Hac Sûresi 12. Ayet

يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  ١٢

O, Allah’ı bırakır da kendine ne zarar, ne de fayda veren şeylere tapar. Bu da derin sapıklığın ta kendisidir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَدْعُو yalvarır د ع و
2 مِنْ
3 دُونِ ayrı olarak د و ن
4 اللَّهِ Allah’tan
5 مَا şeylere
6 لَا
7 يَضُرُّهُ ona zarar veremeyen ض ر ر
8 وَمَا ve şeylere
9 لَا
10 يَنْفَعُهُ yarar sağlamayan ن ف ع
11 ذَٰلِكَ işte budur
12 هُوَ o
13 الضَّلَالُ sapma ض ل ل
14 الْبَعِيدُ uzak(lara) ب ع د
 
İlk âyette, Allah’a kulluğu dünya hayatındaki rahatlık şartına bağlayan insanların tipik davranışları tasvir edilmekte, imanlarına pamuk ipliğiyle bağlı olan bu tür kimselerin işleri rast gittikçe Allah’a kulluk etmekten memnun oldukları, bir imtihan sıkıntısına mâruz kaldıklarında ise hemen bu statüden sıyrılmak istedikleri; bir başka ifadeyle, Allah’ın istediği gibi kul olmaya çalışmak yerine, kulluk ettikleri Tanrı’nın kendi istedikleri gibi olmasını bekledikleri anlatılmaktadır. Aynı âyette belirtildiği üzere böyle kimseler hem dünyalarını hem âhiretlerini yitirmişlerdir ve apaçık ziyan içindedirler. Zira inançsızlığını açıkça ortaya koyan kimseler, tutarlı bir hayat çizgisi izleyebilme ve hiç değilse dünya yaşantılarını gerçek isteklerine göre sürdürebilme hususunda Allah’a şartlı kulluk edenlere göre daha yüksek şansa sahiptirler. Âyetin “Allah’a şartlı olarak kulluk eder” şeklinde tercüme edilen kısmına, “Allah’a tereddütler içinde, tam inanmadan, sınırda, kıyıdan kıyıya kulluk eder”mânaları da verilmiştir.
 
 Başına bir sıkıntı geldiğinde şirke dönen ve Allah’tan başka mâbudlar arayan kimselerden söz edilirken, 12. âyette bunların “ne zarar ne de yarar sağlayabilen”varlıklara yalvardıkları ifade edildiği halde 13. âyette “zararı yararından daha yakın” varlıklara yalvardıklarının belirtilmesi tefsircileri değişik yorumlara yöneltmiştir. Bu iki âyet arasındaki bağla ilgili dil bilgisine dayalı birçok izahın yanı sıra (bk. Taberî, XVII, 124-125; Şevkânî, III, 496-497), 13. âyette kastedilen varlıklar hakkında başlıca iki yorum yapılmıştır. Birinci yoruma göre, Allah’a kulluk etmekten cayanlar daha sonra kendilerinden korktukları ve yardımına sığındıkları liderlere yönelmektedir ve bu liderlerin onlara yarardan çok zarar verdiklerine işaret edilmektedir. İkinci yorumun sahipleri burada da putlardan söz edildiği kanaatindedirler ve iki âyet arasında çelişki bulunmadığını şöyle açıklarlar: Putların kendileri yarar sağlamadıkları gibi zarar da veremezler, ama onlara kulluk edilmesi zarara yol açar, onlara tapanlar âhiret mutluluğunu yitirirler; âyette de bu kastedilmiştir (Râzî, XXIII, 14). 11. âyetin, refah düzeyinin artacağı ümidine bağlı olarak müslüman olan bazı bedevî Araplar’ın veya bir yahudinin İslâmiyet’i kabul ettikten sonra işlerinin ters gitmesi karşısında dinden çıkması üzerine indiği yönünde rivayetler bulunmaktadır (Taberî, XVII, 124-125; Râzî, XXIII, 12-14). Bununla beraber âyetteki tasvirin, hemen her devirde ve her yerde karşılaşılan bir insan tipine dikkat çekmeyi hedeflediği kuşkusuzdur: Evrenin yaratıcısı ve mutlak hâkimi olan Allah’a iman bilincine erişememiş, bazı çevresel etkiler altında veya dünyevî beklentiler uğruna Allah’a kulluk etmeyi “deneyen” fakat O’nu kişisel arzularına uygun bir mâbud olarak göremediği için bütün benliğiyle şirke yönelen, böylece hem dünya hem âhiret mutluluğunu kaybeden insanlar! Devamındaki iki âyette belirtildiği gibi bu kimseler yine de “kulluk etme ve yakarma” ihtiyacından kendilerini alıkoyamamakta, ama bu defa ya hiçbir yararı veya zararı dokunmayacak ya da zararının dokunması çok muhtemel varlıklara yönelmektedirler.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 718-719
 

يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُۜ

 

Fiil cümlesidir. يَدْعُوا  fiili  و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ دُونِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celal muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  يَدْعُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَضُرُّهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَضُرُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ  ile evvelkine matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَنْفَعُهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْفَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.


ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لِ  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  cümlesi,  ذٰلِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

هُوَ  fasıl zamiridir.  الضَّلَالُ  kelimesi  ذٰلِكَ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  الْبَع۪يدُ  kelimesi,  الضَّلَالُ  sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Veya هُوَ  ikinci mübtedadır.  الضَّلَالُ  kelimesi  هُوَ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

Zamiru’l Fasl : Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat-mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْبَع۪يدُ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُ وَمَا لَا يَنْفَعُهُۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan ism-i mevsûl  مَا ‘nın mahzuf mukaddem haline müteallik  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car mecruru, tahkiri artırmak için mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَدْعُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsul  مَٓا ’nın sıla cümlesi olan  لَا يَضُرُّهُ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. 

Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl, birinciye tezat nedeniyle atfedilmiştir.

يَضُرُّهُ - يَنْفَعُهُ  kelimeleri arasında tıb’ak-ı icab sanatı vardır.

مَا  ve  لَا ’ların tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Burada bahsedilen, putperest müşriklerdir. Binaenaleyh bu ifade, ayetin Yahudiler hakkında olmadığına delalet eder gibidir. Çünkü Yahudiler Allah'tan başka putlara tapanlardan değillerdir. O halde doğruya en yakın olan, bunun Hz. Peygambere (s.a.v) münafıkça yalvarıp yakaran ve baş vuran kimseler hakkında olmasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir.

Uzağı işaret etmede kullanılan işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile putperestlerin durumuna işaret edilmiştir. Mübalağalı olan bu ifadede, onların durumu, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi, s. 190)

الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  şeklindeki ayetin sonu başına uygundur. Çünkü Allah’tan başkasına ibadet etmek en büyük dalalettir. Bu üslub teşâbüh-i etrâf sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

هُوَ  fasıl zamiridir. Fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsme isnad edilmiş bu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade eder. 

الضَّلَالُ  mübtedanın haberidir. Müsnedin ال  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemal derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. 

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  mevsûf/maksur,  الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Haberin mübtedaya has olduğu kesin bir dille belirtilmiştir.

الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  terkibinde,  الضَّلَالُ , uzak manasındaki  الْبَع۪يدُ ‘le sıfatlanarak maddi bir varlık mesabesine konmuştur. Dalalet, yolcusunun geriye dönemeyeceği uzak bir yola benzetilmiştir. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır. 

الْبَع۪يدُ  kelimesi  الضَّلَالُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

الْبَع۪يدُ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

الضَّلالِ  kelimesinin البَعِيدِ  ile vasıflanması aklî mecaz olabilir. Uzak olanlar dalalette olanlardır. Yani  ضَلالًا بَعُدُوا بِهِ عَنِ الحَقِّ (Dalaletle haktan uzaklaşılır). Dolayısıyla uzaklık sebebe isnad edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) (İbrahim,3)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  tabiri çölde yolunu kaybedip de iyice hedeften uzaklaşan ve sapma mesafesi iyice artan kimsenin halinden istiaredir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)