اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ ٧٧
İnsanın kendi yaratılışı üzerinde düşünmeyi bir kenara bırakıp, küstahça bir tavırla yüce yaratıcının ve peygamberinin bildirdiklerini yalnızca aklıyla yargılamaya kalkışmasının ne kadar çelişkili olduğu bir örnek ışığında ortaya konmaktadır. Bu örnekte iki nesne (nutfe ve çürümüş kemik) kıyaslanmaktadır. Bunlardan nutfe, Kur’an’daki kullanımlarına göre erkeğin menisi veya döllenmiş hücre (zigot) mânasına gelmektedir. Böylesine önemsiz görünen bir cismin belirli süreçlerden geçtikten sonra yetişkin bir insan haline gelebilmesini sağlayan bir irade ve kudretin yani yaratıcının bulunduğunu kabul eden kişinin –ki başka âyetlerde belirtildiği üzere müşrik Araplar evrenin ve evrendeki varlıkların yaratıcısının Allah olduğunu itiraf ediyorlardı–, işte bu gücün çürümüş kemiğe de can verebileceğini yadırgamaması gerekir. Ne var ki Resûlullah’ın peygamberliğini ve onun bildirdiklerini, dolayısıyla öldükten sonra dirilme gerçeğini kabul etmemek, sonuç olarak da Allah’ın yanı sıra başka mâbudlara tapma esasına dayalı kurulu düzenlerini sürdürmek için kırk dereden su getiren Mekke müşrikleri, akıllarınca bu tür örneklerden de yararlanarak alaycı ifadelerle çevrelerindekileri etkilemeye çalışıyorlardı. Tefsirlerde bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak şöyle bir olaya yer verilir: Müşriklerin önde gelenlerinden biri Hz. Peygamber’e elinde çürümüş bir kemik parçasıyla gelir ve onu ufalayıp, “Böyle un ufak olduktan sonra Allah bunu diriltecek öyle mi?” der. Resûl-i Ekrem de “Evet. Nitekim O seni de öldürecek, sonra diriltip cehenneme atacak!” cevabını verir. Rivayetlerde Resûlullah’la konuşan kişi ile ilgili olarak Übey b. Halef, Âsî b. Vâil, Ebû Cehil ve Velîd b. Mug^re isimlerinin geçmesi, olayın benzerlerinin birkaç defa meydana gelmiş olması ihtimalini düşündürmektedir (İbn Âşûr, XXIII, 73; rivayetler için ayrıca bk. Taberî, XXIII, 30-31; İbn Atıyye, Abdullah b. Übeyy’in adının zikredilmesini haklı olarak eleştirir; IV, 463-464). Fakat en çok adı geçen Übey b. Halef’in, isimleri belirtilen diğer kişilerin bulunduğu bir toplulukta, “Muhammed Allah’ın ölüleri dirilteceğini söylüyor, bunu onunla tartışacağım!” dedikten sonra çürümüş bir kemik alıp Resûlullah’a gittiği rivayeti daha mâkul görünmektedir (Zemahşerî, III, 293). Râzî’nin belirttiği üzere önemli olan, özel sebep ne olursa olsun sözün genelinden çıkan mânadır, ki bu da Allah’ın kudretini ve haşri inkâr eden zihniyetin mahkûm edilmesidir (XXVI, 107-108). 79. âyetin son cümlesinde geçen halk kelimesi hem “yaratma” hem “yaratılanlar” (mahlûkat) anlamına geldiği için, bu cümle genellikle bu iki mânayı da yansıtmak üzere şu şekilde açıklanmıştır: Allah Teâlâ, yaratılanların hepsini bütün ayrıntılarıyla, her birini toplanan ve dağılan parçalarıyla, usulü ve fürûu, içinde bulunduğu durumları, nitelik ve nicelikleri, her türlü özellikleriyle bilir; yaratmanın da her türlüsünü, maddeli-maddesiz, aletli-aletsiz, örnekli-örneksiz, ilkin ve sonra her çeşidini bilir (Elmalılı, VI, 4041).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 513-514
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi وَ ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri; أغفلوا ولم يروا (Gafil oldular ve görmediler mi?) şeklindedir.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. الْاِنْسَانُ fail olup damme ile merfûdur. أَنَّ masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
نَا mütekellim zamiri أَنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. خَلَقْنَا cümlesi, أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
خَلَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ نُطْفَةٍ car mecruru خَلَقْنَا fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا isim cümlesine dahil olduğunda müfacee harfi olur. “Birdenbire, aniden” anlamı verir.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَص۪يمٌ haberi olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ kelimesi خَص۪يمٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَص۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ
Hemze inkârî istifham harfi, وَ istînâfiyyedir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir.
Ayetin ilk cümlesi istifham üslubunda talebi inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikrar ve uyarı anlamı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır. Çünkü mütekellim Allah Teâlâ’dır. Onun sorunun cevabını bilmemesi muhaldir.
Bilinen nefy üslûbu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ cümlesi, masdar teviliyle لَمْ يَرَوْا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Faide-i haber inkârî kelamdır. اَنَّ ’nin haberi olan خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Cümlenin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder. نُطْفَةٍ ’in tenkir tahkir ifade eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere birden fazla tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr/1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Buradaki sorudan maksat, Allâh'ın nutfeden yarattığı insanın haline şaşmaktır. Zira insan rabbine inatla karşı çıkmış, hasım olmuş ve üzerindeki nimete mukabil rabbine düşmanlığını açıkça ortaya koymuştur. فإذا tabirinde فَ harfi takip ifade eder. Yani bunun arkasından hemen Rabbine düşman olmuştur demektir. Bu harf aynı zamanda sebep ifade eder. Sanki bu yaratılış onun küfrünün ve yaratıcısına düşman kesilmesinin sebebi olmuştur. Bu da son derece şaşılacak ve olmayacak bir şeydir. Çünkü muamelelerimizde ve ananelerimizde adet olan şey iyiliğin şükre ve üzerindeki güzelliğin ve faziletin itirafına sebep olmasıdır. Bu فَ harfi burada her iki manayı yani takip ve sebep manalarını birden ifade etmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.360-363 )
Kendi yaradılışı üzerinde düşünmeyi bir tarafa bırakıp küstahça bir tavırla ölümden sonra dirilişi sorgulayan insan tipini, soru üslubuyla konu edinen bu ayeti müfessirimiz şöyle izah eder: Ayetteki istifham, haşri reddedenlerin inkarlarını gayet beliğ (ince) bir şekilde yersiz ve yakışıksız gösterme, تقبيح anlamındadır. Bu durumu şaşılması gereken bir şey, açık hasımlıkta ileri gitme, başlangıçta yarattığından daha basitini yaratma hususunda kudretini yok sayma, son derece değersiz bir şeyden (meniden), en değerli ve şerefli varlık olan insanı yaratma nimetine yalanlamayla karşılık verme kabul etmiştir. (Beydâvî, IV, 442)
Afaktan (insanın dış dünyasından) bir delil getirince, burada, insanın bizzat kendisinden de delil getirilmiştir. Fıkıh usûlünde şöyle bir esas vardır: (Ayetlerde) nazar-ı dikkate alınacak şey, sebeb-i nüzulün hususiliği değil, lafzın umûmî manasıdır. Cenab-ı Hak, bunun hükmünün herkes için olmasını murad etmiştir. Allah’ı veya haşri inkâr eden herkes için, tefsir ettiğimiz ayet bir reddiyedir. (Fahreddin er-Razi)
فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
Cümle, istînâfa matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِذَا ; müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle فَ ile birlikte kullanıldığı zaman cümleye, “ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum” anlamları katar. Yani insanın kendisine yapılan iyiliğe karşılık böyle yapması beklenmez ve bu iş aniden olmuştur, demektir.
مُب۪ينٌ kelimesi خَص۪يمٌ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
خَص۪يمٌ sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın, müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.
Yine sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade eden مُب۪ينٌ , mevsûfu olan خَص۪يمٌ ‘nun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Bu iki kelime arasında muvazene sanatı vardır.
مُب۪ينٌ kelimesi de insanın aklî kuvvetine işaret eder. Hak Teâlâ bu kelimeyi tercih etmiştir. Çünkü insan anlatırken, anlatmadığı zamankinden daha üstün bir derecededir. Çünkü açıklama yapanın aklında birşey zuhur etmiştir ve sonra bu hususu açıklamıştır. O halde ayetteki bir nutfeden kelimesi insanın en düşük haline, apaçık bir hasım ifadesi de en üstün haline işaret eder.
Hafâcî'nin haşiyelerinde inkâr harfinin arkasından takip ifade eden فَ harfi ve müfâcee harfi olan اِذَا 'nın gelmesinin, gerekenden farklı olarak taaccübü takviye ettiği yazılıdır. İnsan kelimesinin marife olarak gelişiyle cins manası kastedilmiştir. خَص۪يمٌ kelimesi ile kastedilen ise mutlak olarak ba'sı inkâr eden kafirdir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.363, 364)
Ayetteki خَص۪يمٌ , konuşan manasınadır. Cenab-ı Hak, “konuşan” yerine, “hasım” ifadesini kullanmıştır. Çünkü hasım olma, münakaşa etme, konuşan kimsenin, en üstün ve ileri konuşma halidir. Zira konuşan kimse, tek başına iken, başkası ile birlikte olduğu zamanki kadar konuşmaz. Başkası ile konuşan kimse de, o karşısındaki, hasmı olmadığı zaman, hasmına karşı konuştuğu zamanki gayreti göstermez ve o derecede açık konuşmaz. Ayetteki مُب۪ينٌ “apaçık” ifadesi de, insanın aklî kuvvetine işarettir. Hak Teâlâ, bu kelimeyi tercih etmiştir. Çünkü insan, anlatırken, anlatmadığı zamankinden daha üstün bir derecededir. O halde ayetteki, “bir nutfeden” ifadesi, insanın en düşük haline, “apaçık bir hasım” ifadesi de en üstün haline işarettir. (Fahreddin er-Râzî)