يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ۜ لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ ١٣
يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ۜ
يَدْعُوا fiili önceki ayetteki يَدْعُوا fiilini tekid için gelmiştir.
Fiil cümlesidir. يَدْعُوا fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
لَ ibtidaiyyedir. Tekid ifade eder. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası ضَرُّهُٓ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. Haberi mahzuftur. Takdiri, إلهه (İlâhı) şeklindedir.
İsim cümlesidir. ضَرُّهُٓ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَقْرَبُ haber olup damme ile merfûdur. مِنْ نَفْعِه۪ car mecruru اَقْرَبُ ’ya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَقْرَبُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
Fiil cümlesidir. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Mahsusu mahzufdur. Takdiri هُو ’dir. الْمَوْلٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. لَبِئْسَ الْعَش۪يرُ cümlesi, atıf harfi وَ ’la لَبِئْسَ الْمَوْلٰى ’ya matuftur.
بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Mahsusu mahzufdur. Takdiri هُو ’dir. الْعَش۪يرُ fail olup damme ile merfûdur.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı gelmesi, 2. Failinin ال ’lı İsme Muzâf Olarak Gelmesi, 3. Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi, 4. Failinin İsm-i Mevsûl Olarak Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْعَش۪يرُ ,mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ۜ
Ayet, önceki ayetteki …يَدْعُوا cümlesini tekid için gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَدْعُوا fiilinin mef’ûlü konumundaki لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ cümlesi ibtida lamı ile tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mübteda, takdiri, إلهه (İlâhı) olan haber mahzuftur.
Mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan اَقْرَبُ ’nun ism-i tafdil kalıbında gelmesi mübalağa ifade etmiştir. مِنْ نَفْعِه۪, haber olan اَقْرَبُ ’ya mütealliktir.
ضَرُّهُٓ - نَفْعِه۪ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مَنْ kelimesi mübtedadır. ضَرُّهُٓ, ikinci mübteda, اَقْرَبُ ise onun haberidir. Cümle de مَنْ ’nin sılası olup haberi hazf edilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Ayette, putlar için akıl sahipleri hakkında kullanılan مَنْ harfinin kullanılmış olması, puta tapanın halini ziyadesiyle takbih ve zemmetmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَمَنْ ’deki lâm ibtidaiyyedir ve sonrasında gelen cümlenin muhtevasını te’kid eder. İbtidaiyye lâmı cümleye, tekid harfi olan اِنَّ ’nin kattığı anlamı katar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ
Ayetin fasılla gelen cümlesi kasem üslubunda gayrı talebî inşâi isnaddır.
لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasemin cevabı olan لَبِئْسَ الْمَوْلٰى , zem fiili olan بِئۡسَ ’nin dahil olduğu gayrı talebî inşa cümlesidir. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. بِئۡسَ ‘nin takdiri هُو (O) olan mahsusunun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
بِئْسَ tekid ifade eden zem fiillerindendir. Tekrar edilmesi kınamayı artırmaktadır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْعَش۪يرُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
عَش۪يرُ - مَوْلٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ayette geçen dua (yalvarma, haykırma), bir önceki ayette geçen dua için tekid olmakla beraber sonrası için bir hazırlıktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Buradaki مَوْلٰى, yardımcı manasında, عَش۪يرُ ise arkadaş ve yoldaş manasınadır. Bu ifadenin, liderler için kullanılmış olması daha uygundur. Çünkü böyle bir ifade putlar için hemen hemen hiç kullanılmaz. Cenab-ı Hak böylece o kâfirlerin hem dünya hem ahiret hayırlarını veren Allah'a ibadet etmeyi bırakıp putlara ibadete ve reislerine itaate döndüklerini bildirmiş, sonra da o reislerini “Onlar, ne kötü yardımcı!” diyerek kınamıştır. Bununla liderlerinden medet uman ve onlara sığınan kimselerin kınanması kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)