çünkü hidayet edicinin, hidayet ettiğine yakın olması gerekir. Böylece başarılı olması daha kolay olur. İnkâr edenler için bir bahane kalmaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْقُرْاٰنَ , işaret ismi  هٰذَا ‘ dan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  هٰذَا  ile henüz nüzûlü tamamlanmamış Kurana, insanların zihnindeki ayetlere işaret edilmiştir. Ayetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

اِنَّ ’nin haberi olan  يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki müfred müennes has ism-i mevsûl  لِلَّت۪ي, harf-i cerle  يَهْد۪ي  fiiline mütealliktir. Sılası olan  هِيَ اَقْوَمُ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber olan  اَقْوَمُ, ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ  cümlesi, يَهْد۪ي ’nin delalet ettiği bir mahzufun sıfatıdır. Yani cümle  لِلطَّرِيقِ الَّتِي هي أقْوَمُ (en doğru yol için) şeklindedir. Çünkü hidayetin levazımı yürümek ve yoldur. Veya bu mahzuf kelime millet kelimesidir. Mevsufun hazf edilmesinde bir yönden îcaz, zikir yerine hazfın tercih edilmesi dolayısıyla da vurgu vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Kur'an, insanların yalnız bir fırkasını değil, Musa'ya verdiğimiz kitap gibi bütün insanları, yolların en kadiri ve en sağlamı olan tevhid ve İslâm dinine iletir; hidayet düsturu olarak ona sarılanları hidayete erdirir; yoksa hidayeti bilfiil tahsil etmesi, müminler içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)


وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً كَب۪يراًۙ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayette istiare sanatı vardır.  يُبَشِّرُ  ve يَهْد۪ي  fiilleri, Kur’ân’a nispet edilerek Kur’ân kişileştirilmiş, bir şahsa benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Veya müjdeleme ve hidayet etmenin, Kur’ân’a isnadı aklî mecazdır. Sebep-müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

يُبَشِّرُ  fiilinin mef’ûlu olan الْمُؤْمِن۪ينَ 'nin sıfatı konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Buradaki  يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ  ibaresinin aslı  يَعْمَلُونَ الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır. 

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ لَهُمْ اَجْراً كَب۪يراً  cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen  ب  harf-i ceriyle يُبَشِّرُ  fiiline mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber, inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. 

لَهُمْ , masdar harfi  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine müteallıktır.  اَجْراً  kelimesi  اَنَّ ’nin muahhar ismidir. 

كَب۪يراً  kelimesi  اَجْراً  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اَجْراً ’deki tenvin kesret, nev ve tazim ifade eder. Kimsenin tahayyül edemeyeceği evsafta olduğuna işarettir. 

اَجْراً كَب۪يراً  ifadesinde istiare sanatı vardır. Müminlere verilecek mükafat, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir. Ayrıca gözle görünür büyüklük manasındaki  كَب۪يراً ‘le sıfatlanarak mücessem bir varlık yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

اَجْراً ‘in sıfatı olan  كَب۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الْقُرْاٰنَ - يَهْد۪ي - الْمُؤْمِن۪ينَ - الصَّالِحَاتِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cenab-ı Hakk'ın,وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً كَب۪يراً  [O, güzel amellerde bulunan müminlere kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu da müjdeler.] ifadesinde, Cenab-ı Hak, Kur'an'ı şu üç sıfatla vasfetmiştir: Birincisi: Onun, en doğru olan yola iletmesi, İkincisi: Onun, salih amel işleyenlere büyük bir mükâfatı müjdelemesi. Üçüncüsü: Cenab-ı Hakk'ın “Ahirete iman etmeyenlere ise pek acıklı bir azap hazırladığımızı bildirir.” ayetinin ifade ettiği husustur. Zira en doğru inanç ve en uygun amel, onu yapana, en mükemmel ve en büyük menfaati sağladığı gibi aynı şekilde onu yapmayana da onu yapmamak en büyük zararı getirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İsrâ Sûresi 10. Ayet

وَاَنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً۟  ١٠


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَنَّ ve şüphesiz
2 الَّذِينَ kimselere
3 لَا
4 يُؤْمِنُونَ inanmayan(lara) ا م ن
5 بِالْاخِرَةِ Ahirete ا خ ر
6 أَعْتَدْنَا hazırlamışızdır ع ت د
7 لَهُمْ onlara
8 عَذَابًا bir azab ع ذ ب
9 أَلِيمًا acıklı ا ل م

وَاَنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً۟

 

İsim cümlesidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi  وَ  ile mahzuf harf-i ceriyle önceki ayetteki masdar-ı müevvele matuftur.  

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يُؤْمِنُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْاٰخِرَةِ  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. اَعْتَدْنَا لَهُمْ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اَعْتَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  لَهُمْ  car mecruru  اَعْتَدْنَا  filine mütealliktir. عَذَاباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اَل۪يماً۟  kelimesi  عَذَاباً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَعْتَدْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عتد ’dir.  

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اَل۪يماً۟ ; sıfat-ı müşebbehedir.  “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً۟

وَ , atıf harfidir. Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ   cümlesi, masdar tevilinde olup önceki ayetteki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber, inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekerek bahsedilen kişilere tahkir ifade eder. Müsnedin ileyh olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Emin oldu anlamındaki  أمن  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında inandı manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَعْتَدْنَا  fiiline müteallik olan  لَهُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak ve tahkir için mef’ûle takdim edilmiştir. 

اَعْتَدْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Ahirette karşılaşılacak şiddetli azabın vaad edildiği bu fiil cümlesinde, geçmiş zaman ifade eden mazi  اَعْتَدْنَا (hazırladık) sıygasının kullanılması, o azabın şimdiden hazırlanmış olup kendilerini beklediğini işaret ederek, korkuyu artırmaktadır. 

اَعَدَّ  fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tehekkümî inadiye istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.

‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Ateşin onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder.

عَذَابًا ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde acı çektiren manasındaki  اَل۪يماً ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

عَذَاباً ‘in sıfatı olan  اَل۪يماً  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

أ ـ ل ـ م  kökünden gelen "elem" acı, ağrı;  " اَل۪يماً " ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

السَّيِّـَٔاتِۚ - كُفَّارٌۜ - عَذَابًا - اَل۪يمًا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

أعْتَدْنَا  fiili ifâl babında gelmiştir. İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat) tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Önceki ayettle, bu ayetteki masdar-ı müevvel cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

عَذَاباً - اَل۪يماً۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsrâ Sûresi 11. Ayet

وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولاً  ١١


İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَدْعُ ve du’a etmektedir د ع و
2 الْإِنْسَانُ insan ا ن س
3 بِالشَّرِّ şerre ش ر ر
4 دُعَاءَهُ du’a eder (gibi) د ع و
5 بِالْخَيْرِ hayra خ ي ر
6 وَكَانَ ve ك و ن
7 الْإِنْسَانُ insan ا ن س
8 عَجُولًا pek acelecidir ع ج ل
Hangi insanlar kendilerine kötülük yapmayı ve zarar vermeyi isterler? Tefsirlerde bu soruya çeşitli şekillerde cevap verilmiştir. Müşriklerden bazıları inkâr ve inatlarını, “Allahım! Eğer bu kitap, senin katından gelmiş bir hakikatse gökten üzerimize taş yağdır!” (Enfâl 8/32) gibi sözlerle dışa vururlardı. Muhtemelen âyette bunlar kastedilmiştir. İnsanlar arasında ciddi bir sıkıntıyla karşılaştıklarında sabır ve metanetle bu sıkıntıyı atlatmaya, mâkul ve meşrû yollarla bu sıkıntıdan kurtulmaya çalışmak yerine, “Allah canımı alsa da bu dertten kurtulsam!” şeklindeki sözlerle kendilerine beddua edenler de bulunur. Ayrıca bazan insanlar bilgisizlikleri sebebiyle kendi iyiliklerine zannederek aslında yine kendileri için kötü olan şeyleri isterler. Çünkü insanın iyi olduğunu zannettiği şey gerçekte kötü, kötü olduğunu zannettiği de iyi olabilir; bu hususta en doğrusunu Allah bilir (bk. Bakara 2/216).
 
 Âyetin, insanı çok aceleci olarak değerlendiren ifadesi, insanın tabiatındaki bir zaafa işaret etmektedir. Gerçekten insanın, özellikle ilk defa karşılaştığı durumlarda neyin iyi neyin kötü, neyin faydalı neyin zararlı olduğu konusunda isabetli hüküm vermesi her zaman mümkün olmayabilir. Bunun için insanın aklını, bilgisini, tecrübesini kullanarak veya inandığı, güvendiği kaynaklara başvurarak en doğru tercihi yapması gerekir. Fakat zihinsel ve ruhsal yönden yeterince gelişmemiş olanlar bir sabır ve olgunluk isteyen bu süreçten geçmeye tahammül edemedikleri için genellikle nefsânî isteklerinin tesiriyle aceleci davranır ve umumiyetle de yanlış hüküm verir, yanlış tercihte bulunurlar. İşte âyet-i kerîme bu zaaf konusunda uyarıda bulunmakta; dolaylı olarak muhatabını, 9. âyette “en doğru olan”a götürdüğü bildirilen Kur’an’ın davetine ve ölçülerine göre karar verip hareket etmeye çağırmaktadır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 465-466

وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  يَدْعُ  fiili  وَ  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Fiilde vav olması gerekirdi. Resmi mushafta böyle yazılmıştır. الْاِنْسَانُ  fail olup damme ile merfûdur. بِالشَّرِّ  car mecruru  يَدْعُ  fiiline mütealliktir. دُعَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. دُعَٓاءَ ‘nün başında hazf edilmiş bir harf-i cer vardır. Yani,  كدُعاَءِهِ  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْخَيْرِ  car mecruru  دُعَٓاءَهُ ’ ya mütealliktir. 

Normal kaideye göre ayetteki  يَدْعُ  [çağırır] fiilinin sonuna  وَ  getirilmesi gerekirdi. Fakat bu kelime Kur'an yazısında  وَ ’sız gelmiştir. Çünkü bu  وَ  lafızda (telaffuzda) gözükmemiştir. Ama bu, mana bakımından hazf edilmemiştir. Çünkü bu fiil, ref mahallindedir. Bunun bir benzeri de (Nisa Suresi, 146); (Kaf Suresi, 41) ve (Kamer Suresi, 5) ayetleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

شَّرِّ  - خَيْرِۜ  kelimeleri ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولاً

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

الْاِنْسَانُ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur.  عَجُولاً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

عَجُولا  kelimesi  فعول  vezninde sıfat- müşebbehe veya mübalağalı ism-i faildir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İzafetle gelen  دُعَٓاءَهُ , mef’ûlü mutlak olarak mansubdur. 

بِالْخَيْرِ  car mecruru, masdar kalıbındaki  دُعَٓاءَهُ ’ya mütealliktir.

İsm-i tafdil kalıbındaki  الْخَيْرِ  ve  الشَّرِّ  kelimeleri mübalağa ifade eder.

يَدْعُ  fiilinin sonundaki  وَ  insanın aceleciliğine işaret için düşürülmüş olabilir.

يَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ  - دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ  ibareleri arasında mukabele sanatı vardır.

يَدْعُ - دُعَٓاءَهُ  kelimelerinin arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, بِالْخَيْرِۜ - بِالشَّرّ   kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Normal kaideye göre ayetteki  يَدْعُ  [çağırır] fiilinin sonuna  وَ  getirilmesi gerekirdi. Fakat bu kelime Kur'an yazısında  وَ ’sız gelmiştir. Çünkü bu  وَ  lafızda (telaffuzda) gözükmemiştir. Ama bu, mana bakımından hazf edilmemiştir. Çünkü bu fiil, ref mahallindedir. Bunun bir benzeri de (Nisa Suresi, 146); (Kaf Suresi, 41) ve (Kamer Suresi, 5) ayetleridir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

بِالشَّرّ  ve بِالْخَيْرِۜ  lafızlarındaki  بِ  harf-i ceri, Allah Teâlâ’nın  وامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ  şeklindeki Maide Suresi 6. Ayette olduğu gibi amilin mamulune bitişmesini tekid içindir. Ya da duanın acele manasını tazmin için olabilir. O zaman Allah Teâlâ’nın  يَسْتَعْجِلُ بِها الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِها   Şura Suresi 18. ayette buyurduğu gibi olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولاً

 

وَ , istînâfiyyedir. Nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi olan  عَجُولاً, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

الْاِنْسَانُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsm-i fail, kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiilierin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd.Doç.Dr. M.Akif Özdoğan, Arapçada İsm-İ Fâil Ve İşlevleri, KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90 )

İnsandan murad insan cinsidir; onun bazı fertlerinin hali, hepsine isnad edilmiştir. Yahut insanların bazı zamanlardaki hali hikâye edilmektedir. Birincisine göre mana şöyledir: Kur'an, insanları en yüksek hayra, en büyük mükâfata çağırmaktadır ve en büyük şer olan elem verici azaptan da insanları sakındırmaktadır.Ya da onların dilleriyle istemesi değil, fakat sonuç olarak, bu neticeye varan, bunu gerektiren kötü amelleriyle mecazî istemeleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İsrâ Sûresi 12. Ayet

وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ وَجَعَلْـنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلاً  ١٢


Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki alâmet yaptık. Rabbinizden lütuf isteyesiniz, yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye gece alametini giderip gündüz alametini aydınlatıcı kıldık. İşte biz her şeyi açıkça anlattık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَعَلْنَا ve biz yaptık ج ع ل
2 اللَّيْلَ geceyi ل ي ل
3 وَالنَّهَارَ ve gündüzü ن ه ر
4 ايَتَيْنِ iki ayet ا ي ي
5 فَمَحَوْنَا (sonra) sildik م ح و
6 ايَةَ ayetini ا ي ي
7 اللَّيْلِ gecenin ل ي ل
8 وَجَعَلْنَا ve yaptık ج ع ل
9 ايَةَ ayetini ا ي ي
10 النَّهَارِ gündüz ن ه ر
11 مُبْصِرَةً aydınlatıcı ب ص ر
12 لِتَبْتَغُوا aramanız için ب غ ي
13 فَضْلًا lutfunu ف ض ل
14 مِنْ
15 رَبِّكُمْ Rabbinizin ر ب ب
16 وَلِتَعْلَمُوا ve bilmeniz için ع ل م
17 عَدَدَ sayısını ع د د
18 السِّنِينَ yılların س ن و
19 وَالْحِسَابَ ve hesabı ح س ب
20 وَكُلَّ her ك ل ل
21 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
22 فَصَّلْنَاهُ anlattık ف ص ل
23 تَفْصِيلًا açık açık ف ص ل
Yukarıda söz konusu edilen vahiy kitabı Kur’an’ın insanlığı kurtarıcı rehberliğinden sonra, burada da muhatabın dikkati kâinat kitabından bir kesite, gece ile gündüzün akışına çevrilmekte; bunun insanlık için taşıdığı değere dikkat çekilmektedir. Gece ve gündüz için “nişan”diye çevirdiğimiz âyet deyiminin kullanılması ilgi çekicidir. Kur’an nasıl âyetlerden oluşuyorsa gece ve gündüz de “iki âyet”tir; Allah’ın varlığı ve birliğini, kudretini, ihsanını gösteren iki işarettir, delildir.
 
 “Gecenin nişanını sileriz” ifadesi değişik şekillerde açıklanmıştır. Bir yoruma göre gecenin delili (âyet) karanlık, gündüzün delili aydınlıktır. Buna göre maksat, sabaha doğru giderek gecenin karanlığının silinmesi yani dünyanın aydınlanmasıdır. İkinci bir yoruma göre gecenin delili ay ışığıdır. Ayın ışığının hilâlden başlayıp dolunay olduktan sonra gün geçtikçe azalması ve nihayet gece gökyüzünün karanlığa gömülmesi “gecenin delilinin silinmesi”dir. “Gecenin nişanını sileriz” ifadesinden ayın ışığını güneşten aldığı veya ayın bir zamanlar ışıklı bir yıldız iken daha sonra ışığının silindiği, söndüğü şeklinde anlamlar da çıkarılmaktadır (bk. Ateş, V, 203-204). Ancak, bilimsel araştırmalar çerçevesinde yapılacak yorumların isabet derecesi bir yana, Kur’an için önemli olan, 9. âyette de buyurulduğu gibi insanlığa Allah’ın lutuflarını anlatarak onları en doğru yola, yani İslâm’ın itikadî ve amelî ilkelerini benimseyip yaşamaya yöneltmektir. Buna kısaca hidayet denir. Kur’an’ın bu hidayet verici misyonunu ikinci plana atıp onda bilimsel bilgi arayışına girerek meraklı zihinleri tatmine yönelmek Kur’an’ın istediği şey değildir. Ayrıca âyette öncelikle bundan on dört asır öncesinin insanına hitap edildiğini göz önüne alırsak burada onların anlayabileceği şeylerden söz edildiğini kabul etmemiz gerekir. Buna göre en gerçekçi ve mâkul olan yorum şudur: Gecenin âyeti (nişan) karanlık, gündüzün âyeti de aydınlıktır. Herkesin bilip gördüğü bu iki doğa olayından, insanlığın ve topyekün canlıların sayısız yarar sağladıkları bir düzen çıkaran ise evreni yaratan ve yöneten Allah’tır. Bu yararlardan insanla ilgili olan ikisine âyette işaret edilmiştir. Bunların ilki, gündüz vakti Allah’ın nimetlerini aramak, yani çalışıp rızık temin etmek, ikincisi de gece ve gündüz sayesinde günleri, ayları, yılları sayma yani takvim yapma imkânını elde etmektir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 467-468
 Mehave محو : İzini silmek, yok etmek ve kazımak manasına gelen مَحْوٌ kelimesi birşeyin etkisini bertaraf etmektir. Bulutları dağıtıp izleri sildiği için kuzey rüzgarına da مَحْوَة denmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece sülasi fiil formunda 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri mahv etmek, mahv olmak ve imhadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  

وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

الَّيْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. النَّهَارَ  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.  اٰيَتَيْنِ  ikinci mef’ûlun bih olup müsenna olduğu için nasb alameti  ي ‘dir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

مَحَوْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اٰيَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الَّيْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَجَعَلْـنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. جَعَلْـنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اٰيَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّهَارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مُبْصِرَةً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لِ  harfi,  تَبْتَغُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle birinci  جَعَلْـنَٓا  fiiline mütealliktir.

تَبْتَغُوا  fiili  نَ ’un  hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فَضْلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَبِّكُمْ  car mecruru  تَبْتَغُوا  fiiline veya  فَضْلاً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَبْتَغُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُبْصِرَةً  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِ  harfi,  تَعْلَمُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel لِ  harf-i ceriyle birinci  جَعَلْـنَٓا  fiiline mütealliktir.

تَعْلَمُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَدَدَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  السِّن۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti  ي ’dir.  الْحِسَابَ  atıf harfi وَ  ile  عَدَدَ ’ye matuftur.

 

وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلاً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  كُلَّ  mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, فصّلنا  şeklindedir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

فَصَّلْنَاهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَفْص۪يلاً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir.Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَصَّلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فصل  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

İlk cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

النَّهَارَ , iki mef’ûle müteaddi olan  جَعَلْنَا  fiilinin birinci mef’ûlu olan  الَّيْلَ ’ye matuftur. Cihet-i camiâ, tezattır. 

فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ  cümlesi de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hükümde ortaklık nedeniyle makabline  فَ  ile atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

جَعَلْنَا - مَحَوْنَٓا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

الَّيْلَ - النَّهَارَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اٰيَتَيْنِ - اٰيَةَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

جَعَلْنَا - مَحَوْنَٓا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

مَحَوْ  silmek demektir. Nurun yokluğu manasında kullanılır. Çünkü nur eşyayı gösterir. Karanlıkta ise eşya görünmez. Eşyanın gizlenmesi  مَحَوْ  (silinmeye) benzetilmiştir. Bunun mukabili olan  وجَعَلْنا آيَةَ النَّهارِ مُبْصِرَةً  ayetinde olduğu gibi. Yani karanlığı ayet kıldık demektir. Görmenin sebebini ayet kıldık.  مُبْصِرَةً  vasfının gündüz için kullanımı, sebebe isnad edilme yoluyla mecaz-ı aklîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ [Gece ayetini sildik] ifadesinde ayet, alamet anlamındadır. Bir görüşe göre ayetin silinmesi ile -Allahu a’lem- “bu konuda Allah Teâlâ’nın bilgisini zatına sakladığı, gizemli bir fayda sebebiyle gecenin karanlığını, manası anlaşılmayan, mahiyeti bilinmeyen, müşkil bir şey kıldık” anlamı kastedilmiştir. Silmenin (el-mahv) gerçek anlamı, bir şeyin izini belirsizleştirmektir. Araplar, kitabın satırları okuyucuya karışık, gizli gelecek derece silinip belirsizleştiğinde  مَحَوْتُ الكتاب (yazıyı sildim) derlerdi. Bir grup kimse de demiştir ki gecenin ayetinden maksat özel olarak aydır. Onun silinmesi ise bu konuda sadece Allah Teâlâ’nın bildiği bir fayda sebebiyle ayın ışığı güneşin ışığından daha zayıf olsun diye (Ay) yüzeyinde böyle bir iz silmenin gerçekleştirilmiş olmasıdır. Gündüzün ayeti ise güneştir. Başkaları da şöyle demiştir: Aksine gecenin ve gündüzün ayetleri demek bütünüyle gündüzün aydınlığı ve bütünüyle gecenin karanlığı demektir. Çünkü daha önce zikrettiğimiz üzere, aydınlık (الضوء) gündüzün alameti, karanlık da gecenin alametidir. (Şerîf er- Radî, Kur'an Mecazları)

Ayette gecenin önce zikredilmesi, tahakkuk sırasını gözetmek içindir. Çünkü gecenin açılmasıyla gündüz meydana gelir ve gece ay başları belli olur. Eğer gece, bir önceki güne izafe edilmiş olsa (ona bağlı sayılsa), o gece ayrı aydan ve onun gündüzü ayrı aydan sayılır. Bir de gündüz ayetinin, vasıtasız olarak ona terettüp ettirilmesi için gece önce zikredilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)


وَجَعَلْـنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ 

 

Aynı üslupta gelen  وَجَعَلْـنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İkinci fail olan  مُبْصِرَةً , nekre gelerek tazim ifade etmiştir.

İsm-i fail vezninde gelen  مُبْصِرَةً  kelimesinde zamana isnad kabilinden mecazi akli vardır. Gören gündüz değil gündüz görünen her şeydir.  

وَجَعَلْـنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً  [Gündüzün ayetini de (her şeyi) aydınlatıcı yaptık] sözünde iki yorum vardır. İlk yoruma göre anlamı şöyledir: Gece ayetinin tersine biz gündüzün ayetini perdesi kaldırılmış vaziyette, gözlerin apaçık göreceği şekilde yaptık. Çünkü biz  gece ayetini her tarafı zifiri karanlık, perdesi örtülmüş vaziyette kılmışızdır. Diğer yoruma göre buradaki  مُبْصِرَةً  kelimesi, gündüz vakti insanlar görür ve yollarını bulur demektir. Nitekim Arapların  نهارٌ صاءمٌ  ve  ليْلٌٌ قاءمٌ (oruç tutan gündüz, namaz kılan gece) sözleri de böyledir. Bu ifade, insanlar gündüz oruç halinde olur; gece namaz halinde olur demektir. (Bu tabirler, eylemin zamana isnad edilmesi dolayısıyla aklî / isnadî mecazdır. Gerçekte bu eylemleri yapan insanlardır. Gündüze görme eylemini isnad da bu kabildendir. Ancak müellif, bu tabirlerde sahip manasındaki ehli kelimesinin hazf edilmesiyle hazıf mecazı yorumuna da yer vermiştir. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْ  cümlesi, masdar tevilinde harfi cerle  جَعَلْـنَٓا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl olan  فَضْلاً ’deki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder. 

رَبِّكُمْ  izafetinde Rab ismine muzâf olan  كُمْ  zamiri dolayısıyla muhataplar, şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet, Allah Teâlâ’nın onları rububiyet vasfıyla desteklediğinin işaretidir. 

Azamet zamirinden sonra zamir makamında Rab isminin zikredilmesi, Rablerinin insanlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. O’nun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını haber vermek için yapılan ıtnâb ve iltifat sanatıdır. 

Ayetteki ikinci masdar-ı müevvel cümlesi olan  وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَ , birinciye matuftur.

عَدَدَ - الْحِسَابَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الَّيْلَ - النَّهَارَ - اٰيَةَ - جَعَلْنَا  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette bütün bu yaratılanların sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. Bu idmac sanatıdır. 

Ayette cem mea tefrik sanatı vardır.

Ayette gece ve gündüz, ayet/delil olma hükmünde cem‘ edilmiş, sonra ise gece karanlık, gündüz ise aydınlık özelliğiyle birbirinden tefrîk edilmiştir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları) 

جَعَلْنَا - مِنْ رَبِّكُمْ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı) 

محو الايۀ  ve  إپصر الايۀ  ifadelerinde istiare veya mecâz-ı aklî vardır.

Çünkü gündüz görmez, aksine onda görülür. Bu, bir şeyin zamana isnadı kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

 

وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلاً

 

وَ , istînâfiyyedir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كُلَّ , takdiri  فَصَّلْنَا  (detaylandırdık) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzafun ileyh olan  شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder. 

فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلاً  cümlesi tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Önceki cümleyi bir başka lafızla açıklayan tefsîriyye cümlesi, öncesinden ne kastedildiğini açıklayan ıtnâb sanatıdır. Mef’ûlu mutlak dolayısıyla faide-i haber talebî kelamdır.

فَصَّلْنَاهُ  -  تَفْص۪يلاً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Bütün bunlarda küfür ile iman, dalalet ile hidayetin misal getirilmesine işaret vardır. Bundan dolayı ayet  وآتَيْنا مُوسى الكِتابَ  sözünün peşi sıra gelmiştir ve bu idmâc, Kur'an’ın belâgî uslubuna ve icazına uygun olarak ayete birçok mana katmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kur’an’da zikredildiği bağlam düşünüldüğünde bu ayetlerin ifade sadedinin, Allah’ın nimetlerinden birinin kevnî ayetlerin içine gizlenerek insanlara nimetlerinin hatırlatılması olduğu görülecektir. Müfessirler bu vb. bağlamının dışında anlamlar yüklenebilen ayetlerde de idmâc sanatı olduğu görüşündedirler. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları) 

İsrâ Sûresi 13. Ayet

وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪ۜ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَاباً يَلْقٰيهُ مَنْشُوراً  ١٣


Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكُلَّ her ك ل ل
2 إِنْسَانٍ insanın ا ن س
3 أَلْزَمْنَاهُ bağladık ل ز م
4 طَائِرَهُ kuşunu (kaderini) ط ي ر
5 فِي
6 عُنُقِهِ boynuna ع ن ق
7 وَنُخْرِجُ ve çıkarırız خ ر ج
8 لَهُ onun için
9 يَوْمَ günü ي و م
10 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
11 كِتَابًا bir Kitap ك ت ب
12 يَلْقَاهُ bulacağı ل ق ي
13 مَنْشُورًا açılmış olarak ن ش ر
“Sorumluluk” diye çevirdiğimiz 13. âyetteki tâir kelimesi sözlükte “kuş” demek olup burada mecaz olarak sorumluluk anlamında kullanılmıştır. İslâm’dan önce Araplar, bir işi yapmanın hayırlı olup olmayacağını anlamak için bir kuşu salıverirlerdi. Kuşun sağ tarafa doğru uçması hayra, sol tarafa doğru uçması şerre işaret sayılırdı. Bu sebeple tâir kelimesi “şans, uğur, talih” anlamında da kullanılmaya başlandı. Buradan hareketle tefsirlerde tâir kelimesine  “kader” mânası verildiği gibi, “hayır ve şer, mutluluk ve mutsuzluk, amel, rızık, yükümlülük” gibi değişik açıklamalar da getirilmiştir (bk. Kurtubî, X, 233-234). Bize göre bunlar içinde tercihe en uygun olanı “amel ve yükümlülük” anlamıdır; bunu “sorumluluk” diye ifade etmek daha uygun düşmektedir. Âyetin devamında gelen “kitap” yani amel defteri kavramı da bunu desteklemektedir. Buna göre herkes kendinden sorumludur; her insan yaptığı ile kendini bağlamış, sorumluluk altına girmiştir, sonucunu da önüne amel defteri konularak görecektir.
 
 Bundan önceki âyetlerde İsrâiloğulları’nın tutumlarına, ardından da Kur’an’ın işlevine atıfta bulunuldu; İslâmî literatürde tevhid, nübüvvet ve âhiret şeklinde özetlenen dinî hakikatler üzerinde durularak inanıp iyi işler yapanların büyük ecir alacakları, inanmayanları da “elem verici bir azap” beklediği; Allah’ın, bildirilmesi gerekli her konuyu ayrıntılarıyla açıkladığı ifade edildi. Bütün bunlardan sonra 13. âyette artık insanlar için mazeret kalmadığı belirtilmek üzere, mahşer meydanında toplanan herkesin sorumluluğunun kendi omuzunda olacağı; 14. âyette de her insana, “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!” denileceği bildirilmektedir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 469
Riyazus Salihin, 112 Nolu Hadis
Saîd İbni Abdülazîz’in Rebîa İbni Yezîd’den; Rebîa’nın Ebû İdrîs el-Havlânî’den, onun Ebû Zer Cündeb İbni Cünâde radıyallahu anh’den; Ebû Zer’in Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den; onun da Allah Tebâreke ve Teâlâ hazretlerinden rivayet ettiğine göre Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“Kullarım! Ben zulmetmeyi kendime haram kıldım. Onu sizin aranızda da haram kıldım. Artık birbirinize zulmetmeyiniz.
Kullarım! Benim hidâyet ettiklerim dışında hepiniz sapıtmışsınız. O halde benden hidâyet dileyin ki sizi doğruya ileteyim.
Kullarım! Benim doyurduklarım hariç, hepiniz açsınız. Benden yiyecek isteyin ki sizi doyurayım.
Kullarım! Benim giydirdiklerim hariç, hepiniz çıplaksınız. Benden giyecek isteyin ki sizi giydireyim.
Kullarım! Siz gece-gündüz günah işlemektesiniz, bütün günahları afveden de yalnızca benim. Benden af dileyin ki sizi bağışlayayım.
Kullarım! Bana zarar vermek elinizden gelmez ki, zarar verebilesiniz. Bana fayda vermeye gücünüz yetmez ki, fayda veresiniz.
Kullarım! Evveliniz ahiriniz, insanınız cinleriniz, en müttaki bir kişinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümde herhangi bir şey arttırmaz.
Kullarım! Evveliniz âhiriniz, insanınız cinleriniz, en günahkâr bir kişinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümden en küçük bir şey eksiltmez.
Kullarım! Evveliniz âhiriniz, insanınız cinleriniz bir yerde toplanıp benden istekte bulunacak olsalar, ben de her birine istediğini versem, bu benim mülkümden ancak, iğne denize daldırılıp çıkarıldığında denizden ne kadar eksiltebilirse işte o kadar azaltır. (Yani hiç bir şey eksiltmez.)
Kullarım! İşte sizin amelleriniz. Onları sizin için saklar, sonra onları size iâde ederim. Artık kim bir hayır bulursa Allah’a hamd etsin. Kim de hayırdan başka bir şey bulursa öz nefsinden başka kimseyi ayıplamasın.”
Saîd İbni Abdülaziz dedi ki, Ebû İdris el-Havlânî bu hadisi rivâyet ettiği zaman dizleri üzerine çöküverdi. 
(Müslim, Birr 55)
  Aneqa عُنُق  : عنق bir organ olan boyundur. Çoğulu أعْناق şeklinde gelir. Yine bir kavmin eşrafına da أعْناق denmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece isim formunda 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ünüğünü (sıkmak) ve Anka  (kuşu)dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi و ’la makabline matuftur. كُلَّ  mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, ألزمنا  şeklindedir. اِنْسَانٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

اَلْزَمْنَاهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

طَٓائِرَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ف۪ي عُنُقِه۪  car mecruru  اَلْزَمْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَلْزَمْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  لزم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

طَٓائِرَ ; sülâsî mücerredi طير  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَاباً يَلْقٰيهُ مَنْشُوراً

 

Fiil cümlesidir.  نُخْرِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. لَهُ  car mecruru  نُخْرِجُ  fiiline mütealliktir. يَوْمَ  zaman zarfı  نُخْرِجُ  fiiline mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كِتَاباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  يَلْقٰيهُ  cümesi, كِتَاباً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.

يَلْقٰي  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَنْشُوراً  gaib zamirin hali olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

نُخْرِجُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خرج ’dir. 

مَنْشُوراً  ; sülâsî mücerredi  نشر  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪ۜ

 

Ayet hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلاً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede, îcâzı hazif sanatı vardır.  كُلَّ , takdiri  اَلْزَمْنَا  [bağladık] olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzafun ileyh olan  اِنْسَانٍ ’deki nekrelik, belirsiz bir ferdi ifade eder. 

اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪  cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Önceki cümleyi bir başka lafızla açıklayan tefsîriyye cümlesi, öncesinden ne kastedildiğini açıklayan ıtnâb sanatıdır. 

اَلْزَمْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

ف۪ي عُنُقِه۪  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  عُنُقِ  ile  طَٓائِرَ  arasındaki irtibat, zarf ve mazrûf arasındaki mutlak irtibata benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi ف۪ي  harfi, zarfiyedir. Bağlama işi boynun içinde değil dışında olur. Dolayısıyla burada علي  harfi olmalıydı. Çünkü  عُنُقِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi; temekkün (yerleşme, sabit olma)’dür.  ف۪ي  harfi mübalağa ifadesi için kullanılmıştır. 

Amellerin boyna dolanması, kendisine şiddetle bağlı ve son derece irtibatlı olduğunu tasvir etmek içindir. Yani biz yaptıklarını kendisine öyle sımsıkı bağlı kıldık ki ebedi olarak onu bırakmayacak; tıpkı boyundaki gerdanlık ve demir halka misali, her halükârda ondan ayrılmayacaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪  [Kuşunu boynuna bağlarız.] Burada latif bir istiare vardır. Kuş manasına gelen  طَٓائِرَ  kelimesi, insanın ameli için müstear olarak kullanılmıştır. Araplar kuşun uçuşundan uğurluluk veya uğursuzluk umdukları için, hayrın ve şerrin kendisine istiare yoluyla kuş ismi verdiler. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İnsanın boynuna asılan طَٓائِرَ [kuş] kelimesi mecazî bir kullanımdır. Burada lafzın hakikat manasında kastedilen kuş değil, mecazi anlamda kullanılan  طَٓائِرَ  kelimesinin, geçmişte mevcut bir inanışı ödünç alan bir alakası vardır. Araplarda yolculuğa çıkan kişi kuşları uçurur, kuşlar sağa doğru uçarlarsa buradan yapılacak yolculuğun  تفاعل /uğurluluk getireceğine; şayet kuşlar sola doğru uçarlarsa bunun da  تشاعم (uğursuzluk) getireceğine inanılırdı. Gelecekte olacak olayın hayırlı veya şerli olacağını kuşlara nispet ederlerdi. Bu anlayışın zihinlerdeki kalıbından hareketle Allah’ın takdiri olan hayır ve şer, sebebe nispet edilerek istiare sanatıyla burada takdim edilmiştir. Allah’ın takdiri olan hayır ve şer, sebep nispet edilerek istiare yapıldı. Ya da diğer bir bakışla kulun işlediği amel, rahmet ve yokluk için sebep kılındı ve bu nedenle derler ki bu senin sebebinle (طائرتك) değil, Allah’ın lütfuyla (طائرلله) bir nimettir. Yani bu, Allah’ın takdiriyledir, sizin uğurlu veya uğursuz saydığınızdan dolayı değildir. (Dr. Hamza Yıldırım, Belâgat Yönünden İsrâ Suresindeki Ahlâk Muhtevalı Âyetlerin Kur’ân İrşadindaki Etkisi)


وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَاباً يَلْقٰيهُ مَنْشُوراً

 

ألزمنا كلّ اِنْسَانٍ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi fiilden muzari fiile geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نُخْرِجُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  نُخْرِجُ  fiiline müteallik olan  لَهُ  car mecruru durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için ve  يَوْمَ  zaman zarfı, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  كِتَاباً ’deki nekrelik, nev ifade eder.

كِتَاباً  için sıfat konumundaki  يَلْقٰيهُ مَنْشُوراً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Kelamda kastedilen manadan başkasını çağrıştırmayacak bir fazlalığın mübalağa veya benzeri bir nükteden dolayı getirilmesine tetmîm denir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur'an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

يَلْقٰيهُ ’daki mansub gaib zamirden hal olan  مَنْشُوراً , durum bildiren lafızdır. 

يَلْقٰيهُ  [onu yakalar] fiili  يَجِدُهُ  (onu bulur) anlamında müsteardır. Bulmak; bir kişiyi yakalamaya nispet edilerek teşbih yapılmıştır.  النَّشْرُ , yaptığı her şeye süratle muttali olmasından kinayedir. Çünkü kitap, sahibiyle kavuşmadan önce okunması için hazırlanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

كِتَاباً  mef'ûl olarak mansubdur ya da mahzûf mef’ûlden yani  طَٓائِرَ ’e râci zamirden haldir.  مَنْشُوراً  ise mef’ûlundan hal’dir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

İsrâ Sûresi 14. Ayet

اِقْرَأْ كِتَابَكَۜ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يباًۜ  ١٤


“Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter” denilecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اقْرَأْ oku ق ر ا
2 كِتَابَكَ Kitabını ك ت ب
3 كَفَىٰ yeter ك ف ي
4 بِنَفْسِكَ kendi nefsin ن ف س
5 الْيَوْمَ bugün ي و م
6 عَلَيْكَ sana
7 حَسِيبًا hesapçı olarak ح س ب

اِقْرَأْ كِتَابَكَۜ 

 

Cümle, mukadder sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri; يقال له اقرأ (Ona oku denir.) şeklindedir. نُخْرِجُ ‘daki failin hali olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir.  اِقْرَأْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. كِتَابَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يباًۜ

 

Fiil cümlesidir. كَفٰى  elif üzere mukadder fetha üzere mebni mazi fiildir. بِ  harf-i ceri zaiddir. نَفْسِ  lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

الْيَوْمَ  zaman zarfı  كَفٰى  fiiline mütealliktir.  عَلَيْكَ  car mecruru  حَس۪يباً  ‘ne mütealliktir. حَس۪يباً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِقْرَأْ كِتَابَكَۜ 

 

Emir üslubunda talebî inşaî isnad olan ilk cümle, takdiri  يقال له  (Ona denir) olan fiilin mekulü’l-kavlidir. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.  

اِقْرَأْ كِتَابَكَ  [Kitabını oku!] ifadesinde hazif yoluyla icaz vardır. (Kıyamet gününde ona, kitabını oku denilir.) demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bir görüşe göre bu kitaptan murad, amellerinin, eserlerinin iz bıraktığı kendi nefsidir. Zira hayır olsun veya şer olsun, insandan sâdır olan her amel, insanın ruhunda özel bir tesir bırakır. Ancak ruh bedene bağlı olduğu müddetçe anılan tesir gizli kalır. Ruhun bedenden alakası kesildiği zaman, onun kıyameti kopmuş olur. Çünkü ruh, o zamana kadar bedende sükûnet ve istikrar hakirdi. Bedenden ayrıldığında ise harekete geçer ve yüce âleme doğru yükselmeye yönelir. İşte o zaman perde kalkar; haller ortaya çıkar ve ruh levhası üzerinde, ömrü müddetince yaptığı her şeyin resmi zuhur eder. Amellerin yazılması ve okunması bu demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

 

كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يباًۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Fail konumundaki  بِنَفْسِكَ ‘ye dahil olan  بِ  harfi zaiddir, tekid ifade eder.

Manevî tekit lafzı  بِنَفْسِكَ  ibaresinde ıtnâb ve tecrîd sanatları vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  عَلَيْكَ  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  حَس۪يباًۜ  fiiline takdim edilmiştir.

Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

حَس۪يباً  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

عَلَيْ da sılasıdır, çünkü  يا حاسب  manasına, ya da yeter manasınadır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

İsrâ Sûresi 15. Ayet

مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً  ١٥


Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنِ kim
2 اهْتَدَىٰ hihayeti seçerse ه د ي
3 فَإِنَّمَا şüphesiz
4 يَهْتَدِي seçmiş olur ه د ي
5 لِنَفْسِهِ kendisi için ن ف س
6 وَمَنْ ve kim
7 ضَلَّ saparsa ض ل ل
8 فَإِنَّمَا şüphesiz
9 يَضِلُّ sapar ض ل ل
10 عَلَيْهَا kendi aleyhine
11 وَلَا ve
12 تَزِرُ taşımaz و ز ر
13 وَازِرَةٌ hiçbir günahkar و ز ر
14 وِزْرَ günah yükünü و ز ر
15 أُخْرَىٰ başkasının ا خ ر
16 وَمَا ve
17 كُنَّا değiliz ك و ن
18 مُعَذِّبِينَ biz azab edecek ع ذ ب
19 حَتَّىٰ sürece
20 نَبْعَثَ göndermedikçe ب ع ث
21 رَسُولًا elçi ر س ل
Yüce Allah’ın hem adaletine hem de lutufkârlığına şehâdet eden en açık örneklerden biri olan ve bir bakıma 13. âyeti açıklayan bu âyette çok kısa ama aynı zamanda açık olarak Allah’ın birbiriyle bağlantılı üç temel yasası yer almaktadır. 1. Herkesin yaptığı kendisinindir; doğruyu seçen kendi iyiliğine seçmiş, doğru yoldan sapan da kendi aleyhine sapmış olur. 2. Hiçbir mâsum kişi başkasının günahını, sorumluluğunu üzerine almaz, Allah buna izin vermez, ilâhî yasada ilke olarak sorumluluk şahsîdir. Buna göre toplu işlenen suçlarda herkesin sorumluluğu ve cezası kendisinin katkısı oranındadır. Şu halde hiç kimse kendi günahının, suçunun cezasını başkasının çekmesini ummamalıdır. Ayrıca haram olan bir şeyi başkası yapıyor diye kendisi de yapmamalıdır; çünkü herkesin günahı kendisinedir (Râzî, XX, 171). 3. Allah insanları iyiyi kötüden ayırmalarına yarayacak yeteneklerle donatmıştır; ancak yine de–merhametinin sonucu olarak– bir peygamber göndermedikçe azap etmeyecektir.
 
 Bu hususta şu üç nokta önemlidir: a) Peygamberin gönderilmesin-den maksat, onun getirdiği dinî davet hakkında insanların yeteri kadar bilgi sahibi olmalarına elverişli bir ortamın sağlanmasıdır. b) Âyetin bu kısmı, bilinmesi, anlaşılması ve inanılıp uygulanması ancak bir peygamberin açıklamasına bağlı olan, insanın beşerî aklı ve bilgisiyle aydınlanamayacağı salt dinî konularla ilgilidir. c) Kanunsuz suç ve ceza olmaz. Âyetin, on dört asır önce suçun ve cezanın kanunîlik ilkesini bu kadar açık ve kesin bir şekilde ifade etmesi ilgi çekicidir (peygamberler gelmediği dönemlerde yaşayan veya bulundukları yer ve durum itibariyle peygamberlerin tebliğlerini alamamış, bunlarla yeteri kadar ilgi kuramamış bulunan insanların sorumlulukları ve uhrevî kurtuluşları konusunda bilgi için bk. Bakara 2/62; Nisâ 4/48, 165).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 470

مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ 

 

مَنِ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اهْتَدٰى  şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يَهْتَد۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِنَفْسِه۪  car mecruru  يَهْتَد۪ي ’deki failinin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اهْتَدٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  هدي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنِ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

ضَلَّ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يَضِلُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  عَلَيْهَا  car mecruru  يَضِلُّ ’deki failinin mahzuf haline mütealliktir. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. (https:// islamansiklopedisi.org)


 وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَزِرُ  damme ile merfû muzari fiildir.  وَازِرَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. Mevsufu hazf edilmiş sıfattır. Takdiri, نفس وازرة  (kimse taşıyıcı) şeklindedir.

وِزْرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اُخْرٰى  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mevsufu hazf edilmiş sıfattır. Takdiri,  نفس أخرى  şeklindedir.


 وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا  mütekellim zamir  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. مُعَذِّب۪ينَ  kelimesi, كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  نَبْعَثَ  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  مُعَذِّب۪ينَ ’e müteallik, mahallen mecrurdur..

نَبْعَثَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. رَسُولاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُعَذِّب۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  مَنِ اهْتَدٰى , isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Şart ismi  مَنِ , mübtedadır. 

Haber konumundaki  اهْتَدٰى  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪  cümlesi şartın cevabıdır. Kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Fiille car mecrur arasındaki kasr,  يَهْتَد۪ي  maksûr/sıfat,  لِنَفْسِه۪  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Hidayet üzere olmanın, insanın sadece kendi menfaatine olduğu vurgulanmıştır.

Manevî tekit lafzı  لِنَفْسِه۪ۚ  ibaresinde ıtnâb ve tecrîd sanatları vardır.  

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan birbirine atfedilmiş iki terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümleler, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şart ve cevap cümleleri arasında müşakele ve müzavece sanatları vardır.

يَهْتَد۪ي - اهْتَدٰى  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.


 وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ 

 

Aynı üslupta gelen  وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Şart cümlesi olan  مَنْ ضَلَّ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir. Şart harfi olan  مَنِ  mübtedadır.

Haber konumundaki  ضَلَّ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا  cümlesi şartın cevabıdır. Kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Fiille car mecrur arasındaki kasr,  يَضِلُّ  maksûr/sıfat, عَلَيْهَا  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Hidayet üzere olmanın, insanın sadece kendi menfaatine olduğu  vurgulanmıştır. 

عَلَيْهَا ifadesinde nefse ait zamire dahil olan istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Nefis, binek yerine konmuştur. Sanki dalalet, onun üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ  cümlesiyle  وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ  cümleleri arasında güzel bir mukabele sanatı vardır.

اِنَّمَا  ve  مَنِ ’lerin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr,  ضَلَّ - يَضِلُّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. 

عَلَيْهَاۚ - لِنَفْسِه۪ۚ  ile  ضَلَّ - اهْتَدٰى  kelime grupları arasında tıbâk-ı îcab vardır.

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ  ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. İnşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اُخْرٰىۜ ‘nın muzafı olan  وِزْرَ , mef’ûlu mutlaktır, tekid ifade eder.

Cümlede istiare sanatı vardır. وِزْرَ  kelimesi günah manasında müstear olmuştur. Müşebbehu bih zikredildiği için istiâre-i tasrîhiyye/açık istiâre; kullanılan kelime, müştak bir kelime olduğu içinde istiâre-i tebeiyye vardır.  وِزْرَ  [ağır yük] müşebbehu bihtir (müstearun minh). Günahlar  ise müşebbehtir (müstearun leh). Câmi’; her ikisinin de etkisinin gözükmesidir. Mübalağa ifade eden bu üslupta, tecessüm sanatı da vardır.

لَا تَزِرُ - وِزْرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

تَزِرُ - وَازِرَةٌ - وِزْرَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Fail olan  وَازِرَةٌ ’daki nekrelik, herhangi bir cins, kıllet ve umum ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre, umum ve şümule işarettir.

“Kimse başkasının herhangi bir günahını taşımaz.” ibaresinde istiare vardır. Burada gerçek anlamda sırtlarda taşınan yükler yoktur. Sadece kötülük ve günahların ağırlığı vardır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

Bu cümledeki kelimeler arasında var olan tenasüp, dikkat çekicidir.

Ayette geçen وِزْرَ , günah, ağırlık ve yük anlamındadır. Yani günah taşıyan nefis başka bir nefsin günahını taşımaz. Aksine her nefis kendi günahını taşır. Bu sebeple, bir insan, başkasının günahıyla sorumlu tutulamaz. Bu ayet-i kerimenin açıklamış olduğu bu hüküm, daha önce açıklanan “Her insanın amelini boynuna bağladık.” (İsra Suresi, 13) ayetindeki hükmü pekiştirmektedir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)


 وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfa matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. İnşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)

كَانَ ’nin haberi olan  مُعَذِّب۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  نَبْعَثَ رَسُولاً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup  حَتّٰى  ile  مُعَذِّب۪ينَ ’ye mütealliktir.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

نَبْعَثَ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

نَبْعَثَ  fiilinin mef’ûlü olan  رَسُولاً , tazim için nekre gelmiştir. 

Azaptan murad ne olursa olsun, “bir peygamber göndermedikçe” ifadesi, azabın mutlak olarak hiç olmayacağını bildirmek için değil, bunun tahakkukundan önce olmayacağını bildirmek içindir. Yoksa uhrevî azabın peygamber geldikten sonra hemen vaki olması mümkün olmadığı gibi dünyevî azap da onu gerektiren ahlâksızlık ve isyandan sonra ancak hasıl olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İsrâ Sûresi 16. Ayet

وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يراً  ١٦


Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 أَرَدْنَا biz istediğimiz ر و د
3 أَنْ
4 نُهْلِكَ helak etmek ه ل ك
5 قَرْيَةً bir kenti ق ر ي
6 أَمَرْنَا emrederiz ا م ر
7 مُتْرَفِيهَا onun varlıklılarına ت ر ف
8 فَفَسَقُوا kötü işler yaparlar ف س ق
9 فِيهَا orada
10 فَحَقَّ böylece gerekli olur ح ق ق
11 عَلَيْهَا onlara
12 الْقَوْلُ (azab) karar(ı) ق و ل
13 فَدَمَّرْنَاهَا biz de orayı yıkarız د م ر
14 تَدْمِيرًا darmadağın د م ر
“Şımarık yöneticiler”e emredilenin ne olduğu hususunda müfessirler farklı açıklamalar yapmışlardır. Zemahşerî’nin açıklaması sosyolojik bir yasaya işaret eder. Buradaki “emir”den maksat, Allah’ın söz konusu insanlara her türlü imkânları bol bol vermesidir; bu da onları şımarıklığa ve azgınlığa sevkeder (II, 354-355). Böylece o ülke yoldan çıkmış olur. Bununla birlikte müfessirlerin çoğu emredilenin iyilik ve itaat cinsinden davranışlar olduğu kanaatindedirler. Râzî şöyle der: Günah, emredilenin zıddını yapmaktır; bir hareketin günah olması, emredilmiş olmasıyla çatışır. Şu halde burada günah olmayan bir şey emredilmiş olmaktadır. Sonuç olarak Allah şımarık yöneticilere iyi işleri, yani iman ve itaati emreder; fakat onlar ısrarla emre aykırı hareket edip günah işlerler (XX, 174-175).
 
 Âyetin bu bölümüne şöyle bir mâna da verilmiştir: Halkının günahlara boğulması yüzünden bir toplumu helâk etmek istediğimizde, günahlar ortaya çıkınca hemen alelacele cezalandırmayız, bilâkis şımarık yöneticilerine bu günahlardan vazgeçmelerini emrederiz... (Râzî, XX, 176).
 
 “Emirler veririz” diye tercüme edilen emernâ kelimesini “emmernâ” şeklinde okuyanlara göre (bk. Şevkânî, III, 242) âyetin mânası şöyle olmaktadır: “Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarıklarını ve azgınlarını iş başına getiririz; onlar ise orada günah işlerler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.” Bu meâle göre Allah’ın şımarıkları iş başına getirmesi, ilgili toplumun serbest iradesiyle kötülüğe sapmış olmasının tabii ve kaçınılmaz bir sonucunu ifade etmektedir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 470-471

وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ 


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَٓا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَرَدْنَٓا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَرَدْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نُهْلِكَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. قَرْيَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı  اَمَرْنَا  cümlesidir. 

اَمَرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. مُتْرَف۪يهَا  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. İzafetten dolayı  ن  hazf edilmiştir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَسَقُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهَا  car mecruru  فَسَقُوا  fiiline mütealliktir. 

فَ  atıf harfidir.  حَقَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. عَلَيْهَا  car mecruru  حَقَّ  fiiline mütealliktir.  الْقَوْلُ  fail olup damme ile merfûdur. 

Fiili muzarinin başına “اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرَدْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir. 

نُهْلِكَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi هلك ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُتْرَف۪ي  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.

 


فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يراً

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir.  دَمَّرْنَاهَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَدْم۪يراً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

دَمَّرْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi دمر  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يراً

 

Şart üslubunda gelen ayet, önceki ayetteki  وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Matufun haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Gerçekleşmesi kesin olan manaya delalet eden  اِذَا  şart ِedatı katiyet ifade eder.

اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi konumunda şart cümlesi olan  اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً , mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı olan  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  نُهْلِكَ قَرْيَةً  cümlesi, masdar teviliyle  اَرَدْنَٓا  fiilinin mef’ûludur. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نُهْلِكَ قَرْيَةً  ibaresi mecazî isnaddır. Veya hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel diyebiliriz. Helak edilen karye değil karyedeki insanlardır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Aynı üslupta gelen  فَفَسَقُوا ف۪يهَا  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَسَقُوا ف۪يهَا  ibaresindeki  قَرْيَةً ‘e ait zamire dahil olan  ف۪ي  harf-i cerinde istiare vardır. Belde, mazruf yerine konmuştur. Yaptıkları fesadın kötülüğünü mübalağalı olarak ifade etme maksadı ve tecessüm sanatları da vardır. Câmi’ her ikisinde de olan mutlak irtibattır. 

Makabline matuf  فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ  cümlesi de aynı üslupta gelmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فَحَقَّ  fiiline müteallik  عَلَيْهَا  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

الْقَوْلُ , Allah'ın iradesi manasındadır.

عَلَيْهَا  ibaresindeki  قَرْيَةً ‘e ait zamire dahil olan istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila, mülazemet gerektirir. Sanki Allah’ın, oradaki şımarıkların fasıklıkları nedeniyle hükmettiği helak etme, beldenin üzerini tamamiyle kaplamıştır. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يراً  cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlu mutlak olan  تَدْم۪يراً , tekid ifade eder. 

نُهْلِكَ  dışındaki fiiller, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hudûs, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Ayetteki fiillerin hepsinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

مُتْرَف۪يهَا - ف۪يهَا  kelimeleri arasında lûzum ma la yelzem sanatı vardır.

فَدَمَّرْنَاهَا - تَدْم۪يراً  arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

دَمَّرْنَا - نُهْلِكَ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Bazı alimler, ayetteki  اَمَرْنَا  ifadesinin (onlara taati emrettik), bazıları da (onların zenginliklerini artırdık) veya (onları emirler yaptık) anlamında olduğunu söylemişlerdir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

Allah'ın emirleri hepsine şamil olduğu halde bunların zikre tahsis edilmeleri, hitapta onların asıl olmaları, diğerlerinin ise onlara tabi olmaları sebebiyledir. Bir de emrin bunlara tevcih edilmesi, daha etkilidir. O şımarık zengin ileri gelenlere neyin emredildiği, ayette sarih olarak zikredilmemiştir. Ondan, hak ve hayrın murad olduğu anlaşılmaktadır. Zira Allah kötülüğü, edepsizliği emretmez, özellikle Kur'an’ın hidayeti zikredildikten sonra bu husus daha da açık olarak anlaşılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İsrâ Sûresi 17. Ayet

وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً  ١٧


Nûh’tan sonra da nice nesilleri helâk ettik. Kullarının günahlarını hakkıyla bilici ve görücü olarak Rabbin yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَمْ ve nice
2 أَهْلَكْنَا helak ettik ه ل ك
3 مِنَ
4 الْقُرُونِ kuşakları ق ر ن
5 مِنْ
6 بَعْدِ sonra ب ع د
7 نُوحٍ Nuh’dan
8 وَكَفَىٰ ve yeter ك ف ي
9 بِرَبِّكَ Rabbin ر ب ب
10 بِذُنُوبِ günahlarını ذ ن ب
11 عِبَادِهِ kullarının ع ب د
12 خَبِيرًا haber alıcı خ ب ر
13 بَصِيرًا görücü olarak ب ص ر
Önceki âyette belirtilen ilâhî yasanın tarihî kanıtını dile getiren bu âyette, azgınlaşıp günahlara boğulan kişilerin ve toplulukların durumunu Allah’ın çok iyi bildiği haber verilmektedir. Nitekim Kur’an’da çeşitli vesilelerle, kendilerine gönderilen peygamberlerin uyarı ve irşadlarına aldırış etmeden inkâr ve isyanlarında ısrar eden eski liderler ve kavimler hakkında uyarı maksadıyla bilgi verilmiştir. Aslında Allah Teâlâ, bizlere de uyarıda bulunmakta, yaptıklarımızı bilip gören Allah’ı daima hatırda tutarak O’nun rızâsına uygun bir kişisel ve toplumsal yaşayış sergilememizi istemektedir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 471

وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  كَمْ  haberiyye olup mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْقُرُونِ  car mecruru  كَمْ ’in temyizidir. مِنْ بَعْدِ  car mecruru  اَهْلَكْنَا  fiiline mütealliktir. نُوحٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

كَمْ ‘i Haberiyye: Herhangi bir kavramın çok miktarda olduğunu belirtmek için kullanılan  كَمْ ’dir. “Nice, ne, ne kadar çok” gibi anlamlara gelir. Çokluktan kinaye için kullanılır. كَمْ ’i haberiyyenin temyizi 2 şekilde gelebilir: 

1. Müfred mecrur veya cemi mecrur olarak gelir.  2. مِنْ  harfi ceri ile müfred mecrur veya cemi mecrur gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَهْلَكْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi هلك ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. بِ  harf-i ceri zaiddir.  رَبِّكَ  lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بِذُنُوبِ  car mecruru  خَب۪يراً  veya  بَص۪يراً ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. عِبَادِه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَص۪يراً  ve  خَب۪يراً  kelimeleri كَفٰى ’nın temyizi olup fetha ile mansubdur. 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَب۪يراً - بَص۪يراً  kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍۜ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Haberiye olarak mef’ûl konumundaki  كَمْ , istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyle amili olan  اَهْلَكْنَا  fiiline takdim edilmiştir. Tehdit ve uyarı içindir. Nice manasındadır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede مِنَ الْقُرُونِ , mukaddem mef’ûl  كَمْ ‘in temyizidir.

Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Peygamber Efendimizdir.

اَهْلَكْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

اَهْلَكْنَا  fiili, yüzyıllar manasındaki  الْقُرُونَ ‘ye isnad edilmiştir. Halbuki asıl isnad edilmesi gereken kelime o asırlarda yaşayan insanlardır. İnsanların yaşadığı asra, yani zamana isnadla mecâz-ı mürsel sanatı vardır. 

قُرُونِ , bir kavmin bir kuşağın yok olduğu süredir. Bu süre yirmi, otuz, kırk, seksen veya yüz senedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مِنَ الْقُرُونِ  car mecruru,  كَمْ ’in açıklaması ve temyizidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


 وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Tekid ifade eden zaid  بِ  harfi nedeniyle mecrur olan  رَبِّكَ , fiilin faili olarak merfû mahaldedir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayetin başındaki azamet zamirinden bu cümlede söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle Rab ismine iltifat edilmiştir.

Peygamber Efendimize ait olan  كَ  zamirinin  رَبِّ  kelimesine izafeti, ona destek ve tazim içindir.

Sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade eden  خَب۪يراً  ve  بَص۪يراً  kelimeleri, temyizdir. Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren ıtnâb sanatıdır.

عِبَادِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması  عِبَادِ ’ye tazim ifade etmiştir. 

خَب۪يراً - بَص۪يراً  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

اَهْلَكْنَا  - رَبِّكَ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

Ferrâ şöyle der:  بِرَبِّكَ  ifadesindeki  بِ  harf-i ceri, amel ettirilmez ise caizdir. Faillere bu  بِ ’nın gelmesi ancak, o fail onunla medh veya zem olunduğu zaman caizdir. Ama söz ile bir medh veya zem kast edilmediğinde,  بِ  harf-i cerinin failin başına gelmesi caiz olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.

Günün Mesajı

İnsan, neyin hayrına neyin şerrine olduğunu çok defa ve Allah bildirmedikçe bilemez. Bundandır ki Kur'ân, hoşlanmadığımız bir şeyin hakkımızda hayır, hoşlandığımız bir şeyin de şer olabileceğini, hakkımızda, neyin, gerçekten hayır neyin gerçekten şer olduğunu ancak Allah'ın bilip bizim bilemeyeceğimizi bildirir (Bakara Süresi/2: 216).

Çünkü biz, dünü bütünüyle ve doğru olarak bilemediğimiz gibi, yarını hiç bilemeyiz. Oysa Allah (c.c.), bütün zamana tek bir nokta olarak bakar. Bilgisizliğimiz sebebiyle biz, çok defa sanki hayırmış gibi hakkımızda şer olanı ister ve şerrin meydana gelmesi için didiniriz.
Diğer taraftan insan peşincidir; yaptığı işin hemen karşılığını görmek istediği gibi, peşinci olması sebebiyle dünyayı da Âhiret'e tercih eder. Oysa Âhiret'e nisbetle dünya saadeti pek az bir değer ifade eder. Dünyanın çilesi, ise sayılamayacak kadar çoktur, Böyle iken insan, dünyaya perestiş eder, Âhiret'i unutur. Kur'ân-ı Kerim sık sık, dünyayı Âhiret'e tercih etmeyi küfrün, şirkin sebeplerinden biri olarak anar ve buna karşı ikazlarda bulunur (meselâ İbrahim Süresi/14;: 3 Nahl Süresi/16: 107).
İnsan, sabırsızdır, bir şeyin hemen oluvermesini ister. Oysa her neticenin ona ulaşmak için geçilmesi gereken pek çok merhaleleri, mertebeleri yardır. Acele ederek bu merhalelere, mertebelere riayet etmeden sonuca ulaşmaya çalışmanın sonu hüsrandır.
Mekkeli müşrikler; âkıbetleri konusunda Kur'ân-ı Kerim'in tehditlerine inanmıyor ve Peygamber Efendimiz'den (s.a.s.) bu tehditler gerçek ise, kendisiyle tehdit edildikleri azabı veya cezayı hemen getirmesini istiyorlardı!
11. ayet, buna da cevap vermektedir.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Beynimin sokaklarında yürüyerek bir yabancıyı değil, ‘kendimi’ arıyordum.

Birbirine benzeyen sokaklarda ilerlerken, ayak seslerimin kesildiğini farkettim. Bilinçaltım sessizliği seçtiğine göre, kendime yaklaşıyor olmalıydım. 

Kağıt parçalarından meydana gelen tepelerin arasında oturanı gördüm. Üstü başı dağılmış halde, mırıldanarak konuşuyordu. Yaklaştığımda, bir yabancıyla değil, kendimle karşılaştım. 

‘Hani’ dedi. ‘Geçen konuşmuştuk. İşte, o meseleye dair her kelimeyi ayıklamaya çalışıyorum. İşim zor. Sanki her şey ona bağlanmış.’ 

Kendimin başında, sabırsızlık, beni patlama noktasına getirene dek bekledim.

Dayanamayıp süpürgeyle, sahip olduğum her kelimeyi çekerek poşetledim ve kendime uzattım. İki yuvarlak pencereden birine gidip kelimelerimizi boşluğa bıraktı. 

Kızgınlıkla karışık duygularımın yoğunluğundan konuşamadım. Kendim omuzlarımdan tutup beni kaldırana dek kıpırdamadım. 

Beynimin bulutlarından bir şeyler yağıyordu. Ellerime düşen tanelere baktığımda yağanın kendimin attığı  kelimelerimiz olduğunu gördüm. 

Kendimin sesini duydum: 

‘Belki bir kişiye, belki bir meseleye, belki de bir isteğe saplanıp kalmış kelimelerimi, gerçekliğin boşluğuna bıraktım. Hayatın bir andan, bir kişiden, bir meseleden ibaret olmadığını görsünler diye. Sadece dünyevi zincirlerinden kurtularak büyüyeceklerini anlasınlar diye. Çünkü ancak o zaman dualarımız ferahlayacak ve özgürleşecekti.’ 

Ellerimizi açtık: 

Rabbim, biz bulunduğumuz ana göre dualarımızı şekillendirirken, gördüklerimizin ötesindekileri bilen Sensin. Bilmeden hayrı ister gibi şerri istemekten ve hayır kapıların sınırsızken sadece hayır sandığımız tek bir şeyde inat etmekten Sana sığınırız. Gönlümüzü ve dualarımızı hayırlarla doldurmanı dileriz. 

Hz. Musa’nın dediği gibi: ‘Rabbim! Gerçekten ben, bana indireceğin her hayra muhtâcım!' 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji