3 Haziran 2025
Hac Sûresi 6-15 (332. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Hac Sûresi 6. Ayet

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّهُ يُحْـيِ الْمَوْتٰى وَاَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ  ٦


Bu böyle. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. Şüphesiz O, ölüleri diriltir ve O, her şeye hakkıyla kadirdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ bu böyledir
2 بِأَنَّ çünkü
3 اللَّهَ Allah
4 هُوَ O
5 الْحَقُّ tek gerçektir ح ق ق
6 وَأَنَّهُ ve O
7 يُحْيِي diriltir ح ي ي
8 الْمَوْتَىٰ ölüleri م و ت
9 وَأَنَّهُ ve O
10 عَلَىٰ üzerine
11 كُلِّ her ك ل ل
12 شَيْءٍ şey ش ي ا
13 قَدِيرٌ kadirdir ق د ر

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّهُ يُحْـيِ الْمَوْتٰى وَاَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.  بِ  sebebiyyedir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle mübteda  ذٰلِكَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ الْحَقُّ  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْحَقُّ  haber olup damme ile merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi  وَ  ile önceki masdarı müevvele matuf olup, mahallen mecrurdur.  

اَنَّ  masdar harfidir.  هُ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يُحْـيِ  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُحْـيِ  fiili  يِ  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْمَوْتٰى  mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi وَ  ile önceki masdar-ı müevvele matuf olarak, mahallen mecrurdur.  

اَنَّ  masdar harfidir.  هُ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَلٰى كُلِّ  car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.      

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّهُ يُحْـيِ الْمَوْتٰى وَاَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim Allah Teâlâ'dır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  ذٰلِكَ ‘nin haberi mahzuftur.  بِاَنَّ car-mecruru bu mahzuf habere mütealliktir. 

ذٰلِكَ [İşte bu] ifadesiyle insanın çeşitli aşamalarda yaratılmasına, birbirine zıt hallerden geçmesine ve yerin ölümünden sonra diriltilmesine işaret edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ذٰلِكَ  ile müşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan Suresi 57, s. 190)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak işaret edilenin önemini vurgulamak içindir. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile insanın yaratılışına ve yerin ölümünden sonra diriltilmesine işaret edilmiştir. Böylece Allah’ın yaratıcı kuvveti, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Tekid ifade eden masdar harfi  اَنَّ  ve akabindeki  بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ  cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren  بِ  harfiyle birlikte mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Önceki azamet zamirden bu ayette Allah’ın uluhiyet vasfına dikkat çekmek için Allah ismine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ  cümlesinde haber olan  هُوَ الْحَقُّ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkarî  kelamdır. 

Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedanın kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir. Müsnedin, müsnedün ileyhe kasrı söz konusudur. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. الْحَقُّ  sıfat/maksur, هُوَ  mevsûf/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani Hak olma vasfı O’ndan başkasında bulunmaz. 

الْحَقُّ ; hakkında şüphe bulunmayan sabit, değişmez olandır. Yani, هُوَ الْحَقُّ  ibaresi  هو المَوُجُودُ (O, mevcuttur) demektir. Buradaki kasır ise izâfi kasırdır. Yani Hak olan bu ilah, sizin hakiki anlamda varlığa sahip olmayan ibadet etmiş olduğunuz Tanrılarınızdan biri değildir. Nitekim Allah-u Teala Necm suresinin 23. Ayetinde  إنْ هي إلّا أسْماءٌ سَمَّيْتُمُوها أنْتُمْ وآباؤُكم ما أنْزَلَ اللَّهُ بِها مِن سُلْطانٍ [Onlar ancak sizin ve atalarınızın(ilâh edindiğiniz şeylere) taktığınız isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.] buyurmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Birden fazla tekid unsuruyla gelen cümle, Allah Teâlâ'nın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde yegâne Hak olması ve kendisinden başka bütün varlıkları vücuda getirdiğini muhataplara kesin bir dille, şüpheye yer bırakmayacak şekilde bildirmiştir.

Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûfun manası; sıfatın bu mevsûftan başkasında bulunmadığının ifade edildiği şekildir. Ama aynı zamanda mevsûfta başka sıfatların bulunduğunu da ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  الْحَقُّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Burada  بِاَنَّ اللّٰهَ  car-mecruru, ism-i işaretin haberi olarak gelmiştir. Yani önceki ayette zikredilenler;  أنَّ اللَّهَ هو الحَقُّ  ile başlayan kısım ve devamı sebebiyle olmuş demektir. Buradaki  بِ  ise sebebiyye olup genel mana,  “mahlukat topraktan meydana gelmiş ve gelişmiştir” şeklinde olur. Bununla birlikte  بِ ’nın mülabese için olması da mümkündür. Yani tüm bu mahlukat ve göz alıcı nebatat, Allah-u Teala’nın uluhiyetinin elbisesi gibidir ve bu mülabese O’nun için bir delildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  وَاَنَّهُ يُحْـيِ الْمَوْتٰى  cümlesi, masdar teviliyle, önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsned olan  يُحْـيِ الْمَوْتٰى  cümlesi, müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُحْـيِ - مَوْتٰى  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Ayetteki üçüncü masdar-ı müevvel olan  وَاَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle öncekine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Takdim kasrıyla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , ihtimam için, amili olan  قَد۪يرٌ۟ ‘a takdim edilmiştir. 

شَيْءٍ ’deki nekrelik kesret, tazim ve nev ifade eder.

قَد۪يرٌ۟  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنَّهُ ‘nun tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Zamir bir kere daha tekrar edilmiştir. Bu fiilin O'ndan başkasına isnad edilmesinin mümkün olmadığı manasını tekid etmek için  عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ ’in şeklindeki car mecrur takdim edilmiştir. Bunda da yüce bir delalet vardır. Çünkü Allah Teâlâ'nın kudreti herhangi bir şeyle sınırlı değildir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.76-77)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin son cümlesi Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Hac Sûresi 7. Ayet

وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ  ٧


Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur ve şüphesiz Allah, kabirlerdeki kimseleri diriltecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَنَّ ve muhakkak
2 السَّاعَةَ o sa’at س و ع
3 اتِيَةٌ gelecektir ا ت ي
4 لَا yoktur
5 رَيْبَ şüphe ر ي ب
6 فِيهَا onda
7 وَأَنَّ ve şüphesiz
8 اللَّهَ Allah
9 يَبْعَثُ diriltecektir ب ع ث
10 مَنْ olanları
11 فِي
12 الْقُبُورِ kabirlerde ق ب ر

وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

السَّاعَةَ  kelimesi, اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اٰتِيَةٌ  kelimesi, اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. لَا رَيْبَ ف۪يهَاۙ  cümlesi,  اَنَّ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

رَيْبَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  ف۪يهَا  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, önceki masdar-ı müevvele atıf harfi  وَ  ile matuf, mahallen mecrurdur.

اَنَّ  masdar harfidir. اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  يَبْعَثُ  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَبْعَثُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْقُبُورِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

اٰتِيَةٌ , sülâsî mücerredi  أتي  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ

 

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۙ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel, önceki ayetteki masdar cümlesine atfedilmiştir.

Müsned olan  اٰتِيَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ  cümlesinde istiare sanatı vardır. السَّاعَةَ  kelimesi, gelen manasındaki  اٰتِيَةٌ ‘e isnad edilerek kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Kıyametin bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

اَنَّ  nin ikinci haberi olan  لَا رَيْبَ ف۪يهَاۙ cümlesi  sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cinsini nefyeden لَا nın haberi mahzuftur. Car mecrur  ف۪يهَا  bu mahzuf habere mütealliktir.

Müsnedün ileyh olan  رَيْبَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

ف۪يهَا  ibaresinde Kıyamet gününe aid zamire dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  السَّاعَةَ, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü zaman, hakiki manada zarfiyeye müsait değildir. Konunun kesinliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

الساعة kelimesi, zaman anlamında câmid (türememiş) bir isimdir. Kıyamet için istiare olarak kullanılır. Vezni  فعلة  (fâ harfi fetha, ‘ayn harfi sâkin), elif’i ise vav’dan dönmedir. Çoğulu  ساعات ve ساع  şeklindedir. (https://tafsir.app/aljadwal/6/31, Sâfi, Enam 31)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

“Allah hakkın ta kendisidir.” ayetine lafız itibariyle bir matuftur ama mana itibariyle atıf değildir. Zira Yüce Allah sözü edilen hususları kıyamet geleceği için yapmıştır denilemez, aksine burada bu manayı ihtiva edecek bir hazfin takdiri kaçınılmazdır. Yani: Şunu da bilsinler ki kıyamet mutlaka gelecektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ cümlesi, masdar tevilinde olup önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir.

Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Cümlede müsned olan  يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَبْعَثُ  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası mahzuftur. فِي الْقُبُورِ, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Buradaki diriltmek anlamını verdiğimiz  بْعَثُ  kelimesi, Yüce Allah'ın kabirlerdeki ölüleri, asıl organlarını birleştirerek ve ruhlarını tekrar vererek yeniden yaratmasını ifade eden bir terimdir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Bu cümle, bundan önceki iki cümle gibi ayetin başında bildirilen sebebe (işte bu, şundandır ki) dahildir. Ancak bu sebebiyet, kıyametin gelmesinin ve ölülerin diriltilmesinin, zikredilen Allah'ın fiillerinde O'nun kudretinin tesiri gibi müessir olmaları cihetiyle olmayıp fakat her ikisi de Allah'ın varlığını gerektiren sebepler olmaları cihetiyledir. Kıyametin gelmesi ve kabirlerdekilerin diriltilip kaldırılması, hikmetin gereği olduğundan Allah'ın Hakîm olmasının kinaye yoluyla ifadesi kılınmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hac Sûresi 8. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍۙ  ٨


8-9. Ayetler Meal  :   
İnsanlardan öylesi de vardır ki, bir ilmi, bir yol göstericisi, aydınlatıcı bir kitabı olmadığı hâlde kibirlenerek insanları Allah’ın yolundan saptırmak için, Allah hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنَ -dan
2 النَّاسِ insanlar- ن و س
3 مَنْ kimi
4 يُجَادِلُ tartışır ج د ل
5 فِي hakkında
6 اللَّهِ Allah
7 بِغَيْرِ olmaksızın غ ي ر
8 عِلْمٍ bilgisi ع ل م
9 وَلَا ve olmadan
10 هُدًى bir yol göstereni ه د ي
11 وَلَا ve olmadan
12 كِتَابٍ bir Kitabı ك ت ب
13 مُنِيرٍ aydınlatıcı ن و ر
Yeterli bilgiye sahip olmadan, doğru bir kılavuza uymadan ve ilâhî bir kitabın ışığından yararlanmadan evrendeki küçücük sırların bile çözülmesi mümkün değilken, bütün bunlardan yoksun bazı kişilerin evrenin yaratıcısı olan Allah hakkında tartışmaya girişmelerinin ne kadar abes olduğuna dikkat çekilmektedir (9. âyette geçen ve “kılavuz” diye çevirdiğimiz hüdâ kelimesi “ikna edici bir açıklama ve kanıt” şeklinde de anlaşılmıştır, Taberî, XVII, 120). 9. âyette belirtildiği üzere bu gibi kimselerin amacı başkalarını Allah yolundan saptırmak olduğu için, inandığı bir şeyi ispatlama çabası içinde olmazlar ve kendilerine uymayanlara ön yargıyla baktıkları için ellerindeki imkânları kötüye kullanıp büyüklük taslamayı yeğlerler. Âyetin “büyüklük taslayarak” şeklinde çevrilen kısmına “uyarı ve öğütten yüz çevirerek” mânası da verilmiştir (Şevkânî, III, 495). Âyette ayrıca “Onun dünyadaki payı rüsvâ olmaktır” buyurularak böyle kimselerin bu bozguncu tutumları kınanırken, dünya hayatında elde edecekleri başarı ve ulaşacakları refah düzeyi ne olursa olsun, ahlâk yönünden düşük sayılmaya ve insanlığın ortak değerleri açısından reddedilmeye mahkûm olacaklarına işaret edilmektedir.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 718

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُجَادِلُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يُجَادِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  فِي اللّٰهِ  car mecruru  يُجَادِلُ  fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, في قدرة الله (Allah’ın kudreti hakkında) şeklindedir.  

بِغَيْرِ  car mecruru  يُجَادِلُ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبّسا بالجهل (cehalete bürünmüş olarak) şeklindedir.  عِلْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

لَا  zaiddir.  لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. هُدًى  atıf harfi  وَ ’la  عِلْمٍ ’e matuf olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. لَا كِتَابٍ  atıf harfi  وَ ’la  لَا هُدًى ’e matuftur. مُن۪يرٍ  kelimesi  كِتَابٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُجَادِلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جدل ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik - ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُن۪يرٍ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍۙ

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır.  مِنَ النَّاسِ ’nin müteallakı olan mukadddem haber mahzuftur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , merfû mahalde, muahhar mübtedadır. Sıla cümlesi olan  يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  يُجَادِلُ  fiiline müteallik car-mecrur  فِي اللّٰهِ ’nin takdiri  قدرة  [kudreti] olan muzâfı mahzuftur. 

Allah lafzında tecrîd sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenleri tahkir kastına matuftur.

بِغَيْرِ  car-mecruru  يُجَادِلُ  fiilinin failinden, mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Muzafun ileyh olan  عِلْمٍ ’deki nekrelik kıllet ve tazim içindir. 

Ayet, 3. ayetin ilk cümlesinin tekrarıdır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Hac Sûresi 9. Ayet

ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ  ٩


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثَانِيَ öteye döndürür ث ن ي
2 عِطْفِهِ boynunu ع ط ف
3 لِيُضِلَّ şaşırtmak için ض ل ل
4 عَنْ -ndan
5 سَبِيلِ yolu- س ب ل
6 اللَّهِ Allah’ın
7 لَهُ onun için vardır
8 فِي
9 الدُّنْيَا dünyada د ن و
10 خِزْيٌ bir kepazelik خ ز ي
11 وَنُذِيقُهُ ve ona taddıracağız ذ و ق
12 يَوْمَ günü ي و م
13 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
14 عَذَابَ azabını ع ذ ب
15 الْحَرِيقِ yangın ح ر ق

Atafe عطف : عَطْفٌ iki ucundan biri tutulup diğer ucuna doğru bükülmüş, katlanmış şeylerle ilgili kullanılır. عَلَى harfi ceriyle geçişli hale geldiğinde anlamı meyletmek ve şefkat göstermek iken; عَنْ harfi ceriyle kullanımında bunun zıddı olan bir anlam taşır ve yüz çevirmek, soğuk ve şefkatsiz olmak manasına gelir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de isim formunda sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri atfetmek, atıf, ma'tuf ve Atıfet'tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ 

 

ثَانِيَ  kelimesi,  يُجَادِلُ ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. عِطْفِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لِ  harfi,  لِيُضِلَّ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  ثَانِيَ عِطْفِه۪  veya  يُجَادِلُ  fiiline mütealliktir. 

يُضِلَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri,  غيره (Onun dışında) şeklindedir. عَنْ سَب۪يلِ  car mecruru  يُضِلَّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlemiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُضِلَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  ضلل ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

ثَانِيَ ; sülâsi mücerredi  ثنى  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ

 

İsim cümlesidir. لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الدُّنْيَا  car mecruru  خِزْيٌ ’nin mahzuf haline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. خِزْيٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُذ۪يقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

يَوْمَ  zaman zarfı,  نُذ۪يقُ  fiiline mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَذَابَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْحَر۪يقِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

ف۪ٓي  harf-i ceri mecruruna mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak, vardır/mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir.  اَلْفَتَى - اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُذ۪يقُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذوق ’dir. 

الْحَر۪يقِ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ 

 

Ayet, önceki ayetin devamıdır.  ثَانِيَ عِطْفِه۪ , izafeti,  يُجَادِل  fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

ثَانِيَ عِطْفِه۪  [Boynunu döndürerek] terkibi, kibirlenme ve böbürlen­mekten kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Sebep bildiren lâm-ı ta’lilin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde olup başındaki harf-i cerle birlikte  يُجَادِلُ  fiiline mütealliktir.  

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, ikazı artırmak için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastına matuf  عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır.

عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ [Allah’ın yolundan] ibaresinde tasrihî istiare vardır.  سَبِیلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazf edilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

ثَانِيَ عِطْفِه۪ لِيُضِلَّ  [Saptırmak için büyüklenerek yüz çevirir] ayetindeki saptırmak için ifadesi, kendisi sapmak için anlamına gelecek şekilde,  يَ  harfi üstün olarak da okunmuştur. Buradaki  لِ  “lâm-ı akıbettir”. Yani o tartışır ve sonunda saptırır. (diğer okuyuşa göre sapar). (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)


 لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardırلَهُ  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. خِزْيٌ , muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyhin nekre gelişi nev, kesret ve tahkir ifade eder. Bu cezanın anlayamayacağımız kadar kötü ve çok olduğu ifade edilmiştir.

 فِي الدُّنْيَا  car mecruru, muahhar mübteda olan  خِزْيٌ ’un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الدُّنْيَا  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الدُّنْيَا , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dünya, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَنُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Fiilin muzari sıygada gelmesi hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  نُذ۪يقُهُ  fiiline müteallik olan  يَوْمَ الْقِيٰمَةِ  zaman zarfı, ihtimam için mef’ûl olan  عَذَابَ الْحَر۪يقِ ‘e takdim edilmiştir.

نُذ۪يقُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَذَابَ الْحَر۪يقِ [Kıyamet günü ona, ateş azabını tattıracağız.] ibaresinde tehekkümî istiare vardır. Yakıcı azap, istenmeme hoşa gitmeme hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbehün bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan “tadarsınız” ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” azabın tesirini idrak etmek anlamında müstear olarak kullanılmıştır.

نُذ۪يقُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  عَذَابَ الْحَر۪يقِ  izafetinde, الْحَر۪يقِ  sıfat olmasına rağmen  عَذَابَ ‘ye izafe edilmiştir. ‘Yakıcı azap’, yerine [yakıcının azabı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

الْحَر۪يقِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İzafette muzâfın bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği, azabın,  الْحَر۪يقِ ’ın kaynağından olduğu manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Ahkâf Suresi 20)

خِزْيٌ - عَذَابٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

حَر۪يقِ  kelimesi, محرق (yakıcı) manasınadır. Bu, اليم  kelimesinin, مؤلم (elem verici) manasına gelmesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Al-i İmran/181)

Hac Sûresi 10. Ayet

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ۟  ١٠


(Ona), “İşte bu kendi ellerinin önceden işledikleri yüzündendir. Allah, kesinlikle kullara zulmedici değildir” (denir.)

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ işte bu
2 بِمَا yüzündendir
3 قَدَّمَتْ önceden yaptıkları ق د م
4 يَدَاكَ senin ellerinin ي د ي
5 وَأَنَّ ve şüphesiz
6 اللَّهَ Allah
7 لَيْسَ değildir ل ي س
8 بِظَلَّامٍ zulmedici ظ ل م
9 لِلْعَبِيدِ kullara ع ب د

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ۟

 

Cümle, mukadder sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri, قائلين له (Ona … diyerek) şeklindedir.

İsim cümlesidir. İşaret zamiri  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لِ  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir.  بِ  sebebiyyedir.  بِمَا  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  قَدَّمَتْ يَدَاكَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. قَدَّمَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  يَدَا  fail olup, müsenna olduğu için elif ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَيْسَ ’nin dahil olduğu cümle  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَيْسَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هو ’dir.  بِ  harf-i ceri zaiddir.  ظَلَّامٍ  lafzen mecrur,  لَيْسَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

لِ  takviye içindir.  عَب۪يدِ۟ , lafzen mecrur, mübalağalı ism-i fail  ظَلَّامٍ ’nin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mübalağalı ismi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan mübalağalı ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَدَّمَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قدم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

ظَلَّامٍ - عَب۪يدِ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ۟


ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ  cümlesi, takdiri  قائلين له  (Ona denir.) olan mahzuf bir fiilin mekulü’l-kavldir.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ  mübtedadır,  بِمَا  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir. 

Müsnedün ileyhin işaret ismi olması, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden işaret ismi ile günahkârların azabına işaret edilmiştir. ذٰلِكَ  ile akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Müsnedün ileyhin işaret ismi olması, işaret edilene tahkir ifade eder. İşaret isminde tecessüm sanatı vardır. Muhatabın kalın kafalı olduğuna işaret eder.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Mecrur mahallindeki ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle birlikte mahzuf habere mütealliktir. 

Mevsûlün sıla cümlesi olan  قَدَّمَتْ يَدَاكَ  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ  ifadesinde cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ  cümlesi ya ellerin tüm iş aletleri manasında mecaz-ı mürseldir. Ya da temsil yoluyla muhtelif işler yapan âmil, kendi elleriyle bir zanaat yapan birine benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ  cümlesi, mecrur mahaldeki mevsûlün mahalline matuftur. Masdar-ı müevvel, بِظَلَّامٍ ’deki zaid  بِ  ve  اَنَّ  ile tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber, inkâri kelamdır. 

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, konunun önemini vurgulayarak muhatabı ikaz içindir. 

Allah lafzında tecrid sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâdır.

اَنَّ ’nin haberi,  لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Nakıs fiil  لَيْسَ ’nin haberi  بِظَلَّامٍ ’deki  بِ , tekid ifade eden zaid harftir. 

لِلْعَب۪يدِ  car-mecruru, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden  ظَلَّامٍ ‘in mef’ûlüdür.

[Ellerinizin takdim ettikleri sebebiyle] cümlesinde muhatap zamiri kullanılmış, [Allah kullarına zulümkâr değildir.] cümlesinde “size” yerine “kullara” şeklinde açık isim getirilerek muhataptan gaibe iltifat yapılmıştır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

ظَلَّامٍ  mübalağa kalıbı, kulların çok olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu ayetteki  ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ  cümlesinin îrabı, ayetin belâgat özelliğini etkilemektedir. Âlûsî'nin de tercih ettiği anlaşılan birinci irâba göre  ذٰلِكَ  kelimesi mübtedadır, بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ  ifadesi haberdir. Cümle bu şekilde irâblandırıldığında iltifat sanatı tezahür etmektedir. Şöyle ki ayette bahsi geçen kişi, önce gaib zamirle ifade edilmiştir. Bu cümlede ise muhatap zamir ile ifade edilerek gaipten muhataba dönüş şeklinde bir iltifat gerçekleşmiştir. Âlûsî bu cümlenin başka şekillerde de îrabının mümkün olduğunu söylemektedir. Diğer îrab şekline göre cümle mübteda haber değil, gizli bir fiilin mef‘ûlü konumundadır. Bu durumda cümlenin anlamı şu şekilde olabilir: “Ona denilir ki: İşte bu senin ellerinin işledikleri yüzündendir.” Âlûsî'ye göre bu irâbta muhatap zamiri kavl sözünün mekûlu konumunda bir alıntı cümle gibidir. Birinci îrabda olduğu gibi doğrudan muhatap zamire geçiş yapılmamaktadır. Bu nedenle iltifat sanatından söz edilmesinin uzak olduğu görülmektedir. (Harun Abacı,Kur’ân'ın Anlam Farklılaşmasına İ‘râbin Etkisi -Âlûsî Tefsiri Örneği) 

بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ  [Ellerinin sunduğu şey sebebiyle] cümlesinde mecâz-ı mürsel vardır. Alakası, sebebiyyedir. Çünkü hayrı da, şerri de yapan eldir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

اَيْد۪ي [eller] zikredilerek tağlîb yapılmıştır. Çünkü iyi ya da kötü amellerin çoğu eller ile meydana gelmektedir. Ellerle yapılanlar bir araya getirilerek tağlîb meydana gelmektedir. (Ömer Yılmaz, Zerkeşî’nin el-Burhân fi Ulûmi’l Kur’an Adlı Eserinin Belâgat İlmi Açısından Değerlendirilmesi; Kur’an’daki deyimler ve Zemahşerînin Keşşâfı)

Bu kimsenin uğradığı dünya rezilliği, rüsvalığı ve ahiret azabının sebebi daha önce işlediği küfür ve günahlardır. Allah facirlere (kâfir ve günahkârlara) ceza verme ve salihlere sevap verme hususundaki adaleti gereği ona bu şekilde muamelede bulunacaktır. Çünkü Allah kullarına zulmetmez. Özetle, bu ceza haktır, küfür ve büyük günah işleme sebebiyle adalettir. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsîru’l Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Bu da (senin) iki elinin öne sürdüğü şey sebebiyledir: Gaibden muhataba üslup değiştirilmiştir ya da gizli kavl maddesi düşünülmüştür yani kıyamet gününde ona: Bu rezillik ve azap irtikap ettiğin küfür ve isyanlar dolayısıyladır, denilir anlamındadır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Hac Sûresi 11. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  ١١


İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنَ ve
2 النَّاسِ insanlardan ن و س
3 مَنْ kimi
4 يَعْبُدُ ibadet eder ع ب د
5 اللَّهَ Allah’a
6 عَلَىٰ
7 حَرْفٍ bir kenardan (uçurumdan) ح ر ف
8 فَإِنْ eğer
9 أَصَابَهُ kendisine gelirse ص و ب
10 خَيْرٌ bir hayır خ ي ر
11 اطْمَأَنَّ huzura kavuşur ط مأ ن
12 بِهِ onunla
13 وَإِنْ ve eğer
14 أَصَابَتْهُ başına gelirse ص و ب
15 فِتْنَةٌ bir kötülük ف ت ن
16 انْقَلَبَ döner ق ل ب
17 عَلَىٰ üstü
18 وَجْهِهِ yüz و ج ه
19 خَسِرَ o kaybetmiştir خ س ر
20 الدُّنْيَا dünyayı د ن و
21 وَالْاخِرَةَ ve ahireti ا خ ر
22 ذَٰلِكَ işte budur
23 هُوَ o
24 الْخُسْرَانُ ziyan خ س ر
25 الْمُبِينُ apaçık ب ي ن
İlk âyette, Allah’a kulluğu dünya hayatındaki rahatlık şartına bağlayan insanların tipik davranışları tasvir edilmekte, imanlarına pamuk ipliğiyle bağlı olan bu tür kimselerin işleri rast gittikçe Allah’a kulluk etmekten memnun oldukları, bir imtihan sıkıntısına mâruz kaldıklarında ise hemen bu statüden sıyrılmak istedikleri; bir başka ifadeyle, Allah’ın istediği gibi kul olmaya çalışmak yerine, kulluk ettikleri Tanrı’nın kendi istedikleri gibi olmasını bekledikleri anlatılmaktadır. Aynı âyette belirtildiği üzere böyle kimseler hem dünyalarını hem âhiretlerini yitirmişlerdir ve apaçık ziyan içindedirler. Zira inançsızlığını açıkça ortaya koyan kimseler, tutarlı bir hayat çizgisi izleyebilme ve hiç değilse dünya yaşantılarını gerçek isteklerine göre sürdürebilme hususunda Allah’a şartlı kulluk edenlere göre daha yüksek şansa sahiptirler. Âyetin “Allah’a şartlı olarak kulluk eder” şeklinde tercüme edilen kısmına, “Allah’a tereddütler içinde, tam inanmadan, sınırda, kıyıdan kıyıya kulluk eder”mânaları da verilmiştir.
 
 Başına bir sıkıntı geldiğinde şirke dönen ve Allah’tan başka mâbudlar arayan kimselerden söz edilirken, 12. âyette bunların “ne zarar ne de yarar sağlayabilen”varlıklara yalvardıkları ifade edildiği halde 13. âyette “zararı yararından daha yakın” varlıklara yalvardıklarının belirtilmesi tefsircileri değişik yorumlara yöneltmiştir. Bu iki âyet arasındaki bağla ilgili dil bilgisine dayalı birçok izahın yanı sıra (bk. Taberî, XVII, 124-125; Şevkânî, III, 496-497), 13. âyette kastedilen varlıklar hakkında başlıca iki yorum yapılmıştır. Birinci yoruma göre, Allah’a kulluk etmekten cayanlar daha sonra kendilerinden korktukları ve yardımına sığındıkları liderlere yönelmektedir ve bu liderlerin onlara yarardan çok zarar verdiklerine işaret edilmektedir. İkinci yorumun sahipleri burada da putlardan söz edildiği kanaatindedirler ve iki âyet arasında çelişki bulunmadığını şöyle açıklarlar: Putların kendileri yarar sağlamadıkları gibi zarar da veremezler, ama onlara kulluk edilmesi zarara yol açar, onlara tapanlar âhiret mutluluğunu yitirirler; âyette de bu kastedilmiştir (Râzî, XXIII, 14). 11. âyetin, refah düzeyinin artacağı ümidine bağlı olarak müslüman olan bazı bedevî Araplar’ın veya bir yahudinin İslâmiyet’i kabul ettikten sonra işlerinin ters gitmesi karşısında dinden çıkması üzerine indiği yönünde rivayetler bulunmaktadır (Taberî, XVII, 124-125; Râzî, XXIII, 12-14). Bununla beraber âyetteki tasvirin, hemen her devirde ve her yerde karşılaşılan bir insan tipine dikkat çekmeyi hedeflediği kuşkusuzdur: Evrenin yaratıcısı ve mutlak hâkimi olan Allah’a iman bilincine erişememiş, bazı çevresel etkiler altında veya dünyevî beklentiler uğruna Allah’a kulluk etmeyi “deneyen” fakat O’nu kişisel arzularına uygun bir mâbud olarak göremediği için bütün benliğiyle şirke yönelen, böylece hem dünya hem âhiret mutluluğunu kaybeden insanlar! Devamındaki iki âyette belirtildiği gibi bu kimseler yine de “kulluk etme ve yakarma” ihtiyacından kendilerini alıkoyamamakta, ama bu defa ya hiçbir yararı veya zararı dokunmayacak ya da zararının dokunması çok muhtemel varlıklara yönelmektedirler.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 718-719
Riyazus Salihin, 1836 Nolu Hadis
Ebû Sa’lebe el-Huşenî Cürsûm İbni Nâşir radıyallahu anh’ın rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ bazı şeyleri farz kıldı, onları ihmal etmeyin. Bazı günahlara yaklaşılmaması için sınırlar koydu, o sınırları aşmayın. Bazı şeyleri haram kıldı, o haramları çiğnemeyin. Bazı şeyleri de unuttuğu için değil size olan merhameti sebebiyle dile getirmedi, onları da araştırıp kurcalamayın.”
(Dârekutnî, es-Sünen, IV, 184. Ayrıca bk. Hâkim, el-Müstedrek, IV, 115)

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَعْبُدُ ' dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. يَعْبُدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَلٰى حَرْفٍ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri, مستقرّا على حرف (Ucuna yerleşmiş) şeklindedir.  

فَ  atıf harfi, tefriiyyedir.Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصَابَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. خَيْرٌ  fail olup damme ile merfûdur.

فَ  karinesi olmadan gelen   اطْمَاَنَّ  cümlesi şartın cevabıdır. 

اطْمَاَنّ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  بِه۪  car mecruru  اطْمَاَنَّ  fiiline mütealliktir.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَصَابَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اطْمَاَنّ  fiili rubâî mücerrede iki harf ilave edilerek fiilin başına bir elif, sonuna da lâme’l-fiili cinsinden bir harf ilavesiyle yapılan  افْعَلَلَّ  babındandır.

خَيْرٌ ; ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder.İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

خَيْرُ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصَابَتْ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen  mansubdur.  فِتْنَةٌ  fail olup damme ile merfûdur.

فَ  karinesi olmadan gelen  انْقَلَبَ  cümlesi şartın cevabıdır. 

انْقَلَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلٰى وَجْهِ  car mecruru  انْقَلَبَ ’deki  failinin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, كافرا (kâfir olarak) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ  cümlesi, hal olup mahallen mansubdur.

خَسِرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  الدُّنْيَا  mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksûr isimdir. الْاٰخِرَةَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim) Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْقَلَبَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi  قلب ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.

اَصَابَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صوب ’dir.


 ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi   ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  لِ  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  cümlesi, mübteda  ذٰلِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

هُوَ  fasıl zamiridir. الْخُسْرَانُ  kelimesi  ذٰلِكَ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الْمُب۪ينُ  kelimesi, الْخُسْرَانُ  sıfatı olup damme ile merfûdur.

Veya هُوَ  ikinci mübtedadır.  الْخُسْرَانُ  kelimesi  هُوَ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

Zamiru’l Fasl : Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -îrabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” denir. Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْمُب۪ينُ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayetin ilk cümlesi, sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. Car-mecrur  مِنَ النَّاسِ ’nin müteallakı olan mukadddem haber mahzuftur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenleri tahkir kastına matuftur.

Sılası olan  يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Sıla cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  عَلٰى حَرْفٍ , takdiri  مستقرّا  olan mahzuf hale mütealliktir. 

Allah lafzında tecrîd sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ'dır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celalle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ  cümlesinde temsilî istiare sanatı vardır. Bu kimsenin, yaptığı ibadetleri önemsemeden rastgele yapması, dağın ya da vadinin kenarında yürürken kayıp dibe düşme tehlikesi içinde olmaya benzetilmiştir.

حَرْفٍۚ ’deki tenvin, tahkir içindir.

“Bir tarafından” manasındaki  حَرْفٍۚ  kelimesininin, yalnız bir yönünde anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da bir kişinin darlık ve zorluk zamanında değil de, sadece bolluk ve rahatlık zamanında Allah'a ibadet etmesi demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ  [Allah'a kenarda kulluk eden] cümlesinde istiare-i temsiliyye vardır. Yüce Allah, münafıkları ve dinleri hususunda içinde bulundukları şüphe ve tereddüdü, uçurum kenarında durarak ibadet etmek isteyen kimseye benzetmiştir. Bu, ne parlak bir temsildir! (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   


فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ 

 

Şart üslubunda gelen terkip, makabline tefri’ ifade eden  فَ  atıf harfi ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrara işaret eden  اِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ  cümlesi, şarttır.

فَ  karînesi olmadan gelen cevap cümlesi  اطْمَاَنَّ بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupla gelen  وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ  terkibi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrara işaret eden  اِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ  cümlesi, şarttır.

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

عَلٰى وَجْهِه۪۠ car-mecruru, انْقَلَبَ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bir şeyin zatı ve gerçek varlığı  وَجْهَ  kelimesiyle ifade edilir. Cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ  cümlesi, انْقَلَبَ  fiilinin failinden ikinci haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil, birbirine matuf her iki terkip de, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümleler, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

خَيْرٌ  ve  فِتْنَةٌ  kelimelerindeki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder. Her ikisi de, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Isabet etti manasındaki  اَصَابَتْهُ  fiili, فِتْنَةٌۨ  ve خَيْرٌۨ ‘ a isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Maddi varlıklara mahsus olan isabet etme fiili, fitneye ve hayra nispet edilerek, hissi olan şeyler maddî şey yerinde kullanılmış, isabet eden oka benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

اَصَابَتْهُ - اَصَابَهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الدُّنْيَا - لْاٰخِرَةَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  خَيْرٌۨ - فِتْنَةٌۨ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafîy sanatı vardır. 

فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪  cümlesi ile  اِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠  cümlesi arasında  mukabele sanatı vardır. 

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.  (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: Kişinin din konusunda itimat ettiği dayanağı, kalbi ve lisanıdır. Binaenaleyh bu ikisinden biri diğeri ile uyumlu olduğunda, insan dini bakımdan mükemmel olmuş olur. Dolayısıyla o kimse, kalbinden nifak olduğu halde bazı gayelerinden ötürü dili ile mümin olduğunu söylediğinde, onun hakkında zemmetmek için “O Allah'a bir ‘harf’ üzere (bir taraftan tutarak) tapıyor” denilebilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilene dikkat çekmek ve tahkir amacına matuftur. هُوَ , fasıl zamiridir. 

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir.

Uzağı işaret etmede kullanılan işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile kâfirlerin irtidâd ve küfürlerine işaret edilmiştir. Mübalağalı olan bu ifadede, onların durumu, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsme isnad edilmiş bu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade eder. 

الْخُسْرَانُ  mübtedanın haberidir. Müsnedin ال  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemal derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. 

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  mevsûf/maksur,  الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Haberin mübtedaya has olduğu kesin bir dille belirtilmiştir.

هُوَ  fasıl zamiridir. Müsnedin marife olarak gelişinden dolayı oluşan kasır ise iddâi kasırdır. İddia edilen şey, apaçık hüsran’ın mahiyetinin onların hüsranıyla sınırlanmış olduğudur. İddiaî kasırdan maksatsa, haberin tahakkukunu sağlamak ve şüpheyi ortadan kaldırmaktır. Fasl zamiri ise bu kasrı tekid eder ve kasredilen haberi güçlendirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  ifadesinde istiare sanatı vardır.

الْخُسْرَانُ , ticaret sermayesinin bir kısmının kaybıdır. Dünya ve ahiret menfaati, insanların onu elde etmek isteği sebebiyle, tüccarın kazancına benzetmiştir. Ardından, müşebbehe bih olan ticaret malının sahibinin zararı belirtmiş, menfaat isteyen kişiyi, mal kaybeden kişiye benzetmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  terkibinde,  الْخُسْرَانُ , gözle görünür manasına gelen  الْمُب۪ينُ ‘le sıfatlanarak maddi bir varlık mesabesine konmuştur. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır. 

مُبِين  kelimesi  belirmek, açık olmak, gözükmek, görünmek, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, zuhur etmek, aşikâr olmak, belli olmak manasındaki  اَبانَ  fiilinden ism-i faildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) En’am 16

الْمُب۪ينُ  kelimesi  الْخُسْرَانُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُبِين  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

خَسِرَ - خُسْرَانُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ  cümlesi,  انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠  cümlesinden bedel-i iştimâldir.  ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  cümlesi ise  انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠  cümlesi ile şirke düştü anlamındaki انْقَلَبَ  fiilinin failindeki zamire ait hal durumunda gelen  يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ  (Hac Suresi,12) cümlesi arasındaki mu’tarıza cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ziyan etmesi; korumasız kaldığı ve dinden dönmekle ameli boşa gittiği içindir. Hal olarak nasb ile  خاسراً, fail olarak da ref ile  خاسرون  da okunmuştur. Zamir yerine zâhir isim konulması ziyanını tespit etmek içindir. Ya da merfû olduğu takdirde mahzuf mübtedanın haberidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

Hüsranda olan bu kimse, dinden dönmekle ismeti (dokunulmazlığı) kalkmış; amelleri boşa gitmiş ve neticede dünyasını da ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, en büyük hüsrandır; bunun ikinci bir benzeri yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hac Sûresi 12. Ayet

يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  ١٢


O, Allah’ı bırakır da kendine ne zarar, ne de fayda veren şeylere tapar. Bu da derin sapıklığın ta kendisidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَدْعُو yalvarır د ع و
2 مِنْ
3 دُونِ ayrı olarak د و ن
4 اللَّهِ Allah’tan
5 مَا şeylere
6 لَا
7 يَضُرُّهُ ona zarar veremeyen ض ر ر
8 وَمَا ve şeylere
9 لَا
10 يَنْفَعُهُ yarar sağlamayan ن ف ع
11 ذَٰلِكَ işte budur
12 هُوَ o
13 الضَّلَالُ sapma ض ل ل
14 الْبَعِيدُ uzak(lara) ب ع د

يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُۜ

 

Fiil cümlesidir. يَدْعُوا  fiili  و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ دُونِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celal muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  يَدْعُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَضُرُّهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَضُرُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ  ile evvelkine matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَنْفَعُهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْفَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.


ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لِ  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  cümlesi,  ذٰلِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

هُوَ  fasıl zamiridir.  الضَّلَالُ  kelimesi  ذٰلِكَ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  الْبَع۪يدُ  kelimesi,  الضَّلَالُ  sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Veya هُوَ  ikinci mübtedadır.  الضَّلَالُ  kelimesi  هُوَ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

Zamiru’l Fasl : Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat-mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْبَع۪يدُ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan ism-i mevsûl  مَا ‘nın mahzuf mukaddem haline müteallik  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car mecruru, tahkiri artırmak için mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَدْعُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsul  مَٓا ’nın sıla cümlesi olan  لَا يَضُرُّهُ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. 

Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl, birinciye tezat nedeniyle atfedilmiştir.

يَضُرُّهُ - يَنْفَعُهُ  kelimeleri arasında tıb’ak-ı icab sanatı vardır.

مَا  ve  لَا ’ların tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Burada bahsedilen, putperest müşriklerdir. Binaenaleyh bu ifade, ayetin Yahudiler hakkında olmadığına delalet eder gibidir. Çünkü Yahudiler Allah'tan başka putlara tapanlardan değillerdir. O halde doğruya en yakın olan, bunun Hz. Peygambere (s.a.v) münafıkça yalvarıp yakaran ve baş vuran kimseler hakkında olmasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir.

Uzağı işaret etmede kullanılan işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile putperestlerin durumuna işaret edilmiştir. Mübalağalı olan bu ifadede, onların durumu, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi, s. 190)

الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  şeklindeki ayetin sonu başına uygundur. Çünkü Allah’tan başkasına ibadet etmek en büyük dalalettir. Bu üslub teşâbüh-i etrâf sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

هُوَ  fasıl zamiridir. Fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsme isnad edilmiş bu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade eder. 

الضَّلَالُ  mübtedanın haberidir. Müsnedin ال  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemal derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. 

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  mevsûf/maksur,  الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Haberin mübtedaya has olduğu kesin bir dille belirtilmiştir.

الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  terkibinde,  الضَّلَالُ , uzak manasındaki  الْبَع۪يدُ ‘le sıfatlanarak maddi bir varlık mesabesine konmuştur. Dalalet, yolcusunun geriye dönemeyeceği uzak bir yola benzetilmiştir. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır. 

الْبَع۪يدُ  kelimesi  الضَّلَالُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

الْبَع۪يدُ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

الضَّلالِ  kelimesinin البَعِيدِ  ile vasıflanması aklî mecaz olabilir. Uzak olanlar dalalette olanlardır. Yani  ضَلالًا بَعُدُوا بِهِ عَنِ الحَقِّ (Dalaletle haktan uzaklaşılır). Dolayısıyla uzaklık sebebe isnad edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) (İbrahim,3)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  tabiri çölde yolunu kaybedip de iyice hedeften uzaklaşan ve sapma mesafesi iyice artan kimsenin halinden istiaredir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl) 

Hac Sûresi 13. Ayet

يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ۜ لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ  ١٣


Zararı faydasından daha yakın olana tapar. O (taptığı) ne kötü yardımcı, ne fena yoldaştır!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَدْعُو yalvarır د ع و
2 لَمَنْ olana
3 ضَرُّهُ zararı ض ر ر
4 أَقْرَبُ daha yakın ق ر ب
5 مِنْ -ndan
6 نَفْعِهِ faydası- ن ف ع
7 لَبِئْسَ ne kötü ب ا س
8 الْمَوْلَىٰ bir yardımcı و ل ي
9 وَلَبِئْسَ ve ne kötü ب ا س
10 الْعَشِيرُ bir arkadaştır ع ش ر

يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ۜ 

 

يَدْعُوا  fiili önceki ayetteki  يَدْعُوا  fiilini tekid için gelmiştir. 

Fiil cümlesidir. يَدْعُوا  fiili و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. 

لَ  ibtidaiyyedir. Tekid ifade eder. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  ضَرُّهُٓ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. Haberi mahzuftur. Takdiri,  إلهه (İlâhı) şeklindedir.  

İsim cümlesidir. ضَرُّهُٓ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَقْرَبُ  haber olup damme ile merfûdur.  مِنْ نَفْعِه۪  car mecruru  اَقْرَبُ ’ya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

 اَقْرَبُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ

 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

Fiil cümlesidir. بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fiildir. Mahsusu mahzufdur. Takdiri هُو ’dir. الْمَوْلٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. لَبِئْسَ الْعَش۪يرُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  لَبِئْسَ الْمَوْلٰى ’ya matuftur. 

بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fiildir. Mahsusu mahzufdur. Takdiri هُو ’dir. الْعَش۪يرُ  fail olup damme ile merfûdur.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı gelmesi, 2. Failinin  ال ’lı İsme Muzâf Olarak Gelmesi, 3. Bu fiillerin  مَا  Harfine Bitişik Olarak Gelmesi, 4. Failinin İsm-i Mevsûl Olarak Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْعَش۪يرُ ,mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَدْعُوا لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪ۜ 

 

Ayet, önceki ayetteki …يَدْعُوا  cümlesini tekid için gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَدْعُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki   لَمَنْ ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ مِنْ نَفْعِه۪  cümlesi ibtida lamı ile tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mübteda, takdiri,  إلهه (İlâhı) olan haber mahzuftur. 

Mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sıla cümlesi olan  ضَرُّهُٓ اَقْرَبُ , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsned olan  اَقْرَبُ ’nun ism-i tafdil kalıbında gelmesi mübalağa ifade etmiştir.  مِنْ نَفْعِه۪, haber olan  اَقْرَبُ ’ya mütealliktir.

ضَرُّهُٓ - نَفْعِه۪  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

مَنْ  kelimesi mübtedadır.  ضَرُّهُٓ, ikinci mübteda,  اَقْرَبُ  ise onun haberidir. Cümle de مَنْ ’nin sılası olup haberi hazf edilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Ayette, putlar için akıl sahipleri hakkında kullanılan  مَنْ  harfinin kullanılmış olması, puta tapanın halini ziyadesiyle takbih ve zemmetmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَمَنْ ’deki lâm ibtidaiyyedir ve sonrasında gelen cümlenin muhtevasını te’kid eder. İbtidaiyye lâmı cümleye, tekid harfi olan  اِنَّ ’nin kattığı anlamı katar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


لَبِئْسَ الْمَوْلٰى وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ

 

Ayetin fasılla gelen cümlesi kasem üslubunda gayrı talebî inşâi isnaddır. 

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı olan  لَبِئْسَ الْمَوْلٰى , zem fiili olan  بِئۡسَ ’nin dahil olduğu gayrı talebî inşa cümlesidir. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder.  بِئۡسَ ‘nin takdiri  هُو (O) olan mahsusunun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  وَلَبِئْسَ الْعَش۪يرُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

بِئْسَ  tekid ifade eden zem fiillerindendir. Tekrar edilmesi kınamayı artırmaktadır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْعَش۪يرُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عَش۪يرُ - مَوْلٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ayette geçen dua (yalvarma, haykırma), bir önceki ayette geçen dua için tekid olmakla beraber sonrası için bir hazırlıktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Buradaki  مَوْلٰى, yardımcı manasında,  عَش۪يرُ  ise arkadaş ve yoldaş manasınadır. Bu ifadenin, liderler için kullanılmış olması daha uygundur. Çünkü böyle bir ifade putlar için hemen hemen hiç kullanılmaz. Cenab-ı Hak böylece o kâfirlerin hem dünya hem ahiret hayırlarını veren Allah'a ibadet etmeyi bırakıp putlara ibadete ve reislerine itaate döndüklerini bildirmiş, sonra da o reislerini “Onlar, ne kötü yardımcı!” diyerek kınamıştır. Bununla liderlerinden medet uman ve onlara sığınan kimselerin kınanması kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hac Sûresi 14. Ayet

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ  ١٤


Muhakkak ki Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 اللَّهَ Allah
3 يُدْخِلُ sokacaktır د خ ل
4 الَّذِينَ kimseleri
5 امَنُوا inanan ا م ن
6 وَعَمِلُوا ve yapanları ع م ل
7 الصَّالِحَاتِ iyi işler ص ل ح
8 جَنَّاتٍ cennetlere ج ن ن
9 تَجْرِي akan ج ر ي
10 مِنْ
11 تَحْتِهَا altlarından ت ح ت
12 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
13 إِنَّ şüphesiz
14 اللَّهَ Allah
15 يَفْعَلُ yapar ف ع ل
16 مَا şeyi
17 يُرِيدُ istediği ر و د

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يُدْخِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

جَنَّاتٍ  kelimesi  يُدْخِلُ  fiilinin mef’ûlün bihi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. تَجْر۪ي  cümlesi, جَنَّاتٍ ’in sıfatı olup mahallen mansubdur.

تَجْر۪ي  fiili ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْاَنْهَارُ  fail olup damme ile merfûdur.  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُدْخِلُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  دخل ’dir. 

اٰمَنُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الصَّالِحَاتِ , sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ

 

 

 İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir.  يَفْعَلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُر۪يدُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  

يُر۪يدُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ 

 

Allah Teâlâ önceki ayetlerde münafıkların ibadetlerinin ve mabudlarının durumlarını anlatınca, istînâfiyye olarak fasılla gelen bu ayette de müminlerin ibadetlerinin ve onların mabudunun durumunu anlatmıştır. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve tazim duyguları uyandırmak içindir.

اِنَّ ’nin haberi olan  يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُدْخِلُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Buradaki  عملوا الصالحات  ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır. 

Bahsi geçen kişilerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, sonraki habere dikkat çekmenin yanında, onlara tazim amacı taşır.

يُدْخِلُ  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  جَنَّاتٍ ’deki nekrelik nev, kesret, nev ve tazim ifade eder.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, mef’ûl olan  جَنَّاتٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde, mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde  مِنْ  harfiyle geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)


 اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُر۪يدُ

 

Cümle, beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

اِنَّ ’nin haberi olan  يَفْعَلُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

يَفْعَلُ  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’in sılası olan  يُر۪يدُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عَمِلُوا - يَفْعَلُ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr Suresi 1)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şüphesiz Allah, istediğini yapar: Kendini, bir bileni mükâfatlandırmak ve kötü niyetli kimseyi de cezalandırmak gibi. Bunu kimse durduramaz ve buna kimse mani olamaz. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayetteki “ne dilerse” ifadesi, hem kendi yapmak istediği hem de insanların yapmak istediği fiilleri içine alan (umumi) bir ifadedir. Dolayısıyla bu umumi ifadeyi kayıtlamak ayetin hilafınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hac Sûresi 15. Ayet

مَنْ كَانَ يَظُنُّ اَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ اِلَى السَّمَٓاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغ۪يظُ  ١٥


Her kim ona (Muhammed’e) Allah’ın dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa hemen tavana bir ip çeksin, sonra kendini assın da bir baksın; başvurduğu (bu yöntem), öfkelendiği şeyi giderecek mi?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنْ kim
2 كَانَ ise ك و ن
3 يَظُنُّ sanıyor ظ ن ن
4 أَنْ diye
5 لَنْ
6 يَنْصُرَهُ kendisine yardım etmeyecek ن ص ر
7 اللَّهُ Allah
8 فِي
9 الدُّنْيَا dünyada د ن و
10 وَالْاخِرَةِ ve ahirette ا خ ر
11 فَلْيَمْدُدْ uzansın م د د
12 بِسَبَبٍ bir sebep(ip)le س ب ب
13 إِلَى
14 السَّمَاءِ göğe س م و
15 ثُمَّ sonra
16 لْيَقْطَعْ kessin ق ط ع
17 فَلْيَنْظُرْ ve baksın ن ظ ر
18 هَلْ mi?
19 يُذْهِبَنَّ giderebilecek ذ ه ب
20 كَيْدُهُ bu düzeni ك ي د
21 مَا şeyi
22 يَغِيظُ öfkelendiği غ ي ظ
“Ona” diye çevrilen zamirle kimin kastedildiğine ilişkin yorum, bu âyete mâna verirken belirleyici bir role sahip olmaktadır. Müfessirler genellikle bu zamirin Hz. Peygamber hakkında olduğu kanaatini benimsemişlerdir. Bunu zorlama bir yorum olarak niteleyen M. Esed, burada 11. âyette belirtilen ve Allah’a iman-küfür sınırında kulluk eden kişilere, yani kendisine yardım için Allah’ın yeterli olmadığını düşünen, Allah’ın gücünün bu dünyada ve âhirette mutluluğa ulaştırmaya yeteceğinden şüphe eden kimselere imada bulunulduğunu belirtir (II, 670). Âyetin “bir çaresini bulup göğe uzansın” şeklinde çevirdiğimiz kısmını “Tavana ip bağlayıp kendini assın” şeklinde ve “kesip baksın” diye tercüme ettiğimiz kısmını “dünya veya hayat ile ilişkisini kessin” ve “İpi kesip intihar etsin” şeklinde anlayanlar olduğu gibi, bu ifadeye “Göğe yükselip vahyin veya ilâhî yardımın kaynağını kesmeye çalışsın” gibi mânalar verenler de olmuştur (Taberî, XVII, 125-128; Şevkânî, III, 497). Burada emir kipi kullanılarak, gerçekleşmeyecek bir şarta bağlı ifadeyle muhatabın âciz düşürülmesi amaçlanmış; içlerinde inkârcılığın oluşturduğu kin ve psikolojik baskıdan bir türlü kurtulamayan kişilerin hangi yollara başvururlarsa vursunlar, son tahlilde yaptıklarının bir yarar sağlamayacağına ve dünyalarını da âhiretlerini de yitirmelerine sebep olacağına dikkat çekilmiştir (İbn Âşûr, XVII, 219-220).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 719-720

مَنْ كَانَ يَظُنُّ اَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ 

 

İsim cümlesidir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir.  يَظُنُّ  cümlesi,  كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. يَظُنُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يَظُنُّ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri, أنه (Muhakkak ki O)  şeklindedir.  لَنْ يَنْصُرَهُ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir. 

يَنْصُرَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  فِي الدُّنْيَا  car mecruru  يَنْصُرَهُ  fiiline mütealliktir. الْاٰخِرَةِ  atıf harfi  وَ ’la  الدُّنْيَا ’ya matuf olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: 1-Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. 2-Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. 3-Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ اِلَى السَّمَٓاءِ ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغ۪يظُ

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

لْ  emir lamıdır. يَمْدُدْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  بِسَبَبٍ  car mecruru  يَمْدُدْ  fiiline mütealliktir. اِلَى السَّمَٓاءِ  car mecruru  بِسَبَبٍ  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  لْ  emir lamıdır.  يَقْطَعْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

لْ  emir lamıdır. يَنْظُرْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. هَلْ يُذْهِبَنَّ cümlesi, يَنْظُرْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

هَلْ  istifham harfidir.  يُذْهِبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir.  كَيْدُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  amili  يُذْهِبَنَّ  olan fiilin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَغ۪يظُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

يَغ۪يظُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

يُذْهِبَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذَهَبَ ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مَنْ كَانَ يَظُنُّ اَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ اِلَى السَّمَٓاءِ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart cümlesi olan  مَنْ كَانَ يَظُنُّ , isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

Şart ismi  مَنْ  mübteda, كَانَ ’nin dahil olduğu  كَانَ يَظُنُّ اَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  cümlesi  مَنْ ’in haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  يَظُنُّ اَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ   cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin, muzari fiil sıygasında gelmesi, hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

اَنْ , muhaffefe  اَنَّ ’dir. Şan zamiri, mahzuftur.  اَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  cümlesi, masdar teviliyle  يَظُنُّ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. اَنْ  ve  لَنْ  olmak üzere iki tekid unsurunun dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Masdar-ı müevvel cümlesinde muhaffefe  أنّ ’nin haberi olan  لَنْ يَنْصُرَهُ اللّٰهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.  لَنْ , muzariyi nasb eder, manayı istikbale çevirerek olumsuz yapar. Asla anlamı vererek tekid ifade eder.

اَنَّ ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

يَنْصُرَهُ ’daki zamir Peygambere (s.a.v) aittir. 

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya ve ahiret içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dünya ve ahiret hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

فَ  karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi olan  فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ اِلَى السَّمَٓاءِ , emir lamının dahil olduğu emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

لْيَمْدُدْ  fiiline müteallik olan car-mecrur  بِسَبَبٍ ’deki nekrelik, kesret ve tahkir ifadesi içindir.

اِلَى السَّمَٓاءِ  car-mecruru, بِسَبَبٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

دُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ اِلَى السَّمَٓاء  ifadesinde  بِسَبَبٍ ’in manası; “ip”tir. Bu görüşte olanlar, ayetteki “sema” lafzı ile ne kastedildiği hususunda değişik görüşler belirtmişlerdir: Bazıları: “Bu, evin seması yani tavanı” derken bazıları da: “Bu, gerçek manada semadır yani göktür.” demişlerdir. Buna göre mana şöyle olur: “Allah'ın ona yardım etmeyeceğini zanneden sonra da bu zannına erememekten dolayı son derece öfkelenen kimse, kendisini öfkelendiren şeyi ortadan kaldırmak için bütün gücünü kullanarak elinden geleni yapsın. Hatta evinin tavanına bir ip bağlayıp, kendini assın. O zaman görsün ki yaptığı şey, kendisini öfkelendiren Allah'ın yardımını giderecek mi?” şeklindedir. Bu, müfessirlerin ekserisinin görüşüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


ثُمَّ لْيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغ۪يظُ

 

Tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile  فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ اِلَى السَّمَٓاءِ  cümlesine atfedilen  ثُمَّ لْيَقْطَعْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Aynı üslupta gelen  فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغ۪يظُ  cümlesi makabline atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَلْيَنْظُرْ  fiilinin mef’ûlü konumundaki  هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغ۪يظُ, inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen muhatabın kastı soruya cevap beklemek değil istihza olduğu için terkip, mecâz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Nun-i sakile ile tekit edilen يُذْهِبَنَّ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  يَغ۪يظُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Tekid nunları, bitiştikleri fiile gelecek manası kazandıran bir edatın bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelir.  يُذْهِبَنَّ  fiiline soru edatı dahil olmuştur ve gelecek manasındadır. 

 يَمْدُدْ - يَقْطَعْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

ھلَ ْ ile gelen istifham; sorulan şeyin gerçekleştiğini ifade ettiğinden soru manasında olmayıp, sorulan sorunun tahakkuk ettiğine/edeceğine delalet eder. Bu sebeple gelecek olan cevap da tahakkuk manasıyla olacaktır. İstifham bu yüzden mecazî, tehekkümî ve inkârîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/102)

هَلْ, belâgî bir nükte için isim cümlesinin başına gelebilir. Bu nükte de zamana bağlı olmaksızın bu fiilin devam etmesini istemektir. Burada hemze de gelebilirdi ama o zaman bu belâgi nükte kaybolurdu. Çünkü hemze, âdeten ismin başına gelebilir. Ama  هَلْ  âdeten fiilin başına geldiği için muhatabın dikkatini çeker. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müslümanlara karşı yaptıklarının, tuzağa benzemesi sebebiyle tehekkümî istiare yoluyla ayetteki fiil  كَيْدُ  ile isimlendirilmiştir. Onlar, Müslümanlara karşı bir komplo kurmamış, aksine kendilerine zarar vermişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada kendisini boğmak, kesmek olarak adlandırılmıştır, çünkü boğulan kimse hava alıp verme yollarını tıkamak suretiyle nefesini keser. Nefeslerin kesik kesik olmasına  ألقطع  denilmesi de bu noktadan hareketle olmaktadır. Yapacağı fiile  كَيْدُ  yani taktik hile denilmiştir, çünkü başka bir şey elinden gelmediği için yapabildiği fiili  كَيْدُ  yerine koymuştur. Ya da istihza yoluyla böyle denilmiştir. Çünkü o haset ettiği kişiye değil aksine kendi nefsine taktik hile kurmuş olmaktadır; maksat şudur: Onun elinden, öfkesini giderebilecek hiç bir şey gelmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

[Göğe bir ip uzatsın, sonra da kessin]: Yani öfkesini veya telaşını giderecek şeyi iyice araştırsın, Mesela, çok kızmış yahut paniğe kapılmış biri gibi elinden geleni yapsın. Hatta evinin tavanına bir ip bağlayıp kendini assın. Bu da  قطع ’dan gelir ki kendini boğmaktır. Çünkü intihar eden nefes borusunu tıkamakla canını çıkarır. Şöyle de denilmiştir: Dünya göğüne bir ip uzatsın, sonra da onunla aradaki mesafeyi kat etsin, bulutlara ulaşsın, yardımını veya rızkını durdurmak için elinden geleni yapsın. Baksın yani içinden düşünsün, hilesi, gerçekten giderecek mi? Buna hile demesi, son çaresi bu olduğundandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Günün Mesajı
Güçlü mümin din üzerinden kâr veya zarara bakmaz. O bütün durumlarında dinine sımsıkı sarılır. İmanları zayıf olan kimseler ile kâfirler ise dine ancak dolayısıyla doğrudan bir fayda, açık bir iyilik ortaya çıktığı zaman sarılırlar. Hoşlanmadıkları bir hal ile karşı karşıya kaldıkları takdirde ise ne dini tanırlar ne de bir akideye sarılırlar.
Sayfadan Gönüle Düşenler
Sakin konuşmasına rağmen, hocanın sesi sınıfta yankılanıyordu. İlim Kuşu, bu sefer yanında birini getirmiş, beraber dersi dinliyorlardı:

İnsanların kimisi vardır; işi gücü, özellikle de bilgisi olmayan konularda konuşarak akılları karıştırmak ve mümkünse başkalarını yolundan saptırmaktır. Bunun izlerini ve zararlarını; dini ciddi meselelerde görebildiğin gibi dünyalık daha basit konularda da görebilirsin. Kimisi vardır; Allah’a olan kulluğunu şartlara bağlar. İyi şeyler yaşadığında, kendi hakkettiği içindir. Fakat kötü şeyler yaşadığında, imtihan dünyasında olduğunu unuturcasına isyan eder. Kimisi vardır; hayatı istediği gibi gidiyorsa Allah’ı anmadan yaşar ama sadece sıkıntılı anlarında O’na döner. Kimisi ise istediği ve istemediği meselelerde Allah’a şirk koşar. Bu hallerinde ısrar edenler; kendilerini alkışlayanlar çoğaldıkça, sıkıntıları dağıldıkça ve istedikleri gerçekleştikçe sevinir. Halbuki, Allah’ın kelamını okuyan bilir ki, bu kişinin cezasını şiddetlendiren bir imtihan şeklinden ya da uyarıdan başkası değildir. 

İnsan, Kur’an-ı Kerim’i düşünerek okusa ve tefsirlerdeki çeşitli bilgilerle aklını çalıştırsa; kendi halini çok daha iyi anlar ve kendisini tanır. Zira, Allah’ın kelamında, insanın sahip olduğu özelliklerle ilgili bir çok bilgi saklıdır. Yani, asıl ihtiyaç duyulan şifanın ve huzurun yoluna ulaştıracak sebepler, yine onda gizlidir. Kalbini Kur’an-ı Kerim ile meşgul etse ve nefsini hizaya getirse, Allah’ın yardımıyla, kendisini bir çok yanlışın içinden çekip çıkarır. İnsanların kimisine benzemekten kurtulur ve Allah’ın katında derecesi yükselenlerin arasına katılır.

Ey ölüleri dirilten ve her şeye gücü yeten Allahım! Kalbimizi, dünyadaki uykusundan uyandır ve yüzümüzle beraber Sana çevir. Gözlerimizin önündeki perdeyi kaldır ve onlara alemdeki hakikatleri seçtir. Kulaklarımızdaki dünyalık uğultuları gider ve zikrin ile kelamının sesiyle doldur. Bedenimizi nefsimizin uyuşukluğundan kurtar ve Sana ibadetteki huşu ile buluştur. 

Bizi; kelamını okuyan, anlayan ve yaşayanlardan. Senin yolunda dosdoğru ilerleyen ve başkalarını da yoluna çağıranlardan. Her gününde Seni hatırlayan ve Sana sığınanlardan. Nimetlerinde şükür eden ve imtihanlarında Sana tevekkül ederek yardımını isteyenlerden. Şirkin her türlüsünden uzaklaşarak - şüphesiz, şeksiz ve şartsız - yalnız Sana kulluk edenlerden eyle.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji