24 Mart 2025
İsrâ Sûresi 1-7 (281. Sayfa)
İsrâ Sûresi
26,32,33 ve 57. âyetler ile 73-80. âyetler Medine döneminde, diğerleri Mekke döneminde inmiştir. 111 âyettir. Sûre, adını ilk âyetin konusu olan “İsrâ” olayından almıştır. “Geceleyin yürütmek” anlamına gelen “İsrâ”, Mîrac yolculuğunda, Hz. Peygamberin bir gece, Mekke’den Kudüs’e götürülmesini ifade eder. Sûrenin diğer bir adı da “Benî İsrâil Sûresi”dir.
 Mushaftaki sıralamada on yedinci, iniş sırasına göre ellinci sûredir. Kasas sûresinden sonra, Yûnus sûresinden önce Mekke döneminde inmiştir. 26, 32-33, 60, 73-74, 80, 107-111. âyetlerle diğer bazılarının Medine’de indiği yolunda değişik rivayetler varsa da, büyük ihtimalle tamamı Mekke’de nâzil olmuştur. İbn Âşûr, bu rivayetlerin, söz konusu âyetlerin içerdiği hükümlerin Medine dönemindekilerin muhtevasını hatırlatmasından ileri gelmiş olabileceğini, fakat bunun sağlam bir gerekçe olmadığını ifade eder (XV, 6).
 İsrâ olayı, İsrâiloğulları’nın kötülükleri sebebiyle uğradıkları iki büyük işgal ve yıkım, önemli bir kısmı Kur’ân-ı Kerîm’den önceki ilâhî kitaplarda da bulunan temel dinî ve ahlâkî buyruklar, yeniden dirilmenin mümkün olduğu ve âhiret sorumluluğu, Allah’ın kuşatıcı ilmi, ilk insanın yaratılışı, İblîs’in isyanı, insanın seçkin bir varlık oluşu, ibadet ve namaz,Kur’an’ın önemi, müşriklerin inatçılığı, müminlerin itaatkârlığı sûrenin başlıca konularıdır.Fazileti İbn Hanbel, Tirmizî ve Nesâî gibi muhaddislerin aktardığı bir rivayete göre Hz. Âişe Peygamber efendimizin, genellikle geceleri Benî İsrâil (İsrâ) ve Zümer sûrelerini okuduğunu bildirmiştir (Şevkânî, III, 233).

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

İsrâ Sûresi 1. Ayet

سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ  ١


Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 سُبْحَانَ eksiklikten uzaktır س ب ح
2 الَّذِي O (Allah) ki
3 أَسْرَىٰ yürüttü س ر ي
4 بِعَبْدِهِ kulunu ع ب د
5 لَيْلًا gecenin bir vaktinde ل ي ل
6 مِنَ
7 الْمَسْجِدِ Mescid-i س ج د
8 الْحَرَامِ Haram’dan ح ر م
9 إِلَى
10 الْمَسْجِدِ Mescid-i س ج د
11 الْأَقْصَى Aksa’ya ق ص و
12 الَّذِي öyle ki
13 بَارَكْنَا bereketli kıldığımız ب ر ك
14 حَوْلَهُ çevresini ح و ل
15 لِنُرِيَهُ kendisine göstermemiz için ر ا ي
16 مِنْ bir bölümünü
17 ايَاتِنَا ayetlerimizden ا ي ي
18 إِنَّهُ gerçekten
19 هُوَ O
20 السَّمِيعُ işitendir س م ع
21 الْبَصِيرُ görendir ب ص ر
Hz. Peygamber’in Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi şeklinde gerçekleşen olağan üstü olay İslâmî kaynaklarda, metindeki ilgili fiilin masdarı olan ve “geceleyin yürüme, gece yolculuğu” anlamına gelen isrâ kelimesiyle anılır. Bu yolculuğun, hadislerde anlatılan “göklere yükseltilme” safhasının da dahil olduğutamamı ise “yükselme, yukarı tırmanma” anlamındaki urûc kökünden türetilmiş olan ve “yükselme vasıtası, aleti” mânasına gelen mi‘râc kelimesiyle ifade edilir.
 
 Hz. Muhammed’in peygamber olmasıyla birlikte putperestlerin müslümanlar üzerinde kurduğu baskılar, muhtemelen risâletin 6. yılından itibaren Peygamber ailesiyle az sayıdaki müslümanlara karşı ekonomik ve sosyal bir boykota dönüştü. Üç yıl süren ve büyük acılara sebep olan bu boykotun ardından Resûlullah, kısa aralıklarla eşi Hz. Hatice ile amcası ve hâmisi Ebû Tâlib’i kaybetti. Dolayısıyla bu yıla hüzün yılı denildi. Bu acılı olayların ardından Allah Teâlâ, bir bakıma resulünü, sabır ve tahammülü dolayısıyla hem teselli etmek hem de ödüllendirmek istedi ve bunun için genellikle mi‘rac diye anılan büyük mûcizevî olayı gerçekleştirdi.
 
 İsrâ sûresinin 1. âyeti ile Necm sûresinin ilk âyetleri mi‘rac olayına işaret etmektedir. Aynı konuda hadis mecmualarında da kırk beş kadar sahâbî vasıtasıyla bizzat Hz. Peygamber’den bilgiler nakledilmiştir. Ancak özellikle bu hadislerdeki ayrıntılı mâlûmat değişik yorumlara yol açacak nitelikte olduğu için, mi‘racın tarihi ve nasıl cereyan ettiği hakkında farklı bilgiler verilmiştir. Yaygın kabule göre mi‘rac, peygamberliğin 12 veya 13. yılında (Muhammed Hamîdullah’a göre bi‘setin 9. yılında; bk. İslâm Peygamberi, I, 92) vuku bulmuştur. Konuyla ilgili çok sayıda hadis bulunmakta olup özellikle Buhârî’nin el-Câmiu’s-sahîh’inde (“Salât”, 1; “Bed’ü’l-halk”, 6; “Tevhîd”, 37) yer alan hadislere göre bir gece Hz. Peygamber Kâbe’nin avlusunda (diğer bazı rivayetlerde amcasının kızı Ümmühânî’nin evinde) “uyku ile uyanıklık arasında bir durumdayken” Cebrâil yanına geldi, göğsünü açarak kalbini zemzemle yıkadı, sonra Burak denilen bir binek üzerinde onu Kudüs’e götürdü. Resûlullah’ı burada önceki bazı peygamberler karşıladılar ve onu kendilerine imam yaparak arkasında topluca namaz kıldılar (Başka bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber önce Mekke’den göklere yükseltildi, dönüşte de Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürüldü. Bu bilgiye göre âyette Resûlullah’ın bu mânevî yolculuğa Mekke’den başlayıp semalara yükseldikten sonra Mescid-i Aksa’ya geldiği, oradan da Mekke’ye döndüğü özetlenmiştir). Daha sonra semaya yükseltilen Resûlullah, semanın birinci katında Hz. Âdem, ikinci katında Hz. Îsâ ve Hz. Yahyâ, üçüncü katında Hz. Yûsuf, dördüncü katında Hz. İdrîs, beşinci katında Hz. Hârûn, altıncı katında Hz. Mûsâ, yedinci katında ise Hz. İbrâhim ile görüştü. Kur’an’da “sidretü’lmüntehâ” (hudut ağacı) denilen ve bir görüşe göre (bk. Şevkânî, V, 124) yaratılmışlarca bilinebilen alanın son sınırını işaretlediği kabul edilen hudut noktasının ötesine, Cebrâil’in geçme imkânı olmadığı için Hz. Peygamber refref denilen bir araçla tek başına yükselmesini sürdürdü. Bu sırada kendisine evrenin sırları, varlığın kaderiyle hükümlerin tesbiti için görevlendirilmiş olan meleklerin çalışmaları gösterildi. Nihayet bir yoruma göre (bk. Şevkânî, V, 123) bir beşerin insan olma özelliğini koruyarak Allah’a yaklaşabileceği son noktaya kadar yaklaştı (Necm sûresinde “yay” örneği ile anlatılan yaklaşma, ağırlıklı yoruma göre Cebrâil ile Hz. Peygamber arasında olmuştur; bk. en-Necm 53/8-9).
 
 Peygamber’in rabbine selâm ve ihtiramını arzettiği, Allah’ın da ona selâmla hitap ettiği ve inananlara esenliklerin dile getirildiği “Tahiyyat” duasındaki diyalogun mi‘rac olayı sırasında gerçekleştiği kabul edilir. Mekândan münezzeh olan Allah Teâlâ ile Kur’an’ın “âlemlere rahmet” olarak gönderildiğini bildirdiği Hz. Muhammed arasında, insan idrakinin kavramaktan âciz olduğu bir şekilde gerçekleşen bu buluşma sırasında Resûlullah’a, içlerinden günahkâr olanlar –eğer affedilmezlerse– bir süre cehennemde cezalandırıldıktan sonra bütün ümmetinin cennete kabul buyurulacağı müjdelendi; ayrıca kendisine bir hediye olarak Bakara sûresinin “Âmene’r-resûlü...” diye başlayan son iki âyeti verildi; İslâm’ın temel ibadetlerinden beş vakit namaz emredildi. Bazı rivayetlere göre mi‘racdan dönüş sırasında kendisine cennet ve cehennem ile buralarda bulunacak insanların durumları gösterildi. Nihayet Hz. Peygamber Mekke’den ayrıldığı noktaya getirildi.
 
 Söz konusu hadislerin baş kısmında yer alan ve mi‘racın Hz. Peygamber “uyku ile uyanıklık arasında” bir durumdayken başladığını, uyandığında kendisini Mescid-i Harâm’da bulduğunu belirten ifadeler dolayısıyla (Buhârî’deki rivayetlerin birinin sonunda [“Tevhîd”, 37; Taberî, XV, 5] “Peygamber uyandı ki Mescid-i Harâm’dadır”denilmektedir) bu olayın bedenle gerçekleşen bir yolculuk mu olduğu, yoksa bunun bir tür rüyada vuku bulan ruhanî bir durum mu olduğu hususunda erken dönemden itibaren tartışmalar yapılmıştır (meselâ bk. Taberî,XV, 5; İbn Kesîr, V, 40-41). Biri uykuda diğeri uyanıkken olmak üzere iki mi‘racdan bahsedildiği de olmuştur. Müfessirlerin çoğunluğu mi‘racı Hz. Peygamber’in hem bedeniyle hem de ruhuyla uyanıkken yaşadığı bir olay olarak kabul etmişlerdir. Miracın uykudayken veya uyanık iken ruhen vuku bulduğunu söyleyenler olmuştur. Doğru olsa bile bu iddia miraç mûcizesinin değerini ve önemini azaltmaz. Çünkü genel bir ilke olarak vahiy yollarından birinin de rüya olduğu kabul edilir. Nitekim bu sûrenin 60. âyetinde mi‘rac olayı kastedilerek “sana gösterdiğimiz rüya ...” şeklinde bir ifade yer almaktadır. Buradaki rüya kelimesinin uyanıkken görme anlamına gelebileceği gibi bundan uykuda görülen rüyanın kastedilmiş olabileceği de belirtilmektedir (meselâ bk. Taberî, XV, 110; İbn Âşûr, XV, 146). Ayrıca Hz. İbrâhim de oğlu İsmâil’i kurban etme emrini rüyasında almıştı (Sâffât 37/102).
 
 Ancak, mi‘rac Hz. Peygamber’in tamamen mûcizevî bir tecrübesi olduğundan onu illâ da aklın kalıpları içinde açıklamanın gerekli olmadığı muhakkaktır. Taberî’ye göre Allah, kulunun ruhunu değil, mutlak bir ifadeyle kulunu geceleyin götürdüğünü ifade buyurduğuna göre, “Peygamber sadece ruhuyla mi‘raca çıkmıştır” diyerek âyetin anlamını sınırlamaya hakkımız yoktur (XV, 26).
 
 Buhârî’nin naklettiği rivayetlerde Hz. Peygamber’in önce göklere çıkarıldığı, sonra Kudüs’e getirildiği bildirilirken, önce Kudüs’e getirildiğini ifade eden rivayetler de vardır (bk. Taberî, XV, 3-5). Konumuz olan âyette isrâ anlatılırken açıkça “Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya” ifadesinin kullanılmış olması, Resûlullah’ın semaya yükselmesinden önce Mescid-i Aksâ’ya uğradığı görüşünü teyit etmektedir. Öte yandan Muhammed Hamîdullah, âyette geçen “en uzak mescid” anlamına gelen Mescid-i Aksâ’nın Kudüs’teki mescid olamayacağını, bunun “semavî bir mescid” olması gerektiğini savunan görüşü tercih eder. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de Filistin’den “en yakın yer” diye söz edilmektedir (Rûm 30/3). Şu halde  “en uzak mescid” (el-Mescidü’l-aksâ) Kudüs’te olmamalıdır. Öte yandan Kudüs’te eski mâbed (Süleyman Mâbedi) İslâmiyet’ten çok önce ortadan kaldırılmış, şimdiki Mescid-i Aksâ ise henüz yapılmamıştı (a.g.e., I, 107-108). Bununla birlikte müfessirlerin tamamına yakını bunun Kudüs’teki Süleyman Mâbedi olduğunda müttefiktirler. Bu görüşe katılan İbn Âşûr, âyette Hz. Muhammed’in ümmeti tarafından eski mâbedin yeniden inşa edileceğine bir işaret bulunduğu kanaatindedir (XV, 8, 18). Nitekim müslümanlar hicrî 66-73 yılları arasında bugünkü Mescid-i Aksâ’yı inşa etmişlerdir.
 
 Âyette Mescid-i Aksâ’nın çevresinin mübarek kılındığı bildirilmektedir. Çünkü burada Hz. Muhammed’den Hz. Îsâ’ya kadar pek çok peygamber gelmiş geçmiş; çoğu burada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. Nihayet Peygamber efendimizin mûcizevî bir şekilde buraya getirilmesi ve daha sonra bir süre buranın müslümanlar tarafından kıble kabul edilmesi de Mescid-i Aksâ’nın çevresinin mübarek bir mekân oluşunun başka bir ifadesidir. (Kaynaklarda Mescid-i Aksâ Kudüs’ün ismi olarak geçer. Hadisdeki kapılar şehrin kapılarıdır, 7 kapısı vardır. Ayrıca bk. Wensinck, Mescid-i Aksâ, İA, VIII, 118-119). 

Bu ayet-i kerimede, hicretten bir yıl kadar önce meydana gelen Isra ve Mirac olayina işaret edilmektedir. Allah Teala'nin Resul-i Ekrem'i bir gece Mekke'deki Kabe'den alıp  Kudus'teki Mescid-i Aksa'ya götürmesi Mirac'in birinci basamağı olup Isra diye adlandırılmakta, oradan alıp göklere çıkarmasına danMirac denmektedir. Peygamber alehisselam bu yolculuğu Cebrail'in eşliğinde ve ayağını gözünün gördüğü en son noktaya basan Burak adlı bir binitin sırtında yapmiş, Mescid-i Aksa'da iki rekat namaz kıldıktan sonra göklere yükselmiştir.Bu yolculukta göğün çeşitli katlarinda bazı peygamberlerle görüşmüş, Cennet'i ve Cehennem'i görmüş, Cenab-ı Hakk'ın huzuruna çıkarak ondan beş vakit namaz emrini amıştır. (Buhari,Salat 1,Bed'ül-halk 6 ;Enbiya 5; Tevhid 37;Müslim, Iman 259-272)

سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. سُبْحَانَ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur.Takdiri, يسبّح (tesbih eder.) şeklindedir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّـذ۪ٓي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ ’dir. Aid zamir هو ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اَسْرٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِعَبْدِه۪  car mecruru  اَسْرٰى  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَيْلاً  zaman zarfı  اَسْرٰى  fiiline mütealliktir.  مِنَ الْمَسْجِدِ  car mecruru  اَسْرٰى  fiiline mütealliktir.  الْحَرَامِ  kelimesi  الْمَسْجِدِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. اِلَى الْمَسْجِدِ  car mecruru  اَسْرٰى  fiiline mütealliktir. الْاَقْصَا  ikinci  الْمَسْجِدِ ’in sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl ikinci  الْمَسْجِدِ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  بَارَكْنَا حَوْلَهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

بَارَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. حَوْلَهُ  mekân zarfı  بَارَكْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

لِ  harfi,  نُرِيَهُ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  اَسْرٰى  fiiline mütealliktir.  

نُرِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ اٰيَاتِنَا  car mecruru  نُرِيَهُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَسْرٰى  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  سري ’dir. 

نُرِيَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رأي ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

بَارَكْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  برك ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (işteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ve mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. السَّم۪يعُ  haber olup damme ile merfûdur. الْبَص۪يرُ  ikinci haber olup damme ile merfûdur. Veya  اِنَّ ‘nin ismini te’kid eder.

السَّم۪يعُ - الْبَص۪يرُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ 

 

Ayet, ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Kur’an surelerinin ilk ayetleri surenin içeriğiyle olan anlam bağlantısı yönüyle berâat-i istihlâl sanatının en güzel örnekleridir. İlk cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Muzaf konumundaki  سُبْحَانَ , takdiri  يسبّح  (tesbih eder.) olan fiilin mef’ûlü mutlakıdır.

Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber, talebî kelamdır. 

Muzâfun ileyh konumundaki has ism-i mevsûl  الَّـذ۪ٓي ’nin sılası olan  اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ , cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Az sözle çok anlam ifade eden  بِعَبْدِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  عَبْدِ  şan ve şeref kazanmıştır. عَبْدِ , Hz. Peygamberden kinayedir.

حَوْلَهُ  izafetinde ise Mescid-i Aksa’ya aid zamire muzaf olan  حَوْلَ  tazim edilmiştir.

Bu ayetteki  اَسْرٰى  fiili zaten gece yürüyüşü anlamına gelmekte olup,  لَيْلاً  zarfındaki nekrelik taklîl ifade eder. Yani bunun gecenin bir bölümünde meydana gelip gecenin tamamında olmadığını gösterir. (Ömer Özbek, Arap Dili ve Belâgatında Itnâb Üslûbu) 

لَيْلاً  kelimesindeki nekrelik tazim ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الْاَقْصَا  için sıfat konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan  بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

بِعَبْدِه۪ ‘daki gaib zamirden  بَارَكْنَا ‘da azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا  cümlesi, harf-i cerle  بَارَكْنَا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بَارَكْنَا  ve  لِنُرِيَهُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

مِنْ اٰيَاتِنَا ’deki  مِنْ , ba'diyet ifade eder. 

Az sözle çok anlam ifade eden  اٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ  şan ve şeref kazanmıştır.

الَّـذ۪ٓي - الْمَسْجِدِ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Bu ayet-i kerimede Allah Teâlâ gaib zamiriyle başladıktan sonra etrafını mübarek kıldığımız buyurarak iltifat sanatıyla mütekellim zamirine geçmiş, daha sonra yine gaib zamirine dönmüştür. Mescid-i Aksa’nın Müslümanlar indindeki yüce mekânına işaret vardır. Ayrıca bunun Peygamber Efendimize gösterilen en büyük ayet olduğuna ve İsra’nın amacının da bu olduğuna delalet eder. Yine Allah Teâlâ’nın azametini hissettirmek için sonunda gaib zamirine dönülmüştür.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Zuhaylî’ye göre surenin  سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى  ifadesi ile başlaması berâat-i istihlâldir. Çünkü isra hadisesi harikulade bir olaydır. Bu sebeple Allah Teâlâ’nın kemâl-i kudretine ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna işaret etmek için sure bu ifadelerle başlamıştır. Yani kulu Muhammed’i (s.a.v) gecenin bir kısmında Mekke-i Mükerreme'deki Mescid-i Haram’dan Beyt-i Makdis’teki Mescid-i Aksa’ya götürüp aynı gece beldesine geri döndüren Allah’ı her türlü çirkinlikten tenzih ederim. Müşriklerin iddia ettiği gibi ortağı veya çocuğu olmak kabilinden her türlü acizlik ve noksan sıfatlardan O’nu berî kılar, O’nun son derece kemâl-i kudret sahibi olduğunu tasdik ederim. O, nice akla hayale gelmeyen ilginç şeyleri gerçekleştirmeye kādirdir. Dolayısıyla Peygamberinin şerefine şeref katmak, kadrini yüceltmek için ve O’nun daimi bir mucizesi olması kastıyla kulunu çok kısa bir zamanda bu kadar uzak bir yere geceleyin götürmesinde bir tuhaflık yoktur. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Evet, Resulullah (s.a.v) Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya geceleyin götürüldü. Burası Beytu'l-Makdis yani Kudüs'tür. Çünkü o zaman ondan başka Mescid bulunmuyordu. “çevresini mübarek-bereketli kıldığımız” ifadesiyle burada anlatılmak istenen şey, din ve dünya ile ilgili bereket ve mübarek oluşudur. Çünkü burası, bütün peygamberlerin -Allah'ın selamı üzerlerine olsun- ibadet merkezidir, vahyin indiği yerdir. Akar sular ve ırmaklarla, meyve veren türlü ağaçlarla çevrelenmiş bir yerdir.

Hz. Muhammed’e (s.a.v), bizim birliğimize, O’nun da peygamberliğinin doğruluğuna delalet eden ayetlerimizi göstermek için çünkü gökleri ve oradaki ayetleri görmekle bu gerçeği daha huzurlu olarak anlamış olacaktır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)


 اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.

Tekit harfi  اِنَّ ‘nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümle ayrıca fasıl zamiri ve kasrla tekid edilmiştir. Fasıl zamiri, müsnedin الْ  takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. اِنَّ ’nin haberinin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. 

Müsnedin yani  السَّم۪يعُ  ve  الْبَص۪يرُ  kelimelerinin marife gelmesi kasr oluşturmuştur.

İki tekid hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  mevsûf/maksur, السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ  sıfat/ maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.

Böylece bu iki sıfata sahip olan tek zatın O olduğu, hiçbir benzeri olmadığı ifade edilmiştir. Bu iki vasıf kemâl derecede sadece Allah’a aittir. 

Kasr izafî olup kasr-ı kalptir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Cümledeki  هُوَ  fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükündür.

Bilindiği gibi fasl zamiri haberin sıfat olmadığına da delâlet eder. Bu tip kasrlarda, fasl zamiri tahsise ilaveten haberin, mübtedaya nisbetini de tekîd eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. 

السَّم۪يعُ , الْبَص۪يرُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Önceki cümledeki azamet zamirinden bu cümlede gaib zamire iltifat sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ , fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere dört tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın/devamlılığın karînesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle önceki manayı pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan  بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir. (https:// kuranmucizeler. com/insanin- yaratilisindaki- mucizevi- sira- isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)

İsrâ Sûresi 2. Ayet

وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُون۪ي وَك۪يلاًۜ  ٢


Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve onu, “Benden başkasını vekil edinmeyin” diyerek, İsrailoğullarına bir rehber yaptık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتَيْنَا ve biz verdik ا ت ي
2 مُوسَى Musa’ya
3 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
4 وَجَعَلْنَاهُ ve onu yaptık ج ع ل
5 هُدًى bir kılavuz ه د ي
6 لِبَنِي oğullarına ب ن ي
7 إِسْرَائِيلَ İsrail
8 أَلَّا diye
9 تَتَّخِذُوا edinmeyin ا خ ذ
10 مِنْ
11 دُونِي benden başka د و ن
12 وَكِيلًا bir vekil و ك ل
Kitap”tan maksat Tevrat’tır. Tevrat’ın hidayet rehberi olması, onun sayesinde İsrâiloğulları’nın cehalet ve inkârcılıktan bilginin aydınlığına ve gerçek dine kavuşmalarıdır. 2. âyetin metnindeki vekîl kelimesi,“kendisine dayanılıp güvenilen, işlerin kendisine bırakıldığı kimse” demektir. Bu şekilde Allah’a güvenip bağlanmaya da tevekkül denir.
 
 Sûrenin ilk âyetinde İsrâ ile Hz. Muhammed’in onurlandırıldığı bildirildikten sonra burada kendisine Tevrat indirilmek suretiyle Hz. Mûsâ’nın da şereflendirildiği belirtilmektedir. Bu vesileyle insanlığın en eski atalarından ve ulu peygamberlerden olan Hz. Nûh da “çok şükreden bir kul” olarak takdirle yâdedilmektedir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 462-463 

وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُون۪ي وَك۪يلاًۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir.  اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مُوسَى  mef’ûlun bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.  الْكِتَابَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَعَلْنَاهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. هُدًى  ikinci mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.

لِبَن۪ٓي  car mecruru  هُدًى ’e müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup,gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. 

اَنْ  tefsiriyyedir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَتَّخِذُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْ دُون۪ي  car mecruru, amili  تَتَّخِذُوا  ‘nin mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَك۪يلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Maksur isim;Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiren îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek.  2. Bir halden başka bir hale geçmek.  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme) 

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

تَتَّخِذُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُون۪ي وَك۪يلاًۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

الْكِتَابَ ’deki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

الْكِتَاب  kelimesinden anlaşılan Tevrat’tır.

Aynı üslupta gelen  وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُون۪ي وَك۪يلاًۜ  cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اٰتَيْنَا  ve  جَعَلْنَاهُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Mef’ûl olan  هُدًى , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder.

Tefsiriyye harfi  ان ’in dahil olduğu  اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُون۪ي وَك۪يلاً  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Allah Teâlâ’ya ait zamirin muzâfun ileyh olduğu, veciz ifade kastına matuf  دُون۪ي  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

جَعَلْنَاهُ  fiilindeki mütekellim cemî zamirden  دُون۪ي ’deki müfred zamire iltifat vardır. 

لَّا تَتَّخِذُوا  fiilinin mef’ûlü olan  وَك۪يلاً ’deki nekrelik, tazim ifade eder.

İsra ve mirac hadisesi peygamberin iki kerametidir. Biri bu surede diğeri de (mirac olayıdır ki) Necm Suresi’nde haber verilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İsrâ Sûresi 3. Ayet

ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۜ اِنَّهُ كَانَ عَبْداً شَكُوراً  ٣


Ey kendilerini Nûh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin çocukları! Gerçek şu ki, o çok şükreden bir kuldu.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذُرِّيَّةَ çocukları ذ ر ر
2 مَنْ kimselerin
3 حَمَلْنَا taşıdığımız ح م ل
4 مَعَ ile beraber
5 نُوحٍ Nuh
6 إِنَّهُ doğrusu o
7 كَانَ idi ك و ن
8 عَبْدًا bir kul ع ب د
9 شَكُورًا çok şükreden ش ك ر
Peygamber Efendimiz, 'Allah Teala, kulunun bir şey yedikten sonra hamdetmesinden, bir şey içtikten sonra hamdetmesinden hoşnut olur" hadisiyle bizim de şükreden bir kul olmamızı tavsiye buyurmuştur. (Müslim, Ωikir 89;Tırmizi, Et'ıme 18)

ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۜ 

 

ذُرِّيَّةَ  kelimesi, önceki ayette geçen  وَك۪يلاً ’den bedel olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  حَمَلْنَا ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.

حَمَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مَعَ  mekân zarfı  حَمَلْنَا  fiiline mütealliktir.  نُوحٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّهُ كَانَ عَبْداً شَكُوراً

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle, اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَبْداً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  شَكُوراً  kelimesi, عَبْداً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

شَكُوراً  ; Mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۜ 

 

ذُرِّيَّةَ  kelimesi, önceki ayette geçen  وَك۪يلاً  kelimesinden bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

ذُرِّيَّةَ  için muzâfun ileyh konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sıla cümlesi olan  حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

دُون۪ي ’deki müfred zamirden  حَمَلْنَا  fiilindeki mütekellim cemî zamire iltifat sanatı vardır.  

Katâde şöyle der: “Bütün insanlar, Nuh'un zürriyetidir. Çünkü gemide Nuh ile birlikte üç oğlu yani Sam, Ham ve Yâfes bulunuyordu. O halde bu demektir ki bütün insanlar, bu üçünün zürriyetidir. O halde Cenab-ı Hakk'ın, ‘Ey Nuh ile birlikte gemide taşıdığımız zürriyet’ hitabı, ‘Ey insanlar…’ yerine geçen bir hitap olmuş olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

اِنَّهُ كَانَ عَبْداً شَكُوراً

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

اِنَّ ’nin haberi olan  كَانَ عَبْداً شَكُوراً  cümlesi, nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

شَكُوراً , nakıs fiil  كَانَ ’nin haberi olan  عَبْداً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Son cümle  اِنَّ  ile tekid edildiği gibi  اِنَّ ’nin haberi de  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şeklinde gelmiş, Musa’nın (a.s) şükreden bir kul olduğu kuvvetle vurgulanarak belirtilmiştir. Şükretmenin Musa’nın (a.s) adeta bir cüzü haline geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü  كَانَ ’nin haberi, isminin bir cüzü olur. 

Hz. Nuh bütün hallerinde çok şükreden bir kuldu. Bu da bize bildiriyor ki Nuh (a.s) ile beraber olanların kurtarılması, onun duasının bereketiyle olmuştur. Yine bu kelam, Hz. Nuh'un zürriyetini ona uymaya teşviktir ve onları, nankörlüğün en büyük derecesi olan şirkten caydırmaktır.Diğer bir görüşe göre ise Musa çok şükreden bir kuldu, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İsrâ Sûresi 4. Ayet

وَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْـلُنَّ عُـلُواًّ كَب۪يراً  ٤


Biz, Kitap’ta (Tevrat’ta) İsrailoğullarına, “Yeryüzünde muhakkak iki defa bozgunculuk yapacaksınız ve büyük bir kibre kapılarak böbürleneceksiniz” diye hükmettik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَضَيْنَا ve şu hükmü verdik ق ض ي
2 إِلَىٰ
3 بَنِي oğullarına ب ن ي
4 إِسْرَائِيلَ İsrail
5 فِي
6 الْكِتَابِ Kitapta ك ت ب
7 لَتُفْسِدُنَّ bozgunculuk yapacaksınız ف س د
8 فِي
9 الْأَرْضِ o ülkede ا ر ض
10 مَرَّتَيْنِ iki kez م ر ر
11 وَلَتَعْلُنَّ ve çok böbürleneceksiniz ع ل و
12 عُلُوًّا büyüklenme ile ع ل و
13 كَبِيرًا kibirli ك ب ر
Bu âyetteki kitap genellikle Tevrat diye açıklanırken bunu levh-i mahfûz olarak anlayanlar da vardır. Bu anlayışa göre âyet şu anlama gelir: Sizin iki defa bozgunculuk çıkaracağınız levh-i mahfûzda yazılıdır, yani ilmimizde mevcuttur, bunu yapacağınız bizce mâlûmdu. Nitekim ikisini de yaptınız.
 
 Yukarıda Hz. Mûsâ’ya kitabın gönderilmesi ve onun İsrâiloğulları’na rehber kılınması ilâhî bir lutuf olarak zikredilmişti. Hz. Mûsâ, Mısır’da yüzlerce yıl aşağılayıcı bir muameleye mâruz kalan İsrâiloğulları’nı Firavun’un hegemonyasından kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmuş, ana yurtlarına götürmüş, onlara Tevrat’ı tebliğ etmişti. Fakat gerek Kur’an’da gerekse Kitâb-ı Mukaddes’te bildirildiği üzere onlar sık sık Allah’a olan ahidlerini bozup günaha sapmışlar, bu yüzden de ilâhî cezaya mâruz kalmışlardı (bu konuda ayrıntılı bilgi ve Kitâb-ı Mukaddes’teki açıklamalar için bk. Bakara 2/74, 100-101).
 
 Âyetteki “fesad”dan maksat, İsrâiloğulları’nın genel olarak Allah’ın Tevrat’ta koyduğu hükümleri çiğnemeleridir. Tefsirlerde iki fesaddan biri peygamber Eş’iya’yı (İşaya) öldürmeleri veya Ermiya’yı (Yeremya) hapsetmeleri; ikincisi ise Hz. Yahyâ’yı öldürmeleri, Roma yöneticileriyle iş birliği yaparak Hz. Îsâ’yı öldürmeye kalkışmaları şeklinde açıklanmaktadır (Şevkânî, III, 327).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 463 

وَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْـلُنَّ عُـلُواًّ كَب۪يراً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَضَيْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  اِلٰى بَن۪ٓي  car mecruru  قَضَيْنَٓا  fiiline müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti  ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. فِي الْكِتَابِ  car mecruru  قَضَيْنَٓا  fiiline mütealliktir.  

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

تُفْسِدُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  تُفْسِدُنَّ  fiiline mütealliktir.  مَرَّتَيْنِ  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup, müsenna olduğu için nasb alameti ي ‘dir.

وَ  atıf harfidir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

تَعْـلُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. عُـلُواًّ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  كَب۪يراً  kelimesi  عُـلُواًّ ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَب۪يراً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ فِي الْكِتَابِ 

 

Ayet, önceki ayetteki …اٰتَيْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

قَضَيْنَٓا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

قَضَيْنَٓا  fiiline müteallık olan  فِي الْكِتَابِ  car mecrurdaki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الْكِتَابِ  içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kitap, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Kitaptaki hükümlerin kesinliğini belirtmek için bu üslup kullanılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

الْكِتَابِ ’la Tevrat kastedilmiştir.

قَضَيْ  eşyayı muhkem bir tarzda ayırıp biçmektir. Bu ayette ise “Onlara bunu bildirdik, haber verdik ve vahyettik” manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْـلُنَّ عُـلُواًّ كَب۪يراً

 

Önceki cümlenin mazmunu için beyan (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) olan terkipte  لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır.  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Mukadder  kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı; mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَرَّتَيْنِ , amili  لَتُفْسِدُنَّ  olan mahzuf masdardan naib, mef’ûlu mutlaktır. Masdarın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الْاَرْضِ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Aynı üslupta gelen  وَلَتَعْـلُنَّ عُـلُواًّ كَب۪يراً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

كَب۪يراً , mef’ûlü mutlak olan  عُـلُواًّ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

لَتَعْـلُنَّ  ile  عُـلُواًّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

عُـلُواًّ ‘da istiare sanatı vardır. Bu kelimenin aslı  ألعلْوٌ  yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Sanki İsrail oğullarının yaptığı fesat, gözle görülür yüksekliğe sahip bir haldedir. Fesadın ne denli etkili olduğunu mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Bu ayette  لَتُفْسِدُنَّ  ve  لَتَعْـلُنَّ  fiillerinin başındaki muvattie lamı ve sonundaki şeddeli nun harfi tehdit manası vermektedir. Bu cümle muktezâ-i zâhire uygun olup, tazir ve tehekküm içindir. Yani “Fesadı seven bir kavim olarak yazıklar olsun size ki iki defa fesat çıkaracak ve azgınlıkta yükseleceksiniz.” demektir.

Bu ayetlere baktığımızda da peş peşe üç ayetten ilkinde Musa (a.s) ve kavminden, sonraki ayette Nuh’un (a.s), sonrakinde tekrar Hz. Musa’nın peygamber olarak gönderildiği toplumdan bahsedildiği görülmektedir. İstitrat metodu ile adeta İsrailoğullarına neslinizin devamını sağlayan Nuh’un (a.s) toplumunun halinden örnek alın; şirke düşüp Allah’tan başkasını vekil kabul etmeyin ve peygamber gibi kul olma yolunda çaba sarfedin denilmektedir.(Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)

…لَتَعْـلُنَّ  mahzuf kasemin ya da  قَضَيْنَٓا 'nın cevabıdır, o zaman  قَضَيْنَٓا  kasem yerine geçirilmiş olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Cenab-ı Hakk,  لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ [Fesat çıkaracaksınız.] buyurmuştur. Allah Teâlâ bu tabirle onların günahlarını ve Tevrat'ın hükümlerinin aksine hareket edeceklerini kastetmiştir. Ayetteki, “yeryüzünde” kelimesi, “Mısır topraklarında” demektir, “...ve muhakkak büyük bir serkeşlik yapıp kabaracaksınız” ifadesi de “sizin insanlara haksız yere hükümranlığınız, büyük bir istila olacak” demektir. Çünkü her zorba için “kabardı, büyüdü” denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bunlar, Ninova Kralı Sanherib ile ordusuydu. Diğer bir görüşe göre bunlar, Kral Lehrasbe'nin kumandanı Buhtunnasr ile ordusu idi. Bir başka görüşe ise Câlût ile ordusu idi. Bu ordu İsrailoğulları'nın alimlerini ve büyüklerini öldürdü; Tevrat'ı yaktı, mescidi tahrip etti ve İsrail Oğullarından yetmiş bin kişiyi esir aldı. İşte bu da ilâhî sünnetin gereği, zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına musallat kılmak kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İsrâ Sûresi 5. Ayet

فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَاداً لَنَٓا اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ وَكَانَ وَعْداً مَفْعُولاً  ٥


Nihayet bu iki bozgunculuktan ilkinin zamanı gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan birtakım kullarımızı gönderdik. Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. Bu, herhâlde yerine gelmesi gereken bir va’d idi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِذَا ne zaman ki
2 جَاءَ gelince ج ي ا
3 وَعْدُ zamanı و ع د
4 أُولَاهُمَا birincisinin ا و ل
5 بَعَثْنَا gönderdik ب ع ث
6 عَلَيْكُمْ üzerinize
7 عِبَادًا kullarımızı ع ب د
8 لَنَا bizim
9 أُولِي çok güçlü ا و ل
10 بَأْسٍ çok güçlü ب ا س
11 شَدِيدٍ çok güçlü ش د د
12 فَجَاسُوا (sizi) araştırdılar ج و س
13 خِلَالَ aralarına girip خ ل ل
14 الدِّيَارِ evlerin د و ر
15 وَكَانَ idi ك و ن
16 وَعْدًا bir va’d و ع د
17 مَفْعُولًا yapılması gereken ف ع ل
Hz. Mûsâ’nın ölümünden sonra İsrâiloğulları’nın Filistin’deki çeşitli putperest toplulukların tesirinde kalarak bir yandan tevhide dayalı inançlarını bozarken bir yandan da Tevrat’ın ilkelerinden sapıp kötülüklere bulaşıyorlardı (bk. Hâkimler, 2/11-13). Azgınlıklarını peygamberlerini öldürmeye kadar götürmeleri neticesinde “ilk vaad” gerçekleşmiştir. Tefsirlerde bu ilk vaad hakkında, Bâbil esaretinin de dahil olduğu farklı olaylardan söz edilmiştir (bk. Şevkânî, III, 237). Tarihî bilgilere göre ise bu ilk vaad, milâttan önce VI. yüzyılda Bâbilliler’in Kudüs’ü işgal etmeleri ve Süleyman Mâbedi’ni (Birinci Mâbed) yıkmalarıyla başlayan sürgün ve esaret sürecini ifade etmektedir. 6. âyette, zamanın Pers Kralı Kyros’un milâttan önce 539’da Bâbil’i ele geçirdikten sonra İsrâiloğulları’nın ülkelerine dönmelerine izin vermesiyle başlayan ve milattan önce 63 yılına kadar süren millî birliğin yeniden kurulması, İkinci Mâbed’in inşası, Kudüs’ün imarı, dinî ve kültürel hayatın yeniden canlanması gibi olumlu gelişmelerin yaşandığı döneme işaret edildiği anlaşılmaktadır. 7. âyette ise bu parlak dönemin ardından girilen yeni bir dinî, kültürel, siyasî kriz ve yıkım dönemine atıfta bulunulduğu görülmektedir. Bu dönemde önce yahudiler arasında çeşitli fikrî ve siyasî ihtilâflar ve iç karışıklıklar başlamış; ardından iktidar mücadelesi veren bir yahudi grubunun iş birliği yaptığı Romalılar Kudüs’ü ele geçirerek şehri tahrip etmiş, yahudilerin bağımsızlığına son vermişler (m.ö. 63); bu arada on binlerce yahudi öldürülmüş ve nihayet 70 yılında İkinci Mâbed de Romalılar tarafından yıkılmıştır (konuyla ilgili tarihî bilgiler için bk. Moshe Sevilla-Sharon, s. 29-76). Tefsirlerde yahudilerin ikinci bozgunculuklarıyla ilgili olarak zikrettikleri Hz. Yahyâ’yı öldürmeleri olayı da bu dönemde vuku bulmuştur. Bundan sonra 1948’e kadar Filistin’de yahudi hâkimiyeti kurulamamıştır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 463-464 

فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَاداً لَنَٓا اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ 

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  وَعْدُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اُو۫لٰيهُمَا  muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı  بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ  ‘dür.

بَعَثْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ  car mecruru  بَعَثْنَا  fiiline mütealliktir.  عِبَاداً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَنَٓا  car mecruru  عِبَاداً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.  

اُو۬ل۪ي  ikinci sıfat olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ’dir.  بَأْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  شَد۪يدٍ  kelimesi  بَأْسٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. جَاسُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خِلَالَ  mekân zarfı  جَاسُوا  fiiline mütealliktir. الدِّيَارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

   وَكَانَ وَعْداً مَفْعُولاً

 

 

İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. Haliyye olması da caizdir.  كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. وَعْداً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. مَفْعُولاً  kelimesi  وَعْداً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

مَفْعُولاً  ; sülâsî mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَاداً لَنَٓا اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ 

 

فَ  atıf harfidir. Ayet, önceki ayetteki kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  اِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mef’ûl olan  عِبَاداً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik, tazim içindir.

جَٓاءَ وَعْدُ  cümlesinde istiare sanatı vardır. وَعْدُ  kelimesi  جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Vaadin, bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَاداً لَنَٓا اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بَعَثْنَا  fiiline müteallik  عَلَيْكُمْ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  عِبَاداً ‘deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.

لَنَٓا  car-mecruru, عِبَاداً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  اُو۬ل۪ي بَأْسٍ  izafeti, عِبَاداً  için ikinci sıfattır. 

اُو۬ل۪ي  için muzâfun ileyh olan  بَأْسٍ ’deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.

بَأْسٍ  ‘in sıfatı  شَد۪يدٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عَلَيْكُمْ  ve  لَنَٓا  ifadelerindeki harfler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Aynı üsluptaki  فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca mevcuttur. 

الدِّيَارِ ’daki marifelik ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Müfessirler  جَاسُوا  fiilinin manası ile ilgili değişik izahlarda bulunmuşlardır: İbni Abbas’ın (r.a) buna, “Araştırdılar, teftiş ettiler.” şeklinde mana verdiği rivayet edilmiştir. Ebu Ubeyde, “Orada bulunan kimseleri araştırdılar.” manasını verirken İbni Kuteybe, “Orada fesat ve kargaşa çıkardılar.” manasını vermiştir. Zeccâc, “Bu, ‘öldürmedikleri kimse kaldı mı diye evlerin arasını dolaştılar’ manasındadır.” demiştir. Vahidî, “Cevs: dolaşmak, astırmak” demektir, der. Bu kelime, söylenen bütün bu manalara muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَكَانَ وَعْداً مَفْعُولاً

 

Cümle, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i muteriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. 

Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)

Nakıs fiil  كَانُ  ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

İsm-i mef’ûl veznindeki  مَفْعُولاً , haber olan  وَعْداً  için sıfat olarak ıtnâb sanatıdır.

وَعْداً - مَفْعُولاً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اُو۬ل۪ي  ve  وَعْدُ   kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsrâ Sûresi 6. Ayet

ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَف۪يراً  ٦


Sonra onlara karşı size tekrar egemenlik verdik. Mallar ve çocuklarla sizi güçlendirdik; sayınızı daha da çoğalttık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 رَدَدْنَا verdik ر د د
3 لَكُمُ size
4 الْكَرَّةَ tekrar ك ر ر
5 عَلَيْهِمْ onları yenme imkanı
6 وَأَمْدَدْنَاكُمْ ve sizi destekledik م د د
7 بِأَمْوَالٍ mallarla م و ل
8 وَبَنِينَ ve oğullarla ب ن ي
9 وَجَعَلْنَاكُمْ ve yaptık sizi ج ع ل
10 أَكْثَرَ daha çok ك ث ر
11 نَفِيرًا savaşçılarınızı ن ف ر
 Kerra كرّ : Bir şey üzerine bizzat ya da fiille saldırmak anlamına gelen كَرٌّ sözcüğü, aynı zamanda güçlü/dayanıklı ve bükülmüş ip manasını da taşır. (Müfredat)                                                                                                       Kuran’ı Kerim’de bir isim formunda 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri kere, kerrat, tekrar, mükerrer, tekerrürdür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  

ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَف۪يراً

 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. رَدَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. لَكُمُ  car mecruru  رَدَدْنَا  fiiline mütealliktir.  الْكَرَّةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  رَدَدْنَا  fiiline mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمْدَدْنَاكُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاَمْوَالٍ  car mecruru  اَمْدَدْنَاكُمْ  fiiline mütealliktir. بَن۪ينَ  atıf harfi  وَ ’la  اَمْوَالٍ ’ye matuf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti  ى ’dir.

وَ  atıf harfidir.  جَعَلْنَاكُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَكْثَرَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. نَف۪يراً  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَمْدَدْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi مدد ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اَكْثَرَ ; ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَف۪يراً

 

Ayet, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile önceki ayetteki  بَعَثْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İlk cümle müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَكُمُ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan  الْكَرَّةَ ’ye takdim edilmiştir.

لَكُمُ - عَلَيْهِمْ  ibareleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Aynı üslupta gelen  وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ  ve  وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَف۪يراً  cümleleri atıf harfi وَ ‘la  بَعَثْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayetteki fiillerin, azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen  اَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ  kelimeleri nekre gelerek kesret ve nev ifade etmiştir.

Mef’ûl konumundaki  اَكْثَرَ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

نَف۪يراً , temyiz olarak ıtnâb sanatıdır.

Temyiz; kendisinden önce geçen cümle içerisindeki müphem bir unsurdan ne kastedildiğini açıklayan, işin ne bakımdan olduğunu beyan eden ve o isimdeki veya cümledeki kapalılığı açan/açıklayan, genellikle mansûb ve câmid olan nekra bir isimdir. (Arap Dilinde Temyiz Halil İbrahim Karaöz)

رَدَدْنَا - اَمْدَدْنَاكُمْ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.

كُمْ ’lerin üç fiilde de tekrarı ile yapılan ıtnâb, muhatabın dikkatini celbetmek içindir. 

بَن۪ينَ - اَمْوَالٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Onların güçlendirilme yönleri olan  اَمْوَالٍ  ve  بَن۪ينَ ’de taksim, اَمْدَدْنَاكُمْ ’de cem’, sanatı vardır.

İsrâ Sûresi 7. Ayet

اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَاۜ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يراً  ٧


İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine kendinize yapmış olursunuz. İkinci bozgunculuğun zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide (Beyt-i Makdis’e) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yerle bir etsinler diye (üzerinize yine düşmanlarınızı gönderdik.)

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنْ eğer
2 أَحْسَنْتُمْ iyilik ederseniz ح س ن
3 أَحْسَنْتُمْ iyilik etmiş olursunuz ح س ن
4 لِأَنْفُسِكُمْ kendinize ن ف س
5 وَإِنْ ve eğer
6 أَسَأْتُمْ kötülük ederseniz س و ا
7 فَلَهَا o da aleyhinizedir
8 فَإِذَا ne zaman ki
9 جَاءَ gelince ج ي ا
10 وَعْدُ zamanı و ع د
11 الْاخِرَةِ sonuncusunun ا خ ر
12 لِيَسُوءُوا kötü duruma soksunlar diye س و ا
13 وُجُوهَكُمْ yüzlerinizi و ج ه
14 وَلِيَدْخُلُوا ve girsinler diye د خ ل
15 الْمَسْجِدَ Mescid’e (Kudüs’e) س ج د
16 كَمَا gibi
17 دَخَلُوهُ girdikleri د خ ل
18 أَوَّلَ ilk ا و ل
19 مَرَّةٍ kez م ر ر
20 وَلِيُتَبِّرُوا ve mahvetsinler diye ت ب ر
21 مَا şeyleri
22 عَلَوْا ele geçirdikleri ع ل و
23 تَتْبِيرًا helak ederek ت ب ر

اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَاۜ 

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil cümlesidir. اَحْسَنْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  karinesi olmadan gelen  اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.

اَحْسَنْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. لِاَنْفُسِكُمْ  car mecruru ikinci  اَحْسَنْتُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. اَسَأْتُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

İsim cümlesidir. لَهَا  car mecruru mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri,  إساءتكم (kötülükleriniz) şeklindedir. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَحْسَنْتُمْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  حسن ’dir.

اَسَأْتُمْ  fiili,sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi سوأ ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يراً

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  وَعْدُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْاٰخِرَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

لِ  harfi,  يَسُٓؤُ۫ا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle mukadder şartın cevabına mütealliktir. Takdiri,  بعثنا  şeklindedir.  

يَسُٓؤُ۫ا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. وُجُوهَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir. لِ  harfi,  يَدْخُلُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle mukadder şartın cevabına mütealliktir.

يَدْخُلُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  الْمَسْجِدَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

كَ  harf-i cerdir.  مَا  ve masdar-ı müevvel,  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri,  دخول كدخولهم أوّل مرة  şeklindedir.

دَخَلُوهُ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَوَّلَ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  مَرَّةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  لِ  harfi,  يُتَبِّرُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle mukadder şartın cevabına mütealliktir.

يُتَبِّرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  عَلَوْا تَتْب۪يراً ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

عَلَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  تَتْب۪يراً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُتَبِّرُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi تبر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَاۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  اَحْسَنْتُمْ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

اِنْ , şart fiilinin vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لِاَنْفُسِكُمْ  ifadesinde tecrîd sanatı vardır.

اَحْسَنْتُمْ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Şart üslubunda gelen  وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَاۜ  terkibi, atıf harfi  وَ ’la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasındaki şart cümlesi  وَاِنْ اَسَأْتُمْ , temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَهَا , mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Mukadder mübtedanın takdiri,  إساءتكم  [kötülükleriniz] şeklindedir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ  cümlesiyle, وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَاۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اَحْسَنْتُمْ  ile  اَسَأْتُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Müfessirimiz,  فَلَهَا  lafzının  عَلَيْهَا  şeklinde  عَلٰى  harf-i ceri ile değil de  لَ  harf-i ceri ile gelmiş olmasını müzâvece sanatına bağlar. Konuyla ilgili görüşü şöyledir: 

لاَنَّهُ ثَوَابَهُ لَهَا وَ بَالَهُ عَلَيْهَا وَ اِنَّمَا ذَكَرَهَا بِلامِ اِزْدَوَاجًا (İyiliğin sevabı sizedir, kötülüğün vebali de sizin üzerinizedir).  لَهَاۜ  lafzının  لَ  harfiyle gelmesi izdivac sanatı sebebiyledir. Yani normalde bu ifadenin  عَلَيْهَاۜ  şeklinde gelmesi beklenirdi. Ancak birinci cümledeki  لِاَنْفُسِكُمْ  lafzına uyması için  عَلٰى  harfi terk edilerek  لَ  harfiyle  لَهَاۜ  şeklinde gelmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Şart üslubunda gelen bu cümlede ihtibak sanatı vardır.

İhtibâk bir belâgat terimi olarak; “ikinci cümlede benzeri zikredilen kelime veya ifadenin birinci cümleden, birinci cümlede benzeri zikredilenin de ikinci cümleden hazf edilmesi” şeklinde tanımlanır. Buna göre ihtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C.2, 831)


فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يراً

 

فَ  atıf harfidir. اِذَا , şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. 

Şart üslubundaki terkipte, mazi fiil sıygasında gelen şart cümlesi olan  جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ , aynı zamanda  اِذَا ‘nın muzâfun ileyhidir. Şart manalı zaman zarfı  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

اِذَا  edatı  اِنْ  edatının aksine kesinlik, zan ve vukuu çokça olan cümlelerde bulunma özelliğine sahiptir.  اِنْ  edatı şüphe, vehim ve vukuu nadir olan cümlelerde bulunur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C. 1, s. 407)

جَٓاءَ وَعْدُ  cümlesinde istiare sanatı vardır. وَعْدُ  kelimesi  جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Vaadin, bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

وَعْدُ الْاٰخِرَةِ  ifadesinde de istiare sanatı vardır. Burada tehekkümî istiâre yoluyla vaad tehdit manasında kullanılmıştır. Genelde iyi bir şeyi vaad etmek için  وعده , kötü bir şeyle tehdit etmek için  اوعد  fiili kullanılır. Durumun korkunçluğunu mübalağa için vaad, vaid yerine kullanılmıştır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 5. ayetteki şart cümlesi olan …فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ ’nun delaletiyle, şartın, takdiri  بعثنا عليكم عبادا  [Size kullar gönderdik]  olan cevap cümlesi hazf edilmiştir. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle şartın mukadder cevabına mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ  cümlesinde istiare sanatı vardır. لِيَسُٓؤُ۫ا  fiili, وُجُوهَكُمْ ‘a nisbet edilerek yüzler kişileştirilmiş, bir şahsa benzetilmiştir. Kötülüğün yüze yapılacak olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Veya kötülüğün yüze isnadı aklî mecazdır. Cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Ayetteki aynı üslupta gelen ikinci masdar-ı müevvel cümlesi  وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ, önceki masdar-ı müevvele matuftur.

Bu cümlede teşbih harfi  كَ  nedeniyle mecrur mahaldeki masdar harifi  مَا  ve sılası olan   دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ , masdar teviliyle, mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Sebata, temekkün ve istikrara işaret eden cümledeki teşbih, teşâbüh kabilindendir. 

Üçüncü masdar-ı müevvel cümlesi  وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يراً, sebep bildiren لِ  nedeniyle masdar tevilinde, ilk masdar-ı müevvele matuftur.

لِيُتَبِّرُوا  fiilinin mefulü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  عَلَوْا تَتْب۪يراً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

تَتْب۪يراً , mef’ûlü mutlak olarak ıtnâb sanatıdır.

عُـلُواًّ ‘da istiare sanatı vardır. Bu kelimenin aslı  ألعلْوٌ  yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Düşmanların yaptığı yıkım, gözle görülür yüksekliğe sahip bir haldedir. Durumu mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

اَسَأْتُمْ  - يَسُٓؤُ۫ا  ve  يَدْخُلُوا - دَخَلُوهُ  ve  لِيُتَبِّرُوا - تَتْب۪يراً  gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cenab-ı Hakk, üzülme işini yüzlere nispet etmiştir. Çünkü kalpte mevcut olan ruhî hallerin emaresi yüzde belirir. Binaenaleyh eğer kalpte bir sevinç ve sürur hasıl olursa, yüzde parlaklık, güleçlik ve aydınlık zuhur eder. Yok, eğer kalpte bir hüzün ve bir korku bulunursa o zaman yüzde bir ekşime, rengin atması ve bir morarma meydana gelir. İşte bu sebepten dolayı bu ayette, kötülük, yüzlere nispet edilmiştir. Bunun benzeri olan manalar, Kur'an'da pek çoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. 

Günün Mesajı

Miraç, Allah Rasülü'nün risaleti açısından bir dönüm noktası olarak da hususi bir öneme sahiptir.

Allah Rasülü sav, Miraç'ta bütün peygamberler, bilhassa Hz. Musa başta olmak üzere İsrailli peygamberlerle görüşmüş ve Cenab-ı Allah'ın en büyük âyetlerini müşahede etmenin yanısıra, kendisinin de varlığın bütün boyutlarında bütün âyetlerin en büyüğü olduğunu ortaya koymuştur. Miraç ile, O'nun önceki peygamberlerin tamamının mirasçısı olduğu gerçeği de tebarüz ettirilmiştir.

Önceki peygamberler içinde misyonu açısından Allah Rasülü'ne en çok benzeyen Hz. Musa'dır. Hz. Musa'nın (a.s.) ömrü, misyonunun bütün muhtevasını ortaya koymaya yetmemiş ve bunu sonraki peygamberler, bilhassa Hz, Davud ve Hz. Süleyman tamamlamış da olsa, bu misyon ile Peygamber Efendimiz'in misyonu birbirine çok yakındır.

Bu gerçek, “Size, Üzerinizde şahit olarak bir rasül gönderdik; nitekim Firavun'a da bir rasül göndermiştik.” (Müzzemmil Söresi/75; 15) âyetinde açıkça ifade edilmiştir.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Koşuyorum. Karanlıktan aydınlığa kaçıyorum. Dünyaya düşkünlüğümden, ahiret özgürlüğüne kavuşmak için.

Kaçıyorum. Pişmanlıklarımdan, affedilme umuduna koşuyorum. Dünya sevdamdan dolayı yapamadıklarımla yüzleşmemek için.

Kulaklarımda patlayan gürültüyle, bacaklarım birbirine karışınca kendimi yerde buluyorum. Toparlanıp kalkmaya çalışırken ensemde birinin nefesini hissediyorum. Şehit kanlarının kokusunu aldığım anda anlıyorum nefesin kime ait olduğunu. 

Korkudan içime kaçmış sesimle 'Allah!' diyerek gözlerimi kaldırıyorum, ta ki onunla gözgöze gelene dek. Mescid-i Aksa bünyesindeki her taşla ayaklanmış, dünya üzerinde zulüm altındaki müslümanları temsilen karşımda duruyordu. 

Yakama yapışıp "Her hakkın ödeneceği günden kork!" diyor. O kadar kısık bir sesle söylüyor ki zor duyuyorum ama söylenenin ağırlığı altında eziliyorum. Dehşetten kusmak istiyorum. Ellerinden bedenime akan şehit kanlarına baktığımı farkedince "Şehitliği istemesi kolay, zor olan seni çağırdığında davetine icabet etmek." 

Bakışlarının keskinliğini, varlığını bile bilmediğim derinliğimde hissediyorum. Beni tekrar yere bıraktığında sessizlik çöküyor her yere. Ve o zaman her bir şehit kanının sesini duyuyorum. Daha soramadan, beni koşmam için itiyor.

Koşuyorum. Yalnızlıktan kardeşliğe kaçıyorum. Bölünmeyi normalleştirenlerin zulmünden, İslam bayrağının gölgesinde sevdiklerimle buluşmak için.

Kaçıyorum. Korkularımdan cesarete koşuyorum. Her türlü vesveselerden sıyrılarak şehitliğe layık olabilmek için. 

Koşuyorum. Tekbir ve şehadetlerin arasında şehit kanlarını dinleyerek. "Bir-ruh, bid-dam, nafdika ya Islam. Bir-ruh, bid-dam, nafdika ya Aqsa. - Canımız, kanımız, senin için ey İslam. Canımız, kanımız, senin için ey Aksa." demelerine ortak olmayı dileyerek.

Ey Rabbim! Bir gece, Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya götürdüğün Rasulune salat ve selam olsun; Senin rızan için Senin yolunda ölen her şehidine selam olsun. Zulüm karşısında dilsiz ve kör kalmaktan; zalimlerin ekmeğine yağ sürmekten; mazlumları umursamaz katı kalbe sahip olmaktan; mahşer günü şehitlerinin şikayetinden Sana sığınırız. Bizi affet! Bizi ve nesillerimizi; ayrım yapmadan adaleti sevenlerden ve adaleti uygulayanlardan ve uygulatanlardan eyle.

Amin.

***

Öğrencilerine önümüzdeki hafta Mescid-i Aksa’ya gideceğini söyledi. Belki aralarında bilmeyen olur düşüncesiyle anlatmaya başladı:

Rivayetlere göre hz. Davud (as), Allah’ın emriyle mescidi inşa etmeye başladı ancak bitirmeye ömrü yetmedi. Oğlu hz. Süleyman (as) inşaati devam ettirdi ve mescidi tamamladı. Bu topraklar tarih boyunca çeşitli saldırılara uğradı ama Allah’ın izniyle günümüze kadar varlığını sürdürdü. 

Mescid-i Aksa; geçmişinden dolayı Hristiyan, Musevi ve İslam dünyasında önemli bir yere sahiptir. Diğer iki dinden farklı olarak dinimizdeki maddi manevi yerinin önemli olmasının başlıca sebepleri şunlardır: Müslümanların ilk kıblesidir. İsra hadisesinin bitiş, Miraç hadisesinin ise başlangıç noktasıdır. Ayrıca Mescid-i Aksa, yeryüzündeki üç büyük mescidden birisidir. İlki Mescid-i Haram yani Kabe ve ikincisi Medine’deki Mescid-i Nebevi’dir.  Zira Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

“(Ziyâret maksadıyla) ancak üç mescide seyahat edilebilir: Mescid-i Harâm, benim şu mescidim ve Mescid-i Aksâ.” (Buhârî, Fedâilü’s-Salât, 6; Müslim, Hacc, 288/827)

İşte bu yüzden, müslümanlar orayı korumaya çalışmıştır ve ziyarete de devam etmiştir.

Boş meselelere kafa yormanın ve asıl önemli olan işlere boş vermenin daha da kolaylaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu yüzden dinimizde önemli bir yere sahip olan her şeyin farkındalığıyla yaşamak önemlidir. Ancak o zaman akıl ve kalp doğru düşüncelerle ve doğru duygularla dolar. Ancak o zaman insan, dünyalık hallerden sıyrılarak salih amellerle meşgul olmayı arzular ve onları yapmak kendisine kolaylaşır. Ancak o zaman gerçek manada yaşadığını ve özgürleştiğini hisseder.

Ey Allahım! Bizi İslam’ın gerekliliklerini, Kur’an-ı Kerim’i ve Rasulullah (sav)’in hayatıyla sünnetini doğru düzgün öğrenenlerden; öğrendikleri ile Sana hakkıyla itaat edenlerden ve Senin sevdiklerini sevenlerden eyle. Günahlarından af dileyen ve kusurlarını düzeltmeye çalışanlardan eyle. Akıllarımızı ve kalplerimizi; gerekli ve faydalı düşüncelerle ve duygularla doldur; gereksiz olanlarından ise arındır. Faydasız korkuları, üzüntüleri, kızgınlıkları ve diğer nefsani hisleri Sana arzeder ve Senden yüklerimizi hafifletmeni niyaz ederiz. Benliklerimizi; Sana kul olmanın coşkusuyla, Sana teslim olmanın muhabbetiyle ve Sana tevekkül etmenin huzuruyla doldur. Bize salih amellerini sevdir, onları kolaylaştır ve yaptıklarımız ile niyet aldıklarımızı bizden kabul buyur. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji