Hac Sûresi 11. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  ١١

İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنَ ve
2 النَّاسِ insanlardan ن و س
3 مَنْ kimi
4 يَعْبُدُ ibadet eder ع ب د
5 اللَّهَ Allah’a
6 عَلَىٰ
7 حَرْفٍ bir kenardan (uçurumdan) ح ر ف
8 فَإِنْ eğer
9 أَصَابَهُ kendisine gelirse ص و ب
10 خَيْرٌ bir hayır خ ي ر
11 اطْمَأَنَّ huzura kavuşur ط مأ ن
12 بِهِ onunla
13 وَإِنْ ve eğer
14 أَصَابَتْهُ başına gelirse ص و ب
15 فِتْنَةٌ bir kötülük ف ت ن
16 انْقَلَبَ döner ق ل ب
17 عَلَىٰ üstü
18 وَجْهِهِ yüz و ج ه
19 خَسِرَ o kaybetmiştir خ س ر
20 الدُّنْيَا dünyayı د ن و
21 وَالْاخِرَةَ ve ahireti ا خ ر
22 ذَٰلِكَ işte budur
23 هُوَ o
24 الْخُسْرَانُ ziyan خ س ر
25 الْمُبِينُ apaçık ب ي ن
 
İlk âyette, Allah’a kulluğu dünya hayatındaki rahatlık şartına bağlayan insanların tipik davranışları tasvir edilmekte, imanlarına pamuk ipliğiyle bağlı olan bu tür kimselerin işleri rast gittikçe Allah’a kulluk etmekten memnun oldukları, bir imtihan sıkıntısına mâruz kaldıklarında ise hemen bu statüden sıyrılmak istedikleri; bir başka ifadeyle, Allah’ın istediği gibi kul olmaya çalışmak yerine, kulluk ettikleri Tanrı’nın kendi istedikleri gibi olmasını bekledikleri anlatılmaktadır. Aynı âyette belirtildiği üzere böyle kimseler hem dünyalarını hem âhiretlerini yitirmişlerdir ve apaçık ziyan içindedirler. Zira inançsızlığını açıkça ortaya koyan kimseler, tutarlı bir hayat çizgisi izleyebilme ve hiç değilse dünya yaşantılarını gerçek isteklerine göre sürdürebilme hususunda Allah’a şartlı kulluk edenlere göre daha yüksek şansa sahiptirler. Âyetin “Allah’a şartlı olarak kulluk eder” şeklinde tercüme edilen kısmına, “Allah’a tereddütler içinde, tam inanmadan, sınırda, kıyıdan kıyıya kulluk eder”mânaları da verilmiştir.
 
 Başına bir sıkıntı geldiğinde şirke dönen ve Allah’tan başka mâbudlar arayan kimselerden söz edilirken, 12. âyette bunların “ne zarar ne de yarar sağlayabilen”varlıklara yalvardıkları ifade edildiği halde 13. âyette “zararı yararından daha yakın” varlıklara yalvardıklarının belirtilmesi tefsircileri değişik yorumlara yöneltmiştir. Bu iki âyet arasındaki bağla ilgili dil bilgisine dayalı birçok izahın yanı sıra (bk. Taberî, XVII, 124-125; Şevkânî, III, 496-497), 13. âyette kastedilen varlıklar hakkında başlıca iki yorum yapılmıştır. Birinci yoruma göre, Allah’a kulluk etmekten cayanlar daha sonra kendilerinden korktukları ve yardımına sığındıkları liderlere yönelmektedir ve bu liderlerin onlara yarardan çok zarar verdiklerine işaret edilmektedir. İkinci yorumun sahipleri burada da putlardan söz edildiği kanaatindedirler ve iki âyet arasında çelişki bulunmadığını şöyle açıklarlar: Putların kendileri yarar sağlamadıkları gibi zarar da veremezler, ama onlara kulluk edilmesi zarara yol açar, onlara tapanlar âhiret mutluluğunu yitirirler; âyette de bu kastedilmiştir (Râzî, XXIII, 14). 11. âyetin, refah düzeyinin artacağı ümidine bağlı olarak müslüman olan bazı bedevî Araplar’ın veya bir yahudinin İslâmiyet’i kabul ettikten sonra işlerinin ters gitmesi karşısında dinden çıkması üzerine indiği yönünde rivayetler bulunmaktadır (Taberî, XVII, 124-125; Râzî, XXIII, 12-14). Bununla beraber âyetteki tasvirin, hemen her devirde ve her yerde karşılaşılan bir insan tipine dikkat çekmeyi hedeflediği kuşkusuzdur: Evrenin yaratıcısı ve mutlak hâkimi olan Allah’a iman bilincine erişememiş, bazı çevresel etkiler altında veya dünyevî beklentiler uğruna Allah’a kulluk etmeyi “deneyen” fakat O’nu kişisel arzularına uygun bir mâbud olarak göremediği için bütün benliğiyle şirke yönelen, böylece hem dünya hem âhiret mutluluğunu kaybeden insanlar! Devamındaki iki âyette belirtildiği gibi bu kimseler yine de “kulluk etme ve yakarma” ihtiyacından kendilerini alıkoyamamakta, ama bu defa ya hiçbir yararı veya zararı dokunmayacak ya da zararının dokunması çok muhtemel varlıklara yönelmektedirler.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 718-719
 
Riyazus Salihin, 1836 Nolu Hadis
Ebû Sa’lebe el-Huşenî Cürsûm İbni Nâşir radıyallahu anh’ın rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ bazı şeyleri farz kıldı, onları ihmal etmeyin. Bazı günahlara yaklaşılmaması için sınırlar koydu, o sınırları aşmayın. Bazı şeyleri haram kıldı, o haramları çiğnemeyin. Bazı şeyleri de unuttuğu için değil size olan merhameti sebebiyle dile getirmedi, onları da araştırıp kurcalamayın.”
(Dârekutnî, es-Sünen, IV, 184. Ayrıca bk. Hâkim, el-Müstedrek, IV, 115)
 

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَعْبُدُ ' dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. يَعْبُدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَلٰى حَرْفٍ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri, مستقرّا على حرف (Ucuna yerleşmiş) şeklindedir.  

فَ  atıf harfi, tefriiyyedir.Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصَابَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. خَيْرٌ  fail olup damme ile merfûdur.

فَ  karinesi olmadan gelen   اطْمَاَنَّ  cümlesi şartın cevabıdır. 

اطْمَاَنّ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  بِه۪  car mecruru  اطْمَاَنَّ  fiiline mütealliktir.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَصَابَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اطْمَاَنّ  fiili rubâî mücerrede iki harf ilave edilerek fiilin başına bir elif, sonuna da lâme’l-fiili cinsinden bir harf ilavesiyle yapılan  افْعَلَلَّ  babındandır.

خَيْرٌ ; ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder.İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

خَيْرُ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصَابَتْ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen  mansubdur.  فِتْنَةٌ  fail olup damme ile merfûdur.

فَ  karinesi olmadan gelen  انْقَلَبَ  cümlesi şartın cevabıdır. 

انْقَلَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلٰى وَجْهِ  car mecruru  انْقَلَبَ ’deki  failinin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, كافرا (kâfir olarak) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ  cümlesi, hal olup mahallen mansubdur.

خَسِرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  الدُّنْيَا  mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksûr isimdir. الْاٰخِرَةَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim) Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْقَلَبَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi  قلب ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.

اَصَابَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صوب ’dir.


 ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi   ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  لِ  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  cümlesi, mübteda  ذٰلِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

هُوَ  fasıl zamiridir. الْخُسْرَانُ  kelimesi  ذٰلِكَ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الْمُب۪ينُ  kelimesi, الْخُسْرَانُ  sıfatı olup damme ile merfûdur.

Veya هُوَ  ikinci mübtedadır.  الْخُسْرَانُ  kelimesi  هُوَ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

Zamiru’l Fasl : Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -îrabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” denir. Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْمُب۪ينُ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayetin ilk cümlesi, sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. Car-mecrur  مِنَ النَّاسِ ’nin müteallakı olan mukadddem haber mahzuftur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenleri tahkir kastına matuftur.

Sılası olan  يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Sıla cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  عَلٰى حَرْفٍ , takdiri  مستقرّا  olan mahzuf hale mütealliktir. 

Allah lafzında tecrîd sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ'dır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celalle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ  cümlesinde temsilî istiare sanatı vardır. Bu kimsenin, yaptığı ibadetleri önemsemeden rastgele yapması, dağın ya da vadinin kenarında yürürken kayıp dibe düşme tehlikesi içinde olmaya benzetilmiştir.

حَرْفٍۚ ’deki tenvin, tahkir içindir.

“Bir tarafından” manasındaki  حَرْفٍۚ  kelimesininin, yalnız bir yönünde anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da bir kişinin darlık ve zorluk zamanında değil de, sadece bolluk ve rahatlık zamanında Allah'a ibadet etmesi demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ  [Allah'a kenarda kulluk eden] cümlesinde istiare-i temsiliyye vardır. Yüce Allah, münafıkları ve dinleri hususunda içinde bulundukları şüphe ve tereddüdü, uçurum kenarında durarak ibadet etmek isteyen kimseye benzetmiştir. Bu, ne parlak bir temsildir! (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   


فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ 

 

Şart üslubunda gelen terkip, makabline tefri’ ifade eden  فَ  atıf harfi ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrara işaret eden  اِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ  cümlesi, şarttır.

فَ  karînesi olmadan gelen cevap cümlesi  اطْمَاَنَّ بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupla gelen  وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ  terkibi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrara işaret eden  اِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ  cümlesi, şarttır.

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

عَلٰى وَجْهِه۪۠ car-mecruru, انْقَلَبَ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bir şeyin zatı ve gerçek varlığı  وَجْهَ  kelimesiyle ifade edilir. Cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ  cümlesi, انْقَلَبَ  fiilinin failinden ikinci haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil, birbirine matuf her iki terkip de, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümleler, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

خَيْرٌ  ve  فِتْنَةٌ  kelimelerindeki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder. Her ikisi de, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Isabet etti manasındaki  اَصَابَتْهُ  fiili, فِتْنَةٌۨ  ve خَيْرٌۨ ‘ a isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Maddi varlıklara mahsus olan isabet etme fiili, fitneye ve hayra nispet edilerek, hissi olan şeyler maddî şey yerinde kullanılmış, isabet eden oka benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

اَصَابَتْهُ - اَصَابَهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الدُّنْيَا - لْاٰخِرَةَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  خَيْرٌۨ - فِتْنَةٌۨ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafîy sanatı vardır. 

فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪  cümlesi ile  اِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠  cümlesi arasında  mukabele sanatı vardır. 

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.  (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: Kişinin din konusunda itimat ettiği dayanağı, kalbi ve lisanıdır. Binaenaleyh bu ikisinden biri diğeri ile uyumlu olduğunda, insan dini bakımdan mükemmel olmuş olur. Dolayısıyla o kimse, kalbinden nifak olduğu halde bazı gayelerinden ötürü dili ile mümin olduğunu söylediğinde, onun hakkında zemmetmek için “O Allah'a bir ‘harf’ üzere (bir taraftan tutarak) tapıyor” denilebilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilene dikkat çekmek ve tahkir amacına matuftur. هُوَ , fasıl zamiridir. 

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir.

Uzağı işaret etmede kullanılan işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile kâfirlerin irtidâd ve küfürlerine işaret edilmiştir. Mübalağalı olan bu ifadede, onların durumu, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsme isnad edilmiş bu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade eder. 

الْخُسْرَانُ  mübtedanın haberidir. Müsnedin ال  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemal derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. 

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  mevsûf/maksur,  الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Haberin mübtedaya has olduğu kesin bir dille belirtilmiştir.

هُوَ  fasıl zamiridir. Müsnedin marife olarak gelişinden dolayı oluşan kasır ise iddâi kasırdır. İddia edilen şey, apaçık hüsran’ın mahiyetinin onların hüsranıyla sınırlanmış olduğudur. İddiaî kasırdan maksatsa, haberin tahakkukunu sağlamak ve şüpheyi ortadan kaldırmaktır. Fasl zamiri ise bu kasrı tekid eder ve kasredilen haberi güçlendirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  ifadesinde istiare sanatı vardır.

الْخُسْرَانُ , ticaret sermayesinin bir kısmının kaybıdır. Dünya ve ahiret menfaati, insanların onu elde etmek isteği sebebiyle, tüccarın kazancına benzetmiştir. Ardından, müşebbehe bih olan ticaret malının sahibinin zararı belirtmiş, menfaat isteyen kişiyi, mal kaybeden kişiye benzetmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  terkibinde,  الْخُسْرَانُ , gözle görünür manasına gelen  الْمُب۪ينُ ‘le sıfatlanarak maddi bir varlık mesabesine konmuştur. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır. 

مُبِين  kelimesi  belirmek, açık olmak, gözükmek, görünmek, ortaya çıkmak, meydana çıkmak, zuhur etmek, aşikâr olmak, belli olmak manasındaki  اَبانَ  fiilinden ism-i faildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) En’am 16

الْمُب۪ينُ  kelimesi  الْخُسْرَانُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُبِين  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

خَسِرَ - خُسْرَانُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ  cümlesi,  انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠  cümlesinden bedel-i iştimâldir.  ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ  cümlesi ise  انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠  cümlesi ile şirke düştü anlamındaki انْقَلَبَ  fiilinin failindeki zamire ait hal durumunda gelen  يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ  (Hac Suresi,12) cümlesi arasındaki mu’tarıza cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ziyan etmesi; korumasız kaldığı ve dinden dönmekle ameli boşa gittiği içindir. Hal olarak nasb ile  خاسراً, fail olarak da ref ile  خاسرون  da okunmuştur. Zamir yerine zâhir isim konulması ziyanını tespit etmek içindir. Ya da merfû olduğu takdirde mahzuf mübtedanın haberidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

Hüsranda olan bu kimse, dinden dönmekle ismeti (dokunulmazlığı) kalkmış; amelleri boşa gitmiş ve neticede dünyasını da ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, en büyük hüsrandır; bunun ikinci bir benzeri yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)