2 Haziran 2025
Hac Sûresi 1-5 (331. Sayfa)
Hac Sûresi
Âyetlerinin çoğu Mekke’de, bir kısmı ise Medine döneminde inmiştir. 78 âyettir. Hac ibadetinden bahsettiği için bu adı almıştır. Sûrede ayrıca kıyamet gününün dehşetinden, kıyamet günü yaşanacak sahnelerden, cihattan ve helâk edilmiş eski toplumlardan söz edilmektedir
Mushaftaki sıralamada yirmi ikinci, iniş sırasına göre yüz üçüncü sûredir. Nûr sûresinden sonra, Münâfikn sûresinden önce inmiştir. Sûrenin üslûbu ve içeriği, bir kısmının Mekke, bir kısmının da Medine döneminde indiğini düşündürmektedir. Özellikle baş taraftaki âyetlerin Mekke döneminde inmiş olması ihtimali güçlü olduğundan, genellikle Mekkî olarak nitelenir ve bütününün iniş sırası itibariyle 103. sûre olduğu kabul edilir (bu konudaki rivayet ve görüşlerin değerlendirilmesi için bk. İbn Âşûr, XVII, 180-183; Derveze, VII, 73-74; Esed, II, 666; Emin Işık, “Hac Sûresi”, DİA, XIV, 420; Ateş, nüzûl sırası bakımından seksen sekizinci sûre olduğu kanaatindedir, bk. VI, 5).
Sûrenin başında insanlara Allah’ın birliğine inanma ve O’na saygısızlıktan kaçınma çağrısı yapılırken kıyamet gününün dehşeti hatırlatılmakta, öldükten sonra dirilmenin gerçekliğini kavratmak için insanın meydana gelişine ilişkin aşamalardan ve tabiattaki yenilenmelerden söz edilmektedir. Daha sonra hac ve kurban ibadetinin amaçlarına,müslümanlara varlık mücadelelerini sürdürmeleri için hicret ve düşmanla savaş müsaadesi verildiğine değinilmekte, önceki toplumların başına gelenlerden ibret alınması için uyarılar yapılmakta, peygamberlerin getirdiği vahyin ilâhî kaynaklı olduğuna dikkat çekilmekte, evrende Allah’ın varlık ve birliğini gösteren deliller üzerinde düşünme fırsatı veren örneklere işaret edilmekte ve sonunda da müslümanlara, kendilerine yüklenen ulvî görevin bilincinde olmaları çağrısı yapılmaktadır.
 
 İman, şirk, ibadet, cihad gibi konular üç ana çerçevede ele alınmaktadır. Bunlar hicret, savaş ve hacdır. Her üçünde de insanın yerini yurdunu terkedip uzaklara gitmesi, çeşitli zahmetlere katlanması ve aynı inancı taşıyanlarla kader birliği etmesi söz konusudur. Kader birliği ise millet ve ümmet olmanın, bir toplum haline gelmenin temel şartıdır. Hz. Peygamber o tarihteki örneklerine uygun bir devlet kurmak isteseydi Hâşimî sülâlesinin gücüne dayanmak zorunda kalacaktı. Halbuki o, önce inanç ve kültür temeli üzerine kurulan yepyeni bir ümmet meydana getirmiştir. Sûre, etnik ve kültürel kökenleri farklı insanların ümmet olmak için nelere sahip bulunmaları ve neler yapmaları gerektiği hususunda âdeta bir gündem belirlemektedir. Hicret öncesinde inmeye başlayan sûre, müslümanları güçlü bir birlik oluşturmaya ve onları hicret sonrasında ortaya çıkacak devleti kurmaya hazırlar gibidir (Emin Işık, “Hac Sûresi”, DİA, XIV, 421). Fazileti ve özellikleri Kurtubî –Gaznevî’den naklen– şöyle bir tesbite yer verir: Hac sûresi en ilginç sûrelerdendir; kısmen gece kısmen gündüz, kısmen seferde kısmen hazarda, bir kısmı Mekke’de bir kısmı Medine’de, bir kısmı savaş sırasında, bir kısmı barış döneminde inmiştir; hem nâsih hem mensuh âyetler, hem muhkem hem müteşâbih âyetler içerir (XII, 5). Ebû Hanîfe ve Süfyân es-Sevrî gibi âlimlere göre bu sûrede sadece bir secde âyeti vardır (18. âyet). Aralarında Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’in de bulunduğu bir grup âlime göre ise 18 ve 77. âyetlerinde secde yapılması gerekir. Ukbe b. Âmir’in, iki secde ihtiva etmesinden hareketle bu sûrenin ayrı bir faziletinin bulunup bulunmadığı yönündeki sorusuna Hz. Peygamber’in “Evet, vardır” cevabını verdiği rivayet edilmiştir; ancak hadisin sıhhat derecesi tartışmalıdır (Kurtubî, XII, 5).

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Hac Sûresi 1. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ  ١


Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı çok büyük bir şeydir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 اتَّقُوا korkun و ق ي
4 رَبَّكُمْ Rabbinizden ر ب ب
5 إِنَّ çünkü
6 زَلْزَلَةَ depremi ز ل ز ل
7 السَّاعَةِ sa’atin س و ع
8 شَيْءٌ bir şeydir ش ي ا
9 عَظِيمٌ cidden korkunç ع ظ م
Bütün insanlara hitap edilerek Allah şuurunun canlı tutulması, O’na saygısızlık etmekten sakınılması istenirken Allah’ın “yaratıcılık,yöneticilik, sahiplik ve terbiye edicilik” özelliklerine vurgu yapan rab ismi kullanılmıştır. Bu çağrının hemen ardından kıyamet ve âhiret gerçeği hatırlatılmış, bu gerçeğin iyi kavranması için de somut bir tasvire yer verilmiştir. Kıyamet sarsıntısının sıradan bir olay olmadığı ifade edildikten sonra herkesin o ana ait sahneleri gözünde canlandırmasına imkân verecek örneklere değinilmektedir: Emzikli kadınların çocuklarını emzirmeyi dahi akıllarından çıkaran bir dehşete kapılmaları, hamile kadınların düşük yapmalarına yol açan bir şok yaşamaları, insanların gerçekte sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi davranmaları veya görünmeleri. İlk iki örnekte “her” kaydının bulunması (“her emzikli kadın”, “her hamile kadın” denmiş olması), üçüncü örnekte de bütün insanları kapsar bir ifade kullanılmış bulunması, bu olayın sıra dışılığını açıkça ortaya koymaktadır. 2. âyetin son cümlesiyle, âhiretteki azabın bu yaşananlardan da çetin olacağı kastedilmiş olabilir. Bu mâna esas alınırsa meâli şöyle olur: “Fakat (bunun ardından gelecek olan) Allah’ın azabı çok zorlu olacaktır.” Kaynaklarda bu âyetlerin tefsiri sırasında, daha çok, belirtilen sarsıntının haşir sonrası kıyamet sahnelerinden mi yoksa dünyanın sonu geldiğinde kıyamet alâmeti olarak görülecek hallerden mi olduğu hususu üzerinde durulur. Âlimlerin çoğunluğu ikinci ihtimali daha güçlü bulmuşlardır (bk. Taberî, XVII, 109-115; Şevkânî, III, 490-491).
Riyazus Salihin, 407 Nolu Hadis
Ebu Zer radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ben sizin görmediklerinizi görüyor ve biliyorum. Gök yüzü gıcırdayıp inledi ve gıcırdayıp inlemekte de haklı idi. Gökyüzünde, alnını Allah’a secde için koymuş bir meleğin bulunmadığı dört parmaklık bile boş yer yoktur. Allah’a yemin ederim ki, eğer benim bildiklerimi sizler bilmiş olsaydınız az güler çok ağlardınız. Yataklarda kadınlardan da zevk almazdınız. Yüksek sesle Allah’a yalvararak yollara ve kırlara çıkardınız.”
(Tirmizî, Zühd 9. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 19)

Zelzele زلزل : زَلْزَلَ ileri geri hareket etmek, gidip gelmek, sallanmak veya çalkalanmak demektir. Lafzındaki harflerin tekrarlanması nedeniyle ondaki titreme ve ayak sürçmesi anlamının tekrar edildiğine dikkat çekilmiştir. (Müfredat)(El-Isfahani زَلْزَلَ kelimesini زَلَّ maddesinin içinde incelemiştir. Hazırlayanın Notu) 

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli zelzeledir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ 

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  النَّاسُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı  اتَّقُوا رَبَّكُمُ ’dur.  

اتَّقُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّكُمْ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir.İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.   

 اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

زَلْزَلَةَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّاعَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  شَيْءٌ  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌ  kelimesi  شَيْءٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i faildir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ 

 

Ayet ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Ayette berâat-i istihlâl vardır. Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur.

Ayetin ilk cümlesi nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida harfi, اَيُّ  münada, هَا  tenbih harfidir. النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.

Nidanın cevabı olan  اتَّقُوا رَبَّكُمُ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

رَبَّكُمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  كُمْ  zamirinin aid olduğu insanlar, şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (https://dergipark.org. Enver Bayram) 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allâh katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)

Bu hitabın hükmü, nüzulü sırasında mükellef bulunanları kapsadığı gibi o sırada mevcut oldukları halde teklif mertebesinde olmayıp da sonra bunlara dahil olacak olanları ve kıyamete kadar bunlara dahil olacak olanları da kapsamaktadır. Ancak şifahî hitap, birinci gruba mahsustur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

النَّاسُ  kelimesindeki  ال  takısı istiğrak içindir. İnsanlar lafzı, erkeklere de kadınlara da şâmildir. Ayetteki takva fiilinin erkeklere mahsus olan müzekker kip ile zikredilmesi de tağlib (birden fazla olanlardan birinin galip kabul ederek onun kipinin kullanılması) kabilindendir.

Ayette, malikiyet ve terbiye manalarını ifade eden rububiyet (Rabb) unvanının zikredilmesi ve muhatap zamirine izafe edilmesi (Rabbinizden), terğib (teşvik) ve terhib (korkutmak) yoluyla, emri ve emre uymanın lüzumunu tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada emredilen takva, mutlak takvadır ki günah olan her türlü fiilden ve günah olan her türlü fiilin terkedilemeyişinden sakınmak demektir. Buna, İslam dininin tarif ettiği şekilde Allah'a ve ahiret gününe iman da dahildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ  [Ey insanlar! Rabbinizden sakının!] ayetindeki bu nidadan kasıt bütün mükelleflerdir. Yani O'nun size vermiş olduğu emirleri terk etmekten, yasaklarını da işlemek cesaretini göstermekten korkunuz, çekininiz. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedün ileyh olan  زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ , veciz ifade kastına binaen izafet formunda gelmiştir. 

زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ  ibaresinde  istiare vardır. Saat, zelzeleye nispet edilerek kişileştirilmiş, sarsıntı yapabilecek kuvvette bir şeye benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. Veya saatin zelzeleye isnadı aklî mecazdır. Aslında zelzeleyi yapan saat  değil, Allah Teâlâdır. Bu kullanımda, sebeb müsebbeb alakası ile mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

زَلْزَلَةَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

الساعة , kelimesi, zaman anlamında câmid (türememiş) bir isimdir. Kıyamet için istiare olarak kullanılır. Vezni فعلة  (fâ harfi fetha, ‘ayn harfi sâkin), elif’i ise vav’dan dönmedir. Çoğulu ساعات ساع ve ساع  şeklindedir. (https://tafsir.app/aljadwal/6/31, Sâfi, Enam 31)

عَظ۪يمٌ, müsned olan  شَيْءٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

عَظ۪يمٌ  kelimesi, asıl olarak büyüklüğü ifade eder. Kıyamet günündeki dehşet ve sarsıntıyı belirten  شَيْءٌ ‘in  عَظ۪يمٌ  ile sıfatlanması hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

عَظ۪يمٌ  lafzında istiare vardır. Şerrin çok şiddetli oluşu manasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ  Bu ayette Allah Teâlâ insanlara, semeresi ahirette görülecek olan takvayı emrettiğinden onlar, kıyametin vasfını merakla öğrenmekle istediler. اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ  ayeti tekid ile gelerek merak ve şüphe giderilmiş, takvanın lüzumuna işaret edilmiştir.(Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

Allah Teâlâ takvayı emredince; insanların zihninde bundan ne murad edildiği hakkında bir soru oluşabilir. İşte bu soruyu gidermek için ayet  اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ  şeklinde tekidli bir cümleyle devam etmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ  ifadesiyle kastedilen -Allahu a’lem- ondan duyulan korkudan dolayı kalplerin çarpması, vukuunun dehşeti yüzünden bacaklarının titremesidir. Devamında gelen Yüce Allah'ın [‘’İnsanları sarhoş görürsün, halbuki onlar sarhoş değildir’’] sözü de bu anlamı gösteriyor. Yüce Allah bu dehşet ve sarsıntı halinin, kıyamet saatindeki şiddetli korku, kaygı, şaşkınlık ve telaştan kaynaklandığını anlatmak istiyor. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

Bu ayeti kerimede  اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ  ifadesi  اِنَّ  edatı ile pekiştirilmek suretiyle soru soran veya şüphe duyan bir muhataba hitap eder mahiyette inkarî haber olarak gelmiştir. Oysa ayette veya siyakında ve sibakında kıyamete dair herhangi bir soru veya şüpheden söz edilmemesi, zahiren haberin ibtidaî formda verilmesini gerektirmektedir. Ancak haberden önce  اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ [Rabbinize karşı gelmekten sakının] şeklinde bir emir ifadesi bulunması, zihinlerde, acaba neden Rabbimize itaatsizlikten sakınmalıyız, bu emrin gelmesinden maksat nedir? şeklinde bir soru oluşmasına sebep olmakta ve haber cümlesi de bu soruya cevap niteliği taşımaktadır. Dolayısıyla ifadenin talebî haber şeklinde gelmesi muktezâ-i zâhire uygun görünmese de muktezâ-i hâle uygundur. (Nida Sultan Çelikkaya , Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Zelzele bir şeyin şiddetle sarsılması demektir. Keşşâf sahibi şöyle der: “Ayetteki  السَّاعَةِ  kelimesinin fail durumunda olması mümkündür. Buna göre bu kelime, hükmi bir mecaz olarak ‘adeta eşyayı hareket ettirip sarsan’ demek olur. Böylece de zelzele kelimesi, failine muzâf olmuş bir masdar olmuş olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifadeler kıyamet gününden kinayedir. O gün vuku bulacak korkunç olaylar kalpleri ve nefisleri titretecek bir şekilde tasvir edilmiştir. Burada kinayeden maksat o gün olacakları anlatmak değildir. Bu vasıfların anlatılması kâfirleri ret, müminleri ikaz için nefisleri uyarmaktır. Bu maksat da bu ayet-i kerimede açıkça ifade edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bu zelzelenin “şey” olarak ifade edilmesi, bize bildiriyor ki akıllar, bunun mahiyetini idrak etmekten acizdir ve ifadeler, bunu ihata edemez, ancak böyle müphem olarak ifade edilebilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Hak,  زَلْزَلَةَ ’yi  عَظ۪يمٌ “büyük, azim (müthiş)” olmakla nitelemiştir. Allah'ın büyük olduğunu söylediği şeyden ise büyük olan bir şey yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

Hac Sûresi 2. Ayet

يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَد۪يدٌ  ٢


Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirmekte olduğu çocuğundan geçer ve her hamile kadın da karnındaki çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş görürsün; hâlbuki onlar sarhoş değillerdir. Ne var ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَوْمَ gün ي و م
2 تَرَوْنَهَا onu gördüğünüz ر ا ي
3 تَذْهَلُ unutur ذ ه ل
4 كُلُّ her ك ل ل
5 مُرْضِعَةٍ emziren ر ض ع
6 عَمَّا
7 أَرْضَعَتْ emzirdiğini ر ض ع
8 وَتَضَعُ ve bırakır و ض ع
9 كُلُّ her ك ل ل
10 ذَاتِ (sahibi) gebe
11 حَمْلٍ (yük) gebe ح م ل
12 حَمْلَهَا yükünü ح م ل
13 وَتَرَى ve görürsün ر ا ي
14 النَّاسَ insanları ن و س
15 سُكَارَىٰ sarhoş س ك ر
16 وَمَا oysa değillerdir
17 هُمْ onlar
18 بِسُكَارَىٰ sarhoş س ك ر
19 وَلَٰكِنَّ ama
20 عَذَابَ azabı ع ذ ب
21 اللَّهِ Allah’ın
22 شَدِيدٌ şiddetlidir ش د د
Riyazus Salihin, 432 Nolu Hadis
İbni Mes’ûd radıyallahu anh şöyle dedi:
Deriden yapılmış bir çadır içinde kırk kadar kişi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bulunuyorduk. Hz. Peygamber bize:
- “Siz cennetliklerin dörtte biri olmaya razı mısınız? diye sordu. Biz:
-  Evet, dedik. Hz. Peygamber:
- “Cennetliklerin üçte biri olmaya razı mısınız?” buyurdu. Biz:
- Evet, dedik.
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Muhammed’in canı, kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki ben, sizin cennetliklerin yarısı olacağınızı umarım; çünkü cennete müslüman olmayan kimse giremez. Siz, müşriklere nisbetle kara öküzün derisindeki beyaz benek ya da kırmızı (beyaz) öküzün derisindeki siyah benek gibisiniz” buyurdu.
(Buhârî, Rikak 45, 46, Enbiyâ 7, Eymân 3, Tefsîru sûre (22), 1; Müslim, Îmân 377. Ayrıca bk. Tirmizî, Cennet 13; İbni Mâce, Zühd 34)

Rada'a رضع :  رَضَعَ çocuk ya da yavru süt emdi/emmektedir demektir. Bu fiilin mastarı رَضاعٌ ve رَضاعَةٌ şekillerinde gelir. İf'al babı olan أرْضَعَ şekli emzirmek demekken; istif'al formundaki إسْتَرْضَعَ  kullanımı emzirtmek istemek manasını ifade eder. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 11 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)  Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا 

 

يَوْمَ  zaman zarfı,  تَذْهَلُ  fiiline mütealliktir.  تَرَوْنَهَا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. تَرَوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

تَذْهَلُ  damme ile merfû muzari fiildir.  كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur.  مُرْضِعَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ماَ  müşterek ism-i mevsûl  عن  harf-i ceriyle  تَذْهَلُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَرْضَعَتْ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَرْضَعَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. تَضَعُ  atıf harfi  وَ ile makabline matuftur.

تَضَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur.  ذَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır.  حَمْلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  حَمْلَهَا  kelimesi  تَضَعُ  fiilinin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مُرْضِعَةٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


  وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَد۪يدٌ

 

Fiil cümlesidir. تَرَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سُكَارٰى  hal olup, mukadder fetha ile mansubdur. وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى  cümlesi,  النَّاسَ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.  مَا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.

هُمْ  muttasıl zamir  مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  ب  harf-i ceri zaiddir. سُكَارٰى  lafzen mecrur,  مَا ’nın haberi olup mahallen mansubdur. 

وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَد۪يدٌ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, هذا كلّه هيّن ولكنّ عذاب الله شديد.(Bunların hepsi Allah’a kolaydır. Lakin Allah’ın azabı şiddetlidir.)

لٰكِنَّ  istidrak harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

عَذَابَ  kelimesi  لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  شَد۪يدٌ  kelimesi  لٰكِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ikiside isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı  يَوْمَ , ihtimam için amili olan  تَذْهَلُ  fiiline takdim edilmiştir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَرَوْنَهَا  cümlesi, يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhidir. 

Harfi cerle birlikte  تَذْهَلُ  fiiline müteallık müşterek ism-i mevsûl  مَّٓا ’nın sıla cümlesi olan  اَرْضَعَتْ, mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen  وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ  cümlesine, atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مُرْضِعَةٍ  ve  حَمْلٍ ‘deki nekrelik, muayyen olmayan nev ve kesret ifade eder.

حَمْلٍ - حَمْلَهَا  ve  مُرْضِعَةٍ - اَرْضَعَتْ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki  يَوْمَ  kelimesi,  تَذْهَلُ  fiili ile mansûb olup, o  gün emzikli kadın emzirdiğini unutup geçer manasındadır.  تَرَوْنَهَا  fiilindeki  هَا  zamirinin daha önce bahsi geçmiş olduğu için  زَلْزَلَةَ  kelimesine raci olması muhtemel olduğu  gibi   السَّاعَةِ  kelimesine raci olması da muhtemeldir. Doğruya en yakın olanı, bu zamirin  زَلْزَلَةَ  kelimesine raci olmasıdır. Çünkü o büyük korkuyu gerektiren şey o zelzeleyi müşahede etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اَرْضَعَتْ, emzirme niteliği olan için kullanılır.  مُرْضِعَةٍ  ise memesini çocuğunun ağzına verip emzirme durumunda bulunan kadındır. Bunun içindir ki Yüce Allah,  تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ  [Her emzirme halinde bulunan kadın unutur] cümlesinde  مُرْضِعَةٍ  demiştir ki unutma ve gaf­letin büyüklüğü ortaya çıksın. Çünkü kadın, insanlar içerisinde en sevdiği varlık olan çocuğunun ağzından memesini çekip çıkarır. Bu da korku ve sı­kıntının ulaşabileceği son derecedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


 وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la … تَذْهَلُ كُلُّ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَرَى - تَرَوْنَهَا  fiilleri arasında cemiden müfrede geçişte, iltifat sanatı vardır.

سُكَارٰى , mef’ûl olan  النَّاسَ ‘den haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

النَّاسَ ’den ikinci hal olan وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا , nakıs fiil  ليس  gibi amel etmiştir. Haberi olan  بِسُكَارٰى ’ya dahil olan  بِ  harfi manayı pekiştirmek için gelmiş zâid harftir. Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  ما 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekit bildirir. 

İki  سُكَارٰى  kelimesi arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

تَرَوْنَهَا - تَرَى  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تَرَى النَّاسَ سُكَارٰى  cümlesiyle, مَا هُمْ بِسُكَارٰى  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Kur'ân-ı Kerim'de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’nin, 19 yerde de  ما ’nın haberinin başında zâid olarak gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’ân-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)

وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى [İnsanları sarhoş görürsün] cümlesinde pekiştiril­miş teşbih-i beliğ vardır. Yani, korkunun şiddetinden dolayı onları sarhoş gibi görürsün. Burada teşbih edatı ile vech-i şebeh ibarede söylenmemiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Sarhoş kelimesinin ilk kullanımının teşbihî olduğu, ikinci kullanımın hakiki olmasından anlaşılmaktadır. Ayette Allah’ın azabından duyulan korkunun aklî melekeleri ve temyiz kabiliyetini yok etmesi ile sarhoşluk belirtileri arasında benzetme vardır. Şu halde aynı kelimenin hakiki ve teşbihî olmak üzere iki anlamıyla iki defa kullanımı söz konusudur. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)  

İlk önce  تَرَوْنَهَا [görürsünüz] sonra da müfred olarak  تَرَى [görürsün] denilmiştir. Çünkü bu fiil ilk önce, zelzeleye taalluk etmiş, böylece de insanların tümü onu görür gibi kabul edilmiştir. Halbuki bu, en sonunda insanların sarhoş olmaları haline bağlanmıştır. Binaenaleyh, onlardan her birinin diğerlerini görüyor olmaları durumudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kıyamet zelzelesinin vuku bulduğu gün insanların her ferdi, insanları sarhoş gibi bir halde görür: Halbuki onlar hakikatte içici sarhoşu değillerdir, fakat Allah'ın azabı çok çetindir. İşte bu azabın korkunçluğu, onları vurur; akıllarını başlarından alır ve onların temyiz gücünü yok eder. İşte onları bu hale getiren o korkunç manzaradır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَد۪يدٌ

 

Ayet, atıf harfi وَ ’la mukadder istînâfa matuftur. Takdiri,  هذا كلّه هيّن [Bunların hepsi kolaydır.] şeklindedir.

İstidrak harfi  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Müsnedün ileyh olan  عَذَابَ اللّٰه, veciz ifade kastına binaen izafet formunda gelmiştir.

عَذَابِ  kelimesinin Allah lafzına izafesi, azaba tazim kazandırmıştır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Müsned olan  شَد۪يدٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.  

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübût ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fâil, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında te’kîd lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belagati Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fâil’in İfade Göstergesi Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Cenab-ı Hak, bu günün dehşetlerine dair şu üç şeyi zikretmiştir.

“Onu göreceğiniz gün emzikli her kadın, emzirdiğini unutup geçer.” cümlesinin ifade ettiği husustur. Yani “Onu o zelzele gafil hale getirir.” demektir. “Zuhûl” dehşet ve korkudan dolayı bir şeyi görmemek demektir. Böylece de bu açıklamaya göre mâ, men anlamına gelmiş olur.

“Yüklü her (gebe kadın) yükünü düşürür.” ayetinin ifade ettiği husustur. Buna göre mana, “O, o günün dehşetinden dolayı çocuğunu tam veya tam olmadan düşürür.” şeklindedir. “Emziklinin gaflet ermesi, hamilenin hamlini düşürmesi” ifadelerinden Son olarak da “İnsanları sarhoş görürsün” cümlesinin ifade ettiği husustur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hac Sûresi 3. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ  ٣


İnsanlardan kimi vardır ki, hiçbir bilgisi olmadığı hâlde, Allah hakkında tartışmaya girer ve her azgın şeytanın ardına düşer.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنَ ve
2 النَّاسِ insanlardan ن و س
3 مَنْ kimi
4 يُجَادِلُ tartışır ج د ل
5 فِي hakkında
6 اللَّهِ Allah
7 بِغَيْرِ olmaksızın غ ي ر
8 عِلْمٍ bilgisi ع ل م
9 وَيَتَّبِعُ ve uyar ت ب ع
10 كُلَّ her ك ل ل
11 شَيْطَانٍ şeytana ش ط ن
12 مَرِيدٍ kaba (şarlatan) م ر د
Evren Allah’ın kudretini gösteren delillerle dolu iken ve peygamberler de öldükten sonra dirilme gerçeğini anlatıp insanları açık bir biçimde uyarmışken, bazı insanların Allah’ın gücü ve âhiret hayatının varlığı hakkında tartışmaya girmeleri, üstelik hiçbir sağlam bilgiye sahip olmadıkları halde inkârcılıkta inat etmeleri tarihin her döneminde görülen bir durumdur. Bu âyetlerde, ilk iki âyetteki bildirim ve ikaza rağmen bazı kimselerin bu tutumlarından vazgeçmedikleri gerçeğinden hareketle bu beşerî zaafa ve sonuçlarına tekrar dikkat çekilmektedir. Esasen genel bir teşhis ve uyarı içermekle beraber 3. âyetin Nadr b. Hâris hakkında inmiş olduğu rivayet edilir (Taberî, XVII, 115). Kureyş’in amansız inkârcılarından olan bu şahıs, babasıyla Hîre’de tıp ve felsefe öğrenimi görmüştü (Taberî, XVII, 115, nâşirin notu).
 
 3. âyetteki “her âsi şeytan” ifadesiyle, İblîs ve avenesinin yahut Kureyş’in ileri gelen inkârcılarının kastedildiği yorumları yapılmıştır (Râzî, XXIII, 5); âyetin üslûbundan, ikinci yorumun daha güçlü olduğu izlenimi edinilmektedir (Derveze, VII, 75). Buradaki “her” anlamına gelen küll kelimesinin –Kur’an’daki benzer ifadeler dikkate alındığında– çokluğu belirtmek için kullanıldığı anlaşılmaktadır (İbn Âşûr, XVII, 192-193). “Âsi” olarak tercüme ettiğimiz merîd kelimesine “had bilmez, zorba, inatçı, azgın, mütekebbir” gibi mânalar da verilebilir. 
 
 4. âyette şeytan ve onu dost edinecek kişiler hakkında kaçınılmaz sonuç ve hükmü belirtmek üzere lafzan “Onun hakkında şöyle yazıldı” mânasına gelen bir ifade kullanılmıştır. Bu sonuç şeytana uyanın doğru yolda kalamayacağı, dolayısıyla cehennem azabına sürükleneceğidir. Burada dikkat çeken bir husus da şudur: Şeytana insanları doğru yoldan saptırma fırsatı verilmekle beraber, ona uyanlar iradelerini bu yönde kullandıkları, ilâhî ikazları bir kenara bırakıp şeytanı dost edindikleri için sorumluluk kendilerine aittir (şeytan hakkında bilgi için bk. Fâtiha1/1 (eûzü); Bakara 2/34; Nisâ 4/117-121; Enfâl 8/48).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 711-712

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُجَادِلُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

 

يُجَادِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي اللّٰهِ  car mecruru  يُجَادِلُ  fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, في قدرة الله (Allah’ın kudreti hakkında) şeklindedir. بِغَيْرِ  car mecruru  يُجَادِلُ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبّسا بالجهل  şeklindedir.  عِلْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّبِعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  شَيْطَانٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  مَر۪يدٍ  kelimesi  شَيْطَانٍ ‘ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُجَادِلُ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جدل ’dir.   

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّبِعُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  مِنَ النَّاسِ ’nin müteallakı olan mukadddem haber mahzuftur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , merfû mahalde, muahhar mübtedadır. Sılası olan  يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  يُجَادِلُ  fiiline müteallik car-mecrur  فِي اللّٰهِ ’nin muzâfı mahzuftur. Takdiri,  في قدرة الله  (Allah’ın kudreti hakkında) şeklindedir.

Allah lafzında tecrîd sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenleri tahkir kastına matuftur.

بِغَيْرِ  car-mecruru  يُجَادِلُ  fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Muzafun ileyh olan عِلْمٍ ’deki nekrelik kıllet ve umum içindir. 

Aynı üslupla gelerek sıla cümlesine atfedilen  وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

شَيْطَانٍ  için tekid olan  كُلَّ  lafzî tekid kelimelerindendir. شَيْطَانٍ ’deki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder.

يَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ  cümlesinde istiare sanatı vardır. يَتَّبِعُ  fiili  شَيْطَانٍ ‘a nisbet edilerek şeytan, arkasından gidilen, takip edilen bir lidere benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

مَر۪يدٍ  kelimesi  شَيْطَانٍ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

يُجَادِلُ  fiili  مفاعلة  babındadır.  مفاعلة  babının fiile kattığı manalardan en fazla kullanılanları müşareket ve teksirdir.

شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ  [İnatçı şeytan] terkibinde istiare vardır. Yüce Allah, emirlerine karşı inatla karşı çıkan her azgın kimse için müstear olarak şeytan lafzını kullanmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayette istiâre-i tasrihiyye vardır. Müfsitler şeytana benzetilmiştir. (Sâbûnî, İbdau’l Beyan)

Bu ayet, mefhum-u muhalifi ile (dolaylı olarak) hak olan mücadelenin yapılabileceğine caiz olduğuna delalet eder. Çünkü bıktırıcı olmamasının yanı sıra, mücadelenin delillere tahsis edilmesi, bilgiye dayalı bir mücadelenin olabileceğini gösterir. O halde batıl mücadele, Hak Teâlâ’nın, [Bunu sana (batıl bir mücadeleden başka maksatla) ileri sürmediler. (Zuhruf Suresi, 58)] ayeti ile hak mücadele de [Onlarla mücadeleni en güzel bir yol ile yap!] (Nahl Suresi, 125) ayeti ile kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayet, Nadr b. Haris hakkında nazil olmuştur. Bu adam, tartışmacı bir kâfir olup meleklerin Allah'ın kızları olduklarını, Kur’an’ın eskilerin masalları olduğunu ve ölümden sonra dirilme olmayacağını söylüyordu. Ancak ayetin ifade ettiği hal, anılan Nadr gibi diğer azgın kâfirleri de kapsamaktadır. Burada şeytandan murad, başkalarını küfre çağıran kâfirlerin reisleridir yahut İblis ve askerleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hac Sûresi 4. Ayet

كُتِبَ عَلَيْهِ اَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْد۪يهِ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ  ٤


Şeytan hakkında, “Her kim onu dost edinirse, mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler” diye yazılmıştır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كُتِبَ yazılmıştır ك ت ب
2 عَلَيْهِ onun hakkında
3 أَنَّهُ şüphesiz o
4 مَنْ kim
5 تَوَلَّاهُ onu takibederse و ل ي
6 فَأَنَّهُ muhakkak bu
7 يُضِلُّهُ onu saşırtır ض ل ل
8 وَيَهْدِيهِ ve onu götürür ه د ي
9 إِلَىٰ
10 عَذَابِ azabına ع ذ ب
11 السَّعِيرِ alevli ateş س ع ر

كُتِبَ عَلَيْهِ اَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْد۪يهِ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ

 

Cümle, önceki ayetteki  شَيْطَانٍ ’nın ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

Fiil cümlesidir.  كُتِبَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  عَلَيْهِ  car mecruru  كُتِبَ  fiiline mütealliktir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  كُتِبَ  fiilinin naib-i faili olarak mahallen merfûdur. 

 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

هُ  şan zamiri  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  مَنْ تَوَلَّاهُ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَوَلَّا  şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, فإضلاله واقع أو حاصل (Onun dalaleti vuku bulmuştur.) şeklindedir.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يُضِلُّهُ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُضِلُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يَهْد۪يهِ  atıf harfi و ’la makabline matuftur.  

يَهْد۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰى عَذَابِ  car mecruru  يَهْد۪ي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّع۪يرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلَّا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعُّل  babındadır. Sülâsîsi ولى ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

يُضِلُّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  ضلل ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

كُتِبَ عَلَيْهِ اَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Önceki ayetteki  شَيْطَانٍ ’in sıfatıdır. Fasıl sebebi kemâl-i itiisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

كُتِبَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel,  كُتِبَ  fiilinin naib-i failidir.

اَنَّ ’nin haberi olan  مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ  şart üslubunda gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olan  مَنْ تَوَلَّاهُ , şarttır. Şart ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَوَلَّاهُ  cümlesi haberdir. Cümlenin haberi mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.

اَنَّ ’nin dahil olduğu  فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ  cümlesi, masdar teviliyle mahzuf mübteda için haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlenin takdiri,  شأن الشيطان إضلال من تولّاه (Şeytanın şanı kendisine uyanı dalalete düşürmektir.) şeklindedir. 

اَنَّ ’nin haberi olan  يُضِلُّهُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

كُتِبَ  fiili Allah’ın iradesi manasında kullanılmıştır. Sabit oluş ve bağlayıcılık açısından iradesine benzetilmiştir. Bu mana için  كَتَبَ  fiili istiare edilmiştir. Bu fiil aslında zorunluluk, yükümlülük ifade eder. Karine, makamın ilahi olması veya bunu kendisine gerekli kılmasıdır. Çünkü kişi kendisini bir şeye mecbur kılmaz. Sadece tercih ederek yapar. Ancak başkalarını bir şeye zorlar, mecbur bırakır. Bundan maksat yazılı, zorunlu bir emir gibi yerine getirilmesidir. Çünkü insanlar bir vaadi veya anlaşmayı tekid etmek istediklerinde onu yazarlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) (Enam/12)

التَّوَلِّي  kelimesi, gazapla ayrılmak demektir. Mecazen ‘bir şeye ilgisiz davranmak’ manasında kullanılır. (Aşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Araf/79

Ayetteki [Onun aleyhine (şu hüküm) yazılmıştır] ifadesi ile ilgili, şu iki izah yapılmıştır: 

a- [Üzerine yazıldı] ifadesi, bir darb-ı mesel (mecazi bir ifadedir). Bu, “Bu şey, onun hal ve hareketlerinde ortaya çıktığı için sanki falancanın saptırması onun üzerine yazılmış, ona o damga vurulmuştur.” demektir.

b- Bu hüküm, onun aleyhine olarak ümmü'l-kitab'da (Levh-i Mahfuz'da) yazılmıştır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetteki  اَنَّهُ  ifadesi, hem  اِنَّهُ  hem  اَنَّهُ  şeklinde okunmuştur. Birinci  اَنَّ  edatı  كُتِبَ  fiilinin naib-i faili, ikincisi de ona matuf olduğu için böyle okunmuştur. Bunu kesreyle okuyan ise yazılma işini hikâye etme, aynen yazıldığı gibi aktarma üslubu ile böyle okumuştur. Bu tıpkı “Ben yani: ‘Ben, Allah, gani ve hamiddir’ diye yazdım.” demen gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“Şeytanın üzerine yazılması” temsilî bir anlatımdır. Yani sanki kendisini veli edinenleri saptırmak ve yoldan çıkarmak, bu hal kendinde zahir olması sebebiyle onun üzerine yazılmış, başka türlü yapamazmış gibi ifade edilmiştir.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Bu ayet-i kerime, Nadr b. el-Hars ve bir grup hakkında nazil olmuştur:

هُ (o) zamiri “mücadele eden” kimseden ve “şeytan”dan sonra zikredilmiştir. Binaenaleyh bu zamirin, bunlardan her birine bedel olarak raci olması muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَيَهْد۪يهِ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ

 

Ayetin son cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la, …يُضِلُّهُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَيَهْد۪يهِ  ibaresinde istiare sanatı vardır. هدى  fiili, yumuşak bir şekilde yol göstermektir. Aslında istenilen hedefe, insanın hayrına olan bir hedefe ulaştırmak anlamında kullanılır. Vech-i şebeh, olması gerekene kavuşmaktır. [Acıklı azapla müjdele] ayetinde olduğu gibi sert ve çarpıcı şekilde ifade edilmiştir. Tehekkümî inadiye istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  عَذَابِ السَّع۪يرِ  izafetinde, السَّع۪يرِ  sıfat olmasına rağmen mevsufuna izafe edilmiştir. ‘Alevli azap’, yerine [Alevlinin azabı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

السَّع۪يرِ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

يُضِلُّهُ - وَيَهْد۪يهِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يُضِلُّهُ وَيَهْد۪يهِ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ  [Onu cehennem azabına iletir] cümlesinde alay üslubu vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Hac Sûresi 5. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْۜ وَنُقِرُّ فِي الْاَرْحَامِ مَا نَشَٓاءُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْۚ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍ  ٥


Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 إِنْ eğer
4 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
5 فِي içinde
6 رَيْبٍ kuşku ر ي ب
7 مِنَ -ten
8 الْبَعْثِ yeniden dirilmek- ب ع ث
9 فَإِنَّا (bilin ki) biz
10 خَلَقْنَاكُمْ sizi yarattık خ ل ق
11 مِنْ -tan
12 تُرَابٍ (önce) toprak- ت ر ب
13 ثُمَّ sonra
14 مِنْ -den
15 نُطْفَةٍ nutfe(sperm)- ن ط ف
16 ثُمَّ sonra
17 مِنْ -dan
18 عَلَقَةٍ alaka(embriyo)- ع ل ق
19 ثُمَّ sonra
20 مِنْ -ndan
21 مُضْغَةٍ bir çiğnem et parçası- م ض غ
22 مُخَلَّقَةٍ biçimlenmiş خ ل ق
23 وَغَيْرِ ve غ ي ر
24 مُخَلَّقَةٍ biçimlenmemiş خ ل ق
25 لِنُبَيِّنَ açıkça göstermek için ب ي ن
26 لَكُمْ size
27 وَنُقِرُّ ve tutarız ق ر ر
28 فِي
29 الْأَرْحَامِ rahimlerde ر ح م
30 مَا
31 نَشَاءُ dilediğimizi ش ي ا
32 إِلَىٰ -ye kadar
33 أَجَلٍ bir süre- ا ج ل
34 مُسَمًّى belirtilmiş س م و
35 ثُمَّ sonra
36 نُخْرِجُكُمْ sizi çıkarırız خ ر ج
37 طِفْلًا bir bebek olarak ط ف ل
38 ثُمَّ sonra
39 لِتَبْلُغُوا ermeniz için ب ل غ
40 أَشُدَّكُمْ güçlerinize ش د د
41 وَمِنْكُمْ ve içinizden
42 مَنْ kimi
43 يُتَوَفَّىٰ öldürülür و ف ي
44 وَمِنْكُمْ ve içinizden
45 مَنْ kimi de
46 يُرَدُّ itilir ر د د
47 إِلَىٰ
48 أَرْذَلِ en kötü çağına ر ذ ل
49 الْعُمُرِ ömrün ع م ر
50 لِكَيْلَا hale gelmesi için
51 يَعْلَمَ bilmez ع ل م
52 مِنْ
53 بَعْدِ sonra ب ع د
54 عِلْمٍ bilen kimse iken ع ل م
55 شَيْئًا bir şey ش ي ا
56 وَتَرَى ve görürsün ر ا ي
57 الْأَرْضَ yeri ا ر ض
58 هَامِدَةً kurumuş ölmüş ه م د
59 فَإِذَا zaman
60 أَنْزَلْنَا biz indirdiğimiz ن ز ل
61 عَلَيْهَا onun üzerine
62 الْمَاءَ suyu م و ه
63 اهْتَزَّتْ titreşir ه ز ز
64 وَرَبَتْ ve kabarır ر ب و
65 وَأَنْبَتَتْ ve bitirir ن ب ت
66 مِنْ
67 كُلِّ her ك ل ل
68 زَوْجٍ çifti ز و ج
69 بَهِيجٍ güzel ب ه ج

Allah’ın kudreti ve dünya hayatından sonra yeni bir hayatın başlayacağı hususunda tartışmaya girişen inkârcıların zihinlere sokmaya çalıştığı şüpheler ve insanoğlunu ateşe sürüklemek için var gücüyle çaba harcayan şeytanın vesveseleri karşısında duyulacak tereddüt ve kuşkuların akılcı bir biçimde gözden geçirilmesi istenmekte, bu konuda yapılacak değerlendirmenin sağlıklı olabilmesi için apaçık örnekler ve kanıtlar ortaya konmaktadır. Bu örnek ve kanıtlar insanın kendisinden ve en yakın çevresinden seçilmiştir.

Öldükten sonra dirilmenin aklen kabul edilebilirliğini ve Allah’ın buna kadir olduğunu görmek için dikkatleri iki şeye yöneltmek yeter:

1. İnsanın kendisinin nasıl dünyaya geldiği ve hangi aşamalardan geçtiği,

2. Kuru toprağın yağmurla canlanması ve türlü türlü bitkiler vermesi. İnsanın yaratılış aşamaları toprak, nutfe, alaka ve belli belirsiz et parçası (mudga) şeklinde sıralanmıştır. Topraktan yaratılma ile insanoğlunun ilk atası Hz. Âdem’in yaratılışının kastedildiği görüşünün yanı sıra, insan vücudundaki elementlerle bedenin beslenmesi arasındaki ilişkiyi öne çıkaran yorumlar da vardır. Nutfenin Kur’an’da farklı bağlamda farklı anlamlarda kullanıldığı görülür. İnsanın meydana gelmesini sağlayan iki ana unsurdan erkeğin spermi veya bu spermin aşıladığı yumurta (zigot) mânasında anlaşılması mümkündür. Alaka kelimesinin başka âyetlerdeki kullanımı ve embriyonik gelişmeye ilişkin bilgiler dikkate alındığında bu kelimeyle aşılanmış yumurtanın ana rahminin iç cidarına asılı vaziyetinin kastedildiği anlaşılmaktadır. 5. âyette et parçası anlamındaki mudganın sıfatı olarak geçen ve “belli belirsiz” şeklinde çevirdiğimiz iki kavramdan ilki (muhallaka) tefsirlerde, “biçimi belirli hale gelmiş, kendisine ruh üflenmiş, tam, tamamlanmış, normal doğumla sonuçlanan, kusursuz noksansız biçimde”; ikincisi (gayru muhallaka) ise “biçimi henüz belirli hale gelmemiş, kendisine henüz ruh üflenmemiş, henüz tamamlanmamış, rahim tarafından dışarı atılan, düşük yapılan, kusuru noksanı olan” gibi farklı mânalarla açıklanmıştır (Taberî, XVII, 116-117; Râzî, XXIII, 8; Şevkânî, III, 491).

Muhammed Esed’in âyetin bu kısmına “(temel unsurları ve istidatlarıyla) tamamlanmış ama (bütün öğeleriyle) henüz tamamlanmamış” şeklinde mâna vermesi (II, 667-668) bu iki sıfattan ilkinin olumlu, ikincisinin olumsuz olmasını izah açısından mantıkî görünmekle beraber; bu yorumu İbn Abbas ve Katâde’nin açıklamalarına dayandırması isabetli değildir ve bu konuda kaynak gösterdiği Taberî ile Beyzâvî incelendiğinde, Esed tarafından bu kaynakların yanlış anlaşıldığı görülmektedir.

Zira Taberî’nin Katâde’den naklettiği yorum birinci kelime için “tam”, ikinci kelime için “tam olmayan” şeklindedir (XVII, 117); Beyzâvî ise bu konuda İbn Abbas’tan bir nakilde bulunmamıştır (IV, 288-289).

İbn Abbas’tan bu ifadeyle ilgili olarak nakledilen yorum da, birinci kelime için “yaratılışı tamamlanmış”, ikinci kelime için “yaratılışı tamamlanmamış” şeklindedir (Hâzin, Lübâbü’t-te’vîl, IV, 288; Hâzin’in tefsiri, Mecmû‘a mine’t-tefâsîr içindeki Beyzâvî tefsirinin hemen altında yer aldığı için Esed bu ibareyi Beyzâvî tefsiri kapsamında görmüş olabilir). Âyette insanların bulundukları duruma hangi aşamalardan geçerek geldiklerine değinildiğine göre birinci kelimeyi “normal doğumla sonuçlanan durumlar”, ikincisini de “düşük hali” olarak anlamak isabetli görünmemektedir (Râzî, XXIII, 8).

Burada insanın geçirdiği aşamaların sıralandığı belli olmakla beraber, bu iki sıfatı birbirine bağlayan “ve” bağlacının bir sıralama anlamı taşıyıp taşımadığı açık değildir. O sebeple belirtilen kelimelerin yukarıda kaydedilen (normal doğum – düşük hali dışındaki) diğer yorumların her birine ihtimali bulunduğu söylenebilir. Bununla beraber âyetin bu kısmına “tedrîcî yaratma sürecine bağlı” anlamının verilmesi de (yakın bir tercüme için bk. Jacques Berque, Le Coran, s. 351) kanaatimizce embriyonik gelişmeyle ilgili bilgilere ve buradaki ifade akışına uygundur. “Bebek olarak çıkarırız” ve “yetişkinlik çağına erişirsiniz” anlamındaki cümleler arasında gramer açısından değişik bağlar kurulmuş olmakla beraber, bunlar arasında nedensellik bağının bulunduğu görüşü daha kuvvetli görünmektedir (İbn Âşûr, XVII, 200). Bundan dolayı âyetin anılan kısmı, “Sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz” şeklinde çevrilmiştir. Hemen ardından kimilerinin erken vefat ettirildiği belirtildiğinden, bu ifadenin bebek olarak dünyaya gelen her insanın yetişkinlik çağına ulaşması sonucunu içerdiği ileri sürülemez (“ömrün en düşkün çağı” diye çevrilen “erzel-i ömür” deyimi hakkında bk. Nahl 16/70). Âyetin “yeryüzünü kupkuru ve cansızken” şeklinde çevirdiğimiz kısmına Elmalılı Muhammed Hamdi “arzı da... sönmüş kül halinde” anlamını vermiş ve bunu (özetle) şöyle açıklamıştır: Bu uyarı ilk bakışta, güneşin harareti karşısında arzın kuruduğunu gösterir. Bununla birlikte bu ifadeyi benzetme yoluyla değil hakiki mânasına göre anlamak hem maksadı daha açık bir biçimde ortaya koyar hem de zamanımızın bilimsel teorileri bu anlama daha uygundur. Zira bilimsel tesbitlere göre arz vaktiyle yanar bir ateş olduğundan, toprak esas itibariyle yanıp sönmüş bir ateşin kül halinde sertleşmiş ve çökelmiş biçimidir; bu durum hayatın tam zıddıdır (V, 3383-3384). 

Riyazus Salihin, 397 Nolu Hadis
İbni Mes’ûd radıyallahu anh dedi ki:
Bize, doğru söyleyen, doğruluğu tasdîk ve kabul edilmiş olan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem haber verdi ve şöyle buyurdu :
“Sizden birinizin yaratılışının başlangıcı, annesinin karnında kırk günde derlenir toplanır. Sonra ikinci kırk günlük süre içinde pıhtı hâline döner. Sonra da bir o kadar zaman içinde bir parça et olur. Daha sonra Allah bir melek gönderir ve melek, ona ruh üfler. Bu melek dört şeyle; anne rahmindeki canlının rızkını, ecelini, amelini, iyi biri mi, yoksa kötü biri mi olacağını yazmakla emrolunur.”
Abdullah İbni Mes’ûd der ki: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemîn ederim ki, sizden biri, cennetliklerin yaptığı işleri yapar ve kendisi ile cennet arasında sadece bir arşın mesâfe kalır da, sonra anne karnında yazılan yazının hükmü öne geçer, cehennemliklerin yaptığı işleri yapar ve cehenneme girer. Yine sizden biri cehennemliklerin yaptığı işleri yapar ve kendisi ile cehennem arasında bir arşın mesâfe kalır; sonra anne karnında yazılan yazının hükmü öne geçer ve o kişi cennetliklerin yaptığı işleri yapmaya devâm eder de, neticede cennete girer.
(Buhârî, Bed’ü’l-halk 6, Enbiyâ 1, Kader 1; Müslim, Kader 1. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, Kader 4; İbni Mâce, Mukaddime 10)

Tafele طفل :  طَفْلٌ çocuk demektir. Körpeliği, bedeninin yumuşaklığı ve narinliği devam ettikçe böyle denir. Çoğul olarak أطْفالٌ şeklinde gelir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de isim formunda 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri tıfıl, etfâl ve Tufeylîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

Behece بهج : بَهْجَة  renk ya da ten güzelliği ve sevincin ortaya çıkmasıdır. İsmi faili olarak بَهِيجٌ gelir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de iki isim formunda 3 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Behçet, Behiç, Behice ve İbtihaçtır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْۜ

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir.  النَّاسُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı  اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ  'dir.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’un dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. ف۪ي رَيْبٍ  car mecruru  كُنْتُمْ ’un mahzuf haberine mütealliktir. مِنَ الْبَعْثِ  car mecruru  رَيْبٍ ’e mütealliktir. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كنتم في ريب.. فانظروا في ما حولكم فإنّا خلقناكم (Eğer şüphede iseniz etrafınıza bakın çünkü sizi biz yarattık.) şeklindedir. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. خَلَقْنَاكُمْ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

خَلَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ تُرَابٍ  car mecruru  خَلَقْنَاكُمْ  fiiline mütealliktir.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. مِنْ نُطْفَةٍ  car mecruru  خَلَقْنَاكُمْ  fiiline mütealliktir.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. مِنْ عَلَقَةٍ  car mecruru  خَلَقْنَاكُمْ  fiiline mütealliktir.     

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. مِنْ مُضْغَةٍ  car mecruru  خَلَقْنَاكُمْ  fiiline mütealliktir.  مُخَلَّقَةٍ  kelimesi  مُضْغَةٍ ’ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur. غَيْرِ  atıf harfi و ’la makabline matuftur.  مُخَلَّقَةٍ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لِ  harfi,  لِنُبَيِّنَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel لِ  harf-i ceriyle  خَلَقْنَاكُمْ  fiiline mütealliktir. 

نُبَيِّنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Mef’ûlu bihi mahzuftur. Takdiri, كمال قدرتنا (Kudretimizin kemâli)  şeklindedir. لَكُمْ  car mecruru  نُبَيِّنَ  fiiline mütealliktir.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

نُبَيِّنَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بين ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

مُخَلَّقَةٍ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef ‘il babının ism-i mef’ûludur.


وَنُقِرُّ فِي الْاَرْحَامِ مَا نَشَٓاءُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  نُقِرُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.  فِي الْاَرْحَامِ  car mecruru نُقِرُّ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  نَشَٓاءُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

نَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. اِلٰٓى اَجَلٍ  car mecruru  نُقِرُّ  fiiline mütealliktir. مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٍ ’in sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نُخْرِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. طِفْلاً  kelimesi  نُخْرِجُكُمْ ‘deki mef’ûlun hali olup fetha ile mansubdur.

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُقِرُّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  قرر ’dir.

نُخْرِجُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

مُسَمًّى  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.


ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir

لِ  harfi,  تَبْلُغُٓوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri,  ثمّ نعمّركم لتبلغوا (Sonra …. ulaşmanız için sizi yaşatırız.) şeklindedir. 

تَبْلُغُٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَشُدَّكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَشُدَّ  ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مِنْكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُتَوَفّٰى ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يُتَوَفّٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ  atıf harfi و ’la makabline matuftur.

مِنْكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُرَدُّ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يُرَدُّ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلٰٓى اَرْذَلِ  car mecruru  يُرَدُّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْعُمُرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

لِ  ta’liliyyedir.  كَيْ  masdar harfidir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَيْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  يُرَدُّ  fiiline mütealliktir. 

يَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  مِنْ بَعْدِ  car mecruru  يَعْلَمَ  fiiline mütealliktir. عِلْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شَيْـٔاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mecrurdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُتَوَفّٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وفي ’dır.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

اَرْذَلِ ; ism-i tafdil kalıbındandır.


وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  تَرَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  هَامِدَةً  hal olup fetha ile mansubdur. 

فَ  atıf harfidir.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَنْزَلْنَا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَنْزَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهَا  car mecruru  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. الْمَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı  اهْتَزَّتْ  cümlesidir.

اهْتَزَّتْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. رَبَتْ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

رَبَتْ   iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. اَنْبَتَتْ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

اَنْبَتَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. مِنْ كُلِّ  car mecruru  اَنْبَتَتْ  fiiline mütealliktir.  زَوْجٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بَه۪يجٍ  kelimesi  زَوْجٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اهْتَزَّتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  هزز ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَنْبَتَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  نبت ’dir. 

اَنْزَلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  نزل ‘dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

هَامِدَةً ; sülâsî mücerredi  همد  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بَه۪يجٍ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ

 

Ayet istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ  şeklindeki hitapla arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir. Nida; heyecan uyandırır, dikkat çeker, muhatabı dinlemeye teşvik eder. 

Şart üslubunda gelen  اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ  terkibi, nidanın cevabıdır.

كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olan  اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ , şarttır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪ي رَيْبٍ  car mecruru,  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  رَيْبٍ ’deki nekrelik, kıllet içindir.

ف۪ي رَيْبٍ  ibaresindeki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır.  ف۪ٓي  hakiki manasında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi bu harfte zarfiyet manası vardır. Fakat zarfa benzetilmiş olan şüphenin, zarfiyyet özelliği yoktur. Şüphe ile şüphe duyan insanın ilişkisi, zarfla mazruf arasındaki mutlak irtibata benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinin tahakkukudur. 

مِنَ الْبَعْثِ  car-mecruru,  رَيْبٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şartın, takdiri  فانظروا في ما حولكم (... etrafınıza bakın. ) olan cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Kavim kâfirdir ve gerçekten şüphe içindedir. Ama  إذا  yerine  اِنْ  gelmiştir. Bu onları azarlamak ve apaçık ba‘s delillerine işaret içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

 

فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْۜ

 

Önceki mukadder cevabın ta’lili hükmündeki cümle,  اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ’nin haberi olan  خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

خَلَقْنَاكُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

خَلَقْنَاكُمْ  fiiline müteallik olan car-mecrur  مِنْ تُرَابٍ ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.

 ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ  car mecrurları, yaradılışta, tertip ve terahi ifade eden atıf harfi  ثُمَّ  ile  مِنْ تُرَابٍ ‘e atfedilmiştir. Cihet-i câmia, temasüldür.

مُضْغَةٍ  için sıfat olan  مُخَلَّقَةٍ, ism-i mef’ûl kalıbındadır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

غَيْرِ مُخَلَّقَةٍ  izafeti, tezat nedeniyle  مِنْ مُضْغَةٍ ’e atfedilmiştir. 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı   لِنُبَيِّنَ لَكُمْۜ  cümlesi, masdar teviliyle  خَلَقْنَاكُمْ  fiiline mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında gelen masdar-ı müevvel cümlesi hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

خَلَقْنَاكُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

مُخَلَّقَةٍ - غَيْرِ مُخَلَّقَةٍ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

نُطْفَةٍ - عَلَقَةٍ - مُضْغَةٍ  kelimelerindeki tenvin kıllet ve tazim ifade eder.

خَلَقْنَاكُمْ - مُخَلَّقَةٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِنَ - ثُمَّ - مُضْغَةٍ  kelimelerinin tekrarında reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)

Ayetteki  غَيْرِ مُخَلَّقَةٍ (uzuvları belirsiz olan) ifadesinden murad, noksan olarak veya kusurlu olarak doğan çocuk değil ve buraya kadar açıklanan aşamalar, doğumdan önce ceninin geçirdiği aşamalardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu atıflartaki  ثُمَّ, hakiki terahi ifade eder. Ayette dört kere geçen  مِنْ, ibtidaiyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Allah Teâlâ haşr ve neşr hususunda cahilce o insanların mücadele edip karşı çıktıklarını haber verip onları bu hususta zemmedince haşrın (kıyametin) gerçek olduğuna şu iki bakımdan delil getirmiştir:

1)Önce canlıların yaratılış ile istidlal etmiştir. Bu, [“De ki: Onu, ilk defa yaratan diriltecektir.”] (Yasin Suresi, 79) ve [“Onlar derler ki: ‘Bizi kim yeniden diriltecek?’ De ki: ‘Sizi ilk defa yaratan (Allah)!’”] (İsra Suresi, 51) ayetlerinde, mücmel (özet) olarak zikrettiği delile uygundur. Buna göre Cenab-ı Hak sanki “Eğer size vadettiğimiz ba's hususunda bir şüpheniz varsa ilk defa sizi yaratmaya kādir olanın, tekrar diriltmeye kādir olacağını anlamak için ilk yaratılışınızı düşününüz.” demiştir.

2) Bitkilerin yaratılışı ile öldükten sonra diriliş hususunda yapılan istidlal, ayetteki “Sen yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün. Fakat onun üstüne suyu indirdiğimiz zaman harekete gelir, kabarır.” ifadesi ile yapılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hak Teâlâ, ilk yaratılışın şu yedi mertebesini saymıştır:

Birinci mertebe: Bu ayetteki “Şu muhakkak ki Biz sizi topraktan yarattık.” ifadesi ile anlatılmaktadır

İkinci mertebe: Bu, ayetteki “sonra nutfeden” ifadesi ile anlatılan husustur.

Üçüncü mertebe: Bu, ayetteki “sonra da bir alakadan” ifadesi ile anlatılan husustur. “Alaka”, donmuş kan parçası demektir. Su ile donmuş kan parçası arasında çok büyük bir farkın olduğunda şüphe yoktur.

Dördüncü mertebe: Bu “Sonra da yaratılışı belli belirsiz bir lokma etten yarattık ve size apaçık gösterelim diye. Sizi dilediğimiz belirli bir vakte kadar ana rahimlerinde durdururuz.” ifadesinin anlattığı husustur. “Mudğa” bir çiğnemlik küçük et, parçasıdır. “Muhallaka”, noksanlık ve kusurdan uzak, dümdüz, pürüzsüz şey demektir. 

Besince mertebe: Bu ayetteki “Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarırız.” ifadesi ile anlatılan husustur.

Altıncı mertebe: Bu, ayetteki “Sonra kuvvetinize ermeniz için büyütüyoruz” ifadesi ile anlatılan husustur.

Yedinci mertebe: “Kiminiz öldürülüyor kiminiz de bilgiden sonra hiçbir şey bilmemek üzere ömrün en fena devresine gerisin geri itiliyor.” ifadesi ile anlatılan husustur. Bunun manası şöyledir: “Kiminiz, kuvvetine ve tam olmasına rağmen öldürülüyor kiminiz de erzel-i ömür yani ihtiyarlığa ve bunaklığa sevk ediliyor. Böylece de tıpkı çocukluğunun başlangıcında olduğu gibi bünyesi zayıf, aklı tutarsız ve anlayışı az hale geliyor.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu üslup tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi, söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’anî, s. 43)

Allah Teâlâ’nın kullarına çağrıda bulunurken son derece etkili ve beliğ bir üslup kullanması beyan ettiği hakikatlerin önemli olduğunu vurgulamak ve bunların muhataplar tarafından fark edilerek gerekli mesajı almalarını sağlamak içindir. Ancak insanların çoğu bundan gafildirler. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


وَنُقِرُّ فِي الْاَرْحَامِ مَا نَشَٓاءُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْۚ 

 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle öncesinin beyanı için gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  نُقِرُّ  fiiline müteallik  فِي الْاَرْحَامِ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

نُقِرُّ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  نَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مُسَمًّى  ile sıfatlanan  اَجَلٍ  kelimesi başındaki harfi cerle birlikte  نُقِرُّ  fiiline mütealliktir.

Aynı üsluptaki  نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً  cümlesi, ...وَنُقِرُّ فِي الْاَرْحَامِ  cümlesine atfedilmiştir.  نُخْرِجُكُمْ  fiilinin mef’ûlünden hal olan  طِفْلاً , anlamı açıklamak üzere gelmiş ıtnâb sanatıdır.

ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْ  cümlesi, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile makabline atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْ  cümlesi, takdiri  نعمّركم  (Sizi yaşatırız) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müteallakın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

نُخْرِجُكُمْ -  نُقِرُّ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً  [Sonra sizi çocuk olarak çıkardık] şeklinde bir haber cümlesinde  نُخْرِجُكُمْ  kelimesindeki  كُمْ  zamirinden muhatapların çoğul olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda hal olan  طِفْلاً  kelimesinin de muktezâ-i zâhire göre çoğul olarak  أطفلا şeklinde gelmesi gerekmektedir. Ancak kelime muktezâ-i zâhire muğayir olarak tekil formda gelmiş, tekil kelimeyle çoğul kastedilmiştir. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu Ve Haberġn Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Bu ayetteki sonra sizi bir çocuk olarak çıkarırız ifadesinde  طِفْلاً [bir çocuk] kelimesini müfred olarak getirmiştir. Çünkü bundan maksadı, çocuk cinsine işaret etmektir.

Sonra kuvvetinize ermeniz için büyütüyoruz ifadesindeki  اَشُدَّ, kuvvetin, aklın ve temyiz gücünün tam olması demek olup müfredi olmayan çoğul kelimelerdendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)


 وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  mukadder …  نعمّركم  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  مِنْكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi olan  يُتَوَفّٰى , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ  cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle  وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى  cümlesine afedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  مِنْكُمْ  car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda olan ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi olan  يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Her iki cümlede de müsnedin muzari fiil cümlesiyle gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.

Sebep bildiren masdar ve cer harfi  لِكَيْ ’in gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ  cümlesi, يُرَدُّ  fiiline mütealliktir. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَعْلَمَ  fiiline müteallik  مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ  car mecruru,  konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  شَيْـٔاًۜ  ve muzafun ileyh olan  عِلْمٍ ‘deki nekrelik kıllet, umum ve nev ifade eder. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalet eder.

يُرَدُّ  ve  يُتَوَفّٰى  fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَا يَعْلَمَ - عِلْمٍ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يُتَوَفّٰى - الْعُمُرِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ  cümlesiyle, مِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Ayette insanın yaratılışı, bütün safhalarıyla anlatılmıştır. Bu anlatım üslubu taksim sanatıdır.

İçinizden kimisi (küçükken) vefat ettiriliyor, yine içinizden kimisi de biraz ilimden sonra birşey bilmesin diye اَرْذَلِ الْعُمُرِ [ömrün en rezil/ihtiyarlık çağına] doğru geri itiliyor cümlesinde cem' ma’at-taksim ve tefrik sanatı vardır.

Tefrîk; icmâlden sonra tafsîl şeklindeki sanatlardandır. Zikredilen şeylerin bir hükümde ortak olduğu vehmi giderilir. Medh, ağıt, kur yapmak veya alay gibi maksatlarla yapılabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî İlmi)

وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً 


وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً  cümlesi  وَ ’la, ta’lil olan …إنّا خلقناكم  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetin başındaki cemi muhatap zamirdem bu cümlede müfret muhatap zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

هَامِدَةً , mef’ûl olan  الْاَرْضَ ’nın halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesini ifade etmiştir.

Yerin  هَامِدَةً  oluşu, kuruması bitkilerden ve yeşilliklerden uzak oluşu demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ey insan yeryüzünü yanmış kül olmuş görürsün. Bu ihtar gerçi ilk bakışta yazın güneşin harareti karşısında yeryüzünün, toprağın kupkuru kesildiği durumunu gösterir. Ancak bunu bir benzetme sanatı içerisinde değerlendirmekten ziyade, bir gerçeğin tam ifadesi olarak anlamak daha uygundur. Çünkü böyle bir anlayış maksadı güzel bir şekilde göstereceği gibi çağımızın bu konudaki bilimsel teorilerine de uygun düşecektir. Buna göre yerküresi vaktiyle yanar bir ateş kütlesi olduğundan zamanla sönmüş olan toprak, esas itibariyle yanıp sönmüş bir ateşin kül halinde iken katılaşıp tortulaşmasından ibarettir ki hayatın son derece zıttıdır. Böyle iken üzerine suyu indirdiğimiz vakit, o yanmış olan toprak harekete geçmekte yani atomları ve elementleri bir canlanma gücünü ortaya koyarak canlılığın en açık bir belirtisi olan bir sarsıntı ile harekete geçmekte ve koparıp gelişmekte her güzel çiftten bitkiler bitirmektedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


 فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍ

 

فَ  atıf harfidir. Terkip, makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. İnşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte, اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. 

اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ , şart manalı zaman zarfı  اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhi, aynı zamanda şart cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَنْزَلْنَا  fiiline müteallik  عَلَيْهَا  car mecruru, konudaki önemine binaen ihtimam için ve durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

اَنْزَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  اهْتَزَّتْ  , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Birbirine matuf aynı üslupta gelen  وَرَبَتْ  ve  وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍ  cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle cevap cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

بَه۪يجٍ , muzafun ileyh olan  زَوْجٍ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

زَوْجٍ ’deki nekrelik,, kesret ve nev ifade eder.

هَامِدَةً - اهْتَزَّتْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab vardır.

اَنْبَتَتْ - رَبَتْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Ayet, istenen bir konuda kelamcıların usulünce kesin aklî delillerle konuşmak olan, mezheb-i kelamî sanatının güzel bir örneğidir.

Ayetteki “Her güzel çiftten nice nebat bitirir.” ifadesi, mecazî bir ifadedir. Çünkü bunlar yerden biter. Bunları bitiren ise Allah Teâlâ'dır. Fakat bu bitirme işi, mecazî olarak yere (toprağa) nispet edilmiştir. Buna göre manası, “Ekin ve ağaç gibi her çeşit bitkiden bitirir.” demektir.  بَه۪يجٍ  bir şeyin parlaklığı ve güzel olması demektir. Müberred de “Bu, ‘güzel ve aydınlanmış şey’ demektir.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ [Üzerine yağmur indirdiğimiz zaman canlanır ve gelişir.] ayetinde latif bir istiare vardır. Yeryüzü, hareketsiz bir şekilde uyuyup da üzerine yağmurun inmesiyle uyanıp kımıldanan ve can­lılık alametleri görünen kimseye benzetildi. Bunda istiâre-i tebeiyye vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah Teâlâ haşr ve neşr hususunda cahilce o insanların mücadele edip karşı çıktıklarını haber vererek onları bu hususta zemmedince haşrın (kıyametin) gerçek olduğuna şu iki bakımdan delil getirmiştir:

1) Önce canlıların yaratılış ile istidlal etmiştir. Bu, [“De ki: Onu, ilk defa yaratan diriltecektir.”] (Yasin Suresi, 79) ve [“Onlar derler ki: ‘Bizi kim yeniden diriltecek?’ De ki: ‘Sizi üç defa yaratan (Allah)!’’] (İsra Suresi, 51) ayetlerinde, mücmel (özet) olarak zikrettiği delile uygundur. Buna göre Cenab-ı Hak sanki “Eğer size vadettiğimiz ba's hususunda bir şüpheniz varsa ilk defa sizi yaratmaya kadir olanın, tekrar diriltmeye kadir olacağını anlamak için ilk yaratılışınızı düşününüz.” demiştir.

2) Bitkilerin yaratılışı ile öldükten sonra diriliş hususunda yapılan istidlal, ayetteki “Sen yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün. Fakat onun üstüne suyu indirdiğimiz zaman harekete gelir, kabarır.” ifadesi ile yapılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayette Rabbimiz insanın yaratılışını topraktan başlayarak yeniden dirilişe kadar anlatır ve bunu bir örnekle delillendirir. Toprağın durgunluğu anlamındaki  هَامِدَةً (kupkuru) kelimesiyle, canlanıp harekete geçmesi anlamındaki  اهْتَزَّتْ  kelimesi zıt anlamlıdır ve mecâzîdir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Günün Mesajı
Kurân-ı Kerim, çok yerde öldükten sonra dirilmeyi ilk yaratılışla kıyaslayıp, onun mümkün olduğunu ve mutlaka meydana geleceğini nazara verdiği gibi insanın topraktan havadan sudan başlayıp anne karnında geçirdiği yaratılış safhalarıyla devam eden yaradılışını da öldükten sonra dirilmeye delil olarak takdim eder. Henüz adından bile bahsedilmezken anne karnında belli bir süre hiç de insana benzemeyen maddelerden merhale merhale yaratılan insanın var olup öldükten sonra yeniden diriltilmesi elbette aklın nazarında daha kolaydır. Allah teala içinse her şey aynı derecede kolaydır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Sınav tarihini bilen ama son güne kadar çalışmayan bir öğrenci gibi. Karşısındakinin neye sinirlendiğini farkeden ama damarına basmaya devam eden gibi. Hastalıktan korunmak için yapması gerekenleri öğrenen ama umursamaz tavırlarla sanki meydan okuyan gibi. Bahçesinde dolaşan yılanla göz göze gelen ama kendisini ısırana dek görmezden gelen gibi. Kıyamet gününe iman eden ama sanki hiç ölmeyecekmiş azmiyle yaşayan gibi. 

Denilir ki, insanların içinde böylesi çok vardır. Hepsinin ortak noktası; hazırlanmaları için verilen süreyi boşa harcadıktan sonra sonuçtan dolayı hayal kırıklığına uğramalarıdır. Zira, onları böyle davranmaya iten sebep; kendilerinden emin olmalarıdır. 

Ey kıyamet gününün Rabbi olan Allahım! Senin izninle ve rahmetinle, kelamın Kur’an’ın nuruyla, Rasulullah (sav)’in sünnetiyle; Ölümden önce dünya hayatında ve ölümden sonrasında, başlayacağımız her yeni döneme, hazırlıklı başlayanlardan olayım. 

Öyle ki; insanların kaçıştıkları gün, ben gönül ferahlığıyla Sana sığınayım ve azabından Sana kaçayım. Karşıma çıkan fırsatları değerlendirmiş, şeytanın yolundan ve şeytanı dost edinenlerden uzaklaşmış, nefsimi terbiye etmiş ve Senin rızanı kazanmak için yapmam gerekenleri, doğru zaman ve mekanlarda yapmış olayım. 

Ki huzuruna kabul edileyim, rahmetine mazhar olayım, kitabımı sağ elime alayım, meleklerin selamlarıyla karşılanayım, cennet kapılarından mutluluktan uçarcasına geçeyim, Sana ve Senin sevdiklerine kavuşayım.

Amin.

***

Derler ki değişmek istiyorsan eğer; birlikte oturduğun, gezip tozduğun, beraber eğlendiğin, evine çağırdığın, aklındakileri paylaştığın, fikrine danıştığın ve kalbine kabul ettiğin kişileri de değiştirmek gerekir. Aksi takdirde yürünen en doğru yoldan geri dönülür ve yapılan en faydalı işten dahi vazgeçilir. 

Kaç yaşında olursa olsun, hakiki bilgilerle desteklenmeyen her nefsin aklı karışmaya ve her kalbin aydınlığı kararmaya müsaittir. Ne kadar yaparsa yapsın bilinç kazandırılmayan ameller unutulmaya ve sağlam yol göstericiye başvurulmadığında da dengeler şaşırmaya, ayaklar kaymaya hazırdır.

Aldığı kokularla ve işittiği seslerle, zamana gerek duysa bile insan beynine belli bir yönde şekil vermek ve belli anıları diri tutmak kolaydır. Bu yüzden devamlı nefsi neşelendirmek isteyen kişinin dünyalıklarla huzur bulduğunu düşünmesi ya da reklamı yapılanlardan keyif aldığına inanması doğaldır.

Yeryüzündeki her sebep, hayat denilen denklemin bir parçasıdır. Kişinin hangi sebeplere dayanmayı tercih ettiğine göre de sonuç değişir. Doğru sonuca ulaşmak isteyen, doğru kodlamaları yapmalıdır. Bunun için de doğrunun ne olduğu hakkında bilinçlenmeli ve o doğruyu destekleyecek doğruları toplamalıdır.

Ey Allahım! Bizi doğru dostluklar kuranlardan, doğru amellerle meşgul olanlardan ve doğru yolda yürüyenlerden eyle. Şüphesiz ki Sen koruyucuların en hayırlısısın. Dünyanın yalanlarından ve zamanın fitnelerinden muhafaza buyur. Nefsi için yaşayanlara benzemek yerine Senin rızan için yaşayanlardan eyle. Senin yolunda yürüyenlere karşı beslediğimiz kötü duygulardan kalplerimizi arındır. İnsanların, işlerin ve yolların hayırlısıyla şerlisini ayırt edenlerden ve bizi Sana kavuşturacak olanları seçenlerden eyle. Bizi Sana yaklaştıracak amelleri, bize kolaylaştır ve onları bizden kabul buyur.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji