Kasas Sûresi 9. Ayet

وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَۜ لَا تَقْتُلُوهُۗ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  ٩

Firavun’un karısı şöyle dedi: “Bana da, sana da göz aydınlığı (bir çocuk)! Sakın onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz.” Oysaki onlar (olacak şeylerin) farkında değillerdi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَتِ ve dedi ki ق و ل
2 امْرَأَتُ karısı م ر ا
3 فِرْعَوْنَ Fir’avn’ın
4 قُرَّتُ aydınlığı ق ر ر
5 عَيْنٍ göz ع ي ن
6 لِي bana da
7 وَلَكَ ve sana da
8 لَا
9 تَقْتُلُوهُ onu öldürmeyin ق ت ل
10 عَسَىٰ belki ع س ي
11 أَنْ diye
12 يَنْفَعَنَا bize yararı dokunur ن ف ع
13 أَوْ ya da
14 نَتَّخِذَهُ onu ediniriz ا خ ذ
15 وَلَدًا evlad و ل د
16 وَهُمْ ve onlar
17 لَا
18 يَشْعُرُونَ anlamıyorlardı ش ع ر
 

Hz. Mûsâ’nın annesine yapılan vahiy muhtemelen peygamberlere yapılan vahiy değil, seçkin kulların kalbine doğan ilham anlamındadır. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarması için Allah tarafından annesine, onu bir süre emzirmesi, çocuğun hayatının tehlikeye düştüğünü hissettiği anda onu bir sandukaya koyup Nil nehrine bırakması ilham edilmiş, annesi de emredileni yapmıştı. Çünkü Allah ona, “Korkup kaygılanma, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız” diye ilham etmişti. Nitekim sonunda ilâhî takdir tecelli etmiş, Firavun ailesi, İsrâiloğulları’na yapmış olduğu zulmün karşılığı olarak ileride kendilerine düşman ve üzüntü sebebi olacak bebeği Nil kıyısında bularak Firavun’a getirmişlerdir. 8. âyette Firavun ve beraberindekilerin gerek Allah’a karşı nankörlüklerinin gerekse İsrâiloğulları’na uyguladıkları zulmün yanlışlığına, dolayısıyla Hz. Mûsâ’nın ileride bunlara karşı vereceği mücadeleye işaret edilmektedir. Yüce Allah Mûsâ’nın korunup kollanması ve kendi gözetiminde yetiştirilip olgunlaşması için onu katından bir sevgi ile kuşatmış, kezâ ona karşı insanların kalbine de sevgi yerleştirmiştir (bk. Tâhâ 20/39). Bundan dolayı Firavun’un eşi Asiye (Râzî, XXIV, 228), çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması için Firavun’a ricada bulunmuş; “O, senin ve benim göz aydınlığımız, muradımız olsun!” diyerek bir sevinç ve mutluluk kaynağı olduğuna işaret ettikten sonra ondan faydalanabilecek veya onu evlât edinebileceklerini söyleyip kocasını razı etmiştir. “Onlar işin farkında değillerdi” cümlesi Firavun ve adamlarının ileride Hz. Mûsâ sebebiyle başlarına gelecek olanları bilmediklerine işaret etmektedir (Razî, XXIV, 229).

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 216-217
 

وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَۜ لَا تَقْتُلُوهُۗ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  امْرَاَتُ  fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli  قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي ’dir.  قَالَتِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  فِرْعَوْنَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarifdir. 

İsim cümlesidir. قُرَّتُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri هو  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır.  عَيْنٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ل۪ي  car mecruru  قُرَّتُ عَيْنٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  لَكَ  car mecruru atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْتُلُو  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  


عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً 

 

Fiil cümlesidir.  عَسَى  terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir.Tam fiil olarak amel etmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel fail olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يَنْفَعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. نَتَّخِذَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  وَلَداً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَتَّخِذَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Muttasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَشْعُرُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَشْعُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki … فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayette Allah Teâlâ, Firavun’un karısının sözlerini bildiriyor. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

قَالَتِ  fiilinin mekulü’l-kavli  قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هو  olan mübteda mahzuftur.

Müsned olan  قُرَّةَ عَيْنٍ  [Göz aydınlığı] izafeti; sevinç ve mutluluktan kinayedir. Az sözle çok anlam ifadesi için izafetle gelmiştir. 

Bu ifadede göz zikredilip insan kastedilmiştir. Bundan maksat, en çok gözden anlaşılan, sevinç ve mutluluktur. Cüziyyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

قُرَّتُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

Birbirine matuf  ل۪ي وَلَكَ  car-mecrurları, قُرَّتُ عَيْنٍ  izafetinin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette Firavun’un karısına  زَوْجَة  değil,  اِمْرَأَة  denmiştir. İlgili ayetler incelendiğinde  زَوْجَة  kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür: Sadakat, Allah’ın dinine inanmada birlik, üreme imkânı bulunmak, nikâhlı olmak.  اِمْرَأَة  kelimesi  زَوْجَة  için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: – İhanet (Aldatma) – Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık – Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) – Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluk. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen  زَوْجَة  ve  اِمْرَأَة  Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi)

قُرَّتُ عَيْنٍ  ifadesi mahzuf bir mübtedanın haberidir; bunun mübteda,  لَا تَقْتُلُوهُۗ  ifadesinin ise haber yapılması pek kuvvetli değildir. Şayet  قُرَّتَ عَيْنٍ  diye mansub olsaydı daha kuvvetli olurdu. İbni Mesud’un (r.a) okuyuşu bunun haber olduğuna delildir ki o,  لَا تَقْتُلُوهُۗ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَ  diye  لَا تَقْتُلُوهُۗ  ifadesini öne alarak okumuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

قُرَّتُ عَيْنٍ  ifadesi sururdan kinayedir. Zıddı olan üzüntü ve keder dolayısıyla ağlamanın etkisi için kullanılan سُخْنَةُ العَيْنِ  (gözün ateşlenmesi) deyimi dolayısıyla türemiş bir mecâzdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 لَا تَقْتُلُوهُۗ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle mekulü’l-kavle dahildir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

لَا تَقْتُلُوهُ [Onu öldürmeyin] cümlesinde, saygı ifade eden çoğul kipi kullanılmıştır. Karısı, saygı göstermek için, Firavun'a, onu öldürme de­memiş, onu öldürmeyin diye hitap etmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

“Onu öldürmeyin” şeklinde çoğul sıyga ile hitap etmesi olayı büyütmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Terecci manalı  عَسٰٓى ‘nın tam fiildir.

Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَنْفَعَنَٓا  cümlesi, masdar teviliyle  عَسَى ’nın faili konumundadır. 

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  نَتَّخِذَهُ وَلَداً  cümlesi, muhayyerlik ifade eden  اَوْ  atıf harfiyle  يَنْفَعَنَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mef’ûl olan وَلَداً ’deki nekrelik, herhangi bir manasında nev ifade eder.

عَسَىٰۤ  muzarisi olmayan bir fiildir. Sadece mazisi çekilir. Bunun mazisinden de özellikle, عَسَيْتُمَا ،عَسَيْتُمْ  şekilleri kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ,  فَهَلْ عَسَيْتُمْ  (Muhammed, 23) buyurmuştur. Kendisinden sonra gelen isim merfû kılınır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Bakara/216) 

عَسٰى  fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es-Suyûtî, c. 1, s. 53) 

Tereccî: Husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. Asıl olarak iki harfi vardır: عَسٰٓى ve لعل  (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Ayetin hal  و ’ıyla gelen  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

Müsnedi olan  لَا يَشْعُرُونَ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade eder.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, müsnedün ileyhi haber olan fiilin önüne geçmiş tekidli bir cümledir. Bu cümlede bu takdim nefyi (olumsuzluğu) tekid eder. Olumsuzluğun tekidi onlar kesinlikle hissetmezler, yani hisleri kaybolmuştur demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 305) 

Şayet  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  ifadesi haldir, bunun zü’l-hali nedir? dersen şöyle derim: Bunun zü’l-hali  اٰلُ فِرْعَوْنَ  ُifadesidir. Kelamın takdiri şöyledir:  فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ كَذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ أنَّ هُمْ على خطأ عَظِيمٌ في الْتَقاطه ورجاء النفع منه وتبنيه ; yani Firavun hanedanı onu kendisine düşman ve üzüntü kaynağı olsun diye bulup aldı. Firavun’un hanımı böyle dedi; fakat onlar onu almakta, ondan fayda ummakta ve onu evlat edinmekte büyük bir yanılgı üzere olduklarının farkında değillerdi! 

اِنَّ فِرْعَوْنَ  ifadesi sonuna kadar onların hatalı oluşlarının manasını teyid eden matuf ile matufun aleyh arasında bir ara cümledir. Nazım güzelliklerinden anlayan kişiye göre bu ifadenin dizilişi ne güzeldir! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)