وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ١١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 2 | يُعَجِّلُ | acele verseydi |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 5 | الشَّرَّ | kötülüğü |
|
| 6 | اسْتِعْجَالَهُمْ | acele istemeleri gibi |
|
| 7 | بِالْخَيْرِ | iyiliği |
|
| 8 | لَقُضِيَ | hemen bitmiş olurdu |
|
| 9 | إِلَيْهِمْ | onların |
|
| 10 | أَجَلُهُمْ | süreleri |
|
| 11 | فَنَذَرُ | böyle bırakırız |
|
| 12 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 13 | لَا |
|
|
| 14 | يَرْجُونَ | ummayanları |
|
| 15 | لِقَاءَنَا | bize kavuşmayı |
|
| 16 | فِي |
|
|
| 17 | طُغْيَانِهِمْ | taşkınlıkları içinde |
|
| 18 | يَعْمَهُونَ | bocalar bir halde |
|
Bu iki âyet bize insanı tanıtmakta; onun tabiatı, eğilim ve zaafları konusunda önemli bilgiler vermekte, fıtratında din duygusu da bulunduğu halde bunu körelten ve yaratıcıyı inkâr yoluna sapanlara Allah’ın nasıl muamele ettiğini açıklamaktadır. Bütün peygamberlere ve müminlere karşı inkârcıların tipik bir tepkisi, “Dedikleriniz doğruysa Allah bizi hemen cezalandırsın” cümlesiyle ifade edilebilir. Halbuki Allah’ın irade ve kararı, bu dünyada kendisine inansın inanmasın bütün insanlara maddî nimetlerini belirli bir davranışa bağlı olarak değil, kendi dilediği biçimde hemen vermek, inkâr ve isyan edenlerin cezasını ise âhirete ertelemektir. Böyle yapmasa da inkârcılara bu dünyada nimetlerini verdiği gibi hak ettikleri ve hemen uygulanmasını istedikleri cezalarını da ertelemeden hemen verseydi ilk günahlarından itibaren hem onların hem de imtihan dünyasının sonu gelirdi; çünkü sonuçları açıklandıktan sonra imtihanın anlamı kalmaz.
İnkârcıların bir başka davranışı da sıkıştıkları zaman Allah’ı hatırlamaları, O’na sığınmaları, üstesinden gelemedikleri ağır yük ve musibetleri kaldırması için şuurlarının derinliklerinden veya açıkça Allah’a yakarmaları, sıkıntı geçer geçmez tekrar inkârcılıklarına dönmeleridir. Ama marifet, makbul olan iman ve kulluk, iyi ve kötü, zararlı ve faydalı, geniş ve dar, acı ve tatlı her durumda Allah’ı hatırlamak, ibadet, dua, tövbe, hamd, şükür gibi davranışlarla O’na yönelmektir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 88
Riyazus Salihin, 1500 Nolu Hadis
Câbir radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kendinize beddua etmeyiniz; çocuklarınıza beddua etmeyiniz; mallarınıza da beddua etmeyiniz. Dileklerin kabul edildiği zamana denk gelir de Allah bedduanızı kabul ediverir.”
(Müslim, Zühd 74. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 27 )
وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ
وَ istînâfiyyedir. لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. يُعَجِّلُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لِلنَّاسِ car mecruru يُعَجِّلُ fiiline mütealliktir. الشَّرَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اسْتِعْجَالَهُمْ mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Muzâf hazf edilmiştir. Takdiri, تعجيلا مثل استعجالهم بالخير şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْخَيْرِ car mecruru اسْتِعْجَالَهُمْ ’e mütealliktir.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
قُضِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. اِلَيْهِمْ car mecruru قُضِيَ fiiline mütealliktir. اَجَلُهُمْ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُعَجِّلُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عجل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَذَرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَرْجُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِقَٓاءَنَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ف۪ي طُغْيَانِهِمْ car mecruru يَعْمَهُونَ۟ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَعْمَهُونَ۟ cümlesi, نَذَرُ fiilinin mef’ûlünden hal olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَهُونَ۟ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Bu cümle, Yunus Suresi 7. ayetteki إنَّ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنا cümlesine matuftur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Şart uslubundaki terkipte يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ cümlesi şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Müsnedin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması onun yüceliğine dikkat çekmek, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِلنَّاسِ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan الشَّرَّ ‘ya takdim edilmiştir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اسْتِعْجَالَهُمْ mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib ve masdarın sıfatı konumundaki mahzuf muzaf için, muzâfun ileyhtir. Takdiri تعجيلا مثل استعجالهم (Onlarınki kadar aceleci) şeklindedir.
بِالْخَيْرِ car-mecruru اسْتِعْجَالَهُمْ ‘a mütealliktir.
الْخَيْرِ - الشَّرَّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ cümlesinde mücmel ve müekked teşbih vardır. Şer ve hayr kelimeleri arasında da tıbâk sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
لَ karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur اِلَيْهِمْ , siyaktaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قُضِيَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kur'ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
يُعَجِّلُ - اسْتِعْجَالَهُمْ - اَجَلُهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Atıf harfinin bu ayetin başında gelmesi, belâgat ilmine göre ifadenin önceki ayete olan atfındaki hususiyeti ve önceki ifadeyle olan irtibatındaki güçlülüğü ifade eder. İşte bu şekilde ayetin, ayet grubu içerisindeki konumunun uygunluğu belirtilmiş olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müfessir dil ve belâgat kurallarını işleterek ayetin ilk bölümünün aslında şu içerikte olduğunu belirtir: “Allah, iyiliği çabucak istediklerinde -istedikleri iyiliği hemen vermesi- gibi kötülüğü de insanlara süratle vermiş olsaydı.” Aslında ayetin beklenen yapısı şöyledir: لََوْ يُعَجِّلُ اللّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ تعجيله لهم الخي Müfessir ayette her iki kullanımda da تعجيل fiilinin kullanımı beklenirken yaşanan bab değişikliğini göstermektedir. Bu farklılık ise hayır dileklerini kabulde Allah’ın kullarını bekletmediğini hissettirir. (İsmail Bayer, Keşşaf Tefsirinde Belagat Uygulamaları)
Ayetin lafzında şöyle bir ihtilaf bulunmaktadır: Cenab-ı Hakk, تَعْجِيل fiiline nasıl اِسْتَعْجَلَ fiiliyle mukabele etmiştir? O'nun, تَعْجِيل fiiline تَعْجِيل, bir diğer fiil olan اِسْتَعْجَلَ fiiline de اِسْتَعْجَلَ ile mukabele etmesi gerekmez miydi? Keşşâf sahibi şöyle cevap vermektedir: “Bu ifadenin aslı, ‘Şayet Allah Teâlâ, hayrı insanlara hızlandırdığı gibi (ta'cîl), şerri de hızlandırsaydı (...)’ şeklindedir. Fakat Cenab-ı Hakk'ın onlara hemen icabet ettiğini, isteklerini hemen yerine getirdiğini üstü kapalı bir şekilde anlatmak için burada isti'câl, ta'cîl yerinde kullanılmıştır. Böylece onların hayrı istemeleri, (isti'câlleri) onlar için âdeta bir ta'cil (arzularının yerine getirilmesi) olarak ifade edilmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Acelecilik insanın mizacında vardır. İnsan daima hayırda acele eder, zira hayrı sevmektedir. Öfke anında, ahmaklık yaptığı ve canı sıkıldığı zaman da şerde acele eder. Allah insanların hayrı acele olarak istedikleri gibi şerri istemeleri durumunda da dualarını kabul etmekte hızlı ve acele davransaydı (istediklerini hemen verseydi) hepsi öldürülüp helak edilirlerdi. Fakat Allah lütfuyla mühlet vermektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
Cümle, takdiri …لو يعجّل اللَّه الشرّ للناس لأهلكهم، لكننا نمهلهم (Allah insanların şerri konusunda acele etseydi onları helak ederdi, ancak Biz onlara mühlet veriyoruz) olan mukadder istinafa فَ ile atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. نَذَرُ fiilinin mef’ûl konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Önceki cümledeki Allah lafzından, cevap cümlesinde azamet zamirine iltifat edilmiştir.
Mef’ûlün ism-i mevsûlle gelmesi sonraki habere dikkat çekmek yanında bu kişilere tahkir ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf لِقَٓاءَنَا izafetinde azamet zamirine muzâf olan لِقَٓاءَ şan ve şeref kazanmıştır.
لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Bizimle karşılaşmayı ummuyorlar.] ifadesinde Allah Teâlâ, onların ahirete inanmadığını ve hesaba çekilerek cezalandırılacakları manasını idmâc etmiştir. Cümle, amellerinin karşılığının verilmesi konusunda tehdittir. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ cümlesi نَذَرُ fiilinin mef’ûlunden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümlesi muzari fiil olduğu zaman başında و bulunmaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. ف۪ي طُغْيَانِهِمْ car-mecruru konudaki önemine binaen, amili olan يَعْمَهُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
ف۪ي طُغْيَانِهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla طُغْيَانِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü طُغْيَانِ hakiki manada zarfiyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Bu istiareyle, içinde bulundukları durumun şiddetli kötülüğü, tuğyanın, onları kapalı bir mekan gibi tamamen kuşattığı ifade edilerek vurgulanmıştır.
طُغْيَانِهِمْ izafeti, hem muzâfı hem de muzâfun ileyhi tahkir içindir.
طُغْيَانِهِمْ - يَعْمَهُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.