En'âm Sûresi 75. Ayet

وَكَذٰلِكَ نُر۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِن۪ينَ  ٧٥

İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَذَٰلِكَ ve böylece
2 نُرِي biz gösteriyorduk ر ا ي
3 إِبْرَاهِيمَ İbrahim’e
4 مَلَكُوتَ melekutunu م ل ك
5 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
6 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
7 وَلِيَكُونَ olsun diye ك و ن
8 مِنَ -dan
9 الْمُوقِنِينَ inananlar- ي ق ن
 

Melekût aslında milk gibi masdar olup dilcilere göre sonundaki “ût” eki kelimeye mübalağa anlamı kazandırmaktadır. Buna göre melekût, “tam olarak sahip ve mâlik olmak” demektir. Nitekim Zemahşerî, bu anlamını dikkate alarak kelimeyi “rubûbiyyet ve ulûhiyyet” şeklinde tefsir etmiştir (II, 24). Melekût, “mülk”le eş anlamlı olarak “Allah’ın hükümranlık ve yönetimi” şeklinde de açıklanmıştır. İbn Âşûr, her iki halde de kelimenin mecazi olarak geçtiğini ve buradaki hakiki anlamının “memlûk” (sahip ve mâlik olunan şeyler) olduğunu ifade eder (VII, 316). 83. âyeti dikkate alarak “hüccet” anlamı taşıdığını da düşünmek mümkündür. Biz, bu anlamı da dikkate alarak ilgili kısmı “İbrâhim’e göklerin ve yerin melekûtunu görüp kavrama imkânı veriyorduk” şeklinde çevirdik. Nitekim Zemahşerî de bu kısmı, “Onun düşünce yeteneğini güçlendiriyorduk, istidlâl yöntemine ulaştırıyorduk” şeklinde açıklamıştır (II, 24). Bu açıklamalara göre âyet şu mânaya gelmektedir: Putlara tapan kavminin ve babasının dalâlette olduğunu gören, bu yüzden babasını ikaz eden İbrâhim’e biz, göklerde ve yerde mülkiyet ve tasarrufumuz altında bulunan şeylerin mahiyetlerini, hakikatlerini açık seçik gösterdik; bunların bizden başka yaratıcısı ve yöneticisi olmadığı hususunda onu bilgilendirdik ve bütün bunları, kuşku götürmez kesinlikte bir imana ulaşsın diye yaptık.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 430

 

وَكَذٰلِكَ نُر۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِن۪ينَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ  ile mukadder müstenefeye matuftur. Takdiri, أريناه ضلال قومه وأبيه ونريه ملكوت السموات  (Biz kavminin ve babasının delalette olduğunu gösterdik ve ona semavatin melekûtünü gösteriyoruz.) şeklindedir.

كَ  harf-i cerdir. Veya  مثل  “gibi”  anlamındadır. Bu ibare, amili  نُر۪ٓي  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, ولذلك الإنكار نري إبراهيم ملكوت (Bu inkâr sebebiyle İbrahim’e melekûtu gösterdik.) şeklindedir.

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

نُر۪ٓي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. نُر۪ٓي  bilmek anlamında kalp fiilidir. اِبْرٰه۪يمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.Gayri munsariftir. 

مَلَكُوتَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. 

لِ  harfi,  يَكُونَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  نُر۪ٓي  fiiline mütealliktir.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

يَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. يَكُونَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنَ الْمُوقِن۪ينَ  car mecruru  يَكُونَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُر۪ٓي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رأي ’dir. 

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْمُوقِن۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَكَذٰلِكَ نُر۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِن۪ينَ

 

Ayet, mukadder müstenefeye matuftur. Takdiri, أريناه ضلال قومه وأبيه (Biz ona kavminin ve babasının hatasını gösterdik.) şeklindedir.

كَذٰلِكَ , amili  نُر۪ٓي  olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. 

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

نُر۪ٓي  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Semavat yeryüzünü, gökyüzünü ve ikisi arasında olanları kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

نُر۪ٓي  fiili, ifal babındadır, göstermek manasındadır. Meçhul fiil değildir.

İbrahim (a.s) Güney Irak’ta, Ur şehrinde MÖ. 2100 yıllarında yaşamıştır. Kavmi putlara ve güneşe, aya, yıldızlara taparmış.

مَلَكُوتَ  kelimesi masdardır. Sondaki و  ve  تَ  harfleri, mübalağa anlamı katar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

مَلَكُوتَ  Yaratılış manasında tefsir edilmiştir. Allah Teâlâ İbrahim’e (a.s) göklerin ve yerin yaratılışını göstermiştir. Veya otoritesini yani burada nasıl söz sahibi olduğunu, nasıl yönettiğini göstermiştir.

مَلَكُوتَ , mecaz-ı mürsel vardır. Masdar söylenip ism-i mef’ûl kastedilmiştir. (Zikri masdar irade-i ism-i mef’ûl). مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ ‘daki izafet  في  manasınadır. Allah’ın mülkü demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Geçmişteki bir olay gözümüzün önünde canlandırma için muzari fiille ifade edilmiştir.

Burada görme; mecaz olarak marifet ve basiret nazarı için kullanılmıştır.

وَكَذٰلِكَ  işaret ismi, işaret edilen hususun derecesinin yüksekliğini, faziletteki  mertebesini bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sebep bildiren harf-i cer lam-ı ta’lilin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِن۪ينَ  cümlesi,

Masdar tevilinde takdiri olan  ليستدلّ (Çıkarım yapması için) mahzuf masdara atfedilmiştir. نُر۪ٓي  fiiline müteallik olan masdar-ı müevvel,  كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الْمُوقِن۪ينَ  car mecruru  يَكُونَ  ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

لْمُوقِن۪ين , şüphe kabul etmeyen bir ilimle bilen demektir. الإيقانُ  ise Allah’ın ve sıfatlarının marifeti demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayette istenen bir konuda kelamcıların usulünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî sanatı vardır.

İşte böyle bir tarif ve gösterme ile İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu yani evrenin gerçek Rabbinin, yegâne ilâhının kim olduğunu tarif edip gösteriyor, onu rubûbiyet ve ulûhiyeti tanımaya muvaffak kılıyor ve kalbine açtığımız şeyle onu doğruya yönlendiriyorduk. Böylece biz onun bakışını düzelttik ve ona istidlal/delil çıkartma yolunu gösterdik. Bunu da yakînen inananlardan olsun diye yaptık. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

İnsan ne zaman, Allah'ın mahlukatının mertebelerini çokça düşünür ve tefekkür ederse onun marifet ve tevhid nurunun aydınlığı da o nispette parlak olur. Fakat âlemin güneşi ile ilim güneşi arasında şu fark vardır: Âlemin güneşinin yükselmesinde ve ışığının fazlalaşmasında, daha ileriye geçemeyeceği belli bir sınırı vardır. Ama marifet, akıl ve tevhid güneşinin yükselmesinin bir nihayeti ve ışığının artmasının bir sonu yoktur. İşte bundan dolayı Cenab-ı Allah’ın “Böylece biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu da gösterdik.” buyruğu delil ve beyyinelerin mertebelerine; “Kesin ilme erenlerden olması için…” ifadesi de tecelli nurları ile marifet ve tevhid güneşinin aydınlıklarının derecelerine bir işaret olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)