بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَهُدُٓوا اِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِۗ وَهُدُٓوا اِلٰى صِرَاطِ الْحَم۪يدِ ٢٤
وَهُدُٓوا اِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِۗ وَهُدُٓوا اِلٰى صِرَاطِ الْحَم۪يدِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُدُٓوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلَى الطَّيِّبِ car mecruru هُدُٓوا fiiline mütealliktir. مِنَ الْقَوْلِ car mecruru الطَّيِّبِ ‘nin mahzuf haline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. هُدُٓوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى صِرَاطِ car mecruru هُدُٓوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْحَم۪يدِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُدُٓوا اِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِۗ وَهُدُٓوا اِلٰى صِرَاطِ الْحَم۪يدِ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki …يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
هُدُٓوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
مِنَ الْقَوْلِ car-mecruru, الطَّيِّبِ ‘den mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. مِنَ harf-i ceri beyan veya teb'iziyye içindir.
Aynı üslupta gelen وَهُدُٓوا اِلٰى صِرَاطِ الْحَم۪يدِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَهُدُٓوا اِلَى ibaresinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
صِرَاطِ için sıfat olan الْحَم۪يدِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
صِرَاطِ الْحَم۪يدِ ibaresindeki sırat kelimesi din manasında istiaredir. صِرَاطِ aslında yol demektir. Hedefe ulaştırmak bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstearun leh) hazf edilmiş müstearun minh kalmıştır.
Buradaki الصِّرَاطَ kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. Sâd harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. Ra ve tı harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. Tı, ra ve kâf harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.
Sırât kelimesi; bir noktaya ulaştırması veyâ bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir.
الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ ifadesinden kasıt, الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي صَدَقَنَا وَعْدَهُ (Zümer Suresi, 74) sözleri veya kelime-i tevhiddir. صِرَاطِ الْحَم۪يدِ ; ifadesinden maksat kendisi yahut akıbeti övülenin ki o da cennettir ya da hakkın ya da zatı ile hamdi hak edenin yoluna ki o da kusurdan uzak Allah'tır. Onun yolu da İslâm'dır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ ’den kastın, Allah'tan onlara gelen güzel müjdeler olduğu da söylenmiştir. صِرَاطِ الْحَم۪يدِ sözü, ‘cennetin yoluna iletilirler’ demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًۨ الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِۜ وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟ ٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 4 | وَيَصُدُّونَ | ve geri çevirenler |
|
| 5 | عَنْ | -ndan |
|
| 6 | سَبِيلِ | yolu- |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | وَالْمَسْجِدِ | ve Mescid-i (Haram’dan) |
|
| 9 | الْحَرَامِ | (ve Mescid-i) Haram’dan |
|
| 10 | الَّذِي |
|
|
| 11 | جَعَلْنَاهُ | yaptığımız |
|
| 12 | لِلنَّاسِ | bütün insanlar için |
|
| 13 | سَوَاءً | eşit (ibadet yeri) |
|
| 14 | الْعَاكِفُ | yerli olan |
|
| 15 | فِيهِ | orada |
|
| 16 | وَالْبَادِ | ve dışarıdan gelen |
|
| 17 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 18 | يُرِدْ | isterse |
|
| 19 | فِيهِ | orada (böyle) |
|
| 20 | بِإِلْحَادٍ | haktan sapmak |
|
| 21 | بِظُلْمٍ | zulüm ile |
|
| 22 | نُذِقْهُ | ona taddırırız |
|
| 23 | مِنْ | -tan |
|
| 24 | عَذَابٍ | bir azab- |
|
| 25 | أَلِيمٍ | acı |
|
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًۨ الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا۟ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اِنَّ ’nin haberi mahzuftur. Takdiri; معذّبون أو خاسرون أو هالكون (Azap olunurlar, zarar ederler veya helak olurlar) şeklindedir.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَصُدُّونَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
يَصُدُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ car mecruru يَصُدُّونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْمَسْجِدِ atıf harfi وَ ’la سَب۪يلِ ’ye matuftur. الْحَرَامِ kelimesi الْمَسْجِدِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl الْمَسْجِدِ ’nin ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası جَعَلْنَاهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِلنَّاسِ car mecruru جَعَلْنَا fiiline mütealliktir.
سَوَٓاءً hal olup fetha ile mansubdur. الْعَاكِفُ masdar olan سَوَٓاءً ’nin faili olup damme ile merfûdur. ف۪يهِ car mecruru الْعَاكِفُ ’ye mütealliktir. الْبَادِ atıf harfi و ’la makabline matuf olup, mahzuf ى üzere mukadder damme ile merfûdur. Resmi mushafta böyledir. Mankus isimdir.
Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgili olmadığından isimdirler. Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır:
1.Tenvinli olmalıdır. 2. Harf-i tarifli (ال) olmalıdır. 3. Masdarın failine muzâf olmalıdır. 4. Masdarın mef’ûlüne muzâf olmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi mef’ûl, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir:
a) Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi),
b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا – اَلرَّاعِيَ gibi),
c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi) irab edilir. Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri irab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak irab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْعَاكِفُ ; sülâsi mücerredi عكف olan fiilin ism-i failidir.
الْبَادِ ; sülâsi mücerredi بدو olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُرِدْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ف۪يهِ car mecruru يُرِدْ fiiline mütealliktir. بِـاِلْحَادٍ car mecruru يُرِدْ fiilinin mahzuf mef’ûlu bihin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, يرد تعديّا متلبّسا بإلحاد şeklindedir. بِظُـلْمٍ car mecruru اِلْحَادٍ ’den bedel olup kesra ile mecrurdur.
فَ karinesi olmadan gelen نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟ cümlesi şartın cevabıdır.
نُذِقْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ tebiziyyedir. مِنْ عَذَابٍ car mecruru نُذِقْ fiiline mütealliktir. اَل۪يمٍ۟ kelimesi عَذَابٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُرِدْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
نُذِقْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذوق ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَل۪يمٍ۟ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًۨ الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan الَّذ۪ينَ ’nin haberi mahzuftur. Takdiri; معذّبون أو خاسرون أو هالكون (Azap olunurlar, zarar ederler veya helak olurlar) şeklindedir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında bu kişilere tahkir ifade eder. Sılası cümlesi كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذ۪ي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءًۨ الْعَاكِفُ ف۪يهِ وَالْبَادِ cümlesi, atıf harfi وَ ile sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafeti, lafza-i celâle muzâf olan سَب۪يلِ için tazim ve teşrif ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr سَب۪يلِ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır.
الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ terkibi, tezayüf nedeniyle سَب۪يلِ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.
الْحَرَامِ kelimesi الْمَسْجِدِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
الْمَسْجِدِ için ikinci sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَٓاءً , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جَعَلْنَاهُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
اللّٰهِ - جَعَلْنَاهُ kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır.
سَوَٓاءً kelimesi, fiildeki mef’ûl zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
الَّذ۪ي ve الَّذ۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْعَاكِفُ [Devamlı kalan] - الْبَادِ [Çölden gelen] arasında tıbâk vardır. Çünkü âkif, şehirde kalan, bâd ise çölden gelen demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayeti kerimede صُدُّوا şeklinde mazi olarak kullanılmasını gerektirmektedir. Ancak Ferrâ, fiilin muzari kullanımının, ifadeye, saptırmanın onların devamlı hali olduğu anlamını kattığını belirtir. Bu şekliyle ayet sanki saptırmanın inkâr edenlerin özelliklerinden biri olduğunu ifade etmektedir.
Ancak zahiren gerektiği gibi muzari fiil yerine mazi fiil kullanılsaydı, ifade aynı anlamı vermeyecek, inkâr edenlerin geçmişteki halini belirtiyor olacaktı. Bu anlamda يَصُدُّونَ fiilinin devamlılık anlamı taşıması maksadıyla muzari formda kullanılması, zahiren durumun gereğinin dışına çıkılmış görünse de aslında ifadenin muktezâ-i hâle mutabakatını sağlamıştır. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Cenab-ı Hak, geleceğe ait bir ifade olan وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ ifadesini geçmiş zaman bir ifade olan كَفَرُوا 'ya nasıl atfedilmiştir dersen, Kendisinden ne hal ne de gelecek kastedilmeksizin, "her zaman ve her vakit, devamlı bir biçimde ihsanda bulunduğu" manası kastedilerek atfedilmiştir deriz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْعَاكِفُ ; orada ikamet eden, orada her zaman bulunan demektir, الْبَادِۜ ise ortaya çıkan, görünen arızî olan demek olup, bu da orayı özleyen yabancılar anlamındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ cümlesi, önceki cümlenin tezyîlidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَنْ şartiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُرِدْ ف۪يهِ بِـاِلْحَادٍ بِظُـلْمٍ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin, muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِظُـلْمٍ - بِـاِلْحَادٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)
نُذِقْهُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟ ibaresinde istiare sanatı vardır. Azap, istenmeme hoşa gitmeme hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbehü bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan “tattırırız” ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” azabın tesirini idrak etmek anlamında müsteâr olarak kullanılmıştır. Tehekkümî istiare yoluyla, kafirlerin akıbetinin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.
عَذَابٍ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde acı çektiren manasındaki اَل۪يماً ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
عَذَاباً ‘in sıfatı olan اَل۪يماً mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَذَاباً - اَل۪يماً۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
أ ـ ل ـ م kökünden gelen "elem" acı, ağrı; " اَل۪يماً " ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, عَذَابٌ مُه۪ينٌ , عَذَابٌ عَظ۪يمٌ , عَذَابٌ اَل۪يمٌ , عذاب شديد gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
Ayet-i kerimede geçen بِـاِلْحَادٍ lafzının önündeki بٍ zaidedir. Ayrıca men-i şartıyye’nin cevabından اِنَّ ’nin haberi de anlaşılmaktadır. Yani نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟ cümlesidir.
مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟ cümlesindeki مِنْ harf-i ceri teb'izıyyedir. لِلنَّاسِ ’den maksat kendilerine insan denilebilen herkestir; şehirli, bedevi, yerli, sonradan yerleşen, Mekkeli, Mekke’ye dışarıdan gelen arasında fark yoktur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
وَمَنْ يُرِدْ ف۪يهِ [Kim orada isterse] ibaresinde, genel olması için mef'ûl terk edilmiştir. بِـاِلْحَادٍ [doğrudan sapmakla] بِظُـلْمٍ [haksızlıkla], kelimeleri eş anlamlı hallerdir ya da ikincisi birinciden bedeldir, o zaman harf-i cer tekrar edilmiş ya da ona taalluk etmiş olur ki şirk ve günah irtikâp etmekle zulme saparak demek olur. نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ۟ [Ona acıklı azaptan tattırırız] cümlesi, مَنْ ’in cevabıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
اِلْحَادٍ , doğru yoldan dönmek demek olup bu kelimenin ilk anlamı, mezarcının mezarda yaptığı “lahd” e dayanır. Müfessirler “ilhad” hususunda şu izahları yapmışlardır: İlhad, şirk demektir, yani “Kim şirk koşmak için Allah’ın Haremine sığınırsa, Allah onu azaplandırır” demektir. Allah Teâlâ’nın yasakladığı avı öldürmek demektir. İhramsız olarak ve ihramlıya helal olmayan şeyleri irtikâb ederek Mekke’ye (Harem’e) girmek demektir. Atâ’ya göre bir kimsenin alışverişinde, “Hayır, vallahi... Evet, vallahi” demesidir. Muhakkik alimlere göre “zulüm ile ilhad” ifadesi, bütün günahları içine alan genel bir sözdür. Çünkü büyük olsun, küçük olsun, her türlü günah, orada diğer yerlerde yapılanlardan daha büyük sayılır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِذْ بَوَّأْنَا لِاِبْرٰه۪يمَ مَكَانَ الْبَيْتِ اَنْ لَا تُشْرِكْ ب۪ي شَيْـٔاً وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْقَٓائِم۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ ٢٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | bir zamanlar |
|
| 2 | بَوَّأْنَا | kondurmuştuk |
|
| 3 | لِإِبْرَاهِيمَ | İbrahim’i |
|
| 4 | مَكَانَ | yerine |
|
| 5 | الْبَيْتِ | Beyt(Ka’be’n)in |
|
| 6 | أَنْ | diye |
|
| 7 | لَا |
|
|
| 8 | تُشْرِكْ | ortak koşma |
|
| 9 | بِي | bana |
|
| 10 | شَيْئًا | hiçbir şeyi |
|
| 11 | وَطَهِّرْ | ve temizle |
|
| 12 | بَيْتِيَ | evimi |
|
| 13 | لِلطَّائِفِينَ | tavaf edenler için |
|
| 14 | وَالْقَائِمِينَ | ve ayakta duranlar için |
|
| 15 | وَالرُّكَّعِ | ve rüku’ edenler için |
|
| 16 | السُّجُودِ | secde edenler için |
|
وَاِذْ بَوَّأْنَا لِاِبْرٰه۪يمَ مَكَانَ الْبَيْتِ اَنْ لَا تُشْرِكْ ب۪ي شَيْـٔاً
وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ , takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. بَوَّأْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. بَوَّأْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لِاِبْرٰه۪يمَ car mecruru بَوَّأْنَا fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. مَكَانَ mekân zarfı بَوَّأْنَا fiiline mütealliktir. الْبَيْتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَنْ tefsiriyyedir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُشْرِكْ sükun ile meczum muzari fiildir. ب۪ي car mecruru تُشْرِكْ fiiline mütealliktir. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
بَوَّأْنَا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بوأ ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
تُشْرِكْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْقَٓائِم۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَهِّرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. بَيْتِيَ mef’ûlun bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِلطَّٓائِف۪ينَ car mecruru طَهِّرْ fiiline müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. الْقَٓائِم۪ينَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. الرُّكَّعِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. السُّجُودِ kelimesi الرُّكَّعِ ’den bedel olup kesra ile mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَهِّرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi طهر ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
لِلطَّٓائِف۪ينَ ; sülâsi mücerredi طوف olan fiilin ism-i failidir.
الْقَٓائِم۪ينَ ; sülâsi mücerredi قوم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ بَوَّأْنَا لِاِبْرٰه۪يمَ مَكَانَ الْبَيْتِ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırla, an) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan بَوَّأْنَا لِاِبْرٰه۪يمَ مَكَانَ الْبَيْتِ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
بَوَّأْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
اِذْ harfi ekseriyetle geçmiş zaman için kullanılan bir isimdir. Kuran’da her kıssanın evvelinde geçen اِذْ kelimeleri, اذكر takdiriyle mef’ûlun bih makamındadır.
Zaman isminin masdara değil de fiil cümlesine muzâf olması tazim ifade eder. Böylece fiilin teceddüt ifadesi dolayısıyla adeta şimdiki zaman ifade edilmiş olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu gibi yerlerde lâm harfinin zikri önem ve şeref içindir. مَكَانَ kelimesi de kısaca ifade için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَنْ لَا تُشْرِكْ ب۪ي شَيْـٔاً وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْقَٓائِم۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
Fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan cümledeki اَنْ , tefsiriyyedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا تُشْرِكْ fiiline müteallik olan ب۪ي car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan شَيْـٔاً ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir.
Önceki cümledeki zamirden bu cümlede müfret mütekellim zamire geçişte, iltifat sanatı vardır.
اَنْ edatı بَوَّأْنَا ’yı tefsir etmektedir, çünkü içinde تَعَبْدْنَا (onu ibadetle mükellef kıldık) manası vardır, zira yerin gösterilmesi ibadet içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
“Hatırla o zamanı ki İbrahim'e beytin yerini hazırlamıştık” yani onu tayin ettiğimiz ve ona arsa kıldığımız zamanı hatırla demektir. لِاِبْرٰه۪يمَ ’deki لِ, zâiddir, مَكَانَ de zarftır. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْقَٓائِم۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ cümlesi, tefsir cümlesine atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz anlatım kastıyla gelen بَيْتِيَ izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan بَيْتِ şan ve şeref kazanmıştır.
Birbirine tamasül nedeniyle atfedilen وَالْقَٓائِم۪ينَ وَالرُّكَّعِ car-mecrurları, fiile müteallik olan لِلطَّٓائِف۪ينَ ‘ye matuftur.
السُّجُودِ , ism- fail kalıbında gelen الرُّكَّعِ ’den bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
الْقَٓائِم۪ينَ - لِلطَّٓائِف۪ينَ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr, الرُّكَّعِ - السُّجُودِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بَيْتِ ’in tekrarı, önemine binaen ve zihinlerde yer etmesi içindir. Bu tekrarda cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Ayetin son cümlesinde, beyti temizlemeyi kimler için yapacağı sayılmıştır. Bu üslup, taksim sanatıdır.
وَاَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْت۪ينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ ٢٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَذِّنْ | ve ilan et |
|
| 2 | فِي | içinde |
|
| 3 | النَّاسِ | insanlar |
|
| 4 | بِالْحَجِّ | haccı |
|
| 5 | يَأْتُوكَ | sana gelsinler |
|
| 6 | رِجَالًا | yaya olarak |
|
| 7 | وَعَلَىٰ | ve üzerinde |
|
| 8 | كُلِّ | her |
|
| 9 | ضَامِرٍ | yorgun deve |
|
| 10 | يَأْتِينَ | gelen |
|
| 11 | مِنْ | (türlü) |
|
| 12 | كُلِّ | her |
|
| 13 | فَجٍّ | yollardan |
|
| 14 | عَمِيقٍ | uzak |
|
Damera ضمر : ضامِرٌ zayıflıktan değil de çok çalışmaktan dolayı zayıf olan at için kullanılır. Aynı kökten ضَمِيرٌ sözcüğü ise kalbin içinde yer alan ve bilinmesi incelik isteyen şeye denir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli zamirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Ameqa عمق :Ayeti Kerimede geçen عَمِيقٌ kavramı uzak anlamındadır. عُمْقٌ sözcüğü temelde aşağıya/dibe doğru uzak olmak demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 1 defa isim formunda geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Amik Ovası (derin ova)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْت۪ينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَذِّنْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. فِي النَّاسِ car mecruru اَذِّنْ fiiline mütealliktir. بِالْحَجِّ car mecruru اَذِّنْ fiiline mütealliktir.
فَ karînesi olmadan gelen يَأْتُوكَ رِجَالاً cümlesi mukadder şartın cevabıdır.
يَأْتُو fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رِجَالاً kelimesi يَأْتُوكَ ‘deki failin hali olup fetha ile mansubdur.
عَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ cümlesi, atıf harfi وَ ’la رِجَالاً ’e matuftur. عَلٰى كُلِّ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri; ركبانا على كلّ ضامر (Her türlü bineğin üzerinde) şeklindedir. ضَامِرٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَأْت۪ينَ cümlesi, كُلِّ ضَامِرٍ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يَأْت۪ينَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n-nisve olarak mahallen merfûdur. مِنْ كُلِّ car mecruru يَأْت۪ينَ fiiline mütealliktir. فَجٍّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَم۪يقٍ kelimesi فَجٍّ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَذِّنْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أذن ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
ضَامِرٍ ; sülâsî mücerredi ضمر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَم۪يقٍ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْت۪ينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki …وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فِي النَّاسِ ibaresindeki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. ف۪ٓي hakiki manasında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi bu harfte zarfiyet manası vardır. Fakat zarfa benzetilmiş olan النَّاسِ ’nin, zarfiyet özelliği yoktur. İnsanlar ile duyurma fiilinin ilişkisi, zarfla mazruf arasındaki mutlak irtibata benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinin tahakkukudur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Talebin cevabı olan يَأْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْت۪ينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍ cümlesi, meczum muzari fiil sıygasında gelmiştir. رِجَالاً , failin halidir. ‘Yaya olarak’ manasındadır.
Car mecrur وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ , mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Cümlenin takdiri şöyledir: يأتوك مشاةً وركبانًا على كلّ ضامر (Yürüyerek veya her türlü binekle sana gelsin.)
Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eder.
Muzafun ileyh olan ضَامِرٍ ‘deki nekrelik kesret ve nev ifade eder.
يَأْت۪ينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ cümlesi, كُلِّ ضَامِرٍ kelimesinin sıfatıdır. Çoğul anlamı olduğu için fiil de çoğul kipiyle gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كُلِّ kelimesi aslında muzâfun ileyh olarak gelen cinsin, istiğrak manasını ifade eder. Ancak çoğunlukla, izafe edildiği şeyin tamamı değil, çoğunluğu kastedilerek kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَم۪يقٍ muzâfun ileyh olan فَجٍّ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
فَجٍّ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
Muzari sıygada gelen fiiller, hudûs, teceddüt , tecessüm ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ضَامِرٍ - يَأْت۪ينَ kelimeleri arasında müfredden cemiye geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır.
كُلِّ ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَأْتُوكَ - يَأْت۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَجٍّ - رِجَالاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاَذِّنْ فِي النَّاسِ [İnsanlar içinde duyur] ifadesi onların arasında seslen demektir. Haccı duyurması “Haccedin!’’ ya da ‘’Haccetmeniz gerekiyor!” demektir. Rivayete göre Hz. İbrahim, Ebu Kubeys Tepesine çıkmış ve “Ey insanlar! Rabbinizin beytini haccedin!” diye seslenmiştir. Hasan-ı Basrî’ye göre bu hitap, Hz. Peygambere (s.a.v) yöneliktir ve bunu veda haccında yapmasını emretmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَأْتُوكَ رِجَالاً [Sana yaya olarak gelsinler], عَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ [Her arık develer üzerinde] yani uzun yolun yorduğu sıska develer üzerinde. مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ cümlesi, ضَامِرٍ ’in sıfatıdır, mana nazar-ı dikkate alınmıştır. رِجَالاً ve ركبانًا kelimelerinin sıfatı olarak يَأْتينَ ‘de okunmuştur. Ya da yeni söz başıdır, zamir de insanlara racidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
26. Ayetteki [Bana hiçbir şeyi ortak koşma!] emrinden itibaren Peygambere (s.a.v) hitap edilmektedir. Kur'an, Peygambere (s.a.v) indirilmiştir. Ondaki bütün hitaplar böyle olmadığına dair kat'i bir delil bulunmadığı sürece yalnızca ona yöneliktir. İşte burada bir diğer delil daha buradaki hitabın Peygambere (s.a.v) yönelik olduğunu göstermektedir. Bu da muhatap kipi ile: Bana hiçbir şeyi ortak koşma hitabıdır. Büyük çoğunluk بِالْحَجِّ kelimesini حَ harfini fethalı olarak okumuştur. Yüce Allah'ın “Sana gelsinler!” diye buyurması nida edilenin İbrahim (a.s) oluşundan dolayıdır. Buna göre haccetmek maksadıyla Kâbe'ye giden bir kimse İbrahim’e (a.s) gitmiş gibidir, çünkü bununla onun nidasını kabul etmiş, çağrısına icabet etmiş olmaktadır. Bu ifade ile İbrahim’in (a.s) şanı ve şerefi yüceltilmektedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
فَجٍّ iki dağ arasındaki yol demektir. Sonra bu kelime, mecazî olarak her türlü yol manasında kullanılmıştır. عَم۪يقٍۙ “uzak” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
العَمِيقُ kelimesi de derinlik ifade eder. Dipteki mesafe için kullanılır. Mecaz-ı mürsel veya Mekke’yi yüksek bir yere ve insanların ona tırmanmasına benzeterek istiare yoluyla mutlak uzaklık manasında kullanılır. Yolcunun evinden başka bir yere olan yolculuğuna yükseliş, geri dönüşüne iniş dendiği gibi kullanılır. الإتْيانِ (Gelmek) fiilinin kafilelere isnadı, hacılarla beraber olmalarından ötürü teşrif içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لِيَشْهَدُوا مَنَافِـعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَه۪يمَةِ الْاَنْعَامِۚ فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْـبَٓائِسَ الْفَق۪يرَۘ ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لِيَشْهَدُوا | şahit olmaları için |
|
| 2 | مَنَافِعَ | birtakım faydalara |
|
| 3 | لَهُمْ | kendileri için |
|
| 4 | وَيَذْكُرُوا | ve anmaları için |
|
| 5 | اسْمَ | adını |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | أَيَّامٍ | günlerde |
|
| 9 | مَعْلُومَاتٍ | belirli |
|
| 10 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 11 | مَا | şeyleri |
|
| 12 | رَزَقَهُمْ | onlara rızık olarak verilen |
|
| 13 | مِنْ | -dan |
|
| 14 | بَهِيمَةِ | yürüyen |
|
| 15 | الْأَنْعَامِ | hayvanlar- |
|
| 16 | فَكُلُوا | yeyin |
|
| 17 | مِنْهَا | onlardan |
|
| 18 | وَأَطْعِمُوا | ve yedirin |
|
| 19 | الْبَائِسَ | sıkıntı içinde bulunan |
|
| 20 | الْفَقِيرَ | fakire |
|
Beheme بهم : بُهْمَة sert taş demektir. Buna benzetilerek cesur, yiğit kimselere de denmiştir. Hem somut şeylerin duyu organları tarafından algılanması zor olanlarına hem de aklın idrak etmekte zorluk çektiği şeylere de مُبْهَم denmiştir. Yine konuşma kabiliyeti olmayan hayvanlara بَهِيمَة denir. Ancak genelde özellikle yırtıcılar ve kuşlar dışındaki hayvanları ifade etmek için kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki isim formunda 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli müphemdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
لِيَشْهَدُوا مَنَافِـعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَه۪يمَةِ الْاَنْعَامِۚ
Fiil cümlesidir. لِ harfi, يَشْهَدُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, önceki ayette geçen اَذِّنْ fiiline mütealliktir.
يَشْهَدُوا fiili ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَنَافِـعَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَهُمْ car mecruru مَنَافِـعَ ’ya mütealliktir. يَذْكُرُوا atıf harfi و ’la يَشْهَدُوا fiiline matuftur.
يَذْكُرُوا fiili ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اسْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ف۪ٓي اَيَّامٍ car mecruru يَذْكُرُوا fiiline mütealliktir. مَعْلُومَاتٍ kelimesi اَيَّامٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl عَلٰى harf-i ceriyle يَذْكُرُوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası رَزَقَهُمْ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
رَزَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ بَه۪يمَةِ car mecruru رَزَقَ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. Takdiri; رزقهم إيّاه كائنا من بهيمة الأنعام (Hayvanları rızıklandırdığı gibi onları da O rızıklandırdı.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَنْعَامِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَعْلُومَاتٍ ; sülâsî mücerredi علم olan fiilin ism-i mef’ûludur.
فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْـبَٓائِسَ الْفَق۪يرَۘ
Fiil cümlesidir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; ...إن صحّ الأكل (.. onu yemek doğruysa) şeklindedir.
كُلُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا car mecruru كُلُوا fiiline mütealliktir. اَطْعِمُوا fiili, atıf harfi و ’la makabline matuftur.
اَطْعِمُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْـبَٓائِسَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. الْفَق۪يرَ kelimesi الْـبَٓائِسَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
اَطْعِمُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi طعم ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
الْـبَٓائِسَ ; sülâsi mücerredi بأس olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِيَشْهَدُوا مَنَافِـعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَه۪يمَةِ الْاَنْعَامِۚ
لِيَشْهَدُوا مَنَافِـعَ لَهُمْ cümlesine dahil olan sebep bildiren harf-i cer lamut ta’lil لِ , cümleyi gizli bir أن ’le, masdara çevirmiştir. Masdar-ı müevvel cer mahallinde önceki ayetteki يَأْتُوكَ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel, mansub muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl olan مَنَافِـعَ ‘daki nekrelik kesret, nev ve tazim içindir.
لَهُمْ car-mecruru, مَنَافِـعَ ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ ف۪ٓي اَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَه۪يمَةِ الْاَنْعَامِۚ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz ifade kastına matuf اسْمَ اللّٰهِ izafetinde lafz-ı celâle muzaf olan اسْمَ , şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ف۪ٓي اَيَّامٍ ibaresindeki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. ف۪ٓي hakiki manasında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi bu harfte zarfiyet manası vardır. Fakat zarfa benzetilmiş olan اَيَّامٍ ’in, zarfiyet özelliği yoktur. Zaman ile zikretme fiilinin ilişkisi, zarfla mazruf arasındaki mutlak irtibata benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinin tahakkukudur.
اَيَّامٍ ’deki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder. مَعْلُومَاتٍ kelimesi اَيَّامٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Harf-i cerle يَذْكُرُوا fiiline müteallik müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan رَزَقَهُمْ مِنْ بَه۪يمَةِ الْاَنْعَامِ , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ ifadesindeki istila manası taşıyan عَلٰى harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Kesilen hayvanlar, binek yerine konmuştur. Sanki Allah’ın ismi bu hayvanları üzerine binmiş, kontrol Allah’ın ismindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
مِنْ بَه۪يمَةِ car-mecruru mevsûlden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
بَه۪يمَةِ - الْاَنْعَامِۚ ve رَزَقَهُمْ - مَنَافِـعَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki مَنَافِـعَ [menfaatler] lafzı nekre getirilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak bununla gerek dinî gerek dünyevî olmak üzere diğer ibadetlerde bulunmayan ancak o ibadette bulunabilen bir takım özel menfaatleri kastetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
عَلى harfi يَذْكُرُوا fiiline mütealliktir. Mülâbese ve musahabe ifade eden mecazî istila manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَكُلُوا مِنْهَا وَاَطْعِمُوا الْـبَٓائِسَ الْفَق۪يرَۘ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Takdiri; إن صحّ الأكل (... onu yemek doğruysa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi olan فَكُلُوا مِنْهَا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen ibaha manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لِيَشْهَدُوا fiilindeki gaib zamirden bu cümlede cemi muhatap zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan وَاَطْعِمُوا الْـبَٓائِسَ الْفَق۪يرَۘ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle şartın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mef’ûl olan الْـبَٓائِسَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
الْفَق۪يرَۘ kelimesi, الْـبَٓائِسَ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
الْـبَٓائِسَ - الْفَق۪يرَۘ ile فَكُلُوا - اَطْعِمُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Fahreddin er-Râzî şöyle der: Bu ayette Yüce Allah'ın menfaatler kelimesini nekre olarak getirerek sadece bu ibadette bulunup diğer ibadetlerde bulunmayan dinî ve dünyevî menfaatleri kasdetmiştir. Bu ayetin tefsirinde hedy (hac ibadetinde kesilen kurban) etlerinden yemek ile ilgili hüküm cihetiyle bir bakımdan ibaha diğer taraftan mendupluk hükmünün mümkünlüğü üzerinde durulmaktadır. Ayette, cahili dönemden kalma, hedy etlerinden yememe alışkanlığının geçersizliği ibaha, fakirlerle paylaşım ise mendupluk hükmüne delalet eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Hasılı bir ayette zorunluluk yokken tek bir yönelime bağlanmak, ayetlerin anlam aralığını daraltan bir durum serdeder. Malum günler Ebu Hanife’ye göre (Zilhiccenin ilk) on günüdür. بَه۪يمَةِ , dört ayaklı kara ve deniz hayvanları için belirsiz olarak kullanılan bir kelime olup الْاَنْعَامِۚ kelimesine izafetle açıklık kazanmıştır ki الْاَنْعَامِۚ ’dan maksat deve, sığır, koyun ve keçidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَت۪يقِ ٢٩
Ateqa عتق: عَتِيقٌ zaman, mekan veya derece/rütbe açısından öne geçen yahutta önce ya da önde gelen/olandır. Bundan dolayı eski ve değerli olana da عَتِيقٌ denir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda sadece 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri atik, (âsâr-ı) atîka ve işari mana olarak atıktır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَت۪يقِ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. لْ emir lamıdır. يَقْضُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَفَثَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لْيُوفُوا fiili, atıf harfi و ’la makabline matuftur.
لْ emir lamıdır. يُوفُوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نُذُورَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لْيَطَّوَّفُوا atıf harfi و ’la makabline matuftur. بِالْبَيْتِ car mecruru لْيَطَّوَّفُوا fiiline mütealliktir. الْعَت۪يقِ kelimesi الْبَيْتِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَطَّوَّفُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi طوف ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
يُوفُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وفي ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْعَت۪يقِ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَت۪يقِ
Ayet, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile önceki ayeteki وَاَطْعِمُوا الْـبَٓائِسَ الْفَق۪يرَۘ cümlesine atfedilmiştir. ثُمَّ atıf harfi, rütbeten terahidir. Buradaki rütbe tazim içindir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen ittifak vardır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ cümlesine dahil olan لْ , emir lamıdır.
Aynı üslupta gelen وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ cümlesi ve وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَت۪يقِ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle ilk cümleye atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Allah Teâlâ, bu ayette İbrahim (a.s)’a hitap etmektedir.
لْيَطَّوَّفُوا fiili, تفعيل babındandır. Bu babın fiile kattığı anlamlardan biri de teksirdir.
الْعَت۪يقِ ; ْkadim, eski anlamındadır. Beytullah insanlar için kurulan ilk evdir.
الْعَت۪يقِ kelimesi بِالْبَيْتِ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Kirlerini gidermek, adaklarını yerine getirmek ve Beytu’l Makdis’i tavaf etmek şeklinde görevlerin sayılması taksim sanatı üslubudur.
لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ , Arap dilinde insanın üzerindeki kiri, pası gidermesi demektir. Hasan dedi ki: Bu ihram dolayısıyla insanın vücudundaki bakımsızlık sonucu meydana gelen kir pasın izale edilmesi demektir. Bu kelimenin haccın bütün menâsiki demek olduğu da söylenmiştir. Bunu da İbn-i Ömer ve İbn-i Abbas rivayet etmişlerdir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Adaklarını yerine getirsinler yani haclarında yaptıkları iyi adaklarını, haccın vaciplerini de yerine getirsinler. Ebubekir, و ’ın fethi ve ف ’nin şeddesi ile يُوَفُّ şeklinde okumuştur. Tavaf etsinler emri; ihramdan çıkmayı tamamlayan rükün tavafını yapsınlar demektir. Çünkü o, kiri gidermenin karinesidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
ثُمَّ harfinin emir cümlesini öncesindeki cümleye atfetmesi rütbeten terahiyi çağrıştırır. ثُمَّ ile atfedilen emrin öncekinden daha önemli olduğu anlaşılır. Çünkü hac amelleri Mekke’ye gelmekten daha mühimdir. Muhakkak ki temizlenmek hac ibadetidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ وَاُحِلَّتْ لَكُمُ الْاَنْعَامُ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْاَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِۙ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ذَٰلِكَ | işte öyle |
|
| 2 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 3 | يُعَظِّمْ | saygı gösterirse |
|
| 4 | حُرُمَاتِ | yasaklarına |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 6 | فَهُوَ | işte o |
|
| 7 | خَيْرٌ | hayırlıdır |
|
| 8 | لَهُ | kendisi için |
|
| 9 | عِنْدَ | yanında |
|
| 10 | رَبِّهِ | Rabbinin |
|
| 11 | وَأُحِلَّتْ | ve size helal kılınmıştır |
|
| 12 | لَكُمُ | sizin için |
|
| 13 | الْأَنْعَامُ | hayvanlar |
|
| 14 | إِلَّا | dışındaki |
|
| 15 | مَا | şeyler |
|
| 16 | يُتْلَىٰ | oku(nup açıkla)nan |
|
| 17 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 18 | فَاجْتَنِبُوا | artık kaçının |
|
| 19 | الرِّجْسَ | pis |
|
| 20 | مِنَ | -dan |
|
| 21 | الْأَوْثَانِ | putlar- |
|
| 22 | وَاجْتَنِبُوا | ve kaçının |
|
| 23 | قَوْلَ | sözden |
|
| 24 | الزُّورِ | yalan |
|
ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri; الأمر أو الشأن (durum) şeklindedir. لِ harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُعَظِّمْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. حُرُمَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
لَهُ car mecruru خَيْرٌ ’a mütealliktir. عِنْدَ mekân zarfı خَيْرٌ ’a mütealliktir. رَبِّه۪ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُعَظِّمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عظم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
خَيْرٌ ; ism-i tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
خَيْرُ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاُحِلَّتْ لَكُمُ الْاَنْعَامُ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْاَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِۙ
Fiil cümlesidir. اُحِلَّتْ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. لَكُمُ car mecruru اُحِلَّتْ fiiline mütealliktir. الْاَنْعَامُ naib-i faili olup damme ile merfûdur. اِلَّا istisna harfi olup, istisna-i munkatıa’dır. مَا müşterek ism-i mevsûl müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُتْلٰى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.
يُتْلٰى fiili ى üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْكُمْ car mecruru يُتْلٰى fiiline mütealliktir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن أردتم الخير فاجتنبوا.
(Hayır isterseniz) şeklindedir.
اجْتَنِبُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الرِّجْسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْاَوْثَانِ car mecruru الرِّجْسَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. اجْتَنِبُوا fiili, atıf harfi وَ ile evvelkine matuftur.
اجْتَنِبُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الزُّورِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُحِلَّتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi حلل ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اجْتَنِبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi جنب ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
ذٰلِكَۗ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayet-i kerîmede geçen ذٰلِكَۗ takdiri, الأمر veya الشأن olan mahzuf mübtedanın haberidir.
Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî .
İşaret ismi burada iki kelimeyi veya kelamın iki parçasını ayırmak için kullanılmıştır. Maksat, kendisinden sonra zikredilecek olana dikkat çekmektir. İşaret ismiyle tenbih kastedilmiştir. Bu durumda arkasından gelen kelimenin haberi olması doğru olmaz. Haberi şöyle takdir edilebilir: ذَلِكَ بَيانٌ ، أوْ ذِكْرٌ (Bu bir açıklamadır veya hatırlatmadır). Veciz ifade yollarından biri olup bu kullanım meşhurdur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ cümlesine dahil olan وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللّٰهِ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّه۪ şeklindeki cevap cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَهُ car-mecruru ve mekan zarfı عِنْدَ , haber olan خَيْرٌ ‘a mütealliktir.
خَيْرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, حُرُمَاتِ اللّٰهِ izafeti, حُرُمَاتِ için tazim ifade eder.
عِنْدَ رَبِّه۪ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan ه۪ۜ zamiri dolayısıyla Allah’ın hükümlerine saygı gösteren kişi, şan ve şeref kazanmıştır. Yine bu izafette, Rab ismine muzâf olması عِنْدَ için tazim ifade etmiştir.
عِنْدَ رَبِّه۪ ifadesi (Bu iş Rabbinin kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
عند kelimesi aslında “yakın mekân zarfı” dır. Bu kelime mecaz olarak, bir şeyin birine ait olması ve onun mülkü olması anlamında kullanılır. Nitekim Allah Teâlâ’nın “Ve gaybın anahtarları O’nun katındadır” (En’âm 59) ayetinde olduğu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, enam 57)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ ve رَبِّ lafızlarının zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Lafza-i celâl den sonra rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak Rab isminin zikredilmesinde tecrîd, ıtnâb ve iltifat sanatları vardır.
اللّٰهِ - رَبِّ ve حُرُمَاتِ - يُعَظِّمْ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حُرُمَاتِ: Saygısızlık edilmemesi gereken ve Cenab-ı Hakk’ın işte bu vasıfta hac ile ve diğer dinî şeylerle ilgili olarak mükellef tuttuğu şeylerin tamamıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yazarlar, kitaplarında bazı anlamlarla ilgili olarak daha evvel bir cümle yazar; sonra başka bir manaya girmek istediği zaman, هذا ve قد كان كزا (İşte böyle… Ayrıca, şöyle şöyle) der ya, bu da öyledir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاُحِلَّتْ لَكُمُ الْاَنْعَامُ اِلَّا مَا يُتْلٰى عَلَيْكُمْ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
اُحِلَّتْ - يُتْلٰى fiileri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اُحِلَّتْ fiiline müteallik لَكُمُ car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.
Müstesna konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan يُتْلٰى عَلَيْكُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حُرُمَاتِ - اُحِلَّتْ ve لَكُمُ - عَلَيْكُمْ gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.Ayet-i kerimede [Size vahiy ile (haramlığı) bildirilenlerin dışındaki hayvanları yemeniz helâl kılınmıştır.] buyurulmuştur. Şu halde ayet-i kerimedeki istisna, munkatı’ dır. Haramlığın, ölüm vs. arızî sebeplerden ötürü dört ayaklı davarlar üzerinde söz konusu olması durumunda istisnanın muttasıl olması da caizdir. (Celâleyn Tefsiri)
فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْاَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِۙ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
فَ , karinesiyle gelen, emir üslubunda talebî inşâî isnad olan فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْاَوْثَانِ cümlesi, takdiri إن أردتم الخير (Hayır isterseniz) olan, mahzuf şartın cevabıdır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنَ الْاَوْثَانِ car-mecruru, الرِّجْسَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevabından müteşekkil terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aynı üslupta gelen وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِۙ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle şartın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
وَاجْتَنِبُوا fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu tekrar, bahsi geçenlerden sakınmanın önemini muhatabın zihnine iyice yerleştirmek için yapılmış ıtnâbdır.
فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْاَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِۙ [Pislikten yani putlardan sakının. Yalan sözden de sakının] cümlesinde, اجْتَنِبُوا fiilinin tekrar edilmesiyle pekiştirme yapılmıştır. Bundan maksat, sakınılması gereken şeylerin her birinin başlı başına bir nesne olduğuna önem verildiğini göstermektir. Edebiyatta buna ıtnâb denilir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Cenab-ı Hakk'ın putları bu şekilde vasfetmesinin, onları tahkir etmek ve hafife almak için olduğu da ileri sürülmüştür. Cenab-ı Hakk'ın, putlardan ifadesi, kendinden önce geçen الرِّجْسَ kelimesinin beyanı ve onun temyizidir. Bununla, (bu ifadenin başındaki مِنَ edatının beyaniyye değil de teb'iziyye olduğu sanılarak) o putların bir kısmı pis değildir manası kastedilemez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْاَوْثَانِ lafzı önünde bulunan مِنَ , beyan için olup cümle, الذي هوالْاَوْثَان (putlardan ibaret olan pislikten) takdirindedir. Burada tahsisten sonra tamim sanatı vardır. Zira putlara tapmak gerçekte, yalanın başıdır. Sanki Cenab-ı Hak ilâhi yasaklara saygı göstermeye teşvik edince bunun ardından putlara saygı göstermekten ve Allah böyle hükmetti diyerek Allah'a iftirada bulunmaktan sakındırmıştır. Ayeti tefsir eden Beyzâvî, şirkin yalanın çeşitlerinden biri ve en kötüsü olduğuna işaret eder. Burada ikinci cümlenin anlamı birinciyi de kapsadığı için ıtnâb vardır. Yalanın kapsamında putlara tapmak da olduğu halde kötülüğünü iyice vurgulamak üzere ayrıca zikredilmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)