وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | ve ne zaman ki |
|
| 2 | مَسَّ | dokunduğunda |
|
| 3 | الْإِنْسَانَ | insana |
|
| 4 | الضُّرُّ | bir darlık |
|
| 5 | دَعَانَا | bize dua eder |
|
| 6 | لِجَنْبِهِ | yan yatarken |
|
| 7 | أَوْ | veya |
|
| 8 | قَاعِدًا | otururken |
|
| 9 | أَوْ | yahut |
|
| 10 | قَائِمًا | ayakta |
|
| 11 | فَلَمَّا | ancak |
|
| 12 | كَشَفْنَا | giderdiğimizde |
|
| 13 | عَنْهُ | ondan |
|
| 14 | ضُرَّهُ | darlığını |
|
| 15 | مَرَّ | hareket eder |
|
| 16 | كَأَنْ | gibi |
|
| 17 | لَمْ |
|
|
| 18 | يَدْعُنَا | bize dua etmemiş |
|
| 19 | إِلَىٰ |
|
|
| 20 | ضُرٍّ | darlıktan dolayı |
|
| 21 | مَسَّهُ | kendisine dokunmuş olan |
|
| 22 | كَذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 23 | زُيِّنَ | süslü gösterilmiştir |
|
| 24 | لِلْمُسْرِفِينَ | aşırıya gidenlere |
|
| 25 | مَا | şeyler |
|
| 26 | كَانُوا | oldukları |
|
| 27 | يَعْمَلُونَ | yapıyor(lar) |
|
Bu iki âyet bize insanı tanıtmakta; onun tabiatı, eğilim ve zaafları konusunda önemli bilgiler vermekte, fıtratında din duygusu da bulunduğu halde bunu körelten ve yaratıcıyı inkâr yoluna sapanlara Allah’ın nasıl muamele ettiğini açıklamaktadır. Bütün peygamberlere ve müminlere karşı inkârcıların tipik bir tepkisi, “Dedikleriniz doğruysa Allah bizi hemen cezalandırsın” cümlesiyle ifade edilebilir. Halbuki Allah’ın irade ve kararı, bu dünyada kendisine inansın inanmasın bütün insanlara maddî nimetlerini belirli bir davranışa bağlı olarak değil, kendi dilediği biçimde hemen vermek, inkâr ve isyan edenlerin cezasını ise âhirete ertelemektir. Böyle yapmasa da inkârcılara bu dünyada nimetlerini verdiği gibi hak ettikleri ve hemen uygulanmasını istedikleri cezalarını da ertelemeden hemen verseydi ilk günahlarından itibaren hem onların hem de imtihan dünyasının sonu gelirdi; çünkü sonuçları açıklandıktan sonra imtihanın anlamı kalmaz.
İnkârcıların bir başka davranışı da sıkıştıkları zaman Allah’ı hatırlamaları, O’na sığınmaları, üstesinden gelemedikleri ağır yük ve musibetleri kaldırması için şuurlarının derinliklerinden veya açıkça Allah’a yakarmaları, sıkıntı geçer geçmez tekrar inkârcılıklarına dönmeleridir. Ama marifet, makbul olan iman ve kulluk, iyi ve kötü, zararlı ve faydalı, geniş ve dar, acı ve tatlı her durumda Allah’ı hatırlamak, ibadet, dua, tövbe, hamd, şükür gibi davranışlarla O’na yönelmektir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 88
جنب Cenebe : جَنْبٌ kelimesinin aslı bir organdır (yan/böğür) ve çoğulu جُنُوبٌ şeklinde gelir. جَنْبٌ yön olarak yan taraf şeklinde istiare edilmiştir. Nisa 4/36 ayeti kerimesinde جَنْبٌ yan komşu anlamında gelmiştir. جَنَبَ ve أجْنَبَ fiilleri uzaklaştırdı ve kenara koydu demektir. İftial babındaki إجْتَنَبَ ise terk etmek demek olan تَرَكَ fiilinden daha beliğdir. Cünüplüğün bu kökle ifade edilmesinin nedeni bu durumun fıkhi olarak namazdan uzak durmaya sebep olmasıdır. Son olarak جَنْبٌ mastarından türetilen fiil iki şekilde kullanılır: Birisi bir şeyin yanından ayrılarak, uzaklaşarak gitmek; diğeri bir şeye doğru gitmektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 33 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cünüp, cenub, cânip, cenâbet, ecnebî, içtinab ve Cenâb’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
كشف Keşefe : كَشَفَ fiili yüzden veya başka yerinden kendini örten örtüyü/elbiseyi kaldırmaktır. Aynı anlamda كَشَفَ غَمُّهُ tabiri Allah onun gamını, kederini giderdi şeklinde kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 20 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri keşif, kâşif, keşşaf, istikşaf ve inkişaftır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. مَسَّ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَسَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْاِنْسَانَ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الضُّرُّ fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ ’dir.
دَعَانَا elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. لِجَنْبِه۪ٓ car mecruru دَعَانَا ’daki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. قَاعِداً اَوْ قَٓائِماً kelimeleri atıf harfi اَوْ ile mahzuf hale matuftur.
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا)’dan sonraki şart cümlesinin fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir:
a. (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b. (إِذَا)’nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف)’nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır.
c. Sükun üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِ harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep, عَلَى harf-i cerinin yerine gibi manalar kazandırabilir. Ayette عَلَى harf-i cerinin yerine kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَاعِداً kelimesi sülâsî mücerredi قعد olan fiilin ism-i failidir.
قَٓائِماً kelimesi sülâsî mücerredi قوم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. كَشَفْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَشَفْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُ car mecruru كَشَفْنَا fiiline mütealliktir. ضُرَّهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا ’dır.
مَرَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا cümlesi, مَرَّ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.
كَاَنْ harfi كَاَنَّ ‘den muhaffefedir. İsmi mahzuftur. Takdiri, كأنّه şeklindedir. لَمْ يَدْعُنَٓا cümlesi, كَاَنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَدْعُنَٓا illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى ضُرٍّ car mecruru يَدْعُنَٓا fiiline mütealliktir. مَسَّهُ cümlesi, ضُرٍّ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
مَسَّهُ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.
b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.
c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir.
d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hafifletilmiş olan كَأَنْ aynı كَأَنَّ gibi isim cümlesinin başına gelir.
İsmi mahzuf şan zamiri, haberi de isim veya fiil cümlesi olur. Eğer müsbet (olumlu) fiille başlayan fiil cümlesi olursa başına قَدْ , menfi (olumsuz) cümle olursa لَمْ gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
كَ harf-i cerdir. مثل (gibi) demektir. Bu ibare, amili زُيِّنَ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, تزيينًا مثلَ ذلك زُيِّن للمسرفين (müsrifler için süslendiği gibi süsleyerek) şeklindedir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
زُيِّنَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لِلْمُسْرِف۪ينَ car mecruru زُيِّنَ fiiline mütealliktir. مَا ve masdar-ı müevvel naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
زُيِّنَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زين ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُسْرِف۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ
وَ atıftır. اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan الْاِنْسَانَ , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için fail olan الضُّرُّ ‘ya takdim edilmiştir.
مسّ fiilinin الضُّرُّ ‘ya nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili zarara ve rahatlığa isnad edilmiş, böylece cansız olan şeyler canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Zararın dokunması ibaresi sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Birbirine اَوْ atıf harfiyle atfedilen hal konumundaki قَاعِداً ve قَٓائِماًۚ , kelimeleri لِجَنْبِه۪ٓ car-mecrurunun müteallakı olan mahzuf hale mütealliktir.
Tezayüf nedeniyle atfedilen bu kelimeler arasında murââti nazîr sanatı vardır. Bu üç konum bütün hallerden kineyedir.
İnsana dokunan sıkıntının yatarken, otururken ve ayaktayken şeklinde üç çeşidi zikredilmiştir. Bu üslup taksim sanatıdır. Yatarken bile dua etmesi, o sıkıntının aklından bir an bile çıkmadığını gösterir.
لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ şeklindeki haller sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.
قَاعِداً - قَٓائِماًۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لِجَنْبِه۪ٓ car mecruru دَعَانَا ’daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müfessirlerden bazıları, الإنْسانِ kelimesinde elif lamın ahd için olduğunu söylemiştir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
أوْ قاعِدًا أوْ قائِمًا dua edilen haller hakkında yapılan genelleme ve tamamlama içindir. Çünkü ayette görülen ıtnâb sanatı, işte bu dua pozisyonlarının çokluğunu temsil içindir. Yani (o kişi) bize bulunduğu her pozisyon ve durumda dua etti, hiçbir şey onu bize yalvarmaktan, dua etmekten alıkoymadı demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ
فَ atıf harfidir. Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
كَشَفْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ ifadesinde istiare sanatı vardır. Ortaya koyma, açığa çıkarma, manalarındaki كَشَفْ fiili ayette, üzerlerinde onları bir örtü gibi kaplayan zararı giderme manasında müstear olmuştur. Durumu mübalağa için gelen bu ifadede tecessüm sanatı da vardır.
Keşf; üzerinde bir örtü olan şeyi ortaya çıkarmaktır. Mutlak yani kayıtsız olarak herhangi bir şeyi izale etmek manasında kullanılması yaygındır. Itlak alakasıyla mecaz-ı mürsel olarak veya izale edilen bir şeyi örtülü bir şeyin açılmasına benzeterek istiare olarak da kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَلَمّا كَشَفْنا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ cümlesi, tefri’ ile ondan önceki kısımdan ayrıştırılmıştır. Çünkü bu tefri’den maksat, tefri’edilen ilk durumun, onu takip eden sonraki durum olmasa da övülen, methedilen bir durum olduğunu/olacağını ortaya koymaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tekid ve teşbih ifade eden كانّ ‘den muhaffefe كَاَنْ ‘in dahil olduğu كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُ cümlesi, masdar teviliyle مَرَّ fiiline mütealliktir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَاَنْ ’nin ismi, mahzuftur.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan fiil لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ cümlesi, كَاَنْ ’in haberidir. Haberin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كانَّ , çoğunlukla müşâbehet için kullanılır. Bu ayette olduğu gibi bu harfi müşebbeh ve müşebbehün bih takip eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
يَدْعُنَٓا fiiline müteallik اِلٰى ضُرٍّ car-mecruru takdiri إلى دفع ضرّ (Zararı uzaklaştırmak için) olan mahzuf kelime için muzafun ileyhtir.
ضُرٍّ ’deki nekrelik, muayyen olmayan nev ve umum ifade eder.
لَمَّا - اِذَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَسَّهُ cümlesi, ضُرٍّ için sıfattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
دَعَانَا - يَدْعُنَٓا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ضُرٍّ - مَسَّ - اَوْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Tebei istiare yoluyla zarar, aniden ortaya çıkan düşmana benzetilmiştir. Aniden çıkan düşman için onu aniden ortaya çıkaran ve def edecek zata dua edilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ilâhî kelam, o sıfatı taşıyan bazı fertleri itibariyle cinsi (bütün insanları) o sıfatla vasıflandırmak kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Nasıl ki bir kimse nimet elde ettiğinde o nimeti verenle değil de nimetle meşgul oluyorsa, bela ve sıkıntı esnasında da o belaya düçar kılanla değil bela ile meşgul olur. Bu gibi kimseler de devamlı olarak bir bela içindedirler. Bela esnasında, onun bir bela içinde bulunduğunda bir şüphe yoktur. Ama nimetlerin elde edilmesi sırasında onun, o nimetlerin yok olmasına dair duyduğu endişeler bela çeşitlerinin en kuvvetlisi olur. Böylece her ne zaman nimet daha mükemmel, daha leziz, daha güçlü ve daha üstün olursa onun kaybedilme korkusu da eziyet cihetinden o nispette şiddetli; ürküntü verme cihetinden de o nispette güçlü olur. Nimet verenle, belaya müptela kılan aynı olunca o kimsenin bakışları devamlı olarak aynı gayeye, aynı matluba yönelik olur. Halbuki onun matlubu da değişmekten münezzeh ve berî olur. Kim böyle olursa bela ve nimet geldiği zamanlarda mutluluklar deryasına dalmış ve nihai mükemmelliklere ulaşmış olur. Bu tür beyanlar, sahili olmayan bir ummandır. Ona ulaşmak isteyen kimse, haber dinleyenlerden değil, bizzat görüp vasıl olanlardan olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Nazm adlı eserin sahibi şöyle demektedir: “Cenab-ı Hakk'ın, وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ifadesindeki اِذَا gelecek manasını ifade için konulmuş bir edattır. Daha sonra Cenab-ı Hakk, فَلَمَّا كَشَفْنَا ‘Açıp giderdik mi…’ buyurmuştur ki bu ifade mazi ifadesidir. Binaenaleyh, ayetin bu nazmı, ayetin manasının geçmişte böyle olduğuna, gelecekte de aynı şekilde olacağına delalet eder. O halde ayette istikbal ifade eden fiiller istikbal manasına; mazi fiili de mazi manasına delalet eder.” Ben derim ki aklî delil de bu manaya uygun olup bunu destekler. Çünkü insan, zayıf, aciz ve sabrı az olarak yaratılmıştır. Yine insan gururlu, şımarık, unutkan, inatçı ve asi olarak yaratılmıştır. Binaenaleyh onun başına bir bela geldiğinde acziyeti ve zayıflığı onu çokça dua etmeye, yalvarıp yakarmaya, huşû, hudû ve boyun eğme vasfını açığa çıkarmaya sevk eder. Başındaki sıkıntı yok olup rahata kavuştuğu zaman kendisine unutkanlık hakim olur da böylece Allah'ın kendisine olan lütfunu unutur, haddi aşma, azgınlık ve taşkınlık, küfür ve açıktan inkâr içine düşer. İşte bütün bu durumlar, onun tabiatının ve karakterinin bir neticesi ve yaratılışının ayrılmaz bir vasfıdır. Netice olarak diyebiliriz ki bu zavallılar mazeretleri olmadıkları halde mazurdurlar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَذٰلِكَ , amili زُيِّنَ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri, تزيينًا مثلَ ذلك زُيِّن للمسرفين عملُهم (Müsrifler için süslendiği gibi süsleyerek…) şeklindedir.
Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِلْمُسْرِف۪ينَ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.
زُيِّنَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kur'ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
زُيِّنَ fiilinin naib-i faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كان ’nin haberi olan يَعْمَلُونَ , hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haberin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede ameller allanıp pullanarak hoş gösterilen, bir mala benzetilmiştir. Çünkü süsleme gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, kötü amellerin, sonuçları düşünülmeden işlendiğini bildirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
كَاَنْ - كَانُو kelimeleri arasında cinas-ı nakıs vardır.
Cümlede zamir makamında bahsi geçenlerin مُسْرِف۪ينَ şeklinde zahir olarak zikredilmesi, ayette anlatılan şekilde davrananların küfürde ileri gidenler olduğuna dikkat çekmek ve onların durumlarındaki kötülüğünü mübalağa için yapılmış iltifat ve itnâb sanatıdır.
Ayetin bu son cümlesi, öncesini tekid için gelmiş tezyîl cümlesi olarak ıtnâb sanatıdır.
كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, daha önce gelen cümleyi ve diğerlerini kapsayan tezyîl cümlesidir. Yani “İşte şeytanî tezyin böyle bir tezyindir ki onlara zikredilen misaldeki gibi geçmiş zamanlarında yaptıkları amelleri ve onun gibi nice yanılgılarını (sapkınlıklarını) güzel göstermiştir.” manasındadır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsraf; övgüye değer olmayan bir şeyde aşırıya ve çok fazlaya kaçmaktır. O halde burada müsriften maksat kâfirlerdir. المُسْرِفِينَ lafzının seçilmesi küfürlerindeki mübalağaya delalet etmek içindir. Ve المُسْرِفِينَ kelimesindeki tarif onlar hakkında konuşanları ve başkalarını da kapsaması için istiğraktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
O kötü sıfatları taşıyanlar müsrif olarak tavsif edilmiştir. Çünkü Allah, insanın malik olduğu bütün kuvvetleri ve duyguları, yerinde harcamak ve salih amel işlemek yolunda kullanmak için bahsetmiştir. Onlar ise bu sermayelerini gereksiz yerlere harcamış, sermayelerini açıkça israf ederek tüketmişlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada yaptıkları davranışların كانُوا lafzıyla ifade edilmesi, fiillerin geçmiş zamanda vuku bulduğuna delalet eder. İşte bu yüzden şart cümlesinde de cevap cümlesinde de, bunlara atfedilen cümlelerde de hep mazi fiiller getirilmiştir. Çünkü geçmiş zamanda var olan bu durumları tescilli olduğundan, gelecekte aynı durumla karşılaşıldığında içlerinden kimilerinin bu ayetten ibret/ders alarak bu hataya tekrar düşmemesi veya hakikati fark etmesi umulur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)