4 Haziran 2025
Hac Sûresi 16-23 (333. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Hac Sûresi 16. Ayet

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يُر۪يدُ  ١٦


Böylece biz Kur’an’ı apaçık âyetler hâlinde indirdik. Şüphesiz Allah, dilediğini doğru yola iletir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَذَٰلِكَ ve işte böyle
2 أَنْزَلْنَاهُ biz O’nu indirdik ن ز ل
3 ايَاتٍ ayetler olarak ا ي ي
4 بَيِّنَاتٍ açık açık ب ي ن
5 وَأَنَّ ve şüphesiz
6 اللَّهَ Allah
7 يَهْدِي doğru yola iletir ه د ي
8 مَنْ kimseyi
9 يُرِيدُ dilediği ر و د
Burada tam teslimiyetle tevhid inancını benimseme hususunda tereddütler içinde bocalayanlardan söz edildikten sonra, Kur’an’ın veya genel olarak ilâhî bildirimlerin açık seçik âyetler halinde indirildiği ve Allah’ın dilediği kişileri doğruya ileteceği belirtilmektedir. Âyetin son kısmına “Allah isteyeni doğru yola iletir” anlamını vermek de mümkündür. Esasen bu, birinci anlamla çelişmez; çünkü Allah’ın dilediğini doğru yola iletmesi de, âyetin ilk kısmında işaret edilen açık seçik bildirimlere kulak verenleri bu yöndeki iradelerine uygun olarak doğruya ulaştırması, bu bildirimlere rağmen inanmamakta direnenleri ise kendi sapkınlıkları üzere bırakması demektir. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 720

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۙ 


وَ  istînâfiyyedir.  كَ  harf-i cerdir. Bu ibare,  اَنْزَلْنَاهُ  fiilinin mef’ûlun bihi olan zamirin mahzuf haline veya mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir.  ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  muhatab zamiridir. 

اَنْزَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اٰيَاتٍ  kelimesi,  اَنْزَلْنَاهُ  ’daki mef’ûlun bih olan zamirin hali olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. بَيِّنَاتٍۙ  kelimesi  اٰيَاتٍ  ’nin sıfatı olup nasb alameti kesradır.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْزَلْنَا  fiili,sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 وَاَنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يُر۪يدُ

 

İsim cümlesidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi  وَ  ile   اَنْزَلْنَاهُ  ’deki zamire matuf olup mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰه  lafza-i celâl  اَنَّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  يَهْد۪ي  cümlesi,  اَنَّ  ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَهْد۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُر۪يدُ  ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri, يريد هدايته. şeklindedir.

يُر۪يدُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود  ’dir.

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يُر۪يدُ

 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

كَذٰلِكَ , amili  اَنْزَلْنَاهُ  olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

كَ  teşbih harfidir. Bir şeyi, mana itibariyle başka bir şeye benzetmek için kullanılır. Kuran’da bazan, iki şey arasında eşitliği belirtmek için, bazan da izah için gelir. Bu ayette  كَذٰلِكَ  önceki konuyu yerleştirmek amacıyla gelmiştir. ك  teşbih harfidir.  ذٰلِكَ  müşebbehu bihdir. Müşebbeh zikredilmemiştir. Müşebbehin, yani önce bahsedilen şeyin konumu öyle bir yerdedir ki ona benzetecek bir şey yoktur. Sadece kendisine benzetilebilir. Bu ifadede mübalağa sanatı vardır.

اَنْزَلْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

اٰيَاتٍ  kelimesi haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.  

بَيِّنَاتٍ  kelimesi  اٰيَاتٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

بَيِّنَاتٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  وَاَنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يُر۪يدُ  cümlesi, masdar teviliyle  اَنْزَلْنَاهُ ’deki mef’ûl zamire atfedilmiştir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, teberrük, telezzüz ve tazim amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Önceki azamet zamirden bu ayette Allah’ın uluhiyet vasfına dikkat çekmek ve söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle Allah ismine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

اَنَّ ’nin haberi olan  يَهْد۪ي مَنْ يُر۪يدُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يَهْد۪ي  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi olan  يُر۪يدُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlu hazf edilmiştir. Takdiri,  يُرِيدُُ هِدَايتُهُ  şeklindedir. Mef’ûlun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Hac Sûresi 17. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِـ۪ٔينَ وَالنَّصَارٰى وَالْمَجُوسَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۗ اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ  ١٧


Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya; Allah, kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah, her şeye şahittir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inananlar ا م ن
4 وَالَّذِينَ ve kimseler
5 هَادُوا yahudiler ه و د
6 وَالصَّابِئِينَ ve sabiiler ص ب ا
7 وَالنَّصَارَىٰ ve hırıstiyanlar ن ص ر
8 وَالْمَجُوسَ ve mecusiler م ج س
9 وَالَّذِينَ ve kimseler
10 أَشْرَكُوا ortak koşanlar ش ر ك
11 إِنَّ şüphesiz
12 اللَّهَ Allah
13 يَفْصِلُ hüküm verecektir ف ص ل
14 بَيْنَهُمْ bunlar arasında ب ي ن
15 يَوْمَ günü ي و م
16 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
17 إِنَّ şüphesiz
18 اللَّهَ Allah
19 عَلَىٰ üzerine
20 كُلِّ her ك ل ل
21 شَيْءٍ şey ش ي ا
22 شَهِيدٌ şahittir ش ه د
Farklı inanç grupları arasındaki gerçek hükmün kıyamet günü Allah tarafından verileceği hatırlatılmaktadır. Bir dinin inanç esasları ve öğretilerinin, rasyonel olmayan, akla ve bilime aykırı olan taraflarını ortak akılla bilmek ve belirlemek mümkündür. Ancak, din konusu bilim konularından farklı olduğu ve her dinde iman belirleyici bir role sahip bulunduğu için dünya hayatında, bir dinin hak olduğunu bilimsel kesinlikle ispat eden ve ortak aklın kabule mecbur olacağı bir ölçüt, bir kanıt, bir ispat aracı bulunamayacak, nihaî ve kesin hüküm âhirette Allah tarafından açıklanacaktır.
 
 Kur’an’ın sadece bu âyetinde anılan Mecûsîlik, İslâmî kaynaklarda Zerdüştîliğe verilen addır. Arapça’da çoğul anlam taşıyan mecûs kelimesinin tekili mecûsîdir. Bu kelimenin eski İran dilindeki aslı maguştur. Yunancası magos olan kelime Ârâmîce yoluyla Arapça’ya geçmiştir. Mecûsîlik ile Zerdüştîlik arasındaki ilişki hakkında farklı görüşler bulunmakla beraber, Zerdüşt’ün getirdiği doktrin ile Mecûsîlik özde birbirinden farklıdır. Milâttan önce VI. yüzyılda yaşayan Zerdüşt tek tanrılı bir inanç telkin ettiği için onun bir peygamber olduğu kanaatini taşıyanlar da vardır. Eski İran’a tevhid inancını getiren Zerdüşt, İslâmî kaynaklarda Hürmüz olarak anılan Ahura Mazda’ya ibadeti telkin etmiştir. Ahura Mazda “hakîm, her şeyi bilen rab” anlamına gelir. Zerdüşt’ün doktrininde, evrendeki maddî ve mânevî düzeni yaratan, doğa yasalarını koyan Ahura Mazda’dır. Bu sebeple bu din Mazdaizm diye de anılır. Kötülüklerin kaynağı ise Ehrimen’dir (Ehriman). İyi güçlerle kötü güçler arasında devamlı bir mücadele vardır; evrenin yaratılış amacı, yalanın ve kötülüğün hakikat tarafından yenilmesidir. Bir tarafta sağduyu, iyilik ve aydınlıktan oluşan nizam, diğer tarafta suç, kötülük ve karanlığı içinde barındıran anarşi ve fesad bulunur. İnsanın bunlar arasındaki seçimi öteki dünyada sonuç verecektir. Zira ölümden sonra diriliş ve yargılama vardır. Zerdüştîler’in kutsal kitabı, milâttan sonra V. yüzyıl civarında yazıya geçirilmiş bulunan Avesta’dır. “Hikmet, bilgi” anlamına gelen Avesta’nın dili Pehlevîce (Eski Farsça) olup ifade ve içerik bakımından anlaşılması oldukça zor bir kitaptır. Bu sebeple ona “ilim” anlamına gelen ve “Zend” adı verilen şerhler yazılmıştır. Zamanla bunların birleşmesiyle Zend-Avesta meydana gelmiştir. Bu dindeki anlayışa göre aydınlığın efendisi Ahura Mazda ile karanlığın efendisi ve şer kuvvetlerin başı şeytan Angra Mainyu (Ehrimen) arasındaki mücadeleyi Ahura Mazda kazanacak ve onun mutlak hâkimiyeti güneş gibi aydınlık olacaktır. Bu sebeple Mazdaistler (Mecûsîler) ideal temizlik ve aydınlığın sembolü olarak ateş yakarlar ve onlara “ateş yakan” anlamına “Asravan” denirdi. Onların bu geleneği müslümanların dikkatini çekmiş ve onları “ateşperest” olarak nitelendirmişlerdir. Zerdüşt’ten sonra insanlar, onun karşı çıktığı çeşitli ilâhlara tapınmaya başlamışlar, böylece çok tanrılı inançlar yaygınlık kazanmıştır. Zerdüştîlik batıya doğru yayılırken, Tahran yakınındaki Ragha merkez olmuştu. Burada Zerdüştîlik, Mecûsî (Maci) denilen bir rahip sınıfınca yönetiliyordu. Bu dönemde Zerdüşt’ün doktrininden oldukça uzaklaşılmış, kabile dinlerine ait Yazata’lar tanrı kabul edilmiş, Zerdüşt’ün yasakladığı birçok fiil işlenmeye başlamıştı. Sâsânîler devrinde (226-650), mücadele halindeki İran dinleri içinde, Zerdüştîliği yaşatan Mecûsî rahipler (mobat) üstünlük kazanınca, bu inanç Sâsânî İmparatorluğu’nun devlet dinioldu. Bu imparatorluk müslümanlar tarafından ortadan kaldırıldıktan sonra da, Mecûsî geleneğinin mobatları (din adamları) varlıklarını korudular. Mecûsîliği günümüzde yaşatmaya çalışan gruplardan İran’daki dağınık ve küçük azınlığa “Gabriler”, Hindistan’daki daha derli toplu gruba ise “Parsîler” adı verilir. Mecûsîler’in günümüzdeki sayısı 300.000 civarında tahmin edilmektedir (bilgi için bk. Kürşat Demirci, “Mecûsîlik”, İFAV Ans., III, 155-156; Günay Tümer – Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, s. 107-114; Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, s. 103-111; İbn Âşûr, XVII, 223-224).
 
 Tefsirlerde âyetteki mecûs kelimesi, genellikle “ateşe tapanlar” şeklinde açıklanmıştır; fakat bunu güneşe ve aya tapanlar, hıristiyanlardan ayrılan yahut Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın bazı kısımlarını birleştirip alan dinî bir grup gibi mânalarla açıklayanlar da olmuştur (Şevkânî, III, 499). Klasik kaynaklarda Yemen, Bahreyn ve Arap yarımadasının kuzeydoğu bölgelerinde bazı Arap kabilelerinin Mecûsî olduklarına dair rivayetler bulunmaktadır (bk. Derveze, VII, 83; Yahudilik, Hıristiyanlık, Sâbiîlik ve bu dinlere mensup olanların İslâmî açıdan değerlendirilmesi hakkında bk. Bakara 2/62).

   Mecese مجس :  Kelimedeki asıl anlamı Zerdüşt dinine mensup millettir ve sözcük eski Farsçadan alınmıştır. Kuran-ı Kerim'de bu lafzın geçtiği tek ayeti kerimede tevhid ve mertebeleri şirke kadar sıra gözetilerek sayılmıştır. Bunda müşriklerden önce zikredilen beş ümmetin de dinleri gereği muvahhid olduklarına delalet vardır. Daha sonra diğerleri tahrif olmuş ve şirke meyletmişlerdir. (Tahqiq)

  Kuran’ı Kerim’de isim formunda sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Mecûsî'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِـ۪ٔينَ وَالنَّصَارٰى وَالْمَجُوسَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۗ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl,  اِنَّ  ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا  ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  atıf harfi  وَ  ’la birinci  الَّذ۪ينَ  ’ye matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  هَادُوا  ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

هَادُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّابِـ۪ٔينَ atıf harfi  وَ  ile  اِنَّ  ’nin ismine matuf olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

النَّصَارٰى  atıf harfi  وَ  ’la makabline matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. الْمَجُوسَ  atıf harfi  وَ  ’la makabline matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  atıf harfi  وَ  ‘la ilk  الَّذ۪ينَ  ’ye matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  اَشْرَكُواۗ  ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَشْرَكُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَشْرَكُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  شرك  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ 

 

اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ  cümlesi, birinci  اِنَّ  ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

اللّٰه  lafza-i celâl  اِنَّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

Fiil cümlesidir. يَفْصِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. بَيْنَ  mekân zarfı  يَفْصِلُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَوْمَ  zaman zarfı  يَفْصِلُ  fiiline mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 


 اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

اللّٰه  lafza-i celâl  اِنَّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ  car mecruru  شَه۪يدٌ  ’e mütealiktir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  شَه۪يدٌ  kelimesi,  اِنَّ  ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

شَه۪يدٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالصَّابِـ۪ٔينَ وَالنَّصَارٰى وَالْمَجُوسَ وَالَّذ۪ينَ اَشْرَكُواۗ اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olan,  اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ  cümlesi, haberidir.

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim amacına matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

İkinci  الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûlu, atıf harfi  وَ  ile birincisine matuftur. Sılası olan  هَادُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَالصَّابِؤُ۫نَ وَالنَّصَارٰى  kelimeleri tezayüf nedeniyle birinci mevsûle atfedilmiştir.

Lafızlar birbirine atfedilirken daha önemli olan takdim edilir. Bu cümlede de iman edenler, önemine binaen yahudiler, hristiyanlar ve sabiîlere takdim edilmiştir.

Ayetteki üçüncü mevsûl de aynı üslupta gelerek öncekine atfedilmiştir.

 اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ  بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ  cümlesi birinci  اِنَّ ‘nin haberidir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve tazim duyguları uyandırmak içindir.

اِنَّ ’nin haberi olan  يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah’ın, kıyamet günü aralarında ayrım yapacağı grupların sayılmasında taksim sanatı vardır. 

اٰمَنُوا - هَادُوا - صَّابِـ۪ٔينَ - مَجُوسَ - اَشْرَكُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

اَشْرَكُواۗ - اٰمَنُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الَّذ۪ينَ  tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette bahsedilen  يَفْصِلُ (ayırma), mutlak (kayıtsız) manadadır. Binaenaleyh bu, bütün halleri ve yerleri bakımından, onların arasını ayırmayı kapsayabilir. Bu sebeple Cenab-ı Hakk, onları aralarında fark gözetmeksizin tek bir kitle olarak cezalandırmaz ve onları tek bir yerde toplamaz. Bunun, “Allah onlar arasında hükmeder” manasında olduğu da söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  كُلِّ شَيْءٍ , ihtimam ve umum için amili olan  شَه۪يدٌ ‘a takdim edilmiştir. 

عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ amiline takdim edilmiştir. 

شَه۪يدٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret, nev ve umum ifade eder.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, her şeye şahittir.] ifadesine, Allah Teâlânın, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği, zalimlerin ceza, mazlumların mükafat göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Müsnedün ileyh olan Allah lafzının iki kez zikredilmesi şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yani Allah her şeyi bilendir ve bütün halleri gözetendir. Bunun zorunlu gereği olarak da O'nun bilgisi, mezkûr fırkaların her bir ferdinden sâdır olanları tafsilatıyla kuşatmaktadır ve ona layık olan karşılığı verecektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ  Cümlesi Allahın ilminin onların hallerini, ihtilaflarını ve sözlerinin doğruluğunu kuşattığındanchaberdar etmek için ibtidâî istînâfiyye cümlesi şeklinde gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Hac Sûresi 18. Ayet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِۜ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُۜ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍۜ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ ۩  ١٨


Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi ر ا ي
3 أَنَّ kuşkusuz
4 اللَّهَ Allah’a
5 يَسْجُدُ secde ediyorlar س ج د
6 لَهُ O’na
7 مَنْ kimseler
8 فِي
9 السَّمَاوَاتِ göklerdeki س م و
10 وَمَنْ ve kimseler
11 فِي
12 الْأَرْضِ yerdeki ا ر ض
13 وَالشَّمْسُ ve güneş ش م س
14 وَالْقَمَرُ ve ay ق م ر
15 وَالنُّجُومُ ve yıldızlar ن ج م
16 وَالْجِبَالُ ve dağlar ج ب ل
17 وَالشَّجَرُ ve ağaçlar ش ج ر
18 وَالدَّوَابُّ ve hayvanlar د ب ب
19 وَكَثِيرٌ ve birçoğu ك ث ر
20 مِنَ -dan
21 النَّاسِ insanlar- ن و س
22 وَكَثِيرٌ ama birçoğu ك ث ر
23 حَقَّ hak olmuştur ح ق ق
24 عَلَيْهِ üzerine
25 الْعَذَابُ azab ع ذ ب
26 وَمَنْ ve kimi
27 يُهِنِ aşağılatırsa ه و ن
28 اللَّهُ Allah
29 فَمَا artık olmaz
30 لَهُ ona
31 مِنْ hiç
32 مُكْرِمٍ değer veren ك ر م
33 إِنَّ şüphesiz
34 اللَّهَ Allah
35 يَفْعَلُ yapar ف ع ل
36 مَا şeyi
37 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
Kur’an’ın birçok âyetinde olduğu gibi burada da, evrendeki zorunlu itaat yasaları uyarınca Allah’a boyun eğen varlıklara dikkat çekilmekte, insanların ise sınav ortamının icabı olarak hür iradeleriyle baş başa bırakılmaları neticesinde topyekün bir teslimiyet ve itaat içinde olmadıkları, dolayısıyla birçok insan Allah’a itaat edip kurtuluşa ererken nicelerinin de azabı hak etmiş olacağı uyarısı yapılmaktadır. Âyetlerde yer alan tasvirlerde açıkça görüldüğü üzere, dünyadakinden başka bir hayat tanımayıp inkârcılıkta direnen ve rableri hakkında çekişme içine girenlerin öteki dünyadaki âkıbetleri pek acı olacaktır. İman edip Allah’ın hoşnutluğuna uygun davranışlarda bulunanların mükâfatı ise dünyada en cazip görünen nimetlere eriştirilmekten ibaret değildir. Çünkü onlar her türlü övgüye lâyık olan Allah katında en itibarlı mevkiye, Allah’ın yoluna iletilmiş ve sözlerin en güzeline yöneltilmişlerdir ki bu da mutlulukların en büyüğüdür. 
Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:” Âdemoğlu secde âyetini okuyup secde ettiği zaman, şeytan onun yanından ayrılıp ağlar ve şöyle der:’ Yaziklar olsun ona’( bir başka rivayete göre:Yazıklar olsun bana). Âdemoğluna secde etmesi emredildi, secde etti , şimdi Cennet onundur. Bana da secde etmem emredildi, fakat ben secde etmedim, bu yüzden Cehennemde benimdir. “
(Müslim, İman 133; İbni Mâce , İkâmet 70).

     Şemese شمس :

 شَمْسٌ güneşin yuvarlağı ve ondan yayılan ışıktır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de isim formunda  33 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri şems ve şemsiyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِۜ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَرَ  fiili illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, تَرَ  fiilinin iki mef’ûlü yerinde olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubtur. يَسْجُدُ لَهُ  cümlesi, اَنَّ  ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَسْجُدُ  damme ile merfû muzari fiildir.  لَهُ  car mecruru  يَسْجُدُ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  fail olarak mahallen merfûdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَنْ فِي الْاَرْضِ atıf harfi  وَ  ’la  مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ  ’a matuftur. كَث۪يرٌ  atıf harfi  وَ  ’la müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  ’e matuftur. كَث۪يرٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri,  مثاب (Dönüş yeri) şeklindedir. مِنَ النَّاسِ  car mecruru  كَث۪يرٌ  ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.  

Kur’ân'da geçen  أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, vav harfiyle gelen ta‘bîrin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delîl çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  ta‘bîrinin, hayâtta misâli çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  ta‘bîrinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.329) 

اَلَمْ تَرَ  ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)


 وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُۜ

 

İsim cümlesidir. و  istînâfiyyedir. كَث۪يرٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  حَقَّ عَلَيْهِ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

حَقَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  عَلَيْهِ  car mecruru  حَقَّ  fiiline mütealliktir. الْعَذَابُ  fail olup damme ile merfûdur.


وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

يُهِنِ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لَهُ  car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  مُكْرِمٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. 

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُهِنِ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  هون  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

مُكْرِمٍ , sülasi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al  babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ ۩

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ  cümlesi, اِنّ  ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَفْعَلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ  ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.  يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِۜ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُۜ

 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

Hemze inkârî istifham harfi,  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, taaccüp ve tenbih manasına gelmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca ayette, mütekellim Allah Teâlâ olduğu için tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.

Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden  تَرَ  fiili iki mef’ûle müteaddi olan fiillerdendir. 

اَلَمْ تَرَ  fiilinde istiare sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Araf/60) Bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi, akli ve görünmez olan bir durum, gözle görülen, bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu   اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ  وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِۜ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ  cümlesi, masdar teviliyle  تَرَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

اَنَّ ‘nin haberi olan يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ  وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِۜ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ   cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَسْجُدُ  fiiline müteallik  لَهُ  car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.

يَسْجُدُ  fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’nın sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl  وَمَنْ فِي الْاَرْضِ , birinciye atfedilmiştir. 

مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ  ifadesinden sonra yer ve gökte bulunan şeylerin zikredilmesi umumdan sonra hususun babımda ıtnâb sanatıdır.

فِي الْاَرْضِ  ve  ف۪يهَا  ibarelerindeki  ف۪ي  harflerinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ي   harfinde zarfiyet manası vardır. Car ve mecrurun ilişkisi, zarf ve mazruf ilişkisine benzetilmiştir.  الْاَرْضِ  ve رَوَاسِيَ  içine girilecek bir şeylere benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Birbirine atfedilmiş müteakip  وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ  وَكَث۪يرٌ وَكَث۪يرٌ  kelimeleri, fail olan mevsûle atfedilmiştir. Ciheti camiâ tezayüftür.

مِنَ النَّاسِۜ  car-mecruru, كَث۪يرٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İkinci  كَث۪يرٌ  için sıfat olan  حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. حَقَّ  fiiline müteallik  عَلَيْهِ  car mecruru, tehdidi artırmak için faile takdim edilmiştir.

 حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Azabı hak edenler, binek yerine konmuştur. Sanki azap, onların üzerine binmiş, kontrol onların elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Yeryüzü ve gökyüzündekiler sayıldıktan sonra secde etmekte cem’ edilmiştir. Cem’ ma’at-taksim sanatıdır.

الْاَرْضِ - السَّمٰوَاتِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.

الشَّمْسُ - الْقَمَر - النُّجُومُ - الْجِبَالُ - الشَّجَرُ  ve  الدَّوَٓابُّ - النَّاسِۜ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَلَمْ تَرَ  lafzındaki istifham harfi, mahlukatın hallerinin Allah Teâlâ’nın uluhiyetteki tekliğine delalet edişinin muhatap tarafından bilmezden gelinişine atıfta bulunularak inkarî manadadır. Veyahut muhatap Nebi (s.a.v) olarak düşünülerek istifham-ı takrirî de denilebilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Hemze ile yapılan istifham, soranın düşüncesinde, sorulan konu hakkında müspet bir duygu uyandırır.  هل  edatı, bunun aksinedir. Çünkü bu edat, soru soran kimsede ne müspet ne de menfi bir duygu uyandırır. Bunu, Ebu Hayyan aktarmıştır. (Süyûtî, el-İtkan)

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi  Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307) 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

Ayetteki görme, kalp görmesidir. Yani kalbinle idrak etmez misin ki, Allah (c.c) gökleri ve yeri hikmet ile ve yaratılması gerektiği şekilde yaratmıştır. O, dilerse sizi tamamen yok eder ve sizin yerinize, sizinle onlar arasında hiçbir alâka bulunmayan yepyeni bir halk yaratır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Görmek olarak ifade edilmesi, bunun malum olduğunu zımnen bildirmek içindir. Ayetteki hitap, görmek imkanına sahip herkes içindir. Zira bu hakikat, hiç kimseye gizli kalmayacak kadar açıktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetteki rûyet-görme ile bilme manası kastedilmiş olup ayet, “Gökteki ve yerdekilerin, Allah'a secde ettiklerini bilmedin mi?” demektir. Hz. Peygamber (s.a.v), bunu gördüğü için değil, Allah'ın haber vermesiyle bilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

سُجُود  ifadesinde istiare vardır. Güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar ve temyiz (akıl) sahibi canlı olmayan varlıkların secde etmesiyle kastedilen - Allahu alem- onlarda görülen Allah Teâlâ’ya boyun eğme izleri, onların iş ve nizamlarının Allah tarafından yöneltildiğine ve çekip çevrildiğine ilişkin alametler, Allah tarafından belli görevleri yapmaya boyun eğdirilmelerine ilişkin delillerdir. Ondan dolayı bu durumun  سُجُود  kelimesinin sözlükteki asıl/gerçek anlamına uygun olarak secde edici diye isimlendirilmesi güzel düşmüştür. Çünkü bu kelimenin sözlükteki asıl anlamı eğilme, boyun eğme, itaat ve teslimiyettir. 

Bu secdeden murat, ilâhi iradeye tam olarak boyun eğmektir; yoksa akıl sahiplerine mahsus olan ibadet secdesi değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu varlıkların secde etmesi başka manada da olabilir ki o da şudur: Ayette sayılan bu şeylerde  görülen ilâhi sanatın delilleri, ilâhi kudretin alametleri arifleri ve sağlam bilgi sahiplerini, Allah’ın kudretini itiraf ederek, O’na huşu ile boyun eğip itaat ederek Allah’a secde etmeye davet eder, O’nun huzurunda saygıyla eğilmeye sevkeder. (Şerif er-Radi, Kur’an Mecazları) 

وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُۜ  cümlesi  و  ile gelmiş itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

حَقَّ  kelimesi, damme ile  حَقُّ  şeklinde okunduğu gibi mef'ûlun mutlak olarak  حَقًّا  şeklinde de okunmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)


 وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍۜ 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ يُهِنِ اللّٰهُ  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki  يُهِنِ  cümlesi, mübtedanın haberidir. Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi etkilenir. 

Müsnedün ileyhin, bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak amacına matuftur.

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, ayetteki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, ikazı artırmak için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ , sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid  مِنْ  harfinin dahil olduğu  مُكْرِمٍ  muahhar mübtedadır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مِنْ مُكْرِمٍ ’deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf  مِنْ , olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.

مُكْرِمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

يُهِنِ - مُكْرِمٍۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ  cümlesi و  ile ikinci itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.  (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)


  وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍۜ 

 

Cümle, beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, hükmün illetini bildirmek için ayette üçüncü kez tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ ’nin haberi olan  يَفْعَلُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَفْعَلُ  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibhâm; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ  cümlesi iki itiraz cümlesinin sebebi konumundadır. Çünkü münkirin olmamasına rağmen cümlenin başında tekid harfinin olması ihtimama işaret eder. Bundan dolayı sebep manasındadır.  اِنَّ  harfi ta’lil veya sebep harfi anlamı kazanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)

Hac Sûresi 19. Ayet

هٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا ف۪ي رَبِّهِمْۘ فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍۜ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَم۪يمُۚ  ١٩


İşte iki hasım taraf ki, Rableri hakkında tartışmaya girmişlerdir. Bunlardan inkâr edenler için ateşten giysiler biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar su dökülür.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هَٰذَانِ işte şunlar
2 خَصْمَانِ iki hasım taraf خ ص م
3 اخْتَصَمُوا çekişen خ ص م
4 فِي hakkında
5 رَبِّهِمْ Rableri ر ب ب
6 فَالَّذِينَ kimselere
7 كَفَرُوا inkar eden(lere) ك ف ر
8 قُطِّعَتْ biçildi ق ط ع
9 لَهُمْ onlara
10 ثِيَابٌ giysi ث و ب
11 مِنْ -ten
12 نَارٍ ateş- ن و ر
13 يُصَبُّ dökülüyor ص ب ب
14 مِنْ -nden
15 فَوْقِ üstü- ف و ق
16 رُءُوسِهِمُ başlarının ر ا س
17 الْحَمِيمُ kaynar su ح م م

هٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا ف۪ي رَبِّهِمْۘ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَانِ  mübteda olup, müsenna olduğu için elif ile merfûdur. خَصْمَانِ  haber olup, müsenna olduğu için elif ile merfûdur.  اخْتَصَمُوا  cümlesi, خَصْمَانِ  ’nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.

اخْتَصَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  ف۪ي رَبِّهِمْۘ  car mecruru  اخْتَصَمُوا  fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri,  في دين ربّهم (Rabblerinin dini hakkında) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اخْتَصَمُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خصم  ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍۜ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَم۪يمُۚ

 

İsim cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا  ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و  ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

قُطِّعَتْ لَهُمْ  cümlesi, الَّذ۪ينَ  ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

قُطِّعَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  لَهُمْ  car mecruru  قُطِّعَتْ  fiiline mütealliktir. ثِيَابٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. مِنْ نَارٍ  car mecruru  ثِيَابٌ  ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَم۪يمُ cümlesi,  لَهُمْ  ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

يُصَبُّ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. مِنْ فَوْقِ  car mecruru  يُصَبُّ  fiiline mütealliktir.  رُؤُ۫سِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  الْحَم۪يمُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. 

Naib-i fail aklı olmayan varlıkların çoğulu bir isim ise meçhul fiil müfred müennes kipte gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قُطِّعَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قطع  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

هٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا ف۪ي رَبِّهِمْۘ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.

Tecessüm ifade eden  هٰذَانِ  ile bu iki grup, göz önünde canlandırılmıştır.

 اخْتَصَمُوا ف۪ي رَبِّهِمْ  cümlesi, haber olan  خَصْمَانِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Muzâfı hazf edilmiş  ف۪ي رَبِّهِمْۘ  ibaresinin mutealliki  اخْتَصَمُوا  fiilidir. Bu ibarede muzâf hazf edilmiştir, yani,  في دين ربّهم  (Rabblerinin dini hakkında) dir. 

Önceki ayetteki lafz-ı celalden, bu ayette Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

Veciz ifade kastına matuf  بِرَبِّهِمْ  izafeti, Rab ismine muzâfun ileyh olan  هُمْ  zamiri onları tahkir içindir. Rab isminin kâfirlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini, onun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını hatırlatma, sapkınlıklarında ne kadar ileri gittikleri konusunda ikaz vardır.

خَصْمَانِ - اخْتَصَمُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اخْتَصَمُوا  İftiâl babındandır. Bu bab fiile, mutavaat (dönüşlülük), edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak, müşareket (ortaklık), göstermek, ortaya çıkarmak manalarını katar.

Burada  اخْتَصَمُوا  fiili iftiâl babından geldiği için müşareket manasındadır. Müşareket (işteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur.

Ayette  خصمان  kelimesi tesniye iken  اختصموا  kelimesi cemi zamir almış fiildir. Ayette bu iki grubun müminler ve kâfirler olduğu ve bu gruplardaki insanların hasımlıkları anlatıldığı için tesniyeden cemiye iltifat yapılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hikmetini tam olarak tespit edemeyeceğimiz bu vb. ayetlerde müfessirler bir takım yorumlara gitmişlerdir. Burada da cemiye geçiş sebebini ayette ifade olunan tartışmanın her iki tarafta da pek çok sayıda insan olmasına bağlamışlardır. Fakat asıl muradı ancak Allah bilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

İkrime şöyle demektedir: İki hasımdan kasıt cennet ile cehennemdir. Bunlar birbirleriyle davalaştılar. Cehennem; O beni cezasını vermek maksadıyla yaratmıştır, dedi. Cennet de: Beni rahmetini ihsan etmek için yaratmıştır, demiştir. El-Ferrâ ise iki hasmı, iki ayrı din mensubu iki kesim olarak yorumlamış ve bir hasmın Müslümanlar, diğerlerinin ise Yahudilerle Hristiyanlar olduklarını iddia etmiştir. Bunlar Rabbleri hakkında davalaşmalardır. Yüce Allah'ın  اخْتَصَمُوا  lafzının çoğul olarak gelmesi, cemi olmalarından dolayıdır. Eğer: “İkisi davalaştılar” diye kullanılmış olsaydı yine caiz olurdu. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)

Bu ikisi, insanlardan secde eden kısım ile secde etmeyen kısım, müminlerle kâfirler iki hasımdırlar ki kendilerinin Rabbi (olan Allah) hakkında tartışmaktadırlar. Rabbleri hakkında birbirlerine karşı dava açtıkları mahkemede duruşma halindedirler. (Bk: Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 5, s. 538) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَصْمَانِ  kelimesi ilk görüşe göre hakiki manadadır. İkinci bir görüşe göre ise tartışma manasında mecâz-ı mürsel olarak kullanılmıştır. Çünkü dinde düşmanlık tartışmanın sebebidir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍۜ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَم۪يمُۚ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile istînâfa atfedilmiştir. فَ  atıf harfi tefri’ içindir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere dikkat çekmek ve tahkir kastına matuftur.

قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak için mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. قُطِّعَتْ  fiiline müteallik  لَهُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.

مِنْ نَارٍ  car-mecruru,  ثِيَابٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

ثِيَابٌ ’daki nekrelik nev, نَارٍ  ’deki ise kesret ve nev ifade eder.

قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ  [Onlara, ateşten elbiseler biçilmiştir] cümlesinde istiare vardır. Bu ifade, elbisenin, giyeni kuşatması gibi ateşin on­ları çepeçevre kuşatmasından istiaredir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَم۪يمُ  cümlesi  نَارٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُصَبُّ  ve  قُطِّعَتْ   fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُصَبُّ  fiiline müteallik  مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ  car mecruru, tehdidi artırmak için faile takdim edilmiştir.

نَارٍۜ - حَم۪يمُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

قُطِّعَتْ  mazi sıygasıyla getirilmiştir. Çünkü, ahirete dair şeyler, olmuş bitmiş şeyler mesabesindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hac Sûresi 20. Ayet

يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُۜ  ٢٠


Onunla, karınlarının içindekiler ve derileri eritilir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يُصْهَرُ eritiliyor ص ه ر
2 بِهِ onunla
3 مَا şeyler
4 فِي içindeki
5 بُطُونِهِمْ karınlarının ب ط ن
6 وَالْجُلُودُ ve derileri ج ل د

  Sahera صهر : صِهْرٌ damat demektir. Kişinin hanımının aile fertlerine de أصْهارٌ denir. إصْهارٌ ise komşuluk, nesep veya evlilik yoluyla yakınlık kurmaktır. صَهْرٌ a gelince o bir nesneyi eritmektir. Buna bağlı olarak eriyen yağ/nesne için صُهارَة lafzı kullanılır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de bir defa fiil bir defa da isim formunda 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli sıhriyyettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُۜ

 

يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ  cümlesi,  الْحَم۪يمُ  hali olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir.  يُصْهَرُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  بِه۪  car mecruru  يُصْهَرُ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

ف۪ي بُطُونِ  car mecruru  مَا  ’nın mahzuf sılasına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْجُلُودُ  atıf harfi  وَ  ’la ism-i mevsûl  مَا  ’ya matuftur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُۜ

 

Ayet, önceki ayetteki  الْحَم۪يمُ ’den veya ona ait zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُصْهَرُ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُصْهَرُ  fiiline müteallik  بِه۪  car mecruru, tehdidi artırmak ve durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.

يُصْهَرُ  fiilinin naib-i faili olan müşterek ismi mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur.  ف۪ي بُطُونِهِمْ car mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

الْجُلُودُ , naib-i fail olan  مَا ’ya temâsül nedeniyle atfedilmiştir.

Onunla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir yani aşırı sıcaklığından karınlarında da dışlarındaki gibi tesir eder; onunla derileri eritildiği gibi bağırsakları da eritilir. Teksir için şedde ile  يُصَحَّرُ  da okunmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ [Başlarının üzerine de kaynar su dökülecektir onların. Bununla karınlarının içinde ne varsa hepsi, derileri de eritilecektir.] ‘deki “حَم۪يمُۚ”, kaynar su demektir. Nitekim İbni Abbas (r.a): “Şayet o sudan, dünyanın dağlarına bir damla düşmüş olsaydı, onu eritirdi.” demiştir.  يُصْهَرُ “eritilir” demektir. Yani onların başlarına o kaynar su döküldüğünde, onun, bedenin içinde yapacağı tahribat, dışında yapacağı tahribat gibi olur. Böylece de o, tıpkı onların derilerini eritip yok ettiği gibi bağırsaklarını ve iç organlarını da eritir. Bu, “bağırsaklarını parça parça eden kaynar sudan içirilen” (Muhammed Suresi, 15) ayetindeki manadan daha beliğ ve etkilidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hac Sûresi 21. Ayet

وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَد۪يدٍ  ٢١


Onlar için bir de demirden topuzlar vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
2 مَقَامِعُ kamçılar ق م ع
3 مِنْ -den
4 حَدِيدٍ demir- ح د د

وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَد۪يدٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَقَامِعُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  مِنْ حَد۪يدٍ  car mecruru  مَقَامِعُ  ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.

وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَد۪يدٍ

 

Ayet, önceki ayetteki … يُصَبُّ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَقَامِعُ , muahhar mübtedadır. 

مِنْ حَد۪يدٍ  car mecruru  مَقَامِعُ  ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Onlar için demirden topuzlar vardır yani kırbaçlar vardır ki onlara vurulur,  مَقَامِعُ ’nın çoğulu  مقمعة ’dur. Aslı, bir şeyi uzaklaştıracak araçtır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

مَقَامِعُ ; kelimesinin, cehennem ateşinden kamçılar demek olduğu da söylenmiştir. Bunlara bu ismin veriliş sebebi, kendisine bunlarla vurulan kimseyi zelil kılmalarıdır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân) 

المَقامِعُ  kelimesi mim (م) harfinin kesrasıyla  القَمْعِ ’nin ismi aleti olan  مِقْمَعَةٍ ’nin çoğuludur.  القَمْعُ : Şiddetle bir şeyden vazgeçmek demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Hac Sûresi 22. Ayet

كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ۟  ٢٢


Her ne zaman cehennemden, o ızdıraptan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara, “Tadın yangın azabını” denilir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كُلَّمَا her sefer ك ل ل
2 أَرَادُوا istedikleri ر و د
3 أَنْ
4 يَخْرُجُوا çıkmak خ ر ج
5 مِنْهَا oradan
6 مِنْ
7 غَمٍّ (o) gamdan غ م م
8 أُعِيدُوا geri çevrilirler ع و د
9 فِيهَا oraya
10 وَذُوقُوا ve tadın (denilir) ذ و ق
11 عَذَابَ azabını ع ذ ب
12 الْحَرِيقِ yangın ح ر ق

كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ۟

 

كُلَّمَٓا  kelimesi  حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup şartın cevabı  اُع۪يدُوا  ’ya mütealliktir. اَرَادُٓوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اَرَادُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَخْرُجُوا  fiili  نَ  ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا  car mecruru  يَخْرُجُوا  fiiline mütealliktir. مِنْ غَمٍّ  car mecruru önceki mecrurdan bedel-i iştimâl olup kesra ile mecrurdur. 

اُع۪يدُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru  اُع۪يدُوا  fiiline mütealliktir.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ۟  cümlesi, mukadder sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri, تقول لهم الملائكة ذوقوا (Melekler onlara “tadın” der.) şeklindedir.

ذُوقُوا  fiili  نَ  ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَذَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَرِيق  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

كُلَّمَا  kelimesi  كُلَّ  ile masdariyye  مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا  ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرَادُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود  ’dir. 

اُع۪يدُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  عود ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

حَرِيق , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte  كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır, müteallakı cevap cümlesidir.

كُلَّمَٓا  kelimesi,  حين  anlamında zaman zarfıdır. كُلَّمَٓا , umum ifade eden  كُلَّ  ile masdariyye  مَٓا ’sının birleşimidir. Cezmetmeyen şart edatlarındandır.

كُلَّمَٓا ’nın muzâfun ileyhi olan şart cümlesi  اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَنْ  masdar harfi, muzari fiili nasbeder, manasını masdara çevirir. 

اَنْ  ve akabindeki  اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ  cümlesi, masdar teviliyle  اَرَادُٓوا  fiilinin mef’ûlu olarak nasb mahallindedir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مِنْ غَمٍّ  car-mecruru,  مِنْهَا  car-mecrurundan bedeldir. مِنْ  harfinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l acüz ale's sadr sanatları vardır. Bu ifadede tecrid sanatı vardır.

Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

غَمٍّ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  اُع۪يدُوا ف۪يهَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

اُع۪يدُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

اُع۪يدُوا ف۪يهَا  cümlesindeki azaba ait zamire dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen azap, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Azap gören mücrimler, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

وَ ’la öncesine atfedilen  وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ۟  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümle, takdiri,  تقول  (Melekler onlara der…) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mekulü’l-kavl olan  وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ۟  cümlesi ise  , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

عَذَابَ  için sıfat olan  الْحَر۪يقِ۟, mevsûfun bir özelliğini bildiren ıtnâb sanatıdır.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  عَذَابَ الْحَر۪يقِ  izafetinde, الْحَر۪يقِ  sıfat olmasına rağmen  عَذَابَ ‘ye izafe edilmiştir. ‘Yakıcı azap’, yerine [yakıcının azabı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

الْحَر۪يقِ۟  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

ذُوقُوا  [tadın] fiilinde istiare sanatı vardır. Yakıcı azap, istenmeme hoşa gitmeme hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbehün bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan “tadarsınız” ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” azabın tesirini idrak etmek anlamında müstear olarak kullanılmıştır.

الْحَر۪يقِ۟ - عَذَابَ - غَمٍّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ  [Azabı tadın] cümlesinde gaibden muhataba geçişle güzel bir iltifat sanatı vardır.  

Kafirlerin göreceği azaptan ayrıntılı bahseden bu ayet, sözü çoğaltmak ve uzatmak olarak isimlendirilen ıtnâb sanatına örnektir. 

Son dört ayette, kâfirlerin müstehak oldukları azap çeşitlerinin sıralanması taksim sanatıdır.  

 الحَرِيقُ  : Büyük, yaygın ateş demektir. Bu söz onlar için hakarettir. Muhakkak ki onlar bu ateşi tadacaklarını bilirler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

عَذَابَ الْحَر۪يقِ [çetin azap] cümlesindeki izafet, cinsin nev’e izafeti şeklindedir. Yani o azap ki çetindir. İzafet-i beyâniyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enfal/50)

حَر۪يقِ  kelimesi, محرق (yakıcı) manasınadır. Bu, اليم  kelimesinin, مؤلم (elem verici) manasına gelmesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Al-i İmran/181)

Tadın; tatmak idrakinin beraber gerçekleştiği bir dokunuştur. Burada ifadenin manası genişletilmiştir. Onların can yakıcı acı ve ızdırabı idrak edecekleri kastedilmiştir. (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Her ne zaman oradan çıkmak isteseler, oradan yani ateşten, ızdıraplarından demektir, bu da harf-i cerin tekrarı ile  هَا ’dan bedeldir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

حَر۪يقِ۟ ; yok edici, büyük ve yoğun, kalın ateş alevi anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Hac Sûresi 23. Ayet

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬اۜ وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ  ٢٣


Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle, incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 اللَّهَ Allah
3 يُدْخِلُ sokar د خ ل
4 الَّذِينَ kimseleri
5 امَنُوا inanan(ları) ا م ن
6 وَعَمِلُوا ve yapanları ع م ل
7 الصَّالِحَاتِ iyi işler ص ل ح
8 جَنَّاتٍ cennetlere ج ن ن
9 تَجْرِي akan ج ر ي
10 مِنْ
11 تَحْتِهَا altlarından ت ح ت
12 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
13 يُحَلَّوْنَ takınırlar ح ل ي
14 فِيهَا orada
15 مِنْ
16 أَسَاوِرَ bilezikler س و ر
17 مِنْ -dan
18 ذَهَبٍ altın- ذ ه ب
19 وَلُؤْلُؤًا ve inci(ler) ل ا ل ا
20 وَلِبَاسُهُمْ ve giysileri ل ب س
21 فِيهَا orada
22 حَرِيرٌ ipektir ح ر ر
Resûl-i Ekrem Efendimiz âhirette müslümanın süsünden söz ederken;

Riyazus Salihin, 1027 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh  şöyle dedi:
Ben dostum sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim:
“Mü’minin  nuru ve beyazlığı, abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.”
(Müslim, Tahâret 40. Ayrıca bk. Nesâî, Tahâret 109)

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يُدْخِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا  ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا  atıf harfi  وَ  ’la makabline matuftur. 

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  الصَّالِحَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

جَنَّاتٍ  amili  يُدْخِلُ  ‘nin mef’ûlun bihi olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. تَجْر۪ي  cümlesi, جَنَّاتٍ  ’in sıfatı olup mansubdur.

تَجْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  الْاَنْهَارُۜ  fail olup damme ile merfûdur.  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُدْخِلُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  دخل  ’dir. 

اٰمَنُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

الصَّالِحَاتِ , sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬اۜ وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ

 

Cümle, ism-i mevsûlun veya  جَنَّاتٍ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir.  يُحَلَّوْنَ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهَا  car mecruru  يُحَلَّوْنَ  fiiline mütealliktir. 

مِنْ اَسَاوِرَ  car mecruru mahzuf mef’ûlun bihin mahzuf sıfatına müteallik olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Takdiri, يحلّون حليا من أساور  (Bileziklerden bir süs takınırlar.) şeklindedir. مِنْ ذَهَبٍ  car mecruru  اَسَاوِرَ  ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. لُؤْلُؤً۬ا  atıf harfi  وَ  ’la mahzuf mef’ûlun bihe matuftur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsim cümlesidir. لِبَاسُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ف۪يهَا  car mecruru  حَر۪يرٌ  ’in mahzuf haline mütealliktir.  حَر۪يرٌ  haber olup damme ile merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬ا وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ

Allah Teâlâ, cehennem azabına düşar olanların halinden sonra bu ayette, cennet ehlinin halini bildirmektedir. Ayet, istinâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve tazim duyguları uyandırmak içindir.

اِنَّ ’nin haberi olan يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬ا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُدْخِلُ fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Bahsi geçen kişilerin ism-i mevsülle ifade edilmeleri, sonraki habere dikkat çekmenin yanında, onlara tazim amacı taşır.

Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.

يُدْخِلُ fiilinin mef’ûlü olan جَنَّاتٍ ’deki nekrelik nev, kesret ve tazim ifade eder.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, mef’ûl olan جَنَّاتٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidâî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde مِنْ harfiyle geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.

اِنَّ ile tekid edilmiş bu haber cümlesi de, 14. ayetteki cümlenin son kısmı hariç tekrarıdır. İki ayet arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acûz ale’s-sadr cinas sanatları vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)

Ayetin başında tahkik kelimesinin (şüphe yok ki) zikredilmesi, müminlerin halinin kâfirlerin halinden son derece farklı olduğunu bildirmek, müminlerin durumuna fazla önem verildiğini izhar etmek ve kelamın içeriğinin tahkikine delalet içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Aklî’s-Selîм)

Kur’ân-ı Kerim’de iyi işler anlamında sıklıkla kullanılan  الصَّالِحَاتِ  kelimesi, hem çoğul kalıpta hem de cins ifade eden  ال  takısı alarak, tüm iyilik alanlarını kapsarken, tekil-marife-cins kullanımda “tek bir iyilik” ihtimali söz konusu olabilir. Şu halde bu tarz farkındalıklar, ayetlerin anlaşılmasında geniş ve derin perspektifler sunar. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)

يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬ا  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ’den haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

يُحَلَّوْنَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmûlat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

مِنْ ذَهَبٍ  car mecruru  اَسَاوِرَ  ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لُؤْلُؤً۬ا , zait harfin dahil olduğu mef’ûl konumundaki  مِنْ اَسَاوِرَ ‘ya atfedilmiştir.

مِن أساوِرَ  sözündeki  مِن  harf-i ceri tekid için zaiddir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ذَهَبٍ - لُؤْلُؤً۬اۜ - اَسَاوِرَ  kelimelerindeki tenvin, nev, kesret ve tazim ifade eder.

ذَهَبٍ - لُؤْلُؤً۬اۜ - حَر۪يرٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu kelamın  و ’la  فالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهم ثِيابٌ مِن نارٍ  [Hac Suresi, 19]  cümlesine matuf olması muktezâ-i zâhire uygun olurdu. Çünkü, özet olarak gelmiş  هَذانِ خَصْمانِ اخْتَصَمُوا في رَبِّهِمْ [Hac Suresi, 19]  sözlerinin detaylarıdır. Ama bu üsluptan vazgeçip mübtedanın tekid harfi ve tevcih bildiren ism-i celâlle müstakil olarak fasılla gelmesi, bu sözlere dikkat çekmek (istir'a) içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪يهَا car-mecruru, haber olan حَر۪يرٌ ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir.

Müminlerin cennetteki hallerinden ayrıntılı bahseden bu ayet, sözü çoğaltmak ve uzatmak olarak isimlendirilen ıtnâb sanatına örnektir.

Cennet ehlinin hallerinin ve nimetlerinin sıralandığı bu ayette taksim sanatı vardır.

ذَهَبٍ - لُؤْلُؤً۬اۜ - حَر۪يرٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada elbise giymekten önce ziynetlerin takılmasından bahsedilmiştir. Ayrıca elbise giymekten bahsedilirken isim, ziynetlerden bahsedilirken fiil siygası gelmiştir. Bu da elbise giyinmenin sabit ve devamlılık gösterdiğine, ziynet takınmanın ise çeşidine farklı renkleriyle tekrarlandığına delalet içindir. Sıygaların umumiliği dolayısıyla burada ihtibak sanatı olduğu anlaşılır. Adeta şöyle buyurulmuştur: يُحَلَّوْنَ بِها وحِلْيَتُهم مِن أساوِرَ مِن ذَهَبٍ ولِباسُهم فِيها حَرِيرٌ يَلْبَسُونَهُ (Onları takarlar ve süsleri altından bilezikler ve giydikleri elbiseleri ipektir.) (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayetin وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ  cümlesini müfessirimiz şu şekilde açıklar: “Allah Teâlâ’nın burada üslup değiştirmesi, ipeğin cennetliklerin normal giysileri olduğuna işaret etmesi ya da ayet sonlarının uyması (fasıla) içindir. Yani zahire göre ibarenin isim cümlesi değil de وَيَلْبَسُون حَريراً şeklinde fiil cümlesi olarak gelmesi uygun olurdu. Ancak fasılaların gözetilmesi için nazım ayetteki gibi gelmiştir. Zira fasılalar حَد۪يدٍ ,حَر۪يرٌ ,حَر۪يقِ۟ şeklinde sıralanmaktadır. Eğer يَلْبَسُونَ حَرِيرًا denilseydi bu fasılanın sonunda yazıda ve vakıf halinde “elif” harfi bulunurdu. Bu da söz konusu ahengi bozardı. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Günün Mesajı
18. ayette buyurulduğu gibi Allah, dilemesinde ve icraatında mutlak manada hür olmakla birlikte, insanlar ve cinler gibi irade sahibi şuurlu varlıklarla ilgili hükümlerinde bu varlıkların iradi tercihlerini nazara alır. Bu konuda, A'râf Sûresi'nin 128'inci ayeti ile, Enbiyâ Sûresi'nin onu tefsir eder mahiyetteki 109'inci ayeti güzel bir misal teşkil etmektetlir. A'râf Sûresinin 128'inci ayetinde yeryüzünün Cenab-ı Allah'a ait olup, Allah'ın ona kulları içinden dilediklerini vâris kılacağı beyan buyurulurken, Enbiyâ Sûresi'nin 105'inci ayetinde Allah'ın yeryüzüne salih kullarını vâris kılacağı ifade edilmekte, yani Allah'ın yeryüzünün nihai vârislerini olmasını dilediği kulların salih kullar olduğu açıklanmaktadır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Kaçamayacağını bilmesine rağmen kapıları gözlüyordu. Acıdan başka hiçbir şeyi bilmediği ve tatmadığı bu yerden çıkış yoktu. Arada sırada gözlerini kapatıp, biraz bekledikten sonra tekrar açıyordu. Dünyadaki rüyalarından uyandığı gibi uyanmayı diliyordu. Asla uyanamayacağını bildiği bir kabusun ortasındaydı. 

Dünyada, kendisine verilen fırsatları hatırladıkça, nefsiyle kavgaya tutuşuyordu. Yeryüzünü süsleyenlerin secdesini hatırladıkça, çaresiz pişmanlığıyla kendisini dövüyordu. Biliyordu, eğer secde edenlerden olsaydı, burada olmazdı. Cennet nimetlerinin haram kılındığı kişiler arasında olmanın ağırlığı altında eziliyordu. Sahip olduğu her zerresi, yenilenen ve bitmeyen acıyla kıvranıyordu. Suyun serinliğini, yemedeki ve içmedeki lezzeti özlüyordu.

Kaçamayacağını bilmesine rağmen gardiyanları gözlüyordu. Bulunduğu yerde, doğru fırsat var mıydı acaba? Boşa bekliyordu. Dünyada, en çaresiz anlarda bile her şeyin geçici olması ne büyük nimetti, şimdi anlıyordu. Cehennem ateşinin uğultusundan ve azab altındakilerinin çığlıklarından uzaklaşmak istiyordu. Azabının şiddetinin bir nebze olsun hafiflemesi umuduyla kapıya koşmaya yeltendi. Geri döndürüldü. Zira, hiçbir umut kırıntısının yaşamadığı ve defalarca yok olup gitmenin dilendiği ama onun bile gerçekleşmediği yerdeydi. 

Cehennem ayetlerini okuyunca hissettiklerini yazacağı ödevini bitirip, gerçek hayata döndü ve Allah’a hamd ederek, ellerini duaya açtı:

Ey Allahım! Senin azabından ve gazabından, Senin affına ve rızana sığınırız. Cehennemin her yıkıcı halinden, Senin rahmetine kaçarız. Bizi; hakir kıldıklarına benzemekten koru. Bizi; emirlerine itaat ederek yaşayanlardan, cennete yaklaşanlardan ve cehennemden uzaklaşanlardan eyle.

Yeryüzünde, Allahın rızasını kazanmak için, baktığı ve dinlediği her şeyde hakikati görenlerden ve her hayırlı fırsatı, hakkıyla değerlendirenlerden olmak duasıyla. 

Amin.

***

Cennet ayetlerini düşünürken hayallere daldı:

Selam sesleriyle ve aydınlanmış yüzlerle karşılanmanın, muhabbetin ve her manada tamamlanmış hissinin, nefsani heveslerden arınmanın getirdiği mutluluğa;

Her türlü tasadan ve üzüntüden kurtulan zihnin, sıkıntı ve ağrıya dair zerre kalmayan bedenin, her manada doymanın tadına varan ve huzurla dolan kalbin haline;

Pisliğe ve hırsa dair hiçbir şeyin olmadığı temizliğin, ipekten elbiselerin ve inci gibi çeşitli mücevherlerle süslenmenin, baktığı ve dinlediği her şeyin güzel olmasının verdiği rahatlığa;

Kavuşan için dünya hayatının korkutucu ve yorucu etkisi bir kabus gibi kaybolup giderdi. Sahip olduklarına bakıp dünyaya tekrar ve tekrar dönerek aynı sıkıntıları yaşamaya razı olurdu. Bu çalkantılı gerçeklerine rağmen yeryüzünün basit örnekleri için de geçerli değil miydi? Sevdiğini gören için beklemenin, iyileştikten sonra hastalığın, evine giren için yolculuğun yani zaferle veya iyilikle sonuçlanan herhangi bir mücadelenin sonucunda yorgunlukların, üzüntülerin ve hatta korkuların yerini tebessüm alır. En basit ifadeyle insan, yeter ki sonu iyi bitsin diye temenni eder.

Ey Allahım! Bizi mahşer gününün çetin havasından, sorulan hesabın zorluğundan ve cehennem azabından muhafaza buyur. Cennet nimetlerine kavuşan, sıkıntı ve tasadan kurtulan, selam sesleriyle karşılanan, sevdikleriyle beraber olan, ipekten elbiselerini giyen, mücevherleriyle süslenen, sohbetleriyle neşelenen, gördükleriyle ve işittikleriyle mutmain olan kullarından eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji