بَلْ اِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ اِلَيْهِ اِنْ شَٓاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ۟ ٤١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | بَلْ | hayır |
|
| 2 | إِيَّاهُ | yalnız O’na |
|
| 3 | تَدْعُونَ | yalvarırsınız |
|
| 4 | فَيَكْشِفُ | O da kaldırır |
|
| 5 | مَا | şeyi |
|
| 6 | تَدْعُونَ | istediğiniz |
|
| 7 | إِلَيْهِ | ondan |
|
| 8 | إِنْ | şayet |
|
| 9 | شَاءَ | dilerse |
|
| 10 | وَتَنْسَوْنَ | ve unutursunuz |
|
| 11 | مَا | şeyleri |
|
| 12 | تُشْرِكُونَ | ortak koştuğunuz |
|
İnsanlar çeşitli sıkıntılara mâruz kalmakla birlikte, yine Allah’ın mümkün kıldığı bazı tedbirlere, yarattığı bazı çarelere başvurarak bu sıkıntılardan kurtulabilmektedirler. Ancak Allah’ın, tedbir ve çarelerini yaratmadığı, giderme imkânlarını yalnız kendisinde saklı tuttuğu belâ ve musibetler de vardır ki, insanlar böyle durumlarla karşılaştıklarında genellikle, inançlısıyla inançsızıyla, kurtuluş için yalnız Allah’a yalvarır; Allah’ı unutanlar bile taptıkları putlarını, uydurma tanrılarını, taparcasına bağlandıkları servetlerini, makamlarını, liderlerini unutarak, Allah’ın vicdanlarına yerleştirdiği fıtrî bir eğilimle Allah’a yönelir, O’ndan başka kurtarıcı ulu kudret bulunmadığının farkına vararak kurtuluşu yalnız O’ndan dilerler. Allah Teâlâ bu âyetlerde, belirtilen duruma işaret ederek inkârcılara, Allah’ın azabının kendilerine gelmesi, ölüm veya kıyamet vaktinin gelip çatması halinde ne yapacaklarını sormakta, inatlarından veya bizzat kendi fıtratları hakkında cahil olduklarından bu soruya doğru dürüst cevap veremeyecekleri için, sorunun doğru cevabını yine kendisi vermekte ve onların böyle durumlarda yalnız kendi yüce zâtına yönelip kendisine yalvaracaklarını açıklamaktadır. Böylece 38. âyette Allah’ın varlığının ve kudretinin dış dünyadaki bazı delillerinden söz edildikten sonra burada da bir kısım insanların bazı şeylere tanrılık isnat etmelerinin bizzat insanın kendi selim tabiatı tarafından tekzip edildiği, asılsızlığının ortaya konduğu belirtilmekte ve Allah’tan başka dayanılıp güvenilecek gerçek ilâh bulunmadığı bizzat insanın kendi fıtratından gösterilen aklî delil ile kanıtlanmaktadır.
Kuran Yolu Tefsiri/ Diyanet
بَلْ اِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ اِلَيْهِ اِنْ شَٓاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ۟
Fiil cümlesidir. بَلْ idrâb ve atıf harfidir. Munfasıl zamir اِيَّاهُ mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
تَدْعُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir.
يَكْشِفُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَدْعُونَ اِلَيْهِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِلَيْهِ car mecruru تَدْعُونَ fiiline mütealliktir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَٓاءَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri; إن شاء أن يكشف كشف (Açmak isterse..) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَنْسَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تُشْرِكُونَ۟ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تُشْرِكُونَ۟ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَلْ; idrâb ve atıf harfidir. Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُشْرِكُونَ۟ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
بَلْ اِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ اِلَيْهِ اِنْ شَٓاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ۟
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette بَلْ idrab ve ibtida harfidir. Fasıl sebebi kemâlî ittisâldir. Müsbet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan اِيَّاهُ , ihtimam için, amili olan تَدْعُونَ ‘ye takdim edilmiştir. Cümledeki bu takdim kasr ifade etmiştir. Kasr, mef’ûl ve fiil arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اِيَّاهُ , maksurun aleyh/mevsûf, تَدْعُونَ maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.
Bu takdim kasr-ı ifraddır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ اِلَيْهِ cümlesine dahil olan فَ , sebebi müsebbebe bağlayan rabıtadır. Cümle istînâfa matuftur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan تَدْعُونَ اِلَيْهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَدْعُونَ fiilinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
İtiraziyye olarak fasılla gelen اِنْ شَٓاءَ cümlesi şart üslubunda haberi isnaddır. İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır.
Şart cümlesi olan اِنْ شَٓاءَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart fiili شَاۤءَ ’ nin mef’ûlü mahzuftur. Bu hazif muhatabın muhayyilesini sınırlamadan düşünmesini sağlayan îcaz sanatıdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri; أن يكشف كشف (sıkıntıyı giderir.) şeklindedir.
Mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîp bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin son cümlesi olan وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ۟ atıf harfi وَ ’la فَيَكْشِفُ cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan تُشْرِكُونَ۟ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
"Sizler, bu bela ve sıkıntının savuşturulmasını talep etmek için, ancak Allah'a başvurursunuz..." Daha sonra Cenab-ı Hak, "O da, kendisine çağırdığınız herhangi bir şeyi, ...açar" buyurmuştur. Yani, "Allah, kendisi sebebiyle dua etmiş olduğunuz o zararı giderir ve böylece sizler, O'na şirk koştuğunuzu unutursunuz" demektir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) İbn Abbas: "Bu, "Onların bir fayda ve zarar veremeyeceğini bildiğiniz için putları terkeder, onlara dua etmezsiniz" anlamındadır" demiştir.
b) Zeccâc, mananın, "siz onlara dua etmeme konusunda onları adeta unutmuş gibisiniz.." şeklinde olmasının caiz olduğunu söylemiştir ki, bu aynı zamanda Hasan el-Basrî'nin görüşüdür. Çünkü Hasan el-Basrî, bu ifadeye, "Onlar, unutan kimsenin yüz çevirmesi gibi, o putlardan yüz çevirirler..." manasını vermiştir. Bunun benzeri olan bir ayet de, "Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, onlar, bunları güzel bir hava ile akar gibi götürdükleri, (yolcular da) bununla sevindikleri zaman ona şiddetli bir fırtına gelip çatar. Her yerden kendilerine dalgalar hücum eder. Sanırlar ki, onlar çepeçevre kuşatılmışlardır!.. (İşte) onlar, Allah'ın dininde halis ve samimi kimseler olarak Ona dua ederler " (Yunus. 22) ayetidir. Onlar o durumda putlarını hiç anmazlar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümle şunu açıklar: Onların dualarının kabulü, genel bir kural sonucu değil, fakat gizli hikmetleri olan Allah'ın (c.c) iradesine bağlıdır. Allah Teâlâ bu gizli hikmetler ilmini Kendisine tahsis etmiştir. Onun için, dünyevî ve uhrevî azapların kaldırılmasına ilişkin dualardan kimilerini kabul eder, kimilerini de etmez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet, Allah'ın, isterse bazan duaya icabet ettiğini, bazan da icabet etmediğini gösterir.. Zira Cenab-ı Hak, "O da, kendisine çağırdığınız herhangi bir şeyi, dilerse giderir..." buyurmuştur. Bir kimse şöyle diyebilir: "Allah'ın "Bana dua edin, size icabet edeyim.." şeklindeki buyruğu, İcabetin (duanın) kabulüne dair kat'iyyet ifade eder.. Binaenaleyh, bu iki ayet nasıl uzlaştırılabilir?" Cevap: Biz şöyle deriz: Cenab-ı Hak, ya bizim alimlerimizin de görüşü olduğu üzere, sırf meşietinden dolayı; veyahut da Mutezile'nin görüşü olduğu üzere, kulun maslahatını gözetmesi bakımından, duaya bazan kâfi olarak icabet eder, bazan da kâfi olarak icabet etmez.. Bu iki durum da mevcut olunca, şüphesiz ki bu iki ayet, bu iki manaya göre varid olmuştur.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
Atıf yoluyla birbiriyle bağlı bu iki cümle arasına "azabın kaldırılması” cümlesinin girmesi, buna son derece önem verildiğini ortaya koymak ve onun özellikle duaya terettüp ettiğini bildirmek içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)