15 Ağustos 2025
Kasas Sûresi 6-13 (385. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Kasas Sûresi 6. Ayet

وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ  ٦


Yeryüzünde onları kudret sahibi kılalım ve onların eliyle Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, çekinegeldikleri şeyleri gösterelim.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَنُمَكِّنَ ve iktidara getirmeyi م ك ن
2 لَهُمْ onları
3 فِي
4 الْأَرْضِ o yerde ا ر ض
5 وَنُرِيَ ve göstermeyi ر ا ي
6 فِرْعَوْنَ Fir’avn’a
7 وَهَامَانَ ve Haman’a
8 وَجُنُودَهُمَا ve askerlerine ج ن د
9 مِنْهُمْ onlardan
10 مَا şeyi
11 كَانُوا oldukları ك و ن
12 يَحْذَرُونَ korkmuş ح ذ ر

وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  وَ ‘la önceki masdar-ı müevvele matuftur. 

نُمَكِّنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  لَهُمْ  car mecruru  نُمَكِّنَ  fiiline mütealliktir. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  نُمَكِّنَ  fiiline mütealliktir. نُرِيَ  fiili atıf harfi  وَ ’la  نُمَكِّنَ ’e matuftur.  

نُرِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. فِرْعَوْنَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. هَامَانَ  ve  جُنُودَهُمَا  atıf harfi  وَ ’la makabine matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنْهُمْ  car mecruru  يَحْذَرُونَ  fiiline mütealliktir. مَا  müşterek ism-i mevsûl  نُرِيَ ’nin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَانُوا يَحْذَرُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. Aid zamiri mahzuftur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَحْذَرُونَ  cümlesi, كَانُوا ’un haberi olarak mahallen mansubdur.  

يَحْذَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu) 

نُمَكِّنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  مكن ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

نُرِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رأي ’dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de  fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …نَمُنَّ عَلَى الَّذ۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فِي الْاَرْضِ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile onlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ  cümlesi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayette  نُمَكِّنَ  ve  نُرِيَ  fiillerinin, azamet zamirine isnadı, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. نُرِيَ  fiiline müteallik  مِنْهُمْ  car mecruru, konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir.

Birbirine matuf  وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا , mef’ûl olan  فِرْعَوْنَ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ, tezayüftür.

نُرِيَ  fiilinin ikinci mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  كَانُوا يَحْذَرُونَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَحْذَرُونَ  cümlesi, كَانَ ‘nin haberidir.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir. 

Allah Teâlânın İsrailoğulları için istediklerinin; lütufta bulunmak, onları önder yapmak, varisler ve kudret sahibi kılmak, onların eliyle Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, çekinegeldikleri şeyleri göstermek şeklinde açıklanması ve çekindikleri şeyi görecek olanların Firavun, Hâmân ve orduları olarak sayılması taksim sanatıdır.

Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiilde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 

وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ [O yerde onlara imkân verelim] Mısır ve Şam toprağında. İmkan vermenin aslı; bir şeye içine gireceği yer vermektir, sonra istiare yolu ile musallat kılmaya ve kayıtsız şartsız bırakmaya denildi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayette geçen ve kudret sahibi kılmak manasında olan  نُمَكِّنَ  fiilinden alınmadır. Bu kelime; bir kimseye üzerine oturup yerleşebileceği veya yatıp uyuyabileceği bir yer hazırlanması veya yer edinmesi manasınadır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

الجُنْدُ  kelimesi çoğul bir isimdir. Bu lafzın tekili yoktur. Bir işi yerine getirmek üzere bir araya gelen insan grubudur, buna ordu denir. Çünkü onların işi tek bir şeydir, o da amire hizmet etmek ve itaat etmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Kasas Sûresi 7. Ayet

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّ مُوسٰٓى اَنْ اَرْضِع۪يهِۚ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْق۪يهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَاف۪ي وَلَا تَحْزَن۪يۚ اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ  ٧


Mûsâ’nın annesine, “Onu emzir, başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu denize (Nil’e) bırak, korkma, üzülme. Çünkü biz onu sana döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız” diye ilham ettik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَوْحَيْنَا ve vahyettik و ح ي
2 إِلَىٰ
3 أُمِّ annesine ا م م
4 مُوسَىٰ Musa’nın
5 أَنْ diye
6 أَرْضِعِيهِ O(çocuğu)nu emzir ر ض ع
7 فَإِذَا ne zaman ki
8 خِفْتِ korkarsan خ و ف
9 عَلَيْهِ başına bir şey gelmesinden
10 فَأَلْقِيهِ onu bırak ل ق ي
11 فِي
12 الْيَمِّ suya ي م م
13 وَلَا ve
14 تَخَافِي korkma خ و ف
15 وَلَا ve
16 تَحْزَنِي üzülme ح ز ن
17 إِنَّا elbette biz
18 رَادُّوهُ onu tekrar geri vereceğiz ر د د
19 إِلَيْكِ sana
20 وَجَاعِلُوهُ ve onu yapacağız ج ع ل
21 مِنَ -den
22 الْمُرْسَلِينَ elçiler- ر س ل

Hz. Mûsâ’nın annesine yapılan vahiy muhtemelen peygamberlere yapılan vahiy değil, seçkin kulların kalbine doğan ilham anlamındadır. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarması için Allah tarafından annesine, onu bir süre emzirmesi, çocuğun hayatının tehlikeye düştüğünü hissettiği anda onu bir sandukaya koyup Nil nehrine bırakması ilham edilmiş, annesi de emredileni yapmıştı. Çünkü Allah ona, “Korkup kaygılanma, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız” diye ilham etmişti. Nitekim sonunda ilâhî takdir tecelli etmiş, Firavun ailesi, İsrâiloğulları’na yapmış olduğu zulmün karşılığı olarak ileride kendilerine düşman ve üzüntü sebebi olacak bebeği Nil kıyısında bularak Firavun’a getirmişlerdir. 8. âyette Firavun ve beraberindekilerin gerek Allah’a karşı nankörlüklerinin gerekse İsrâiloğulları’na uyguladıkları zulmün yanlışlığına, dolayısıyla Hz. Mûsâ’nın ileride bunlara karşı vereceği mücadeleye işaret edilmektedir. Yüce Allah Mûsâ’nın korunup kollanması ve kendi gözetiminde yetiştirilip olgunlaşması için onu katından bir sevgi ile kuşatmış, kezâ ona karşı insanların kalbine de sevgi yerleştirmiştir (bk. Tâhâ 20/39). Bundan dolayı Firavun’un eşi Asiye (Râzî, XXIV, 228), çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması için Firavun’a ricada bulunmuş; “O, senin ve benim göz aydınlığımız, muradımız olsun!” diyerek bir sevinç ve mutluluk kaynağı olduğuna işaret ettikten sonra ondan faydalanabilecek veya onu evlât edinebileceklerini söyleyip kocasını razı etmiştir. “Onlar işin farkında değillerdi” cümlesi Firavun ve adamlarının ileride Hz. Mûsâ sebebiyle başlarına gelecek olanları bilmediklerine işaret etmektedir (Razî, XXIV, 229).

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 216-217

   Rada'a رضع :   Çocuk ya da yavru annesinin memesini emdi anlamında ikinci babdan رَضَعَ - يَرْضِعُ şeklinde ve üçüncü babdan رَضَعَ - يَرْضَعُ  şeklinde kullanılır. Mastarı رَضاعٌ ve رَضاعَةٌ olarak gelir. 

  İstif'al babı formundaki إسْتَرْضَعَ fiili ise emzirtmek istemek anlamındadır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de  farklı formlarda 11 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) 

  Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّ مُوسٰٓى اَنْ اَرْضِع۪يهِۚ 

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  وَ ’la önceki masdar-ı müevvele matuftur. 

اَوْحَيْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰٓى اُمِّ  car mecruru  اَوْحَيْنَٓا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  مُوسٰٓى  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur.

اَنْ  tefsiriyyedir. اَرْضِع۪ي  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ’sı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هِۚ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

اَوْحَيْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وحي ’dir.

اَرْضِع۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رضع ’dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), târız (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْق۪يهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَاف۪ي وَلَا تَحْزَن۪يۚ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. خِفْتِ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

خِفْتِ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تِ  fail olarak mahallen merfûdur.  عَلَيْهِ  car mecruru  خِفْتِ  fiiline mütealliktir. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

اَلْق۪ي  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ’sı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  فِي الْيَمِّ  car mecruru  اَلْق۪ي  fiiline mütealliktir.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخَاف۪ي  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Muhataba  ي ’sı fail olarak mahallen merfûdur.  لَا تَحْزَن۪ي  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تَحْزَن۪ي  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Muhataba  ي ’sı fail olarak mahallen merfûdur.  

اَلْق۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  لقي ’dir.


 اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

نَٓا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. رَٓادُّوهُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup cemi müzekker salim olduğu için ref alameti  و ’dır. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اِلَيْكِ  car mecruru  رَٓادُّوهُ ’ya mütealliktir.

جَاعِلُوهُ  atıf harfi  وَ ’la  رَٓادُّوهُ  matuf olup, cemi müzekker salim olduğu için ref alameti و ’dır. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ  car mecruru ism-i fail  جَاعِلُو ’nun mahzuf mef’ûlun bihine müteallik olup, cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

İsm-i failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harf-i tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  جَاعِلُو , sülâsi mücerredi  جعل  olan fiilin ism-i failidir. 

رَٓادُّو , sülâsi mücerredi  ردد  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُرْسَل۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّ مُوسٰٓى اَنْ اَرْضِع۪يهِۚ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْق۪يهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَاف۪ي وَلَا تَحْزَن۪يۚ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la  نُرِيَ  fiiline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Önceki ayetteki muzari sıygadan bu ayette mazi sıygaya geçişte, iltifat sanatı vardır.

Ayetin ilk cümlesi, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.

اَوْحَيْنَٓا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  اُمِّ مُوسٰٓى  izafeti, muzafa tazim ifade eder. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَرْضِع۪يهِ  cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen  ب  harf-i ceriyle birlikte  اَوْحَيْنَٓا  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette geçen ‘emzir’ manasında olan  اَرْضِع۪يهِ  kelimesinin başında yer alan  اَنْ  harfi, ‘ey, yani’ anlamındadır. Ya da bu harf, masdar manasında olan bir edattır.

Burada geçen  اَوْحَيْنَٓا (vahyettik) ifadesi ilham yoluyla bildirdik ya da rüya yoluyla veya bir melek aracılığıyla haber verdik, demektir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Şart üslubundaki  فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْق۪يهِ فِي الْيَمِّ  terkibi, atıf harfi  فَ  ile  اَرْضِع۪يهِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubundan şart üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

اِذَا , cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart cümlesi olan  خِفْتِ عَلَيْهِ  aynı zamanda اِذَا ’nın muzafun ileyhidir. Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

Rabıta harfi  فَ  ile gelen  فَاَلْق۪يهِ فِي الْيَمِّ  cümlesi şartın cezasıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Birbirine matuf  وَلَا تَخَاف۪ي  ve  وَلَا تَحْزَن۪ي  cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle şartın cevabına atfedilmiştir. İki cümle de nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya, emir üslubundan nehy üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

خِفْتِ عَلَيْهِ  cümlesiyle  وَلَا تَخَاف۪ي  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Ayette بحر  yerine  الْيَمِّ  kullanılması lafız-mana uyumu olan mürâât-ı nazîr sanatıdır.

لَا تَخَاف۪ي - خِفْتِ  kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

خِفْتِ - تَحْزَن۪يۚ  ve  اُمِّ - اَرْضِع۪يهِۚ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107) 

Deniz anlamındaki بحر  değil de  يَمِّ  kelimesinin kullanım sebebi bu kelimenin İbranice olması ve Hz. Musa’nın kavminin de İbranî olduğu için bu kelimeyi kullanmasıdır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an’ın Beyânî Sırları, s. 69)

Bu ayette iki emir, iki yasak, iki haber ve iki müjde yer almaktadır. Emirlerin ikisi, emzirme ile denize atma emridir. İki nehiy, (yasak) korkma ve üzülme yasağıdır. Söz konusu iki haberden biri “Musa'nın annesine vahyettik” ve “korktuğu zaman” haberiydi. İki müjde ise: Musa'yı yeniden ailesine döndürmesi ve onun peygamber kılınacağı müjdeleriydi. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Şayet korku ile hüzün arasında ne fark vardır? dersen şöyle derim: Korku, vukuu beklenen bir bela ve musibetten dolayı insana arız olan bir gam ve kederdir. Üzüntü ise fiilen vaki olup gerçekleşen ve yaşanan bir olaydan dolayı insana arız olan şeydir ki bu olay, annenin çocuğundan ayrılması ve onu tehlikeye atmasıdır. İşte Musa’nın annesi her iki halden (korku ve hüzün) de nehyedilmiş; kendisine vahiy ile güven verilmiştir. Ayrıca onu teselli edecek, kalbini, gönlünü yatıştıracak, sevinç ve mutlulukla dolduracak şey kendisine vaat edilmiştir ki bu da Musa’yı annesine iade etme ve onu peygamberlerden biri yapma sözüdür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

 اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ

 

Önceki nehiy için ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl nedeni şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  رَٓادُّوهُ , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. 

جَاعِلُوهُ  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberine matuftur. 

اِنَّ ’nin iki haberi olan  رَٓادُّوهُ  ve  جَاعِلُوهُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

اِلَيْكِ  car-mecruru,  رَٓادُّوهُ ‘ya, مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ  car-mecruru  جَاعِلُوهُ ‘ya aid mahzuf mef’ûle mütealliktir. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَٓادُّوهُ  ve  جَاعِلُوهُ  izafetlerinde muzâf olan kelimeler cemi müzekker salim oldukları için sonlarındaki nun düşmüştür.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Bir soruya cevap verilirken çoğunlukla cümlenin başında  إِنَّ  bulunur. Yani lafzî ve mukadder soruların cevaplarının başında bulunur. Ya da soru soran kişinin, verilecek cevabın aksi bir düşünceye sahip olduğunun bilindiği durumlarda (yani inkar makamında) cevabın başına  إِنَّ  gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ [Biz onu sana geri verecek ve onu pey­gamberlerden biri yapacağız] ifadesinde, isim cümlesi fiil cümlesine ter­cih edilmiş ve  سَنَرُدٌُهُ  ve  نَجْعَلُهُ denilmemiştir. Bu da müjdeye verilen önemden dolayıdır. Çünkü isim cümlesi sübût ve devamlılık ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Kasas Sûresi 8. Ayet

فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِـ۪ٔينَ  ٨


Nihayet Firavun ailesi kendilerine düşman ve üzüntü kaynağı olacak olan o çocuğu bulup aldı. Şüphesiz Firavun, (veziri) Hâmân ve onların askerleri hata yapıyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَالْتَقَطَهُ nihayet onu aldı ل ق ط
2 الُ ailesi ا و ل
3 فِرْعَوْنَ Fir’avn
4 لِيَكُونَ olsunası için ك و ن
5 لَهُمْ kendilerine
6 عَدُوًّا bir düşman ع د و
7 وَحَزَنًا ve başlarına derd ح ز ن
8 إِنَّ gerçekten
9 فِرْعَوْنَ Fir’avn
10 وَهَامَانَ ve Haman
11 وَجُنُودَهُمَا ve askerleri ج ن د
12 كَانُوا ك و ن
13 خَاطِئِينَ yanılıyorlardı خ ط ا

  Leqata لقط :

   لَقْطٌ Atılmış veya ıskartaya çıkarılmış önemsenmeyen bir şeyi alıp kabzetmektir.

  Bu kökün anlamında iki asli esas vardır: Biri kabzetmek, diğeri ise önemsiz bir şey olması. Bu kelimeyi َأخَذ yani almak fiili ile değilde قَبَضَ yani kabzetmek ile açıklamak daha munasiptir. Zira kabzetmek bir şeyi hükmü altına almak niyetiyle toplayıp bir araya getirmektir. أخذ ise daha umumi bir fiildir.

  Kur'an-ı Kerim'de iftial babındaki formla kullanılmasına gelince ( إلْتَقَطَ ) bu da, kabzetmenin gönüllü olarak gerçekleştiğini ifade etmesi içindir. (Tahqiq)

 

  Kuran’ı Kerim’de  fiil formunda 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli lukatadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ 

 

Ayet atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri;  فوضعته في التابوت وألقته في اليم فقذفه الموج إلى الساحل (Bu yüzden onu tabuta koyup denize attı ve dalgalar onu kıyıya fırlattı.) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. الْتَقَطَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اٰلُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. فِرْعَوْنَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

لِ  harfi,  يَكُونَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  الْتَقَطَ  fiiline mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

يَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. يَكُونَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو’dir. لَهُمْ  car mecruru  عَدُواًّ ’nin mahzuf haline mütealliktir.  عَدُواًّ kelimesi  يَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  حَزَناً  atıf harfi  وَ ’la  عَدُواًّ ’e matuftur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْتَقَطَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  لقط ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِـ۪ٔينَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

فِرْعَوْنَ  ismi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. 

هَامَانَ  ve جُنُودَهُمَا  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَانُوا ‘nun dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. خَاطِـ۪ٔينَ  kelimesi, كَانُوا ’nun haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426) 

خَاطِـ۪ٔينَ , sülâsi mücerredi  خطأ  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ

 

Cümle, ayetler arasındaki meskutun anh sebebiyle, takdir edilmiş bir istînâfa  فَ  ile atfedilmiştir.

Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

 لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناً  cümlesine dahil olan  لِ , muzari fiili gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çevirmiştir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel cer mahallinde olup başındaki harf-i cerle birlikte  الْتَقَطَهُٓ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  لَهُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için amili olan  لِيَكُونَ ’nin haberi  عَدُواًّ ’e takdim edilmiştir.

حَزَناً , tezâyüf nedeniyle  عَدُواًّ ’e atfedilmiştir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ  [Düşman olsun diye] tabirinde kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Aslında Firavun ve ailesi Musa’yı (a.s) bu amaçla almadılar. Mutlu olmak için aldılar. Bunların ikisi de yani mutlu olmak da üzülmek de onu almaları ve evlat edinmelerine terettüb etmektedir. İllet, akıbete benzetilmiştir. Tebeî, tasrîhî istiâre olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

Sülasisi  لقط  olan  فَالْتَقَطَهُٓ  fiili  اِفْتِعال  babındadır. Bu bab fiile mutavaat, müşareket, ittihaz, izhar, talep gibi anlamlar katar.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)

Burada  لِيَكُونَ  (olsun) ifadesindeki  لِ  gerekçelendirme manasında olan  كَىْ  lâmıdır. Bu ifade senin birebir  جِأْتُكَ لِتّكْرِمُنِي (Senin yanına bana değer veresin diye geldim) sözün gibidir; ancak ayetteki gerekçelendirme manası hakikat olmayıp mecazdır; zira onların Musa’yı bulup almalarının gerçek sebebi onlara düşman ve tasa kaynağı olması değil, ona olan muhabbetleri ve onu evlat edinme arzularıdır. Ne var ki bu düşmanlık ve tasa onu bulup almalarının neticesi ve semeresi olunca bu durum kişinin yaptığı işin gerekçe ve gayesine benzetilmiştir ki bu da misalimizde gelmenin sonucu olan değer verme, yani ikramdır. Yine senin  ضَرَبْتُهُ لِيَتَأَدَّبَ (Ona, uslansın diye vurdum) sözündeki vurmanın semeresi uslanmaktır. Bunun daha açık izahı şudur:  أسد  lafzı, aslana benzeyen kimse için istiare edildiği gibi bu لِ  da gerekçelendirmeye benzeyen şeyde istiare olarak kullanılmıştır. Bu لِ  ’ın durumu ve hükmü  ذَيْدٌ كَأسدٍ (Zeyd, aslan gibidir) misalindeki  أسد ’in durumu ve hükmü gibidir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl; Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِـ۪ٔينَ

 

Cümle itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  كَانُوا خَاطِـ۪ٔينَ  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  خَاطِـ۪ٔينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Birbirine matuf  وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا , müsnedün ileyh olan  فِرْعَوْنَ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ, tezayüftür.

Taksim sanatı üslubuyla sayılan Firavun, Haman ve onların orduları  خَاطِـ۪ٔينَ ’de cem’ edilmiştir.

لِيَكُونَ - كَانُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası, ve reddü’l-acüz ale’s-sadr,  فِرْعَوْنَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  ve Kur’an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

اِنَّ فِرْعَوْنَ  cümlesi hatalarını pekiştirmek ya da başlarına o belayı getiren şeyi açıklamak için itiraziyedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Kasas Sûresi 9. Ayet

وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَۜ لَا تَقْتُلُوهُۗ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  ٩


Firavun’un karısı şöyle dedi: “Bana da, sana da göz aydınlığı (bir çocuk)! Sakın onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz.” Oysaki onlar (olacak şeylerin) farkında değillerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَتِ ve dedi ki ق و ل
2 امْرَأَتُ karısı م ر ا
3 فِرْعَوْنَ Fir’avn’ın
4 قُرَّتُ aydınlığı ق ر ر
5 عَيْنٍ göz ع ي ن
6 لِي bana da
7 وَلَكَ ve sana da
8 لَا
9 تَقْتُلُوهُ onu öldürmeyin ق ت ل
10 عَسَىٰ belki ع س ي
11 أَنْ diye
12 يَنْفَعَنَا bize yararı dokunur ن ف ع
13 أَوْ ya da
14 نَتَّخِذَهُ onu ediniriz ا خ ذ
15 وَلَدًا evlad و ل د
16 وَهُمْ ve onlar
17 لَا
18 يَشْعُرُونَ anlamıyorlardı ش ع ر

وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَۜ لَا تَقْتُلُوهُۗ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  امْرَاَتُ  fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli  قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي ’dir.  قَالَتِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  فِرْعَوْنَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarifdir. 

İsim cümlesidir. قُرَّتُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri هو  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır.  عَيْنٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ل۪ي  car mecruru  قُرَّتُ عَيْنٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  لَكَ  car mecruru atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْتُلُو  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  


عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً 

 

Fiil cümlesidir.  عَسَى  terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir.Tam fiil olarak amel etmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel fail olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يَنْفَعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. نَتَّخِذَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  وَلَداً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَتَّخِذَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Muttasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَشْعُرُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَشْعُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki … فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayette Allah Teâlâ, Firavun’un karısının sözlerini bildiriyor. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

قَالَتِ  fiilinin mekulü’l-kavli  قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هو  olan mübteda mahzuftur.

Müsned olan  قُرَّةَ عَيْنٍ  [Göz aydınlığı] izafeti; sevinç ve mutluluktan kinayedir. Az sözle çok anlam ifadesi için izafetle gelmiştir. 

Bu ifadede göz zikredilip insan kastedilmiştir. Bundan maksat, en çok gözden anlaşılan, sevinç ve mutluluktur. Cüziyyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

قُرَّتُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

Birbirine matuf  ل۪ي وَلَكَ  car-mecrurları, قُرَّتُ عَيْنٍ  izafetinin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette Firavun’un karısına  زَوْجَة  değil,  اِمْرَأَة  denmiştir. İlgili ayetler incelendiğinde  زَوْجَة  kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür: Sadakat, Allah’ın dinine inanmada birlik, üreme imkânı bulunmak, nikâhlı olmak.  اِمْرَأَة  kelimesi  زَوْجَة  için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: – İhanet (Aldatma) – Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık – Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) – Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluk. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen  زَوْجَة  ve  اِمْرَأَة  Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi)

قُرَّتُ عَيْنٍ  ifadesi mahzuf bir mübtedanın haberidir; bunun mübteda,  لَا تَقْتُلُوهُۗ  ifadesinin ise haber yapılması pek kuvvetli değildir. Şayet  قُرَّتَ عَيْنٍ  diye mansub olsaydı daha kuvvetli olurdu. İbni Mesud’un (r.a) okuyuşu bunun haber olduğuna delildir ki o,  لَا تَقْتُلُوهُۗ قُرَّتُ عَيْنٍ ل۪ي وَلَكَ  diye  لَا تَقْتُلُوهُۗ  ifadesini öne alarak okumuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

قُرَّتُ عَيْنٍ  ifadesi sururdan kinayedir. Zıddı olan üzüntü ve keder dolayısıyla ağlamanın etkisi için kullanılan سُخْنَةُ العَيْنِ  (gözün ateşlenmesi) deyimi dolayısıyla türemiş bir mecâzdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 لَا تَقْتُلُوهُۗ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle mekulü’l-kavle dahildir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

لَا تَقْتُلُوهُ [Onu öldürmeyin] cümlesinde, saygı ifade eden çoğul kipi kullanılmıştır. Karısı, saygı göstermek için, Firavun'a, onu öldürme de­memiş, onu öldürmeyin diye hitap etmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

“Onu öldürmeyin” şeklinde çoğul sıyga ile hitap etmesi olayı büyütmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Terecci manalı  عَسٰٓى ‘nın tam fiildir.

Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَنْفَعَنَٓا  cümlesi, masdar teviliyle  عَسَى ’nın faili konumundadır. 

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  نَتَّخِذَهُ وَلَداً  cümlesi, muhayyerlik ifade eden  اَوْ  atıf harfiyle  يَنْفَعَنَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mef’ûl olan وَلَداً ’deki nekrelik, herhangi bir manasında nev ifade eder.

عَسَىٰۤ  muzarisi olmayan bir fiildir. Sadece mazisi çekilir. Bunun mazisinden de özellikle, عَسَيْتُمَا ،عَسَيْتُمْ  şekilleri kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ,  فَهَلْ عَسَيْتُمْ  (Muhammed, 23) buyurmuştur. Kendisinden sonra gelen isim merfû kılınır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Bakara/216) 

عَسٰى  fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es-Suyûtî, c. 1, s. 53) 

Tereccî: Husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. Asıl olarak iki harfi vardır: عَسٰٓى ve لعل  (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Ayetin hal  و ’ıyla gelen  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

Müsnedi olan  لَا يَشْعُرُونَ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade eder.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, müsnedün ileyhi haber olan fiilin önüne geçmiş tekidli bir cümledir. Bu cümlede bu takdim nefyi (olumsuzluğu) tekid eder. Olumsuzluğun tekidi onlar kesinlikle hissetmezler, yani hisleri kaybolmuştur demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 305) 

Şayet  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  ifadesi haldir, bunun zü’l-hali nedir? dersen şöyle derim: Bunun zü’l-hali  اٰلُ فِرْعَوْنَ  ُifadesidir. Kelamın takdiri şöyledir:  فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ وَقَالَتِ امْرَاَتُ فِرْعَوْنَ كَذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ أنَّ هُمْ على خطأ عَظِيمٌ في الْتَقاطه ورجاء النفع منه وتبنيه ; yani Firavun hanedanı onu kendisine düşman ve üzüntü kaynağı olsun diye bulup aldı. Firavun’un hanımı böyle dedi; fakat onlar onu almakta, ondan fayda ummakta ve onu evlat edinmekte büyük bir yanılgı üzere olduklarının farkında değillerdi! 

اِنَّ فِرْعَوْنَ  ifadesi sonuna kadar onların hatalı oluşlarının manasını teyid eden matuf ile matufun aleyh arasında bir ara cümledir. Nazım güzelliklerinden anlayan kişiye göre bu ifadenin dizilişi ne güzeldir! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Kasas Sûresi 10. Ayet

وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغاًۜ اِنْ كَادَتْ لَتُبْد۪ي بِه۪ لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  ١٠


Mûsâ’nın anasının kalbi bomboş kaldı. Eğer biz (çocuğu ile ilgili sözümüze) inancını koruması için kalbine güç vermeseydik, neredeyse bunu açıklayacaktı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَصْبَحَ ve sabahladı ص ب ح
2 فُؤَادُ gönlü ف ا د
3 أُمِّ annesinin ا م م
4 مُوسَىٰ Musa’nın
5 فَارِغًا bomboştu ف ر غ
6 إِنْ
7 كَادَتْ neredeyse ك و د
8 لَتُبْدِي açığa vuracaktı ب د و
9 بِهِ onu
10 لَوْلَا eğer olmasaydık
11 أَنْ
12 رَبَطْنَا biz iyice pekiştirmiş ر ب ط
13 عَلَىٰ üzerine
14 قَلْبِهَا onun kalbi ق ل ب
15 لِتَكُونَ olması için ك و ن
16 مِنَ -dan
17 الْمُؤْمِنِينَ inananlar- ا م ن

Öte yandan Mûsâ’nın annesinin üzüntüden aklı başından gitmiş, ne olup bittiğinden haber alamadığı için dehşete kapılmıştı. Haber almak için gösterdiği telâş sebebiyle neredeyse durumu ifşa edecekti, fakat Allah gönlünü pekiştirdi, ona sabretme gücü verdi ve sonunda çocuğuna kavuşacağı inancında karar kıldı. Anne, kızına gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. O da hemen nehrin kenarında kardeşinin peşine düşmüş, Firavun’un adamlarına hissettirmeden, Mûsâ’nın Firavun’un sarayına götürülüşünü izlemişti.

Firavun’un hanımı çocuğa sütanne aramaya başladı; ancak Allah Teâlâ izin vermediği için Mûsâ saraya getirilen kadınlardan hiçbirinin memesini emmedi. Bu hususun 12. âyette, “Biz önceden onun, başka sütanne kabul etmesini engellemiştik” şeklinde ifade buyurulması, olayın tesadüfî bir gelişme olmayıp ilâhî irade tarafından özel olarak planlandığını göstermektedir. Durumu öğrenen ablası emzikli bir kadın olarak “annesini” tavsiye etti; teklifi kabul edildi ve Mûsâ emzirilmek üzere annesine iade edildi (Tevrat’a göre Mûsâ’yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun’un kızıdır; bk. Çıkış, 2/5). Emzirme süresi bitince Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edildi. Firavun, kendi ailesi içinde büyütülüp yetiştirilen çocuğun kendi yolundan gidecek ve ona mutluluk verecek bir evlât olacağını düşünmüştü. Genellikle ilgi ve eğitim bu sonucu verebilirdi, fakat Allah, Mûsâ vasıtasıyla Firavun’un zulmüne son vermek istiyordu ve sonunda O’nun muradı gerçekleşti.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 217

وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغاًۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصْبَحَ  nakıs, mebni mazi fiildir. كان  gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

فُؤٰادُ  kelimesi,  اَصْبَحَ ’nın ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اُمِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  مُوسٰى  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur. فَارِغاً  kelimesi  اَصْبَحَ ’nın haberi olup fetha ile mansubdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَصْبَحَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صبح ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

فَارِغاً , sülâsi mücerredi  فرغ  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنْ كَادَتْ لَتُبْد۪ي بِه۪

 

İsim cümlesidir. اَنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri,  أنه  şeklindedir.

كَادَتْ  mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  

كَادَتْ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir.  كَادَتْ ’in ismi, müstetir olup takdiri  هى ’dir.  تُبْد۪ي بِه۪  cümlesi,  كَادَتْ ’in haberi olarak mahallen mansubdur.  

لَ  harfi, اِنْ ’in muhaffefe  اِنَّ  olduğuna delalet eden lam-ı farikadır.

تُبْد۪ي  cümlesi, اِنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur. 

تُبْد۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. 

بِ  sebebiyyedir.  بِه۪  car mecruru تُبْد۪ي  fiiline mütealliktir. 

تُبْد۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi بدو ’dir.

 

 لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

 

İsim cümlesidir. لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır.Tahdid için  هلا  yani “Değil mi?” manasındadır.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel mübteda olarak mahallen merfûdur. Haber mahzuftur. Takdiri, موجود (mevcuttur) şeklindedir.

رَبَطْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى  قَلْبِهَا  car mecruru  رَبَطْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri,  لأبدت قولها (Muhakkak ki sözü açık ederdi) şeklindedir.

لِ  harfi,  تَكُونَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  رَبَطْنَا  fiiline mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هى ‘dir. مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  تَكُونَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغاًۜ

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nakıs fiil  اَصْبَح ’nın dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اُمِّ مُوسٰى  izafeti, muzâfun ileyhe tazim ifade eder.

Ayette  قَلْبُ  yerine  فُؤٰادُ  kelimesinin kullanılması, konunun akıl yerine daha çok duygularla ilgili olması sebebiyledir. Bu kelimenin tercih edilmesinde, murâât-ı nazîr sanatı vardır.

Duygularını açığa vurmama anlamındaki kalbin boş olması tabirinde istiare sanatı vardır. Kalp, içi dolup boşalabilen bir kaba benzetilmiştir. Câmi’ her ikisindeki ihata ve muhafaza kabiliyetidir.

اَصْبَحَ ’nın haberi olan  فَارِغاً  ’nın ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَلْبُ  (kalp)  فُؤٰادُ (yürek, gönül) denilen organın bir parçasıdır ve insan bünyesinde asılı durmaktadır.  فُؤٰادُ , kalbin örtüsüdür; kalp onun özüdür de denilmiştir. (İbni Manzur, Lisanu’l Arab, III, 329) Kalp diye isimlendirilmiş olması olaylar ve niyetlerle değişmesinden dolayıdır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât, II, 282)

فُؤٰادُ  kelimesi akıl ve öz manasında kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

فُؤٰادُ , insan bedenindeki en latif ve en şerefli şeydir. Dolayısıyla tüm beden için de  فُؤٰادُ  lafzı kullanılabilir.  فَاجْعَلْ أفْءدةً مِنَ الناسِ تَهْوي إليهم  [Sen de insanlardan bazı gönülleri, onlardan hoşlanır yap.] (İbrahim Suresi, 37) 

İnsan bedeninin en hassas kısmı  فُؤٰادُ (gönül)’dür. Dolayısıyla kişi en ufak bir sıkıntı ile karşılaşırsa bundan en çok etkilenen de  فُؤٰادُ ’dır. Bu hassasiyette olan bir organı ateş kuşatırsa hali nice olur. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Birçok ayetten anlaşıldığına göre  فُؤٰادُ  bir kalp inceliğidir. Dolayısıyla birçok yerde kalbin yerine kullanılmıştır. Ancak bu somut bir durum değildir. Aklın iradesi dışında  فُؤٰادُ ’da meydana gelen düşünce, fikir ve inançlardır. Bu insanın şuuru sebebiyle ortaya çıkan şeyler gibidir. Zira şuur  فُؤٰادُ ’ın bir özelliğidir. (Duri, Dekâik, s. 108)

Meydânî;  وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغاًۜ  ayet-i kerimesinde  فَارِغاًۜ  kelimesinin müfessirler tarafından iki manaya hamledildiğini ifade eder. Birincisi kalbin derinliklerinin gamdan, kederden, endişeden uzak olup huzur, güven ve sükunetten kinaye olmasıdır. İkincisi ise Hz. Musa’nın annesinin düşünme ve akletme kuvvesini korku, endişe ve kederden kaybetmesidir. Meydânî,  فَارِغاً  kelimesinin birbirinden kelimesinin farklı iki anlama hamledilmesinin mümkün olması nedeniyle bu kinayenin anlaşılmasının güç olduğunu düşünmektedir. Ancak o, birinci manayı ayetin siyak ve sibakına daha uygun olduğu gerekçesine dayanarak tercihe daha layık görmektedir. 

Ancak müellifin tefsirinde ayeti daha farklı yorumladığı görülmüştür. Ona göre Hz. Musa’nın annesi oğlunu sandala bıraktıktan sonra kalbi bir şaşkınlık ve zafiyet içindeydi. Onun kalbinden geçen duyguları kontrol altında tutacak bir mekanizma o anda neredeyse atıl haldeydi. Bu nedenle hislerine hakim olamayabilir ve sandalda bulunan çocuğun kendisine ait olduğunu haykırabilirdi. Netice olarak oğlu öldürülmeye maruz kalabilirdi. Ancak Allah onun kalbine sebat vererek ona yardım etmiş ve Hz. Musa bu şekilde ölümden kurtulmuştur. Meydânî, bu açıklamalarından hareketle  فَارِغاًۜ  kelimesini kalbin şaşkınlık ve zafiyet içinde olması şeklinde takdir etmiştir. (İbrahim Kara, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Belâgat İlmine Katkıları)


اِنْ كَادَتْ لَتُبْد۪ي بِه۪ 

 

Önceki istînâf için ta’lil hükmümdeki cümle fasılla gelmiştir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اِنْ , muhaffefe  اِنَّ ’dir. Ism-i olan şan zamiri mahzuftur. Nakıs fiil  كَاد ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, اِنْ ‘in haberidir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَاد ’nin haberi olan …لَتُبْد۪ي بِه۪  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümledeki lam,  اِنْ ’in muhaffefe olduğuna işaret eden lam-ı farikadır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِه۪  kelimesindeki zamir, Musa'ya racidir. Bundan kasıt, Musa ile ilgili durumu, onun kıssasını, onun kendisinin çocuğu olduğunu söyleyecekti. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)


لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Şart üslubundaki terkipte şart edatı  لَوْلَٓا ‘nın dahil olduğu  لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا  cümlesi şarttır. Isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا  cümlesi, masdar teviliyle şart cümlesinin mübtedasıdır. Mübtedanın, takdiri  موجود (... mevcuttur.) olan haberi mahzuftur.

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesi, كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde olup  رَبَطْنَا  fiiline mütealliktir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ , nakıs fiil  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

قَلْبِهَا - فُؤٰادُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَوْلَٓا ’nın, takdiri  لأبدت قولها  (Muhakkak ki sözünü açığa vururdu) olan cevabı, öncesinin delaletiyle mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا  [Biz onun kalbini kuvvetlendirmeseydik…] cümlesinde istiare vardır. Musa'nın (as) annesinin kalbine Allah'ın attığı sabır, çözülmüş bir şeyi kaybolur korkusuyla bağlamaya benzetildi ve  رَبَطْ  (bağlamak) lafzı sabır için müstear olarak kullanıldı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

رَبَطْ  koparılmış, çözülmüş bir şeyin oradan ayrılmaması için bağlanması, çivilenmesi demektir. “İnananlardan olması için” ifadesi, “Allah'ın vaadine güvenen, tasdik edenlerden olması için” demek olup bu vaat, Hak Teâlâ'nın, [Biz onu yine sana geri döndüreceğiz] şeklindeki sözüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Kasas Sûresi 11. Ayet

وَقَالَتْ لِاُخْتِه۪ قُصّ۪يهِۘ فَبَصُرَتْ بِه۪ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ  ١١


Annesi, Mûsâ’nın kız kardeşine, “Onu takip et” dedi. O da Mûsâ’yı, onlar farkına varmadan uzaktan gözledi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَتْ ve dedi ki ق و ل
2 لِأُخْتِهِ kızkardeşine ا خ و
3 قُصِّيهِ onu takip et ق ص ص
4 فَبَصُرَتْ o da gözetledi ب ص ر
5 بِهِ onu
6 عَنْ
7 جُنُبٍ uzaktan ج ن ب
8 وَهُمْ ve onlar
9 لَا
10 يَشْعُرُونَ farkına varmadan ش ع ر

وَقَالَتْ لِاُخْتِه۪ قُصّ۪يهِۘ فَبَصُرَتْ بِه۪ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى’dir. لِاُخْتِ  car mecruru  قَالَتْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli  قُصّ۪يهِ ’dir.  قَالَتْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

قُصّ۪ي  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ’sı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mefulün bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بَصُرَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.  بِه۪  car mecruru  بَصُرَتْ  fiiline mütealliktir. عَنْ جُنُبٍ  car mecruru  بَصُرَتْ ’deki fiilin veya  بِه۪ ’deki zamirin haline mütealliktir. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَشْعُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَقَالَتْ لِاُخْتِه۪ قُصّ۪يهِۘ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Allah Teâlâ, Hz. Musa’nın annesinin, kardeşine söylediklerini bildiriyor. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَتْ  fiiline müteallik car-mecrur  لِاُخْتِه۪  izafetinde, Hz. Musa’ya aid zamire muzaf olan  اُخْتِ , şeref kazanmıştır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

قَالَتِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  قُصّ۪يهِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Burada, ‘kızına’ denilmeyip de ‘’ablasına’’ denilmesi, emri yerine getirmeyi gerektiren muhabbet sebebini sarih olarak belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 فَبَصُرَتْ بِه۪ عَنْ جُنُبٍ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa atfedilmiştir. Cümleler arasında meskutun anh mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

عَنْ جُنُبٍ  car-mecruru,  بِه۪ ’deki zamirin veya  بَصُرَتْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Onu uzaktan gözetledi cümlesindeki;  جُنُبٍ ’in (uzaktan) anlamına geldiğini Mücahid söylemiştir, ألأجْنَب (Yabancı) kelimesi de buradan gelmektedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

عَنْ  harf-i ceri mücaveze (geçmek ve yönelme) içindir.  عَنْ جُنُبٍ  car mecruru  بَصُرَتْ ’deki zamirin hali konumundadır. Çünkü burada mücaveze, mekânın değil ablasının durumundandır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

 وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ

 

 

Ayetin hal  و ’ıyla gelen  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi,  بَصُرَتْ  fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlenin müsnedi  لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın dikkatini tecessüm özelliğiyle uyararak konuyu anlamasında yardımcı olur.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَشْعُرُونَۙ - بَصُرَتْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, müsnedün ileyhi haber olan fiilin önüne geçmiş tekidli bir cümledir. Bu cümlede bu takdim nefyi (olumsuzluğu) tekid eder. Olumsuzluğun tekidi onlar kesinlikle hissetmezler, yani hisleri kaybolmuştur demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 305) 

Kasas Sûresi 12. Ayet

وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰٓى اَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ  ١٢


Biz, daha önce onun, sütanalarının sütünü emmemesini sağladık. Kız kardeşi, “Size onun bakımını, sizin adınıza üstlenecek ve ona içtenlik ve şefkatle davranacak bir aile göstereyim mi?” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَحَرَّمْنَا ve haram etmiştik ح ر م
2 عَلَيْهِ ona
3 الْمَرَاضِعَ süt anneleri ر ض ع
4 مِنْ
5 قَبْلُ daha önce ق ب ل
6 فَقَالَتْ dedi ki ق و ل
7 هَلْ -mi?
8 أَدُلُّكُمْ size göstereyim- د ل ل
9 عَلَىٰ
10 أَهْلِ halkını (aile) ا ه ل
11 بَيْتٍ bir ev (aile) ب ي ت
12 يَكْفُلُونَهُ onun bakımını üstlenecek ك ف ل
13 لَكُمْ sizin için
14 وَهُمْ ve onlar
15 لَهُ ona
16 نَاصِحُونَ öğüt verecek ن ص ح

وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰٓى اَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَرَّمْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ  car mecruru  حَرَّمْنَا  fiiline mütealliktir. مَرَاضِعَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

مِنْ قَبْلُ  car mecruru  حَرَّمْنَا  fiiline mütealliktir.  قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. Mekulü’l- kavli  هَلْ اَدُلُّكُمْ ’dür. قَالَتْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

هَلْ  istifhâm harfidir. اَدُلُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰٓى اَهْلِ  car mecruru  اَدُلُّكُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  بَيْتٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  يَكْفُلُونَهُ  cümlesi  اَهْلِ بَيْتٍ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

يَكْفُلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  لَكُمْ  car mecruru  يَكْفُلُونَ  fiiline mütealliktir. 

قَبْلَ  ve بَعْدَ  muzâfun ileyhleri hazfedilince zamme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı, hem cümleye, hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar gurubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَرَّمْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حرم ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.  

وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُ  car mecruru  نَاصِحُونَ ’a mütealliktir. نَاصِحُونَ  mübtedanın haberi olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نَاصِحُونَ ; sülâsi mücerredi  نصح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.

تفعيل  babındaki  حَرَّمْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِ , ihtimam için mef’ûl olan  الْمَرَاضِعَ ’e takdim edilmiştir.

Haram kılma tabiri menetmeden istiaredir; çünkü birine bir şeyi haram eden onu o şeyden men etmiştir. Arapların مَحْظور  ve حِجْر  kelimelerine bakılabilir. Burada tahrim; men ve yasaklama demektir; çünkü Allah Teâlâ Musa’yı herhangi bir memeyi emmekten menetmiştir. Artık Musa emziren hiçbir kadının memesini kabul etmiyordu. Tabi ki bu durum onları endişelendirdi.  ألْمَرِاضع  kelimesi emziren kadın anlamındaki  مُرْضِع  kelimesinin çoğuludur. Yahut  مَرْضَع  kelimesinin çoğuludur ki o da emme yeridir; bundan da maksat meme yahut emme işidir. (Biz de tâ baştan itibaren) ablası Musa’nın izini takip etmeden önce (ona başka memeleri haram kılmıştık.) (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الْمَرَاضِعَ /Süt emzirenler kelimesi  مرضع 'in çoğuludur. Çoğul olarak  مراضيع  kullanılırsa bunun tekili  مرضاع ’dan gelir. Bu kelimenin vezni olan  مفعال  vezni çokluk anlatmak içindir. Müennes ile müzekkeri birbirinden ayırmak için de bunun sonuna ayrıca “te” (müenneslik “te”si) girmez. Çünkü bu iş fiil üzerinde cereyan etmemektedir. Bununla birlikte “ مرضاعة / Çok süt emziren” denilecek olursa buradaki  “he” (yuvarlak te) mübalağa içindir. “ مطرابة / Çokça çalgı çalan” anlamında; denilmesi gibi. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Burada geçen حَرَّمْنَا / haram kılma ifadesi emmemesini sağlamak manasınadır. Yoksa şer'i manada kesin haramlık ve yasak manasında bir haramlık demek değildir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)


 فَقَالَتْ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰٓى اَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ

 

Cümleye dahil olan  فَ , mahzuf kelama işaret eden fasihadır. Cümleler arasında meskutun anh mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

قَالَتِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰٓى اَهْلِ بَيْتٍ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Buradaki soru teşvik, doğruyu gösterme manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

بَيْتٍ ’deki nekrelik, mütekellimin tazim amacına işaret eder.

يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ  cümlesi  بَيْتٍ  için sıfatttır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَهْلِ - هَلْ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ  cümlesi  يَكْفُلُونَهُ ’daki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُ , ihtimam için amili olan  نَاصِحُونَ ’ye takdim edilmiştir. 

Müsned olan  نَاصِحُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nasihat: İşi, fesat şaibesinden kurtarmak demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kasas Sûresi 13. Ayet

فَرَدَدْنَاهُ اِلٰٓى اُمِّه۪ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ۟  ١٣


Böylece biz, anasının gözü aydın olsun ve üzülmesin, Allah’ın va’dinin hak olduğunu bilsin diye onu anasına geri döndürdük. Fakat onların pek çoğu bunu bilmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَرَدَدْنَاهُ böylece onu geri verdik ر د د
2 إِلَىٰ
3 أُمِّهِ annesine ا م م
4 كَيْ için
5 تَقَرَّ aydın olması ق ر ر
6 عَيْنُهَا gözü ع ي ن
7 وَلَا ve
8 تَحْزَنَ üzülmesin (diye) ح ز ن
9 وَلِتَعْلَمَ ve bilmesi için ع ل م
10 أَنَّ şüphesiz ki
11 وَعْدَ va’di و ع د
12 اللَّهِ Allah’ın
13 حَقٌّ haktır ح ق ق
14 وَلَٰكِنَّ ve fakat
15 أَكْثَرَهُمْ çokları ك ث ر
16 لَا
17 يَعْلَمُونَ bilmezler ع ل م

فَرَدَدْنَاهُ اِلٰٓى اُمِّه۪ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ 

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile mahzuf müste’nef cümlesine matuftur. Takdiri, فأجيبت فجاءت بأمّه فأذن لها فأرضعته (Kabul ettiler, o da annesini getirdi, ona izin verdi, o da onu emzirdi.) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. رَدَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰٓى اُمِّ  car mecruru  رَدَدْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

كَيْ  masdar harfidir. Muzariyi nasb ederek manasını masdara çevirir.

تَقَرَّ  fetha ile mansub muzari fiildir.  عَيْنُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  كَيْ  ve masdar-ı müevvel mukadder  لِ  harf-i ceriyle  رَدَدْنَا  fiiline mütealliktir.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَحْزَنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى’dir.  لِتَعْلَمَ   cümlesi, atıf harfi  وَ ’la önceki masdar-ı müevvele matuftur. 

لِ  harfi  تَعْلَمَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  رَدَدْنَا  fiiline mütealliktir. 

تَعْلَمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  تَعْلَمَ  fiilinin mef’ûlun bihi olup mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

وَعْدَ  kelimesi  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. حَقٌّ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لٰكِنَّ  istidrak harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre cümleyi tekid eder.

اَكْثَرَ  kelimesi  لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi  لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

İstidrak: Düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَكْثَرَ , ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَرَدَدْنَاهُ اِلٰٓى اُمِّه۪ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ

 

Cümle atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa atfedilmiştir. Cümleler arasında meskutun anh mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

رَدَدْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

رَدَدْنَاهُ  fiiline müteallik car-mecrur  اُمِّه۪  izafetinde, Hz. Musa’ya aid zamire muzaf olan  اُمِّ , şeref kazanmıştır.

Masdar harfi  كَيْ  ve akabindeki  تَقَرَّ عَيْنُهَا  cümlesi, mukadder  ل  harfi ile  رَدَدْنَاهُ  fiiline mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تَقَرَّ عَيْنُهَا  [Gözü aydın oldu] cümlesi; sevinç ve mutluluktan kinayedir. Bu ifadede göz zikredilip insan kastedilmiştir. Bundan maksat, en çok gözden anlaşılan, sevinç ve mutluluktur. Cüziyyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَلَا تَحْزَنَ  cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

تَقَرَّ عَيْنُهَا  ve  وَلَا تَحْزَنَ  cümleleri arasında mukabele oluşturmuştur.

Sebep bildiren harf-i cer lam-ı ta’lilin, gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَعْلَمَ اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde  رَدَدْنَا  fiiline mütealliktir.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ  ve müteakip  اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ cümlesi, masdar teviliyle  تَعْلَمَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyh olan  وَعْدَ اللّٰهِ , veciz ifade kastına binaen izafet formunda gelmiştir. وَعْدَ ‘nin Allah lafzına izafeti, vaade dikkat çekip önemini vurgulamak ve tazim içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Azamet zamirinden sonra zamir makamında zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için zikredilmesinde, iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.

Müsned olan  حَقٌّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  لِتَعْلَمَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  


 وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ۟

 

Hal  و ’ıyla gelen  وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi, istidrak manasındaki  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

لٰكِنَّ ‘nin ismi olan  اَكْثَرَهُمْ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağaya işaret etmiştir.

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَعْلَمُونَ  cümlesinin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi ) 

لَا يَعْلَمُونَ  keyfiyetinin onlardan çoğuna tahsisi, bazılarının hakikati bilmelerine rağmen kibir ve inatları yüzünden bilmezden gelmeleri sebebiyledir. 

لِتَعْلَمَ - لَا يَعْلَمُونَ۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَكْثَرَهُمْ ; bazılarının bu hakikati bildiğine fakat inatla hakkı teslim etmediklerine işarettir. Başka bir görüşe göre ise bu ifadeden maksat onların tamamıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474) 

İstidrak, önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bu ayette, Musa'nın anasının, onun Firavun’un eline düştüğünü duyduğunda gösterdiği olumsuz tepkilere târiz vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Cemi müzekker salim kalıbındaki bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Cenab-ı Allah (c.c.) Hz. Yusuf'u ve babası Hz. Yakup'la birlikte O'nun diğer oğullarını Mısır'a yerleştirdikten sonra İsrail Oğulları Mısır'da çoğaldılar ve yüksek mevkilere geldiler. Allah (c.c.), içlerinde peygamberler ve idareciler var etti ve onları kendi işlerinin hakimi hür insanlar kıldı (Mâide Süresi/5: 20). Fakat daha sonra Firavunlar idareyi ele geçirince, bu defa köleleştirildi ve en ağır işlerde çalıştırılır oldular. Bununla birlikte Firavunlar idaresi, onların eski mevkilerini yeniden elde etmelerinden ve kendi hakimiyetine son vermelerinden korkuyordu (Tâ-Hâ Süresi/20: 63). Onların erkek çocuklarını kesip kadınlarını ise hayatta bırakarak hem kullanmaları hem de yerli Kıptilerle evlenmeye zorlamaları, bu korkuyla nüfuslarını azaltmaya hattâ kurutmaya yönelikti. Yani, bir soykırım uyguluyorlardı.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Hz. Musa, Kur’an-ı Kerim’de, kıssası en çok anlatılan peygamberdir. Anlatılan her farklı yerde, farklı bölümler ön plana çıkarılmıştır. 

Kasas suresinde de, hz. Musa’nın hayatının farklı dönemlerine daha yakından bakılmıştır. Annesinin onu nehre bıraktıktan sonraki hali ve Allah’ın onun kalbini rahatlatmış olması. Annesinin bu hali düşündürür:

Hayatın içindeyken, insan olumsuz duyguları (üzüntü, kızgınlık, endişe vb.) hissetmek istemez ve hatta mümkünse onlardan kaçmak ister. Halbuki, aşırıya kaçmadığı sürece, olumsuz duygular da imtihan hayatının önemli bir parçasıdır. Onların varlığıyla barışan insan, onlarla çok daha kolay başa çıkar. Allah’a tevekkül eden kul; hiç olumsuz duygu hissetmeyen midir? Yoksa hissettiklerini Allah’a arzederek, Allah rızası için elinden geleni yapmaya devam eden midir? Yani bu halde de bilinmeyen bir hikmet vardır’a inanarak, Allah’ın yardımı ile bu halin illa ki geçeceğine inanan mıdır?

Nehrin başında bebeği bulanların hali. Ne demişti Firavun’un karısı: bize gözaydınlığı olsun. Onca insanın erkek evladını öldüren Firavun, kendi krallığını yıkacak olan hz. Musa’ya kendi yuvasında bakmıştır. Alınacak ne çok ders vardır:

Her şey göründüğü gibi değildir. Bizi, bugün sevindirenin, yarın da sevindireceğinin garantisi yoktur. O yüzden; Allah’tan hayırlısını isteyin ve dualarınızı kendi ellerinizle daraltmayın denilmiştir. Bizi, bugün üzenin, yarın da üzeceğinin garantisi yoktur. Nefsimize ağır gelenleri, elinin tersiyle itmeden önce daha net düşünmelidir. Zira; sevindiğinde de, üzüldüğünde de acele eden nefsin kendisidir. Kalb ise ya şükür ile, ya da niyaz ile meşgul olarak; sevincini ve hüznünü sindirmeye çalışandır. En önemli ders ise: olduran da, oldurmayan da Allah’tır. 

Ey Allahım! Nefsimin aceleciliğinden Sana sığınırım. Olumlu ya da olumsuz, her duygumu ve düşüncemi Sana arzederim. Kalbimi ferahlatanlar için hamd eder, iki cihanda da daim etmeni isterim. Daraltanlardan ise Sana sığınır, ecrini Senden ister ve daha hayırlısıyla değiştirerek kalbimi genişletmen için dua ederim. Beni; olanda da, olmayanda da vardır bir hikmet diyerek, hemen Sana sığınanlardan eyle. Kalbimin sahibi Sensin! Onu nefsime bırakma ve dünyalık bütün şerlerden muhafaza buyur. İman nuru ile yıka ve cennet rüzgarları ile ferahlandır. Yüzümü Sana döndür ve müslüman olarak beni Sana kavuştur. 

Amin.

***

İnsanın her gördüğünü ve duyduğunu kontrol etmesi zordur. Ancak nereye bakacağını ve neyi dinleyeceğini seçmesi mümkündür ve önemli bir iştir. Yanlış bir resimle ya da sözle karşılaştığında bakışlarını çevirir ya da kulaklarını kapatır. 

Tercihlerini sadece keyfine göre yaptığında bir çeşit kısır döngüye hapsolur ve bazen kaybolur. Allah’ın rızasına uygun hareket etmeye çalıştığında ise kendisini daima faydalı bir sonuca ulaştıracak verimli bir yolda bulur.

Yaptığı seçimleriyle hayatta değer verdiği ve olmazsa olmaz dediği öncelikleri belirlenir. Muhabbetle kalbine aldıklarının ve şüphesiz güvendiklerinin listesi yazılır. Bunlara göre de duyguları ve düşünceleri şekillenir.

Böylelikle yalnız eğlenceyle meşguliyeti değil; bir hedef için rahatlığından taviz vermeyi öğrenir. Buna doktorun yazdığı ilacı içmesi, işi için uykusunu kesmesi ya da öğretmenin verdiği ödevi yapması gibi gündelik örnekler verilebilir. 

Yeryüzünde üstesinden gelinen kimi zorlukların bireysel ya da toplumsal iyiliğimiz için olduğu konusunda hemfikirizdir. Bu yüzden de dünyalık hedefler için -saçma gelsin veya gelmesin- sınırlarını zorlayan insan sayısı çok fazladır. 

Müslümanın gözleri ve kulakları, hep Allah’ın ayetlerini aramalı ve itaate hazır olmalıdır. Ancak o zaman kendisini yaratan Allah’ı sever ve O’nun için yaşamak için elinden geleni yapar. Nefsinin hoşuna gitmeyen işlerinde de O’na sığınır.

Zira bazen hayat, sevdiğin evladını korumak için ondan bir süre uzaklaşmak ve onu hz. Musa’nın annesi gibi suya bırakmak gibidir. Belki, Allah’ın emirlerine itaat ile nefsi kimi zaman sıkıştırmak ve heveslerinden uzaklaştırmak da buna benzer.

Allah Teâlâ, emir ve yasaklarıyla kullarını her türlü aşırılıktan korur. Ebedi hayata kıyasla anlık zorlanmaların sonu feraha ve selamete çıkar. Allah için heveslerden kısa ayrılıklar, asıl sevgiliye ve hakiki kurtuluşa vuslatın habercisidir.

Ey Allahım! Bizi doğru sözleri dinleyenlerden, doğru yerlere bakanlardan, doğru yollarda yürüyenlerden, doğru tercihleri yapanlardan ve doğru kişileri sevenlerden eyle. Nefsimizle ve nefsi için yaşayanlarla yalnız bırakma. Bizi şeksiz ve şüphesiz kuvvetli bir iman ile Sana güvenenlerden ve ayetlerine samimiyetle itaat edenlerden eyle. Senin rızana ulaştıracak amelleri gönüllerimize sevdir, gözlerimize kolaylaştır. Hayatımızı müslüman olarak yaşat ve canımızı müslüman olarak al. Bizi iyi kulların arasına kat ve Sana kavuşarak kurtuluşa erenlerden eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji