ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَۜ ١٥
ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَۜ
İsim cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كُمْ muttasıl zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. بَعْدَ zaman zarfı, مَيِّتُونَ ‘ye mütealliktir. İşaret ismi ذٰ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مَيِّتُونَ kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَۜ
Ayet, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile önceki ayetteki ثُمَّ اَنْشَأْنَاهُ خَلْقاً اٰخَرَۜ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı بَعْدَ , amili olan لَمَيِّتُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Lam-ı muzahlakanın dahil olduğu müsned لَمَيِّتُونَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Muzafun ileyh olan ذٰلِكَ ile bu cümleden önce açıklanan yaratılış merhalelerine işaret edilmiştir.
İşaret isminde istiare vardır. Böylece bu yaratılış, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
12. ayetten başlayarak insanın, yaratıcının varlığı, O’nun bütün evreni yaratıp yönettiği gerçeğine ulaşabilmesi için beşer türünün spermadan üretilip en güzel biçime getirilmesi, insanın yaratılırken geçirdiği dokuz aşama anlatılarak taksim sanatı yapılmıştır.
خَلَقْنَا - لَمَيِّتُونَۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı manevi sanatı vardır.
ثُمَّ ve بَعْدَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıfat-ı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَۜ [Sonra muhakkak ki siz, bunun ardından elbette öleceksiniz] cümlesinde, inkâr etmeyen kimse inkâr eden yerine konmuştur. Çünkü insanlar ölümü inkâr etmezler. Fakat insanların ölümden gafil olmaları ve onun için iyi amel işleyerek hazırlık yapmamaları inkâr alametlerinden sayılır. Bunun için, insanlar ölümü inkâr etmedikleri halde, inkâr edenler yerine konulmuş ve öleceklerini bildiren ibare اِنّ ve لَ gibi, iki tekid (pekiştirme) edatı ile tekid edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr)
Haber hususunda zihni boş olan muhataba inkâr eden konumunda hitap edilmesinin belâgat eserlerindeki en yaygın örneği ölüm hakkındaki ayet-i kerimedir. Mü’minûn Suresi’nde Allah Teâlâ, insanın yaratılış serüveninden bahsettikten sonra sözü mutlak sona getirmekte ve ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَۜ [Sonra (Ey İnsanlar) siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz.] buyurmaktadır. Ayet incelendiğinde isim cümlesi, إِنَّ edatı ve لَ ile tekid edildiği görülür. İfade inkârî haber formunda olup sanki onu kabul etmeyen muhataba iletiliyor gibidir. Oysa söz konusu ölüm olduğunda onu inkâr etmek mümkün değildir. Ölümün hakikat olduğunu ve bir gün her canlının yaşamının son bulacağını reddedebilecek kimse yoktur; zira bu herkesin çevresinde mutlaka şahit olduğu açık bir gerçektir. Öyleyse haber neden ibtidâî olarak tekidsiz gelmemiştir de muktezâ-i halden çıkmıştır? Biraz düşünüldüğünde, ölümün tüm insanların kabul etmekle birlikte hayatlarının rutininde unuttukları, göz ardı ettikleri bir gerçek olduğu farkedilecektir. Genel olarak insanların davranışları, hal ve hareketleri sanki ölüm gerçeğini kabul etmiyor, sonsuzluk iddiasında bulunuyor gibidir. Söz konusu ayette de insanların ölüm konusundaki gafletlerine dikkat çekilmekte, apaçık bilinen bir gerçek olmasına rağmen insanların davranışlarıyla ölüme inanmıyor izlenimi verdikleri vurgulanmaktadır. Bu sebeple de ayet, durumun zâhirine göre gerektiği gibi ibtidâî haber şeklinde değil, birden fazla tekidle desteklenerek inkârî haber formunda gelmiştir. Dolayısıyla haber, muktezâ-i zâhire aykırı olmakla birlikte muktezâ-i hale uygun durumdadır. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
Sonra şüphesiz siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz. Çaresiz ölüme gideceksiniz, bunun içindir ki sübuta delalet eden لَمَيِّتُونَۜ , sıfat-ı müşebbehesi kullanılmış, ism-i fail (مائت) kullanılmamıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)