وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ ١٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | ve andolsun |
|
| 2 | أَهْلَكْنَا | helak ettik |
|
| 3 | الْقُرُونَ | nice nesilleri |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | قَبْلِكُمْ | sizden önce |
|
| 6 | لَمَّا |
|
|
| 7 | ظَلَمُوا | haksızlık ettiklerinden |
|
| 8 | وَجَاءَتْهُمْ | kendilerine geldiği halde |
|
| 9 | رُسُلُهُمْ | peygamberleri |
|
| 10 | بِالْبَيِّنَاتِ | apaçık delillerle |
|
| 11 | وَمَا |
|
|
| 12 | كَانُوا |
|
|
| 13 | لِيُؤْمِنُوا | ve iman etmeyecekleri için |
|
| 14 | كَذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 15 | نَجْزِي | cezalandırırız |
|
| 16 | الْقَوْمَ | topluluğunu |
|
| 17 | الْمُجْرِمِينَ | suçlular |
|
İnsanın yaratılış amacı doğrultusunda geçen tarihi özetleniyor: Arka arkaya nesiller, peygamberlerin çağrılarına muhatap olan ümmetler gelip geçiyor, inkâr ve isyan yolunu seçenler helâk edilip tarih sahnesinden çekiliyor, yerlerine başkaları geliyor. Şimdi de son peygamberin ümmeti aynı imtihana tâbi tutuluyor. Çağrıya uyanlar icâbet ümmeti, çeşitli bahanelerle çağrıya karşı direnenlerse, “davet edilmiş ve edilmekte olanlar” mânasında davet ümmeti olarak nöbetlerini geçirmiş oluyorlar. İmtihanın iki temel konusu tevhid ve adalettir. Tevhid inancına sadık kalan ve adalete riayet edenler imtihanı kazanmış, kendilerine tahsis edilen yurdun, oradaki hayatın ve nimetlerin hakkını vermiş olacaklar; buna karşılık şirke ve zulme sapanlar ise kısmen dünyada, eksiksiz olarak da âhirette bunun cezasını çekeceklerdir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 90
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
اَهْلَكْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. الْقُرُونَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ قَبْلِكُمْ car mecruru اَهْلَكْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. ظَلَمُوا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ظَلَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, لمّا ظلموا أهلكناهم şeklindedir.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.
b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.
c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir.
d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
اَهْلَكْنَا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ
وَ haliyyedir. Cümle, قَدْ takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.
جَٓاءَتْهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamiri هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَيِّنَاتِ car mecruru جَٓاءَتْهُمْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يُؤْمِنُٓوا fiiline dahil olan لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, كَانُوا ’nun mahzuf haberine mütealliktir.
يُؤْمِنُٓوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُٓوا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ
كَ harf-i cerdir. مثل (gibi) demektir. Bu ibare, amili نَجْزِي olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
نَجْزِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْمُجْرِمِينَ kelimesi الْقَوْمَ ‘nin sıfatı olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُجْرِم۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Kasem üslubundaki terkipte لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
اَهْلَكْنَا fiilinin azamet zamirine isnadı, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Hitap, Mekke halkına yöneliktir. Tekidi ile beraber yeminle başlayan hitabın Mekke halkına çevrilmesi, tehdidi daha da ağırlaştırmak içindir.
Şart üslubunda gelen لَمَّا ظَلَمُوا terkibinde, cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı لَمَّا , şartiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan ظَلَمُوا şart cümlesi aynı zamanda لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
Şartın takdiri, أهلكناهم (Onları helak etmiştik.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Şartın cevabının hazfi, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.
Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
اَهْلَكْنَا fiili, yüz yıllar manasındaki الْقُرُونَ ‘ye isnad edilmiştir. Halbuki asıl isnad edilmesi gereken kelime o asırlarda yaşayan insanlardır. İnsanların yaşadığı asra, yani zamana isnadla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
القُرُونُ kelimesi قَرْنٍ ’ın çoğuludur ve aslında uzun zaman demektir. القُرُونُ ile murad edilen o zamanda yaşayan halktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْقُرُونَ [nesiller] ’den murad, Nuh kavmi, Ad kavmi gibi eski kavimlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
Burada vurgulanmak istenen gerçek şudur: O eski kavimler, peygamberleri kendilerine, doğruluklarına delalet eden, yalanlanması imkânsız apaçık deliller getirdikleri halde iman etmediler; peygamberleri yalanladılar, azgınlık ve dalalete devam ettiler; Biz de geciktirmeden onları helak ettik. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ve bu ayet, onların misallerinin ne olduğu konusunda bir tehdit ve bir öğüttür. Tehdit ve korkuyu vurgulamak için kasem lam-ı ve tahkik için gelen قَدِ ile cümleyi kuvvetlendirmiştir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Keşşâf sahibi şöyle demektedir: لَمَّا kelimesi اَهْلَكْنَا fiilinin zarfı; وَجَاءَتْهُمْ ifadesindeki وَ da haliyye vavıdır. Buna göre mana: “Peygamberleri onlara, kendilerinin sıdklarına dair delil ve şahitler getirdiği halde onlar yalanlayarak zulmetmişlerdi.” şeklinde olur. Peygamberlerinin getirdiği deliller ise onların mucizeleridir. Cenab-ı Hakk'ın, وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا [imana gelmedikleri için] ifadesinin, ظَلَمُوا [zulmettiler] ifadesine atıf olması caiz olduğu gibi bunun bir itiraziyye cümlesi olması da caizdir. لِيُؤْمِنُوا kelimesinin başındaki lam da olumsuzluğu tekid için gelmiştir. Bu, “Allah, onların küfürlerinde ısrar edeceklerini biliyordu.” demektir. İşte bu, Allah'ın onları sırf peygamberlerini tekzip etmelerinden dolayı helak ettiğine delalet eder. Binaenaleyh O, tıpkı bunun gibi her günahkârı cezalandırır. Bu ifade, Allah'ın Resulünü yalanlamalarından dolayı Mekkeliler için bir tehdittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ
Cümle, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin ظَلَمُوا cümlesine matuf olduğu da söylenmiştir.
جَٓاءَ fiili, mecazi olarak dine çağrı manasında kullanılır. Onun tebliği, beklemedikleri bir gelişe, başka bir yerden gelen birinin halkın yanına girmesine benzetilir. Kur’an’da yaygın bir kullanımdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Tevbe/128)
وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la ظَلَمُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُؤْمِنُوا cümlesi, masdar teviliyle كَان ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَا كَان ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
لِيُؤْمِنُوا - رُسُلُهُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ : Bir cümlede fail âkil cem’i müzekker-i gayr-i salim veya cem’i müennes-i gayr-i salim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve Müenneslik Uyumu)
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ [Resulleri kendilerine beyyineler (apaçık delil, mucize) getirdikleri halde] ifadesi, o kâfirlerin zulümde ne kadar aşırı gittiklerini ve büyüklük tasladıklarını gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ
İstînâfiyye veya itiraziyye olarak fasılla gelmiştir.
كَذٰلِكَ , amili نَجْزِي olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri; جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir.
Bu takdire göre müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَجْزِي fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
الْمُجْرِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Son cümlede zamir makamında bahsi geçenlerin الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ şeklinde zahir olarak zikredilmesi, Peygamberlere ve getirdikleri delillere küfretmelerinin günahkarlıkta uç nokta olduğuna dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.
الْمُجْرِم۪ينَ - ظَلَمُواۙ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin başındaki كذلك sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s.101)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki isti’mali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ [Günahkârlar toplumunu böyle cezalandırırız.] bütün günahkârları böyle cezalandırırız yahut sizi böyle cezalandırırız. Zamirin yerine zahir ismin gelmesi günahlarının kemâle erdiğini ve onların bu konuda tanınır olduklarını bildirmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
كَذَلِكَ نَجْزِي القَوْمَ المُجْرِمِينَ cümlesi tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
القَوْمَ المُجْرِمِينَ kelimesindeki tarif, istiğrak içindir. Böyle olunca geçmiş nesilleri ve muhatapları kapsar. Bu, onların başlarına gelenlerin kendi başlarına geleceğine dair Kureyş'e bir uyarıdır. Günahkârlıktan kastedilen ise en uç nokta olan şirktir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)