11 Aralık 2024
Yunus Sûresi 7-14 (208. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Yunus Sûresi 7. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَاطْمَاَنُّوا بِهَا وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَۙ  ٧


7-8. Ayetler Meal  :   
Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya; işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 لَا
4 يَرْجُونَ ummayan(lar) ر ج و
5 لِقَاءَنَا bize kavuşmayı ل ق ي
6 وَرَضُوا ve razı olan(lar) ر ض و
7 بِالْحَيَاةِ hayatına ح ي ي
8 الدُّنْيَا dünya د ن و
9 وَاطْمَأَنُّوا ve gönüllerini kaptıran(lar) ط مأ ن
10 بِهَا ona
11 وَالَّذِينَ ve olanlar
12 هُمْ onlar
13 عَنْ -den
14 ايَاتِنَا bizim ayetlerimiz- ا ي ي
15 غَافِلُونَ gafil(ler) غ ف ل

“Allah’a kavuşma ümidi taşımamak”tan maksat âhirete inanmamaktır. Âhirette bütün insanlar yaratanın huzuruna çıkacak ve O’na hesap vereceklerdir; bu mânada her insan Allah ile buluşacaktır. Bu benzersiz buluşma ve karşılaşma kimileri için ebedî saadetin ilk basamağı, kimileri için de pişmanlığın, perişanlığın, rezilliğin ve hak edilen cezanın ilk adımıdır. İnsan kendi bilgi vasıtalarıyla âhireti bilemez, âhiret inancı “gayba iman”la gerçekleşir. Öldükten sonra dirilmeye, ebedî âlemde mutlu veya mutsuz bir hayatın bulunduğuna inanmayanların; bu imana götüren sayısız delilleri, kanıtları, nişanları görmeyenlerin; imanın insana verdiği feraset, sezgi ve irfandan mahrum olanların önlerinde yalnızca bu dünya hayatı vardır; burada ebedî kalmak isterler. Bu mümkün olmayınca olabildiği kadar uzun yaşamaya ve dünyadan zevk almaya bakar, burada mutlu olmanın yollarını ararlar. İmandan yoksun oldukları için bunların ibadetleri de olmaz. Ayrıca çıkar gütmeyen bir iyilik ve ödev duygusunun ancak derin ve samimi bir dinî inançla oluşacağı dikkate alındığında bunların ahlâkı da eksik, kusurlu, samimiyetten uzak ve –değişik açılardan da olsa– çıkar hesabına göre olur. Böyle bir hayatın sonu âyette bildirildiği gibi olacaktır. Dünyada meşrû olan faydalara (zevk, mutluluk) kapılarını kapatmamakla beraber bunları asıl mutluluğun gölgesi ve küçük örnekleri olarak gören, gönlü bunlara değil, ebedîye yönelen, Allah’ın rızâsını, O’na keyfiyetsiz yakınlığı ebedî nimetlerin en büyüğü ve en değerlisi bilen müminler ise dünyada kontrollü ve dengeli bir ömür geçirecekler, bu hayatın sonunda âyetin müjdelediği mutluluğa ereceklerdir. Cennette olanların artık dua ederek Allah’tan bir şey istemeye ihtiyaçları kalmamıştır, orada insanı mutlu kılacak bütün nimetler herkes için yeterince vardır. Burada Allah’a yakınlık ve gerçekleşen, tadılan, içinde yaşanan nimetler kula iki şey telkin etmekte, onu her an iki davranışa sevketmektedir: Biraz daha yaklaştıkları ve kemalini daha ziyade idrak ettikleri Allah’ı tenzih (kemalini idrak edip anmak, tesbih) ve nimetlere şükretmek, bu nimetleri bahşeden rabbi övmek (hamd).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 86-87

اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَاطْمَاَنُّوا بِهَا

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ism-i olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَرْجُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَرْجُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِقَٓاءَنَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَضُوا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf ye üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْحَيٰوةِ  car mecruru  رَضُوا  fiiline mütealliktir. الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. اطْمَاَنُّوا بِهَا  cümlesi atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur. 

اطْمَاَنُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  اطْمَاَنُّوا  fiiline mütealliktir.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اطْمَاَنُّوا  fiili rubâî mücerrede iki harf ilave edilerek fiilin başına bir elif, sonuna da lâme’l-fiili cinsinden bir harf ilavesiyle yapılan bir fiildir. Fiil  افْعَلَلَّ  babındandır. 

الدُّنْيَاۚ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَۙ

 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  atıf harfi  وَ ’la önceki ism-i mevsûle matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. عَنْ اٰيَاتِنَا  car mecruru  غَافِلُونَ ’ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. غَافِلُونَ haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

عَنْ  harf-i ceri mecruruna mücaveze, sebep, kaynak-rivayet, bedel, hal, zaman – mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

غَافِلُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  غفل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَاطْمَاَنُّوا بِهَا وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi sonraki haberin önemli olduğunu belirtmesi yanında bu kişilere tahkir ifade eder. 

İsm-i mevsûlün sılası olan  لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

رجا  fiili ümit edilen güzel şeyler için kullanılır.

Mef’ûl konumundaki  لِقَٓاءَنَا  izafetinde azamet zamirine muzâf olan  لِقَٓاءَ, şan ve şeref kazanmıştır.

Önceki ayetteki Allah isminden bu ayetteki  لِقَٓاءَنَا  ile azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا  ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Bizimle karşılaşmayı ummuyorlar.] ifadesinde Allah Teâlâ, onların ahirete inanmadığını ve hesaba çekilerek cezalandırılacakları manasını idmâc etmiştir. Cümle, amellerinin karşılığının verilmesi konusunda tehdittir. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَرَضُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  cümlesi, atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfi muzari sıygadan müsbet mazi sıygaya iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden  وَاطْمَاَنُّوا بِهَا  cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetteki ikinci ism-i mevsûl, atıf harfi  وَ ’la birinci ism-i mevsûle atfedilmiştir. Mevsûlün sılası olan  هُمْ عَنْ اٰيَاتِنَا غَافِلُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَنْ اٰيَاتِنَا , ihtimam için amili olan  غَافِلُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

Az sözle çok anlam ifade etmiş olan  اٰيَاتِنَا  izafetinde azamet zamirine muzâf olan  اٰيَاتِ  şan ve şeref kazanmıştır.

Müsned olan  غَافِلُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

اطْمَاَنُّوا - رَضُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الَّذ۪ينَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لقاء , bir şeye ulaşmak demektir. Bu, Allah hakkında imkânsızdır. Zira Allah, sınırdan ve bir nihayeti olmaktan münezzehtir. Şu halde bu tabirin “görmek” manasından mecaz kılınması, bu manaya alınması gerekir ki bu, açık ve net bir mecazdır. Nitekim birisini gördüğünde, لَقِيتُ فُلَانًا  “Falancayla karşılaştım.” dersin. Bunu, Allah'ın mükâfatıyla karşı karşıya kalma anlamına hamletmek, daha fazla takdir yapmayı gerektirir ki bu, delilin hilâfına bir hareket tarzı olur. Bil ki: Kesin delillerle sabit olmuştur ki insanın, ölümden sonra mutluluğu kendinde marifetullahın tecelli edip bu nurun kendisini iyice aydınlatmasıdır. İşte bu tecellinin en ileri derecesi rüyetullah (cemâlullahı görme) olup en büyük saadettir. Binaenaleyh kim bunu arzulamaktan gafil olur, ondan yüz çevirir ve ölümden sonra da yeme, içme ve cinsî münasebet gibi maddi zevkler bulma arzusuyla yetinirse işte o kimse sapkınlardan olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Lisandaki yaygın kullanılışa göre  وَاطْمَاَنُّوا اِلَيْهَا  denilmesi beklenirdi. Fakat harf-i cerlerin birbirleri yerine kullanılması güzel ve uygundur. İşte bundan dolayı bu ayette  وَاطْمَاَنُّوا بِهَا  denilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا  cümlesinde üçüncü şahıstan birinci şahsa dönüş vardır. Aynı zamanda kavuşmanın büyüklüğünü ve şiddetini ifade etmek için  لِقَٓاءَ  kelimesi Allah’a ait zamire muzâf olarak getirilmiştir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Yunus Sûresi 8. Ayet

اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ  ٨


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أُولَٰئِكَ işte bunların
2 مَأْوَاهُمُ varacakları yer ا و ي
3 النَّارُ cehennemdir ن و ر
4 بِمَا karşılık
5 كَانُوا olduklarına ك و ن
6 يَكْسِبُونَ kazanıyor(lar) ك س ب

اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

 

Cümle, önceki ayetteki  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مَأْوٰيهُمُ النَّارُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

مَأْوٰيهُمُ  ikinci mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارُ  ikinci mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

مَا  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, عوقبوا بما كانوا..(Yaptıkları sebebiyle cezalandırıldılar.) şeklindedir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَكْسِبُونَ۟  cümlesi,  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

يَكْسِبُونَ۟  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette sebep anlamındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tahkir amacına matuftur. İşaret isminin haberi isim cümlesi formunda gelmiştir.  اُو۬لٰٓئِكَ; önceki ayetteki vasıflara sahip kişilerin şerde ve fesatta çok ileri gittiklerini zımnen belirtir.

Mübtedanın ism-i işaret olarak gelişi, dinleyenlerin zihninde iyice yerleşmesi ve muşârun ileyhin bu vasıflara sahip olması dolayısıyla arkadan gelen habere layık olduğuna tenbih içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَأْوٰيهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ  cümlesi haberidir.

Mübteda olan  مَأْوٰيهُمُ , az sözle çok anlam ifade etmek üzere izafetle gelmiştir.

النَّارُ  haberdir. Haberin harf-i tarifle marife olması, bu sıfatın mevsufta kemal derecede olduğuna işaret eder.

النَّارُ , cehennemden kinayedir. 

مَأْوٰيهُمُ النَّارُ  ifadesinde istiare sanatı vardır.  مَأْوٰي  aslında barınılacak, korunulacak, ikramlanacak yerdir. Ayette ateşin, insanın huzur bulmak, rahatlamak için gittiği bir yere benzetilmesi, cehennemin korkunçluğunu mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمُ النَّارُ [Onların sığınacak yerleri cehennemdir.] sözünde methe benzeyen zemmi tekit sanatı vardır. 

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كَانُوا يَفْسُقُونَ  cümlesi, başındaki  بِ  harf-i ceriyle mahzuf bir fiile mütealliktir. Takdiri şöyledir:  …عوقبوا بما كانوا (Yaptıkları nedeniyle cezalandırıldılar) şeklindedir. 

Sıla cümlesi  كَانُوا يَكْسِبُونَ , nakıs fiil  كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

Kur’an’da  كان ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)

بِمَا  lafzında  بِ  harf-i ceri mecruruna sebep manası katmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَأْوٰيهُمْ  kelimesi sığınılan yer manasında ism-i mekândır. Yani dönüp dolaşıp yine de geldikleri yer demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Onların, ayetlerden gafil olmaları ise dikkatleri çekildiği ve şiddetle uyarıldıkları halde, tamamen dünyaya daldıkları için ayetler üzerinde tefekkür etmemeleridir. İşte işledikleri çeşitli günahlar ve kötülükler yüzünden onların son meskenleri ve hiç ayrılmayacakları karargâhları cehennem ateşidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hak Teâlâ'nın  بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ [İşledikleri şirk ve masiyetler yüzünden…] buyruğundaki  بِ  edatı, o azabın meydana gelmesinde etkisi olan şeyin kendi amelleri olduğunu örtülü bir şekilde anlatmaktadır. Bunun bir benzeri de [Bunun sebebi, ellerinizin önceden yaptığı şeylerdir; bir de Allah'ın kullarına hakikaten zulümkâr olmamasıdır. (Enfal Suresi, 51)] ayetidir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yunus Sûresi 9. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ  ٩


(Fakat) iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle, hidayete erdirir. Nimetlerle dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseleri
3 امَنُوا iman eden(leri) ا م ن
4 وَعَمِلُوا ve ameller işleyen(leri) ع م ل
5 الصَّالِحَاتِ salih ص ل ح
6 يَهْدِيهِمْ doğru yola iletir ه د ي
7 رَبُّهُمْ Rableri ر ب ب
8 بِإِيمَانِهِمْ imanları dolayısıyla ا م ن
9 تَجْرِي akar ج ر ي
10 مِنْ
11 تَحْتِهِمُ onların altlarından ت ح ت
12 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
13 فِي
14 جَنَّاتِ cennetlerinde ج ن ن
15 النَّعِيمِ naim ن ع م

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası آمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

آمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’i fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. يَهْد۪يهِمْ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَهْد۪يهِمْ  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَبُّهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِ  sebebiyyedir. بِا۪يمَانِهِمْ  car mecruru  يَهْد۪يهِمْ  fiiline mütealliktir.  Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette sebep şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الصَّالِحَاتِ  kelimesi sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ

 

Cümle, اِنَّ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfû veya  يَهْد۪يهِمْ ’deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. تَجْر۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهِمُ  car mecruru  تَجْرِي  fiiline mütealliktir. الْاَنْهَارُ  fail olup damme ile merfûdur. ف۪ي جَنَّاتِ  car mecruru  الْاَنْهَارُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. النَّع۪يمِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فِي  harf-i ceri mecruruna mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak, vardır – mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. Ayette mekân zarfı manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel-karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Ayette ibtidaiyye şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ 

 

Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  الَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlu müsnedün ileyh,  يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْ  cümlesi müsneddir.

الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Akabindeki aynı formda gelen  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesi sılaya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Buradaki  عملوا الصالحات  ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır.  

يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

رَبُّهُمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  هُمْ  zamirinin ait olduğu kişiler şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

بِا۪يمَانِهِمْ  - اٰمَنُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اٰمَنُوا - يَهْد۪يهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِا۪يمَانِهِمْ  lafzında  بِ  harf-i ceri mecruruna sebep manası katmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْ  [Şüphesiz iman edip iyi şeyler yapanları Rableri imanları ile hidayet eder.] cümlesi “İmanları sebebiyle cennete veya gerçekleri idrake ulaştıracak bir yola hidayet eder.” manasındadır. Nitekim Aleyhissalâtu ve’sselam “Kim bildiği ile amel ederse Allah ona bilmediğini öğretir.” buyurmuştur. Ya da “İstedikleri cennete ulaştırır.” demektir. Mefhumdan anlaşıldığına göre her ne kadar hidayetin sebebi iman ve amel-i salih ise de “imanları ile” kavlinden anlaşıldığına göre iman sebep olmaktadır, amel-i salih de arkadan gelen tamamlayıcı gibidir.

İslam açısından salih amel sayılan ve imana layık olan işleri yapanlar var ya; işte onları Rableri imanları sebebiyle son meskenleri ve amaçları olan cennete kavuşturacaktır. Bu ilahi kelam, sırf iman ve salih amelin cennete girmek için yeterli olmadığını fakat bunlardan başka bir de ilahi hidayet gerektiğini bildirir. Cehenneme girmek için ise küfür ile günahlar yeterlidir. İlahi hidayete sebep kılınmış olan imandan murad, salih ameller ile beraber olan özel imanlarıdır. Yoksa amelsiz iman veya genel anlamdaki iman değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Müminlerin halleri ve sıfatları ayette  اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  [İman edip de salih amel işleyenlere gelince] buyruğu ile anlatılmaktadır. Bu ifadenin tefsiri hususunda şu izahlar yapılabilir:

İnsan ruhunun iki kuvveti vardır: a.) Nazarî kuvvet (tefekkür kuvveti): Bu kuvvetin en mükemmeli, eşyayı tanıma hususundadır. Bu şekilde elde edilen bilgilerin başı marifetullahtır (Allah'ı bilip tanımaktır).

b.) Amelî kuvvet. Bunun da en mükemmeli, hayırları ve taatları yapmaktır. Salih amellerin en önemlisi ve başı da hizmetullahtır (Allah'a ibadet ve hizmet). O halde Hakk Teâlâ'nın,  اٰمَنُوا  ifadesi, marifetullah demek olan en mükemmel nazarî kuvvete; “salih amel işleyenler” ifadesi de hizmetullah demek olan en mükemmel amelî kuvvete işaret olmuş olur. Nazarî kuvvet, şeref ve mertebe bakımından amelî kuvvetten önce geldiğinden, ayette daha önce zikredilmesi gerekmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ

 

Fasılla gelen cümle,  يَهْد۪يهِمْ ’deki mef’ûlün halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Veya bu cümle  اِنَّ ‘nin ikinci haberidir.

Hal cümlesinin  و ’ sız gelmesi, altlarından ırmaklar akmasının hal-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır.

Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği, mesela:  هذا اخوك عطوف “Bu, çok şefkatli kardeşindir.” cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman “و ” sız gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ تَحْتِهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ  mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جَنَّاتٍ ’deki tenvin nev, kesret, nev ve tazim ifade eder.

Tevbe suresi 72. ayette ve Kur’ân'ın başka yerlerinin hepsinde  مِنْ  harfiyle gelen “Altından nehirler akma” tabiri sadece Tevbe suresi 100. ayette bu harf olmadan gelmiştir.

Bu şekilde gelen ayetlerde  مِنْ  harfi ibtida manasındadır. Nehirler cennetlerden, yani bitişik olduğu yerden fışkırmaya başlarlar. Bu ifade Tevbe/100. ayete göre daha mükemmeldir. 

جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ [ İçinden ırmaklar akan cennetler ] (Tevbe/100) ayetinde ise cennetlerin altından nehirlerin aktığı zikredilmiştir, fakat bu nehirlerin cennetlerden fışkırdığı söylenmemiştir. 

Bu tabir Kur'an'da sadece bu ayeti kerimede  مِنْ  harfi olmaksızın gelmiştir. Cennetlerin ve  مِنْ harfinin zikredildiği ayetlerde kelam umumi olarak aralarında enbiya, resuller ve diğerlerinin de bulunduğu müminler hakkındadır ve bunların rütbesi ilk iman eden muhacirlerden ve ensardan daha yüksektir. 100. ayetteki mükafatlar ise sadece ilk iman eden muhacirlere ve ensara mahsustur. Dolayısıyla diğer yerlerde  مِنْ  harfinin ilave edilmesi münasip olmuştur. Çünkü bunların arasında onlardan daha üst seviyede olan kişiler de vardır.

Dürretü't Tenzîl'de şöyle yazılıdır: Hepsine selam olsun enbiya ve diğerleri için hazırlanan cennetlerden fışkıran nehirlerden haber verilen ayetteki  مِنْ  harfi ibtidai gaye içindir. Bu nehirler kaynakları dolayısıyla daha şereflidir. Cennetlerden fışkıran nehirler ve ağaçları diğerlerinden daha şereflidir. مِنْ  harfinin zikredilmediği cümle ise arasında peygamberlerin olmadığı bir kavme mahsustur. Çünkü Kur'an'da bu ayetten başka cennetlerin ve onların altından fışkıran nehirlerin vaad edildiği ve bu vaadin verildiği kişiler arasında peygamberlerin olmadığı hiçbir yer yoktur. Bu; bütün Kur'an için geçerlidir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Tabiril Kurani)

Kur'ân-ı Kerim’in birçok ayetinde  مِنْ  harfiyle geçen  جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

 

 

ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ  car-mecruru, الْاَنْهَارُ ‘nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Muzafun ileyh olan النَّع۪يمِ ,  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Kur'an-ı Kerim'de, ne zaman bir vaîd ve tehdit zikredilse, bunun peşinden mutlaka bir vaad ve müjde getirmek şeklinde tekrarlanan bir adet bulunmaktadır. Bundan dolayı burada, ahirete inanmayıp dünya hayatına razı olan, onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile ayetlerden gafil olanlar hakkında, son derece şiddetli bir tehdit ve vaîd getirince, bunun peşinden de ilahî vaadi ve müjdesini getirmiştir. 

تَجْر۪ي - الْاَنْهَارُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مِنْ تَحْتِهِمُ  ibaresini Âşûr evlerinin altında şeklinde tefsir etmiştir.

“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)

“Onların altından ırmakların akması”, kendilerinin yüksek tahtlara ve sıra sıra koltuklara kurulmuş oldukları halde önlerinden ırmaklar akması demektir. Nitekim Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akan şu ırmaklar benim değil mi?” ayetinde de aynı kelime (taht/alt), ön manasında kullanılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ  ibaresi de haberdir ya da ondan veya  الْاَنْهَارُ ’dan başka bir haldir ya da  تَجْر۪ي ’ye veya  يَهْد۪يهِمْ ’ye mütealliktir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Yunus Sûresi 10. Ayet

دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟  ١٠


Bunların oradaki duaları, “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!”, aralarındaki esenlik dilekleri, “selâm”; dualarının sonu ise, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözleridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 دَعْوَاهُمْ onların duaları د ع و
2 فِيهَا orada
3 سُبْحَانَكَ senin şanın pek yücedir س ب ح
4 اللَّهُمَّ Ey Allah’ım
5 وَتَحِيَّتُهُمْ ve dilekleri (de) ح ي ي
6 فِيهَا aralarındaki
7 سَلَامٌ Selâm’dır س ل م
8 وَاخِرُ ve sonu (ise) ا خ ر
9 دَعْوَاهُمْ dualarının د ع و
10 أَنِ
11 الْحَمْدُ hamdolsun’dur ح م د
12 لِلَّهِ Allah’a
13 رَبِّ Rabbi ر ب ب
14 الْعَالَمِينَ alemlerin ع ل م
Riyazus Salihin, 1884 Nolu Hadis
Câbir radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Cennetlikler cennette yiyip içerler, ama büyük, küçük abdeste çıkmaz ve sümkürmezler. Sadece hoş kokulu bir geğirti ve ter çıkarırlar. İnsanın kendiliğinden nefes alması gibi, onlar da kendiliklerinden Cenâb-ı Hakk’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder, tekbir getirirler.”
(Müslim, Cennet 18. Ayrıca bk. Buhârî, Bed’ü’l-halk 8, Enbiyâ 1)

دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ 

 

İsim cümlesidir.  دَعْوٰيهُمْ  mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Maksur isimdir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ف۪يهَا  car mecruru  دَعْوٰيهُمْ ’e mütealliktir. سُبْحَانَكَ  cümlesi,  دَعْوٰيهُمْ ’un haberi olarak mahallen merfûdur. 

سُبْحَانَكَ  mahzuf bir fiilin mef'ûlu mutlakı olarak mansubdur. Takdiri,  نسبّح  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اللّٰهُمَّ  münadadır. Nida harfi mahzuftur.  اللّٰهُمَّ  ifadesindeki  مَّ, nida harfi olan  يَا ’nın yerine gelmiştir; dolayısıyla bu iki harf birlikte kullanılmaz. Bu, Allah lafzının hususiyetlerinden biridir.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir. تَحِيَّتُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ف۪يهَا  car  mecruru  تَحِيَّتُهُمْ ’e mütealliktir.  سَلَامٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. 

Mef’ûlu mutlakın fiili şu durumlarda hazf edilebilir: Emir ve nehy fiillerinin yerini alırsa, Dua ifade eden fiilin yerini alırsa, Sonucu (akıbeti) açıklamak için getirildiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere maksûr isimler denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere elif-i maksûre denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi.

Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiren îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فِي  harf-i ceri mecruruna mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak, vardır-mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. Burada mekân zarfı manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Allah lafzının başında harf-i tarif var kabul edilir. Ancak nidası  يَا  edatıyla yapılır.  يَا اَلله gibi. Çoğu zaman bu  يَا  yerine Allah isminin sonuna şeddeli ve fethalı bir mim eklenerek yapılır.  اَللّهُمَّ  gibi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 

 

 وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  اٰخِرُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. دَعْوٰيهُمْ  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  اٰخِرُ ’nun haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri,  أنه  şeklindedir. الْحَمْدُ لِلّٰهِ  muhaffefe,  اَنِ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.

الْحَمْدُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  لِلّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  رَبِّ  kelimesi  لِلّٰهِ  lafzının sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır.  الْعَالَم۪ينَ۟  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى  ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Hafifletilmiş olan  اَنْ  aynı  اَنَّ  gibi isim cümlesinin başına gelir. Fakat ismini hiçbir zaman açıkta göremeyiz. Çünkü ismini gizli bir zamir (zamir-i şan) olarak alır. Hafifletilmiş olan  اِنْ  cümle başında gelebileceği gibi hafifletilmiş olan  اَنْ  cümle ortasında gelir. Hafifletilmiş olan  اَنْ ’in haberi devamlı cümle olur. Bu cümle isim veya fiil cümlesi olabilir. Edattan sonraki cümle isim veya çekimi yapılamayan (camid) bir fiilden oluşan fiil cümlesi ise edatla arasında yabancı bir kelime bulunmaz. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir. Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ)     Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا) Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır:

-  Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır.

-  Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır.

- Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌۚ

 

Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi; mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh olan  دَعْوٰيهُمْ ’un izafet terkibiyle gelmesi, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

دَعْوٰيهُمْ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

ف۪يهَا  car-mecruru  دَعْوٰيهُمْ ‘a mütealliktir.

Mübtedanın haberi olarak gelen  سُبْحَانَكَ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سُبْحَانَكَ  ifadesi, takdiri  نسبّح  (Tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Dua manasındaki nida cümlesi olan  اللّٰهُمَّ  itiraziyyedir.  اللّٰهُمَّ  kelimesinin sonundaki şeddeli  مَّ  harfi mahzuf nida harfinden ivazdır. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.

Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

Aynı üslupta gelen  وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌ  cümlesi,  دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ  cümlesine atıf harfi  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ف۪يهَا  car-mecruru  تَحِيَّتُهُمْ ‘a mütealliktir.

تَحِيَّتُهُمْ  ve  سَلَامٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

سَلَامٌ  sözü bir görüşe göre istiaredir. Buna göre sanki mana “Cennete girdikleri sırada onlara verilecek müjde selam sözcüğü ile olacak.” tarzındadır. Buna göre   سَلَامٌۚ, onların iyilik temennisi  تَحِيَّتُ  konumundadır. Çünkü her eve girenin verdiği ve işitilince kendisine ünsiyet edilen bir selamı bulunur. Buradaki  سَلَامٌۚ  ise selam vermekten (teslim) değil, esenliktendir (selamet).(Şerîf er- Radî, Kur’an Mecazları)  

Selam; her kötülükten selamette kalın demektir. Herhalde cennet ehli bu sözleri, cennette Allah'ın yüce kudretinin eserlerini, rahmet ve şefkatinin sonuçlarını gördükleri zaman O'nu her türlü acz ve noksanlıktan tenzih ve takdis için söylerler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟

 

Mübteda ve haberden müteşekkil olan cümle, atıf harfi  وَ ’la  …دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا  cümlesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda olan  اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Muhaffefe  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟ cümlesi, masdar teviliyle mübtedanın haberi konumundadır. 

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Şan zamirinin mahzuf olduğu cümlede  الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟  cümlesi,  اَنِ ’in haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  الْحَمْدُ , mübteda,  لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede, telezzüz, teberrük ve muhabbet için zamir makamında zahir olarak tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِلّٰهِ  için sıfat olan  رَبِّ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

اَلْحَمْدُ  kelimesinin başındaki اَل  takısı istiğrak ifade ettiği için, övgüde mübalağa sanatı vardır. Hitap şeklini zenginleştirme babındandır. Çünkü hitap; lafzen haber, manen emir cümlesidir. Yani “ الْحَمْدُ لِلّٰهِ  deyiniz” demektir. Hamd’in Allah’a mahsus olduğunu ifade eder.

Az sözle çok anlam ifade etmiş olan  رَبِّ الْعَالَم۪ينَ  izafeti  الْعَالَم۪ينَ  için tazim ve teşrif ifade eder. 

Ayette, ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler, bir arada zikredilmiş, Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. 

لِلّٰهِ  ve  رَبِّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رَبّ  kelimesi her ne kadar yaygın bir kullanım alanına sahip olsa da  اَل  takısıyla veya izafetsiz kullanıldığında bütün mevcudatın maslahatına kefil olduğundan sadece Allah için kullanılır. Ancak izafetli olduğu zaman hem Allah hem de başkaları için kullanılabilir.

دَعْوٰيهُمْ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تَحِيَّتُهُمْ  - سَلَامٌۚ  ve  سُبْحَانَكَ - الْحَمْدُ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ - سَلَامٌ  - الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟  ifadeleri cennetliklerin sözleridir.

Müsned ve müsnedün ileyhin ikisinin birden ya da bunlardan birinin istiğrak ifâde eden  الْ  ile mârife olması durumunda kasr olmaz. Müsned ve müsnedün ileyh arasındaki nisbet tekid edilmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْعَالَم۪ينَ  lafzının cemi gelme nedeni, kelimeye dahil olan  ال  takısının istiğrak ifade etmesindendir. Şayet müfred gelseydi o zaman  ال ’in ahd veya cins için olduğu akla gelebilirdi. Dolayısıyla cemi gelmiş olması  ال ’in istiğrak için olduğunu belirtmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam Suresi, 45)

اَنْ  harfi  آخِرِ دَعْواهم  için tefsiriyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَنْ  harfi; اَنَّ ’den tahfif edilmiştir. O şekilde ve  الْحَمْدَ ’nin nasbı ile de okunmuştur. (Beyzâvî,Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Vahidî şöyle demiştir: Ayetteki  اَنِ الْحَمْدُ  kelimesindeki  اَنِ, aslında  أنَّ  kelimesinden hafifletilmiştir. İşte bundan ötürü hafifletildiği için fiile benzemekten uzaklaştığından dolayı amel etmemiştir. Bu tıpkı şu şiirde olduğu gibidir: اَنْ هَالِكٌ كُلُّ مَنْ يَحْضَى وَ يِتَتَعَّلُ Durum şudur ki ister yalınayak olsun isterse ayakkabılı (nalinli) herkes yok olucudur. Bu, اَنَّهُ هَالِكٌ  takdirindedir. Bazıları da bu lafzı şeddeli olarak ve “hamd” kelimesini mansûb olarak  اَنَّ الْحَمْدَ  şeklinde okumuşlardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cennet ehli, Allah'ı celâl sıfatlar ile methettikten sonra bir de ikram sıfatlarıyla methederler. Yani cennet ehlinin duaları, bu zikredilenlerden ibarettir. Zira onların gerçekleşmesini bekledikleri bir arzuları yoktur ki onu da dualarına dahil etsinler.

Ayetteki duanın, ibadet anlamında olduğunu söyleyen ve caiz görenler de vardır. Ancak cennette teklif yoktur. Yani cennet ehlinin ibadeti, tesbih (tenzih) ve hamdden ibarettir. Bunlar ise aslında ibadet için değil lezzet almak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yunus Sûresi 11. Ayet

وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ  ١١


Eğer Allah, insanlara onların hemen hayra kavuşmayı istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükmolunurdu. İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları, kendi azgınlıkları içinde bocalar hâlde bırakırız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 يُعَجِّلُ acele verseydi ع ج ل
3 اللَّهُ Allah
4 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
5 الشَّرَّ kötülüğü ش ر ر
6 اسْتِعْجَالَهُمْ acele istemeleri gibi ع ج ل
7 بِالْخَيْرِ iyiliği خ ي ر
8 لَقُضِيَ hemen bitmiş olurdu ق ض ي
9 إِلَيْهِمْ onların
10 أَجَلُهُمْ süreleri ا ج ل
11 فَنَذَرُ böyle bırakırız و ذ ر
12 الَّذِينَ kimseleri
13 لَا
14 يَرْجُونَ ummayanları ر ج و
15 لِقَاءَنَا bize kavuşmayı ل ق ي
16 فِي
17 طُغْيَانِهِمْ taşkınlıkları içinde ط غ ي
18 يَعْمَهُونَ bocalar bir halde ع م ه

Bu iki âyet bize insanı tanıtmakta; onun tabiatı, eğilim ve zaafları konusunda önemli bilgiler vermekte, fıtratında din duygusu da bulunduğu halde bunu körelten ve yaratıcıyı inkâr yoluna sapanlara Allah’ın nasıl muamele ettiğini açıklamaktadır. Bütün peygamberlere ve müminlere karşı inkârcıların tipik bir tepkisi, “Dedikleriniz doğruysa Allah bizi hemen cezalandırsın” cümlesiyle ifade edilebilir. Halbuki Allah’ın irade ve kararı, bu dünyada kendisine inansın inanmasın bütün insanlara maddî nimetlerini belirli bir davranışa bağlı olarak değil, kendi dilediği biçimde hemen vermek, inkâr ve isyan edenlerin cezasını ise âhirete ertelemektir. Böyle yapmasa da inkârcılara bu dünyada nimetlerini verdiği gibi hak ettikleri ve hemen uygulanmasını istedikleri cezalarını da ertelemeden hemen verseydi ilk günahlarından itibaren hem onların hem de imtihan dünyasının sonu gelirdi; çünkü sonuçları açıklandıktan sonra imtihanın anlamı kalmaz.

 İnkârcıların bir başka davranışı da sıkıştıkları zaman Allah’ı hatırlamaları, O’na sığınmaları, üstesinden gelemedikleri ağır yük ve musibetleri kaldırması için şuurlarının derinliklerinden veya açıkça Allah’a yakarmaları, sıkıntı geçer geçmez tekrar inkârcılıklarına dönmeleridir. Ama marifet, makbul olan iman ve kulluk, iyi ve kötü, zararlı ve faydalı, geniş ve dar, acı ve tatlı her durumda Allah’ı hatırlamak, ibadet, dua, tövbe, hamd, şükür gibi davranışlarla O’na yönelmektir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 88

Riyazus Salihin, 1500 Nolu Hadis
Câbir radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kendinize beddua etmeyiniz; çocuklarınıza beddua etmeyiniz; mallarınıza da beddua etmeyiniz. Dileklerin kabul edildiği zamana denk gelir de Allah bedduanızı kabul ediverir.”
(Müslim, Zühd 74. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 27  )

Riyazus Salihin, 921 Nolu Hadis
Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, (vefat etmiş olan) Ebû Seleme’nin yanına girdi. Gözleri açık kalmıştı, onları kapattı. Sonra şöyle buyurdu:
“Ruh çıkınca gözler onu izler.”
Tam bu sırada Ebû Seleme’nin aile fertlerinden bazıları bağıra-çağıra ağlamaya başladılar. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;
“Kendinize hayırdan başka bir şeyle dua etmeyin. Çünkü melekler dualarınıza âmin derler” buyurdu. Sonra şöyle dua etti:
“Allah’ım! Ebû Seleme’yi bağışla. Derecesini hidâyete ermişler seviyesine yükselt! Geride bıraktıkları için de sen ona vekil ol! Ey âlemlerin Rabbı! Bizi de onu da bağışla!. Kabrini genişlet ve nurla doldur!”
(Müslim, Cenâiz 7)

وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ


وَ  istînâfiyyedir.  لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. يُعَجِّلُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لِلنَّاسِ  car mecruru  يُعَجِّلُ  fiiline mütealliktir. الشَّرَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اسْتِعْجَالَهُمْ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Muzâf hazf edilmiştir. Takdiri,  تعجيلا مثل استعجالهم بالخير  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْخَيْرِ  car mecruru  اسْتِعْجَالَهُمْ ’e mütealliktir.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

قُضِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. اِلَيْهِمْ  car mecruru  قُضِيَ  fiiline mütealliktir. اَجَلُهُمْ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُعَجِّلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عجل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 

فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَذَرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَرْجُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِقَٓاءَنَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ف۪ي طُغْيَانِهِمْ  car mecruru  يَعْمَهُونَ۟  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَعْمَهُونَ۟  cümlesi, نَذَرُ  fiilinin mef’ûlünden hal olarak mahallen mansubdur. 

يَعْمَهُونَ۟  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Bu cümle, Yunus Suresi 7. ayetteki  إنَّ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقاءَنا  cümlesine matuftur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Şart uslubundaki terkipte  يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ  cümlesi şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Müsnedin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması onun yüceliğine dikkat çekmek, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لِلنَّاسِ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan  الشَّرَّ ‘ya takdim edilmiştir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اسْتِعْجَالَهُمْ  mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib ve masdarın sıfatı konumundaki mahzuf muzaf için, muzâfun ileyhtir. Takdiri  تعجيلا مثل استعجالهم  (Onlarınki kadar aceleci) şeklindedir.

بِالْخَيْرِ  car-mecruru  اسْتِعْجَالَهُمْ ‘a mütealliktir.

الْخَيْرِ - الشَّرَّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ  cümlesinde mücmel ve müekked teşbih vardır. Şer ve hayr kelimeleri arasında da tıbâk sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

لَ  karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi  لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  اِلَيْهِمْ , siyaktaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قُضِيَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kur'ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

يُعَجِّلُ  - اسْتِعْجَالَهُمْ -  اَجَلُهُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Atıf harfinin bu ayetin başında gelmesi, belâgat ilmine göre ifadenin önceki ayete olan atfındaki hususiyeti ve önceki ifadeyle olan irtibatındaki güçlülüğü ifade eder. İşte bu şekilde ayetin, ayet grubu içerisindeki konumunun uygunluğu belirtilmiş olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Müfessir dil ve belâgat kurallarını işleterek ayetin ilk bölümünün aslında şu içerikte olduğunu belirtir: “Allah, iyiliği çabucak istediklerinde -istedikleri iyiliği hemen vermesi- gibi kötülüğü de insanlara süratle vermiş olsaydı.” Aslında ayetin beklenen yapısı şöyledir:  لََوْ يُعَجِّلُ اللّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ تعجيله لهم الخي  Müfessir ayette her iki kullanımda da  تعجيل  fiilinin kullanımı beklenirken yaşanan bab değişikliğini göstermektedir. Bu farklılık ise hayır dileklerini kabulde Allah’ın kullarını bekletmediğini hissettirir. (İsmail Bayer, Keşşaf Tefsirinde Belagat Uygulamaları)

Ayetin lafzında şöyle bir ihtilaf bulunmaktadır: Cenab-ı Hakk, تَعْجِيل  fiiline nasıl  اِسْتَعْجَلَ  fiiliyle mukabele etmiştir? O'nun,  تَعْجِيل  fiiline  تَعْجِيل, bir diğer fiil olan  اِسْتَعْجَلَ  fiiline de  اِسْتَعْجَلَ  ile mukabele etmesi gerekmez miydi? Keşşâf sahibi şöyle cevap vermektedir: “Bu ifadenin aslı, ‘Şayet Allah Teâlâ, hayrı insanlara hızlandırdığı gibi (ta'cîl), şerri de hızlandırsaydı (...)’ şeklindedir. Fakat Cenab-ı Hakk'ın onlara hemen icabet ettiğini, isteklerini hemen yerine getirdiğini üstü kapalı bir şekilde anlatmak için burada isti'câl, ta'cîl yerinde kullanılmıştır. Böylece onların hayrı istemeleri, (isti'câlleri) onlar için âdeta bir ta'cil (arzularının yerine getirilmesi) olarak ifade edilmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Acelecilik insanın mizacında vardır. İnsan daima hayırda acele eder, zira hayrı sevmektedir. Öfke anında, ahmaklık yaptığı ve canı sıkıldığı zaman da şerde acele eder. Allah insanların hayrı acele olarak istedikleri gibi şerri istemeleri durumunda da dualarını kabul etmekte hızlı ve acele davransaydı (istediklerini hemen verseydi) hepsi öldürülüp helak edilirlerdi. Fakat Allah lütfuyla mühlet vermektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)


 فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

 

Cümle, takdiri …لو يعجّل اللَّه الشرّ للناس لأهلكهم، لكننا نمهلهم (Allah insanların şerri konusunda acele etseydi onları helak ederdi, ancak Biz onlara mühlet veriyoruz) olan mukadder istinafa  فَ  ile atfedilmiştir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. نَذَرُ  fiilinin mef’ûl konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki cümledeki Allah lafzından, cevap cümlesinde azamet zamirine iltifat edilmiştir.

Mef’ûlün ism-i mevsûlle gelmesi sonraki habere dikkat çekmek yanında bu kişilere tahkir ifade eder. 

Veciz ifade kastına matuf  لِقَٓاءَنَا  izafetinde azamet zamirine muzâf olan  لِقَٓاءَ  şan ve şeref kazanmıştır.

لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا  ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Bizimle karşılaşmayı ummuyorlar.] ifadesinde Allah Teâlâ, onların ahirete inanmadığını ve hesaba çekilerek cezalandırılacakları manasını idmâc etmiştir. Cümle, amellerinin karşılığının verilmesi konusunda tehdittir. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ  cümlesi  نَذَرُ  fiilinin mef’ûlunden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hal cümlesi muzari fiil olduğu zaman başında  و  bulunmaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  ف۪ي طُغْيَانِهِمْ  car-mecruru konudaki önemine binaen, amili olan  يَعْمَهُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

ف۪ي طُغْيَانِهِمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  طُغْيَانِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  طُغْيَانِ  hakiki manada zarfiyeye, yani içine girilmeye müsait değildir.  Bu istiareyle, içinde bulundukları durumun şiddetli kötülüğü, tuğyanın, onları kapalı bir mekan gibi tamamen kuşattığı ifade edilerek vurgulanmıştır. 

طُغْيَانِهِمْ  izafeti, hem muzâfı hem de muzâfun ileyhi tahkir içindir.

طُغْيَانِهِمْ - يَعْمَهُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Yunus Sûresi 12. Ayet

وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  ١٢


İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve ne zaman ki
2 مَسَّ dokunduğunda م س س
3 الْإِنْسَانَ insana ا ن س
4 الضُّرُّ bir darlık ض ر ر
5 دَعَانَا bize dua eder د ع و
6 لِجَنْبِهِ yan yatarken ج ن ب
7 أَوْ veya
8 قَاعِدًا otururken ق ع د
9 أَوْ yahut
10 قَائِمًا ayakta ق و م
11 فَلَمَّا ancak
12 كَشَفْنَا giderdiğimizde ك ش ف
13 عَنْهُ ondan
14 ضُرَّهُ darlığını ض ر ر
15 مَرَّ hareket eder م ر ر
16 كَأَنْ gibi
17 لَمْ
18 يَدْعُنَا bize dua etmemiş د ع و
19 إِلَىٰ
20 ضُرٍّ darlıktan dolayı ض ر ر
21 مَسَّهُ kendisine dokunmuş olan م س س
22 كَذَٰلِكَ işte böyle
23 زُيِّنَ süslü gösterilmiştir ز ي ن
24 لِلْمُسْرِفِينَ aşırıya gidenlere س ر ف
25 مَا şeyler
26 كَانُوا oldukları ك و ن
27 يَعْمَلُونَ yapıyor(lar) ع م ل

جنب Cenebe : جَنْبٌ kelimesinin aslı bir organdır (yan/böğür) ve çoğulu جُنُوبٌ şeklinde gelir. جَنْبٌ yön olarak yan taraf şeklinde istiare edilmiştir. Nisa 4/36 ayeti kerimesinde جَنْبٌ yan komşu anlamında gelmiştir. جَنَبَ ve أجْنَبَ fiilleri uzaklaştırdı ve kenara koydu demektir. İftial babındaki إجْتَنَبَ ise terk etmek demek olan تَرَكَ fiilinden daha beliğdir. Cünüplüğün bu kökle ifade edilmesinin nedeni bu durumun fıkhi olarak namazdan uzak durmaya sebep olmasıdır. Son olarak جَنْبٌ mastarından türetilen fiil iki şekilde kullanılır: Birisi bir şeyin yanından ayrılarak, uzaklaşarak gitmek; diğeri bir şeye doğru gitmektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 33 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cünüp, cenub, cânip, cenâbet, ecnebî, içtinab ve Cenâb’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

كشف Keşefe : كَشَفَ fiili yüzden veya başka yerinden kendini örten örtüyü/elbiseyi kaldırmaktır. Aynı anlamda كَشَفَ غَمُّهُ tabiri Allah onun gamını, kederini giderdi şeklinde kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 20 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri keşif, kâşif, keşşaf, istikşaf ve inkişaftır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. مَسَّ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مَسَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْاِنْسَانَ  mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الضُّرُّ fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı   دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ ’dir.  

دَعَانَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. لِجَنْبِه۪ٓ  car mecruru  دَعَانَا ’daki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪ٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. قَاعِداً اَوْ قَٓائِماً  kelimeleri atıf harfi  اَوْ  ile mahzuf hale matuftur.

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا)’dan sonraki şart cümlesinin fiili, mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir: 

a. (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b. (إِذَا)’nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف)’nın gelip gelmeme durumu, iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır.

c. Sükun üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِ  harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep, عَلَى  harf-i cerinin yerine gibi manalar kazandırabilir. Ayette عَلَى  harf-i cerinin yerine kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَاعِداً  kelimesi sülâsî mücerredi  قعد  olan fiilin ism-i failidir.

قَٓائِماً  kelimesi sülâsî mücerredi  قوم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ 

 

فَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَمَّا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur.  كَشَفْنَا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كَشَفْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُ car mecruru  كَشَفْنَا  fiiline mütealliktir. ضُرَّهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı  مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا ’dır. 

مَرَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا  cümlesi, مَرَّ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.

كَاَنْ  harfi  كَاَنَّ  ‘den muhaffefedir. İsmi mahzuftur. Takdiri,  كأنّه  şeklindedir.  لَمْ يَدْعُنَٓا  cümlesi, كَاَنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَدْعُنَٓا  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى ضُرٍّ  car mecruru  يَدْعُنَٓا  fiiline mütealliktir. مَسَّهُ  cümlesi, ضُرٍّ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

مَسَّهُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. 

b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.

c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. 

d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hafifletilmiş olan  كَأَنْ  aynı  كَأَنَّ  gibi isim cümlesinin başına gelir. 

İsmi mahzuf şan zamiri, haberi de isim veya fiil cümlesi olur. Eğer müsbet (olumlu) fiille başlayan fiil cümlesi olursa başına  قَدْ , menfi (olumsuz) cümle olursa  لَمْ  gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

كَ  harf-i cerdir. مثل (gibi) demektir. Bu ibare, amili  زُيِّنَ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri,  تزيينًا مثلَ ذلك زُيِّن للمسرفين (müsrifler için süslendiği gibi süsleyerek) şeklindedir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

زُيِّنَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  لِلْمُسْرِف۪ينَ  car mecruru  زُيِّنَ  fiiline mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder.  

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ  cümlesi,  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

زُيِّنَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  زين ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.      

مُسْرِف۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ 

 

وَ  atıftır.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  مَسَّ الْاِنْسَانَ الضُّرُّ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  الْاِنْسَانَ , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için fail olan  الضُّرُّ ‘ya takdim edilmiştir.

مسّ  fiilinin  الضُّرُّ ‘ya nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili zarara ve rahatlığa isnad edilmiş, böylece cansız olan şeyler canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Zararın dokunması ibaresi sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Birbirine  اَوْ  atıf harfiyle atfedilen hal konumundaki  قَاعِداً  ve  قَٓائِماًۚ , kelimeleri  لِجَنْبِه۪ٓ  car-mecrurunun müteallakı olan mahzuf hale mütealliktir. 

Tezayüf nedeniyle atfedilen bu kelimeler arasında murââti nazîr sanatı vardır. Bu üç konum bütün hallerden kineyedir.

İnsana dokunan sıkıntının yatarken, otururken ve ayaktayken şeklinde üç çeşidi zikredilmiştir. Bu üslup taksim sanatıdır. Yatarken bile dua etmesi, o sıkıntının aklından bir an bile çıkmadığını gösterir.

لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِداً اَوْ قَٓائِماًۚ  şeklindeki haller sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.

قَاعِداً - قَٓائِماًۚ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لِجَنْبِه۪ٓ  car mecruru  دَعَانَا ’daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müfessirlerden bazıları,  الإنْسانِ  kelimesinde elif lamın ahd için olduğunu söylemiştir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

أوْ قاعِدًا أوْ قائِمًا  dua edilen haller hakkında yapılan genelleme ve tamamlama içindir. Çünkü ayette görülen ıtnâb sanatı, işte bu dua pozisyonlarının çokluğunu temsil içindir. Yani (o kişi) bize bulunduğu her pozisyon ve durumda dua etti, hiçbir şey onu bize yalvarmaktan, dua etmekten alıkoymadı demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ

 

فَ  atıf harfidir. Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. 

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

كَشَفْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Ortaya koyma, açığa çıkarma, manalarındaki  كَشَفْ  fiili ayette, üzerlerinde onları bir örtü gibi kaplayan zararı giderme manasında müstear olmuştur. Durumu mübalağa için gelen bu ifadede tecessüm sanatı da vardır.

Keşf; üzerinde bir örtü olan şeyi ortaya çıkarmaktır. Mutlak yani kayıtsız olarak herhangi bir şeyi izale etmek manasında kullanılması yaygındır. Itlak alakasıyla mecaz-ı mürsel olarak veya izale edilen bir şeyi örtülü bir şeyin açılmasına benzeterek istiare olarak da kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَلَمّا كَشَفْنا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ  cümlesi, tefri’ ile ondan önceki kısımdan ayrıştırılmıştır. Çünkü bu tefri’den maksat, tefri’edilen ilk durumun, onu takip eden sonraki durum olmasa da övülen, methedilen bir durum olduğunu/olacağını ortaya koymaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Tekid ve teşbih ifade eden  كانّ  ‘den muhaffefe  كَاَنْ ‘in dahil olduğu  كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُ  cümlesi, masdar teviliyle مَرَّ  fiiline mütealliktir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كَاَنْ ’nin ismi, mahzuftur. 

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan fiil  لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ  cümlesi, كَاَنْ ’in haberidir. Haberin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كانَّ , çoğunlukla müşâbehet için kullanılır. Bu ayette olduğu gibi bu harfi müşebbeh ve müşebbehün bih takip eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

يَدْعُنَٓا  fiiline müteallik  اِلٰى ضُرٍّ  car-mecruru takdiri  إلى دفع ضرّ (Zararı uzaklaştırmak için) olan mahzuf kelime için muzafun ileyhtir. 

ضُرٍّ ’deki nekrelik, muayyen olmayan nev ve umum ifade eder.

لَمَّا - اِذَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَسَّهُ  cümlesi, ضُرٍّ  için sıfattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

دَعَانَا -  يَدْعُنَٓا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

ضُرٍّ - مَسَّ - اَوْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Tebei istiare yoluyla zarar, aniden ortaya çıkan düşmana benzetilmiştir. Aniden çıkan düşman için onu aniden ortaya çıkaran ve def edecek zata dua edilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ilâhî kelam, o sıfatı taşıyan bazı fertleri itibariyle cinsi (bütün insanları) o sıfatla vasıflandırmak kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nasıl ki bir kimse nimet elde ettiğinde o nimeti verenle değil de nimetle meşgul oluyorsa, bela ve sıkıntı esnasında da o belaya düçar kılanla değil bela ile meşgul olur. Bu gibi kimseler de devamlı olarak bir bela içindedirler. Bela esnasında, onun bir bela içinde bulunduğunda bir şüphe yoktur. Ama nimetlerin elde edilmesi sırasında onun, o nimetlerin yok olmasına dair duyduğu endişeler bela çeşitlerinin en kuvvetlisi olur. Böylece her ne zaman nimet daha mükemmel, daha leziz, daha güçlü ve daha üstün olursa onun kaybedilme korkusu da eziyet cihetinden o nispette şiddetli; ürküntü verme cihetinden de o nispette güçlü olur. Nimet verenle, belaya müptela kılan aynı olunca o kimsenin bakışları devamlı olarak aynı gayeye, aynı matluba yönelik olur. Halbuki onun matlubu da değişmekten münezzeh ve berî olur. Kim böyle olursa bela ve nimet geldiği zamanlarda mutluluklar deryasına dalmış ve nihai mükemmelliklere ulaşmış olur. Bu tür beyanlar, sahili olmayan bir ummandır. Ona ulaşmak isteyen kimse, haber dinleyenlerden değil, bizzat görüp vasıl olanlardan olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nazm adlı eserin sahibi şöyle demektedir: “Cenab-ı Hakk'ın,  وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ  ifadesindeki  اِذَا  gelecek manasını ifade için konulmuş bir edattır. Daha sonra Cenab-ı Hakk,  فَلَمَّا كَشَفْنَا  ‘Açıp giderdik mi…’ buyurmuştur ki bu ifade mazi ifadesidir. Binaenaleyh, ayetin bu nazmı, ayetin manasının geçmişte böyle olduğuna, gelecekte de aynı şekilde olacağına delalet eder. O halde ayette istikbal ifade eden fiiller istikbal manasına; mazi fiili de mazi manasına delalet eder.” Ben derim ki aklî delil de bu manaya uygun olup bunu destekler. Çünkü insan, zayıf, aciz ve sabrı az olarak yaratılmıştır. Yine insan gururlu, şımarık, unutkan, inatçı ve asi olarak yaratılmıştır. Binaenaleyh onun başına bir bela geldiğinde acziyeti ve zayıflığı onu çokça dua etmeye, yalvarıp yakarmaya, huşû, hudû ve boyun eğme vasfını açığa çıkarmaya sevk eder. Başındaki sıkıntı yok  olup rahata kavuştuğu zaman kendisine unutkanlık hakim olur da böylece Allah'ın kendisine olan lütfunu unutur, haddi aşma, azgınlık ve taşkınlık, küfür ve açıktan inkâr içine düşer. İşte bütün bu durumlar, onun tabiatının ve karakterinin bir neticesi ve yaratılışının ayrılmaz bir vasfıdır. Netice olarak diyebiliriz ki bu zavallılar mazeretleri olmadıkları halde mazurdurlar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَذٰلِكَ , amili  زُيِّنَ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri,  تزيينًا مثلَ ذلك زُيِّن للمسرفين عملُهم (Müsrifler için süslendiği gibi süsleyerek…) şeklindedir.

Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِلْمُسْرِف۪ينَ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.

زُيِّنَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kur'ân-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

زُيِّنَ  fiilinin naib-i faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi,  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كان ’nin haberi olan  يَعْمَلُونَ , hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Haberin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.

زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede ameller allanıp pullanarak hoş gösterilen, bir mala benzetilmiştir. Çünkü süsleme gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, kötü amellerin, sonuçları düşünülmeden işlendiğini bildirmektir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كَاَنْ - كَانُو  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs vardır.

Cümlede zamir makamında bahsi geçenlerin  مُسْرِف۪ينَ  şeklinde zahir olarak zikredilmesi, ayette anlatılan şekilde davrananların küfürde ileri gidenler olduğuna dikkat çekmek ve onların durumlarındaki kötülüğünü mübalağa için yapılmış iltifat ve itnâb sanatıdır. 

Ayetin bu son cümlesi, öncesini tekid için gelmiş tezyîl cümlesi olarak ıtnâb sanatıdır.

كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِف۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, daha önce gelen cümleyi ve diğerlerini kapsayan tezyîl cümlesidir. Yani “İşte şeytanî tezyin böyle bir tezyindir ki onlara zikredilen misaldeki gibi geçmiş zamanlarında yaptıkları amelleri ve onun gibi nice yanılgılarını (sapkınlıklarını) güzel göstermiştir.” manasındadır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsraf; övgüye değer olmayan bir şeyde aşırıya ve çok fazlaya kaçmaktır. O halde burada müsriften maksat kâfirlerdir.  المُسْرِفِينَ  lafzının seçilmesi küfürlerindeki mübalağaya delalet etmek içindir. Ve  المُسْرِفِينَ  kelimesindeki tarif onlar hakkında konuşanları ve başkalarını da kapsaması için istiğraktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

O kötü sıfatları taşıyanlar müsrif olarak tavsif edilmiştir. Çünkü Allah, insanın malik olduğu bütün kuvvetleri ve duyguları, yerinde harcamak ve salih amel işlemek yolunda kullanmak için bahsetmiştir. Onlar ise bu sermayelerini gereksiz yerlere harcamış, sermayelerini açıkça israf ederek tüketmişlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada yaptıkları davranışların  كانُوا  lafzıyla ifade edilmesi, fiillerin geçmiş zamanda vuku bulduğuna delalet eder. İşte bu yüzden şart cümlesinde de cevap cümlesinde de, bunlara atfedilen cümlelerde de hep mazi fiiller getirilmiştir. Çünkü geçmiş zamanda var olan bu durumları tescilli olduğundan, gelecekte aynı durumla karşılaşıldığında içlerinden kimilerinin bu ayetten ibret/ders alarak bu hataya tekrar düşmemesi veya hakikati fark etmesi umulur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yunus Sûresi 13. Ayet

وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ  ١٣


Andolsun, sizden önceki nice nesilleri peygamberleri, kendilerine apaçık deliller getirdikleri hâlde (yalanlayıp) zulmettikleri vakit helâk ettik. Onlar zaten inanacak değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 أَهْلَكْنَا helak ettik ه ل ك
3 الْقُرُونَ nice nesilleri ق ر ن
4 مِنْ
5 قَبْلِكُمْ sizden önce ق ب ل
6 لَمَّا
7 ظَلَمُوا haksızlık ettiklerinden ظ ل م
8 وَجَاءَتْهُمْ kendilerine geldiği halde ج ي ا
9 رُسُلُهُمْ peygamberleri ر س ل
10 بِالْبَيِّنَاتِ apaçık delillerle ب ي ن
11 وَمَا
12 كَانُوا ك و ن
13 لِيُؤْمِنُوا ve iman etmeyecekleri için ا م ن
14 كَذَٰلِكَ işte böyle
15 نَجْزِي cezalandırırız ج ز ي
16 الْقَوْمَ topluluğunu ق و م
17 الْمُجْرِمِينَ suçlular ج ر م

İnsanın yaratılış amacı doğrultusunda geçen tarihi özetleniyor: Arka arkaya nesiller, peygamberlerin çağrılarına muhatap olan ümmetler gelip geçiyor, inkâr ve isyan yolunu seçenler helâk edilip tarih sahnesinden çekiliyor, yerlerine başkaları geliyor. Şimdi de son peygamberin ümmeti aynı imtihana tâbi tutuluyor. Çağrıya uyanlar icâbet ümmeti, çeşitli bahanelerle çağrıya karşı direnenlerse, “davet edilmiş ve edilmekte olanlar” mânasında davet ümmeti olarak nöbetlerini geçirmiş oluyorlar. İmtihanın iki temel konusu tevhid ve adalettir. Tevhid inancına sadık kalan ve adalete riayet edenler imtihanı kazanmış, kendilerine tahsis edilen yurdun, oradaki hayatın ve nimetlerin hakkını vermiş olacaklar; buna karşılık şirke ve zulme sapanlar ise kısmen dünyada, eksiksiz olarak da âhirette bunun cezasını çekeceklerdir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 90

وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. الْقُرُونَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ قَبْلِكُمْ  car mecruru  اَهْلَكْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَمَّا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. ظَلَمُوا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ظَلَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri,  لمّا ظلموا أهلكناهم  şeklindedir.

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. 

b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.

c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. 

d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

اَهْلَكْنَا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  هلك ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ 

 

وَ  haliyyedir. Cümle,  قَدْ  takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.

جَٓاءَتْهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamiri  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَيِّنَاتِ  car mecruru  جَٓاءَتْهُمْ  fiiline mütealliktir.  

وَ  atıf harfidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يُؤْمِنُٓوا  fiiline dahil olan  لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli  أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  كَانُوا ’nun mahzuf haberine mütealliktir. 

يُؤْمِنُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُؤْمِنُٓوا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin ( imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 


كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ

 

كَ  harf-i cerdir.  مثل (gibi) demektir. Bu ibare, amili  نَجْزِي  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri,  جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir. ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

نَجْزِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْمُجْرِمِينَ  kelimesi  الْقَوْمَ  ‘nin sıfatı olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُجْرِم۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواۙ

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Kasem üslubundaki terkipte  لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan  وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

اَهْلَكْنَا  fiilinin azamet zamirine isnadı, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Hitap, Mekke halkına yöneliktir. Tekidi ile beraber yeminle başlayan hitabın Mekke halkına çevrilmesi, tehdidi daha da ağırlaştırmak içindir.

Şart üslubunda gelen  لَمَّا ظَلَمُوا  terkibinde, cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı  لَمَّا , şartiyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  ظَلَمُوا  şart cümlesi aynı zamanda  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

Şartın takdiri,  أهلكناهم (Onları helak etmiştik.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Şartın cevabının hazfi, icaz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi) 

اَهْلَكْنَا  fiili, yüz yıllar manasındaki  الْقُرُونَ ‘ye isnad edilmiştir. Halbuki asıl isnad edilmesi gereken kelime o asırlarda yaşayan insanlardır. İnsanların yaşadığı asra, yani zamana isnadla mecâz-ı mürsel sanatı vardır. 

القُرُونُ  kelimesi  قَرْنٍ ’ın çoğuludur ve aslında uzun zaman demektir.  القُرُونُ  ile murad edilen o zamanda yaşayan halktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الْقُرُونَ [nesiller] ’den murad, Nuh kavmi, Ad kavmi gibi eski kavimlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)

Burada vurgulanmak istenen gerçek şudur: O eski kavimler, peygamberleri kendilerine, doğruluklarına delalet eden, yalanlanması imkânsız apaçık deliller getirdikleri halde iman etmediler; peygamberleri yalanladılar, azgınlık ve dalalete devam ettiler; Biz de geciktirmeden onları helak ettik. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ve bu ayet, onların misallerinin ne olduğu konusunda bir tehdit ve bir öğüttür. Tehdit ve korkuyu vurgulamak için kasem lam-ı ve tahkik için gelen  قَدِ  ile cümleyi kuvvetlendirmiştir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Keşşâf sahibi şöyle demektedir:  لَمَّا  kelimesi  اَهْلَكْنَا  fiilinin zarfı;  وَجَاءَتْهُمْ  ifadesindeki وَ  da haliyye vavıdır. Buna göre mana: “Peygamberleri onlara, kendilerinin sıdklarına dair delil ve şahitler getirdiği halde onlar yalanlayarak zulmetmişlerdi.” şeklinde olur. Peygamberlerinin getirdiği deliller ise onların mucizeleridir. Cenab-ı Hakk'ın, وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا [imana gelmedikleri için] ifadesinin, ظَلَمُوا [zulmettiler] ifadesine atıf olması caiz olduğu gibi bunun bir itiraziyye cümlesi olması da caizdir.  لِيُؤْمِنُوا  kelimesinin başındaki lam da olumsuzluğu tekid için gelmiştir. Bu, “Allah, onların küfürlerinde ısrar edeceklerini biliyordu.” demektir. İşte bu, Allah'ın onları sırf peygamberlerini tekzip etmelerinden dolayı helak ettiğine delalet eder. Binaenaleyh O, tıpkı bunun gibi her günahkârı cezalandırır. Bu ifade, Allah'ın Resulünü yalanlamalarından dolayı Mekkeliler için bir tehdittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُواۜ 

 

Cümle,  قَدْ  takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin  ظَلَمُوا  cümlesine matuf olduğu da söylenmiştir.

جَٓاءَ  fiili, mecazi olarak dine çağrı manasında kullanılır. Onun tebliği, beklemedikleri bir gelişe, başka bir yerden gelen birinin halkın yanına girmesine benzetilir. Kur’an’da yaygın bir kullanımdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Tevbe/128)

وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  ظَلَمُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُؤْمِنُوا  cümlesi, masdar teviliyle  كَان ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا كَان ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

لِيُؤْمِنُوا -  رُسُلُهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ : Bir cümlede fail âkil cem’i müzekker-i gayr-i salim veya cem’i müennes-i gayr-i salim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve Müenneslik Uyumu)

وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ [Resulleri kendilerine beyyineler (apaçık delil, mucize) getirdikleri halde] ifadesi, o kâfirlerin zulümde ne kadar aşırı gittiklerini ve büyüklük tasladıklarını gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ

 

İstînâfiyye veya itiraziyye olarak fasılla gelmiştir.

كَذٰلِكَ , amili  نَجْزِي  olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri; جزاءً مثلَ ذلك نجزي (Bunun benzeri bir cezayla cezalandırırız.) şeklindedir.

Bu takdire göre müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَجْزِي  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

الْمُجْرِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Son cümlede zamir makamında bahsi geçenlerin  الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ  şeklinde zahir olarak zikredilmesi, Peygamberlere ve getirdikleri delillere küfretmelerinin günahkarlıkta uç nokta olduğuna dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır. 

الْمُجْرِم۪ينَ - ظَلَمُواۙ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s.101) 

كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki isti’mali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ [Günahkârlar toplumunu böyle cezalandırırız.] bütün günahkârları böyle cezalandırırız yahut sizi böyle cezalandırırız. Zamirin yerine zahir ismin gelmesi günahlarının kemâle erdiğini ve onların bu konuda tanınır olduklarını bildirmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

كَذَلِكَ نَجْزِي القَوْمَ المُجْرِمِينَ  cümlesi tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

القَوْمَ المُجْرِمِينَ  kelimesindeki tarif, istiğrak içindir. Böyle olunca geçmiş nesilleri ve muhatapları kapsar. Bu, onların başlarına gelenlerin kendi başlarına geleceğine dair Kureyş'e bir uyarıdır. Günahkârlıktan kastedilen ise en uç nokta olan şirktir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yunus Sûresi 14. Ayet

ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ  ١٤


Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine getirdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 جَعَلْنَاكُمْ sizi kıldık ج ع ل
3 خَلَائِفَ halifeler خ ل ف
4 فِي
5 الْأَرْضِ yeryüzüne ا ر ض
6 مِنْ
7 بَعْدِهِمْ onların ardından ب ع د
8 لِنَنْظُرَ görmek için ن ظ ر
9 كَيْفَ neler ك ي ف
10 تَعْمَلُونَ yapacağınızı ع م ل
(Diyanet Tefsiri/)

ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ

 

Fiil cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جَعَلْنَاكُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  خَلَٓائِفَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

فِي الْاَرْضِ  car mecruru  خَلَٓائِفَ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. مِنْ بَعْدِ  car mecruru  جَعَلْنَاكُمْ ’e  mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

لِ  harfi, نَنْظُرَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  جَعَلْنَاكُمْ  fiiline mütealliktir.

نَنْظُرَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. كَيْفَ  istifham ismi  تَعْمَلُونَ  fiilinin hali olarak mahallen mansubdur. 

تَعْمَلُونَ  muzari fiil  نَ ’un sübutuyla merfûdur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi üç şekilde gelir: Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek, Bir halden başka bir hale geçmek, Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette bir halden başka bir hale geçmek manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَعْدَ  ve  قَبْلَ ’nin geliş şekilleri şöyledir: Başlarına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduklarında mansubdurlar. Muzâf olup başlarına harf-i cer geldiğinde mecrur olurlar. Cümleye muzâf olduklarında cümlenin başında  اَنْ  bulunur. Muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar. Ayette  بَعْدَ  muzâf olup başına harf-i cer geldiği için mecrurdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ

 

Ayet, rütbe ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle önceki ayette istînâf olarak gelmiş olan mahzuf kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

فِي الْاَرْضِ  car mecruru  خَلَٓائِفَ ’nin mahzuf  sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir şeyin bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte  جَعَلْنَاكُمْ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لِنَنْظُرَ  fiilinde istiare sanatı vardır. Bakmak manasındaki kelime bilmek, anlamak manasında müstear olmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  كَيْفَ تَعْمَلُونَ  cümlesi, نَنْظُرَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Soru ismi  كَيْفَ , haldir.  كَيْفَ  sorusu şaşma ifadesi içindir. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve kınama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif ve hüsn-i ta’lil sanatları vardır.

جَعَلْنَاكُمْ  -  تَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cümle  أهْلَكْنا ’ya atfedilmiş,  ثُمَّ  harfi ise iki zaman arasındaki uzaklığı ifade etmiştir. Yani, yeryüzünde sizi onların yerine getirdik (var ettik). Burada  ثُمَّ  harfi, rütbeten terahi ifade eder. Çünkü onları öncekilere halef yapmak, lütuf ve cömertliğini göstermesi ve geçmişi telafi etmek bakımından önceki nesilleri helak etmesinden daha önemlidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Halife kılmaktan maksat, salih amellerin güzelliklerinin ortaya çıkmasıdır. Kötü ameller ise halife kılınmanın amacına aykırı olup helak sebebidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

الأرْضِ  ile kastedilen Arap beldeleridir. Kelimenin  ال  ile marifeliği ise ahd içindir. Çünkü bu ayetin muhatapları; kendilerinden önce gelen Ad, Semud, Tasm, Cedis ve Cürhüm kabilelerinin yerlerini almışlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah Hakkında  نْظُرَ  Tabirinin Kullanılması: Birinci soru: İçinde, mukabele, bir şeyin karşısında bulunma manası olduğu halde نْظُرَ  fiilinin Allah hakkında kullanılması nasıl caiz olmuştur?

Cevap: نْظُرَ (baktı) lafzı, kendisine bir şüphenin arız olamayacağı, gerçek ve hakiki ilim hakkında istiare yoluyla kullanılmış ve bu ilim, bakanın bakışına, görüp müşahede edenin de görmesine teşbih edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Zeccâc şöyle demiştir: “Ayetteki  كَيْفَ  kelimesi îrab bakımından mahallen mansub olup onu  تَعْمَلُونَ  fiili nasb etmiştir (yani o, bu fiilin mef'ûlüdür). Zira bu lafız bir istifham edatı değil harftir. İstifham edatında, kendinden önce bulunan kelimeler amel edemezler. Eğer sen, لِنَنْظُرَ خَيْرًا تَعْمَلُونَ اَمْ شَرًّ “Hayır mı, yoksa şer mi işleyeceğini görelim" demiş olsaydın, hayır ve şer kelimeleri üzerinde âmil olan, تَعْمَلُون  fiili olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

النَّظَرُ  kelimesi kesin bilgi anlamında kullanılır. Çünkü öğrenmenin en güçlü yolu, bakma/görme eylemi ile gerçekleşen idrak neticesinde olandır. İşte bu yüzden لِنَنْظُرَ  kelimesinin buradaki manası  لِنَعْلَمَ ’dir. Yani bundan sonra yapacağınız amellerinizi görelim/öğrenelim/bilelim. العِلْمِ ’den murad edilense, bilginin başarma ile olan ilişkisi nispetinde kıymetli oluşudur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ  cümlesinde istiare-i temsiliyye vardır. Çünkü kulların Allah karşısındaki durumu halkın padişah karşısındaki durumlarına benzetilmiştir. Padişah, halkın nasıl iş yapacaklarını görmek için onlara mühlet verir. Allah’ın mühlet vermesi de böyledir. Müşebbehün bihe delalet eden isim, temsil yoluyla müşebbeh için istiare edilmiştir. En yüce temsil Allah’ındır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu kişilerin arzda öncekilerden sonra getirilmesi, Allah’ın, onların amellerini bilmesi bakımından sebeptir. Bu ifade Allah’ın, onların amellerinden razı olup olmadığının ortaya çıkmasından kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 
Günün Mesajı
Cennetlikler birbirlerini selam diyerek selamlarlar. Oradaki konuşmaları tesbih, dua ve hamd etmektir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Yeryüzünde dolaşan insan, çeşit çeşit nimetlerle karşılaştığında, hayran kalmaz mı? Çiçeğinden böceğini, doğasından yiyeceğini gördüğünde, hamd etmez mi? Cennetteki nimetlere, Allah bilir onlar nasıl güzel olacak diye düşünerek, kavuşma heyecanıyla dolmaz mı? Bu belki de şunun gibidir: Kahvenin kokusunu alan, çayın lezzetini alan, suyla yetinir mi? Renklere şahit olan, bile bile renksizliği seçer mi? Geçici dünya nimetlerine sevinen ve şaşan, sonsuz ahiret rızkına sırtını dönebilir mi?

Ey Allahım! Şüphesiz biz, Senden iki cihan saadetini isteyenlerdeniz. Dünya hayatıyla yetinenlerden değiliz. Hakiki mutluluğun geçicilikte gizlenmediğinden emin olanlardanız.

Ey Allahım! Biz, Sana kavuşma ümidiyle yaşayanlardanız. Umduğumuza nail eyle. Ayetlerine iman edenlerdeniz. Yar ve yardımcımız ol. Emirlerine itaat çabası içinde olanlardanız. Kusurlarımızı affet ve kabul buyur.

 

Sadece sıkıntıya düştüğünde değil, her anında Rabbini ananlardan, Allah yolunda sağlam adımlarla ilerleyenlerden, Cennetliklerin dualarına amin diyenlerden, Cennet selamını işitenlerden ve Cennet nimetlerine – Allah’ın huzurunda – hamd edenlerden olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji