Ahzâb Sûresi 1. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللّٰهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ  ١

Ey Peygamber! Allah’a karşı gelmekten sakın. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّبِيُّ peygamber ن ب ا
3 اتَّقِ kork و ق ي
4 اللَّهَ Allah’tan
5 وَلَا ve asla
6 تُطِعِ ita’at etme ط و ع
7 الْكَافِرِينَ kafirlere ك ف ر
8 وَالْمُنَافِقِينَ ve münafıklara ن ف ق
9 إِنَّ şüphesiz
10 اللَّهَ Allah
11 كَانَ ك و ن
12 عَلِيمًا bilendir ع ل م
13 حَكِيمًا hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م
 

Bütün peygamberler gibi son peygamber de Allah’a itaatsizlikten sakınır, O’nun vahyettiğine herkesten önce ve en kâmil bir şekilde uyar, yalnızca rabbine güvenir ve dayanır; bunlar Allah Teâlâ’nın peygamberlerinde yarattığı özelliklerdir. Sûrenin bu emir ve tavsiyelerle başlaması, Hz. Peygamber’den, o zamana kadar yapmadıklarını yapmasını istemeye yönelik değildir. Aşağıda gelecek olan Ahzâb Savaşı, bu savaşta münafıkların, meâlindeki çeviriye göre “gizli inkârcılar”ın (münafıklar) kurduğu tuzaklar, yaydıkları yalanlar, karalamalar, Mekkeli müşriklerle yani “açık inkârcılarla” kurdukları iş birliği, oluşturdukları ortak güç, her vesile ile Hz. Peygamber’e verdikleri eza, çektirdikleri mânevî işkence karşısında onu ve ümmetini dayanıp direnmeye hazırlamak, olacaklar konusunda uyarmak maksadıyla sûrenin başında bu emir ve tavsiyelere yer verilmiştir.

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 363
 

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللّٰهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَۜ 


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir. النَّبِيُّ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı  اتَّقِ اللّٰهَ ‘dır. 

اتَّقِ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُطِعِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. الْكَافِر۪ينَ  mef’ûlün bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. الْمُنَافِق۪ينَ  atıf harfi وَ ’la makabline matuf olup nasb alameti  ي ’dir.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde  اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa, fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

تُطِعِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

كَافِر۪ينَ , sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

مُنَافِق۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfâ’ale babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَل۪يماً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يماً  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur. 

عَل۪يماً - حَك۪يماًۙ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللّٰهَ وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَۜ

 

Ayet, ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.  اَيُّهَا  münada, النَّبِيُّ  ondan bedeldir. 

Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ  nidasıyla, arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir.

Nidanın cevabı olarak gelen  اتَّقِ اللّٰهَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Nidanın cevabına matuf olan  وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen mef’ûl konumundaki  الْكَافِر۪ينَ  ve  الْمُنَافِق۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللّٰهَ  nidası, Peygamberimizi (s.a.v) şereflendirmek ve değerini yükseltmek maksadıyla yapılmıştır. Çünkü peygamberlik lafzı, yüceltme ve değer vermeyi ifade eder. Ebüssuûd şöyle der: Peygambere (s.a.v), “Ey Peygam­ber!” diye seslenmek, O’nun şanını yüceltmek ve makamının yüceliğine dikkat çekmek içindir. Burada emredilen takvadan maksat, takvada sebat etmek ve daha çok korkmaktır. Çünkü takvanın alanı sonuna ulaşılamaya­cak kadar geniştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Allah Teâlâ peygamberlerine, “Ey Adem!” [Bakara Suresi, 33], “Ey Musa!” [Bakara Suresi, 55], “Ey İsa!” [Âl-i İmran Suresi, 55] ve “Ey Davud!” [Sād Suresi, 26] diye adlarıyla hitap ettiği halde Hz. Muhammed’i yüceltmek, şerefini göstermek, fazilet ve değerine dikkat çekmek için O’na “Ey Nebî! Allah’tan sakın”, “Ey Resul! Niçin … haram ediyorsun ki!?” [Tahrim Suresi, 1] ve “Ey Resul! Sana indirileni tebliğ et.” [Maide Suresi, 67] diyerek adıyla değil de nebi ve resul lafızlarıyla hitap etmiştir. Şayet Allah Teâlâ’nın Hz. Peygambere adıyla hitap etmediğini söylüyorsun. Oysa “Muhammed, Allah’ın elçisidir.” [Fetih Suresi, 29] ve “Muhammed ancak bir elçidir.” [Âl-i İmran Suresi, 144] ayetlerinde olduğu gibi haberî ifadelerde O’nu adıyla anmıştır dersen şöyle derim: Bu ayetlerde insanlara Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu öğretmek ve onların Hz. Peygambere bu ismi verip O’na bu şekilde hitap etmelerini telkin etmek için öyle hitap etmiştir. Dolayısıyla nida ile haber arasında herhangi bir zıtlık yoktur. Nitekim Allah Teâlâ nida ayetlerinde olduğu gibi öğretme ve telkin murat etmediği haberî ayetlerde de onu sıfatıyla zikretmiştir:  Gerçek şu ki size kendi içinizden bir resul geldi. [Tevbe Suresi, 128]  Resul dedi ki: Ya Rabbi! [FurkānSuresi, 30] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” Ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)  

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43) 

 


اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ

 

Cümle, emir ve mazmununun tekidi için ta’liliye olarak fasılla gelmiştir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak ikazda mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

اِنّ ’nin haberi olan  كَانَ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Allah Teâlâ’ya ait iki haber olan  عَل۪يمًا - حَك۪يمًا  sıfatlarının arasında  و۬  olmaması bu sıfatların Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetine işaret eder. Bu kelimelerin ayetin konusuyla olan anlam bütünlüğü teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

عَل۪يمًا - حَك۪يمًا  sıfatları arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)