12 Aralık 2024
Yunus Sûresi 15-20 (209. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Yunus Sûresi 15. Ayet

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ قُلْ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪يۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ  ١٥


Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya (bize) bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ne zaman ki
2 تُتْلَىٰ okunduğunda ت ل و
3 عَلَيْهِمْ onlara
4 ايَاتُنَا ayetlerimiz ا ي ي
5 بَيِّنَاتٍ apaçık bir şekilde ب ي ن
6 قَالَ derler ق و ل
7 الَّذِينَ kimseler
8 لَا
9 يَرْجُونَ ummayanlar ر ج و
10 لِقَاءَنَا bize kavuşmayı ل ق ي
11 ائْتِ getir ا ت ي
12 بِقُرْانٍ bir Kur’an ق ر ا
13 غَيْرِ başka غ ي ر
14 هَٰذَا bundan
15 أَوْ veya
16 بَدِّلْهُ bunu değiştir ب د ل
17 قُلْ de ki ق و ل
18 مَا
19 يَكُونُ (sözkonusu) olamaz ك و ن
20 لِي benim
21 أَنْ
22 أُبَدِّلَهُ onu değiştirmem ب د ل
23 مِنْ
24 تِلْقَاءِ tarafımdan ل ق ي
25 نَفْسِي kendi ن ف س
26 إِنْ
27 أَتَّبِعُ ben uyuyorum ت ب ع
28 إِلَّا ancak
29 مَا
30 يُوحَىٰ vahyedilene و ح ي
31 إِلَيَّ bana
32 إِنِّي şüphesiz ben
33 أَخَافُ korkarım خ و ف
34 إِنْ
35 عَصَيْتُ karşı gelirsem ع ص ي
36 رَبِّي Rabbime ر ب ب
37 عَذَابَ azabından ع ذ ب
38 يَوْمٍ bir günün ي و م
39 عَظِيمٍ büyük ع ظ م

Müşrikler Kur’an’ın ya tamamen veya kısmen değiştirilmesini istemekle çelişkili, anlamsız bir teklifte bulunmuş oluyorlar; çünkü onların isteklerini yerine getirmesi halinde Hz. Peygamber, Kur’an’ın Allah’tan geldiği iddiasında yalancı durumuna düşecektir, ayrıca Allah’tan geldiği iddia edilen bir Kur’an’a iman etmeyenler, Peygamber tarafından yenilenen veya değiştirilen bir kitaba hiç inanmayacaklardır. Allah’ın, Hz. Peygamber aracılığı ile müşriklere verdiği cevap, tutarlı ve şartlanmamış insanlar için ikna edicidir; çünkü topluluğun içinde yıllarca yaşamış bir kimsenin düşünceleri ve üslûbu ile bir başka içerik ve üslûbun birbirinden ayrılması kolaylıkla mümkün olacaktır. Âyet, Kur’an’ın lafız ve muhtevasında Hz. Peygamber’in hiçbir katkı ve etkisinin bulunmadığı konusunda son derecede açıktır.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 90

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ

 

وَ  istînâfiyyedir.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. تُتْلٰى  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تُتْلٰى  elif üzere mukadder fetha ile merfû meçhul muzari fiildir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  تُتْلٰى  fiiline mütealliktir. اٰيَاتُنَا  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيِّنَاتٍ  hal olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.

c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَرْجُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَرْجُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِقَٓاءَنَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli,  ائْتِ بِقُرْاٰنٍ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

ائْتِ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. بِقُرْاٰنٍ  car mecruru  ائْتِ  fiiline mütealliktir. غَيْرِ  kelimesi  قُرْاٰنٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. هٰذَا  işaret ismi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. بَدِّلْهُ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

غَيْرُ  edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَدِّلْهُۜ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بدل ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


قُلْ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪يۚ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli,  مَا يَكُونُ ل۪ٓي ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. Burada tam fiil olarak amel etmiş  ينبغى  manasındadır. ل۪ي  car mecruru  يَكُونُ  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  يَكُونُ ’nun faili olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اُبَدِّلَهُ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ تِلْقَٓائِ۬  car mecruru  اُبَدِّلَهُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  نَفْس۪ي  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُبَدِّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بدل ’dir.


 اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ

 

Fiil cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَتَّبِعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. اِلَّا  hasr edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُوحٰٓى اِلَيَّ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُوحٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. اِلَيَّ  car mecruru  يُوحٰٓى  fiiline mütealliktir.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَتَّبِعُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

يُوحٰٓى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَخَافُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَخَافُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdir  انا ’dir.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَصَيْتُ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri;  فإنّي أخاف عذاب اللَّه  (Muhakkak ki ben Allah’ın azabından korkarım) şeklindedir.

رَبّ۪ي  mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَذَابَ  kelimesi  اَخَافُ ‘nun mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَظ۪يمٍ  kelimesi  يَوْمٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَظ۪يمٍ  kelimesi sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ 

 

Ayet,  وَ  ile 11. ayete (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen terkipte  اِذَا , cümleye muzâf olan şart ve mazi manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumunda olan  تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ  şeklindeki şart cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

تُتْلٰى  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kimin okuduğu bellidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) okumaktadır. Ama kötü bir olaydan bahsedildiği için burada kendisinin ismi zikredilmemiştir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَيْهِمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

Müsnedün ileyh olan  اٰيَاتُنَا , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette azamet zamirine muzâf olan  اٰيَاتُ , tazim ve şeref kazanmıştır. Ayetleri yüceltmenin yanında onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmiştir. 

بَيِّنَاتٍ , hal olarak mansubdur. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

فَ  karinesi olmadan gelen  قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُ  şeklindeki cevap cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması o kişilerin bilinen kimseler olmasının yanında, anılmalarının kerih görülmesi sebebiyledir. Bu onlara tahkir ifade eder.

لِقَٓاءَنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  لِقَٓاءَ  şan ve şeref kazanmıştır.

Fail konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan  لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا  ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Bizimle karşılaşmayı ummuyorlar.] ifadesindene Allah Teâlâ, onların ahirete inanmadığını ve hesaba çekilerek cezalandırılacakları manasını idmâc etmiştir. Cümle, amellerinin karşılığının verilmesi konusunda tehdittir. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.   

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müşrikler sözlerinde  بِقُرْاٰنٍ ’i nekre getirip, هٰذَٓا  ile işaret etmişlerdir. Bu üslup onların küfürdeki azgınlıklarını belirtmesi yanında tahkir amaçlarına işarettir.

غَيْرِ kelimesi  قُرْاٰنٍ  için sıfat, هٰذَٓا işaret ismi  غَيْرِ ‘nın muzâfun ileyhidir.

اَوْ  atıf harfiyle makabline atfedilen aynı üsluptaki  بَدِّلْهُ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا [Bize kavuşmayı ummayanlar] sözü; ahiret hayatına inanmayanlardan yani müşriklerden kinayedir. Bu ibare 7 ve 11. ayetlerde de geçmiştir. Bunlar arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Furkan Suresi 21. ayetle aralarında da iktibas vardır.

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ  [Ayetlerimiz kendilerine birer belge olarak okunduğu zaman...] Burada dış görünüşüyle sözün gereği muhatap zamiri ile  عَلَيْكُمْ “Size” denilmesi gerekirken  عَلَيْهِمْ  onlara, “kendilerine” denilerek gıyaba geçilmiş olması, helak edilen geçmiş devirlerin halkı gibi imansızlık eden yani yaptığı işlerin Allah katında makbule geçmesine önem vermeyen ve karşılığını hesaba katmayan, yaratılış ve istihlaf (birini yerine geçirme) gayesinin aksine hakkı inkâr edip hakka karşı mücadeleye kalkışan mücrimlerden yüz çevirmek ve bunları muhataplık şerefinden uzak tutmak içindir. Bundan dolayıdır ki bu şerefsiz mücrimlerin cinayetlerini tek tek sayıp dökmek üzere Resulullah’a teveccüh buyurup ona tevcih-i kelam eyleyen bir iltifat nüktesidir. Tilavet fiilinin  تُتْلٰى  diye muzari sıygasıyla gelmesi de tilavet yenilendikçe onların geçmişteki cürümlerinin ve cevaplarının ara sıra da olsa mutlaka tekrarlanacağını akla getirir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayetlerimiz okunduğu zaman ifadesinin kullanılarak okunma fiilinin Resulullah'a (s.a.v) isnat edilmemesi, okuyanın belirtilmesine ihtiyaç olmadığını ve bu itirazların okuyana değil okunan ayetlere yönelik bulunduğunu bildirmek içindir. Zamir makamında,  لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا  [Bize kavuşmayı ummayanlar…] ifadesinin kullanılması onların buna cüret etmeleri, kavuşma gününde Allah'ın azabından korkmadıkları içindir. Çünkü onlar, kavuşmayı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr ediyorlardı. Bir de zamir yerinde bu ifadenin kullanılması, onların bu inançlarını yermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetlerin  بَيِّنَاتٍۙ  ile vasıflanması; değiştirilmesinin istenmesine olan şaşkınlığı artırmak içindir. Ondan daha hayırlısı yoktur ki değiştirilsin. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada  اِنْ  değil,  اِذَا  buyurulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü  اِذَا  harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır.  اِنْ  harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. Dolayısıyla ayet onlara ayetlerin okunduğunu ve onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini ifade eder. تُتْلٰى  fiili, muzari olarak gelerek, bu okumanın tekrarlandığına delalet etmiştir. Okumanın tekrarlanması üzerinde düşünmeyi gerektirir. Ama onlar kibirlenerek yüz çevirmişlerdir.  اٰيَاتُنَا  ibaresinde ayetler, ayetleri yüceltmek ve onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek için Allah'a ait zamire izafe edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)


 قُلْ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪يۚ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪يۚ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  كَانً , bu ayette tam fiildir. ل۪ٓي  car mecruru  يَكُونُ  fiiline mütealliktir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪ي  cümlesi, masdar teviliyle  مَا يَكُونُ ’ye mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لِقَٓاءَنَا  -  تِلْقَٓائِ۬  ve  اُبَدِّلَهُ - بَدِّلْهُ  gruplarındaki  kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada geçen  تِلْقَٓائِ۬  masdardır, zarf olarak kullanılmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)

Bu ayet-i kerime müşriklerin, Kur’an'ın, Resulullah'ın (s.a.v) sözleri olduğu yönündeki tarizlerini de reddeder. İşte bundan dolayıdır ki cevapta değiştirmek (tebdil) fiili, مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪ي (kendiliğimden) kaydı ile kayıtlandırılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 


 اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ

 

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  يُوحٰٓى اِلَيَّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümledeki muzâri fiiller hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi harekete geçer.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatıyla oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiil ve mef’ûl arasındadır. اَتَّبِعُ  maksur-sıfat,  مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ  maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

يُوحٰٓى  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Kasr üslubu ile anlaşılıyor ki peygamber ancak vahyedilene tabi olmaktadır. Dini hüküm ve konularda yapmış olduğu fiiller ancak ve ancak Allah’ın kendisine indirmiş olduğu vahiy ile olduğu ifadesi ve vurgusu söz konusudur. (Ahmet Musa Üstünbaş, Ahkâf Sûresi’nin Arap Dili Ve Belâgatı Açısından İncelenmesi)

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatıyla oluşan kasr, Allah’ın vahyine tabi olmakla alakalıdır ve izafî bir kasrdır.  لا أُبَلِّغُ إلّا ما أُوحِيَ إلَيَّ دُونَ أنْ يَكُونَ المُتَّبَعُ شَيْئًا مُخْتَرَعًا حَتّى أتَصَرَّفَ فِيهِ بِالتَّغْيِيرِ والتَّبْدِيلِ  (Ben sadece bana vahyolunan şeyi tebliğ ediyorum. Uydurulmuş bir şeye tabi olmuyorum ki kendim değiştireyim.) demektir. İzafî olduğunun karînesi; onların ortaya attıkları şeyi reddetmek için gelen bir cevap olmasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu cevapta, onların ikinci isteklerinin yerine getirilmesinin imkânsız olduğunun beyanı ile yetinilmemesi, onların birinci isteklerinin (Kur’an'ın değiştirilmesinin) de yerine getirilmesinin  imkânsızlığına delalet eder. Çünkü onların birinci isteklerinin imkânsızlığına delalet, eden cevap, ikinci isteklerinin de imkânsızlığına evleviyetle delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir. Burada da muhataplar kâfirdir. Resul’ün (s.a.v) kendisine vahyolunana tâbi olduğunu inkâr ediyor ve eskilerin masallarını anlattığına inanıyorlardı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)


اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

 

Ayetteki ikinci ta’lil cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَخَافُ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir.

Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي  cümlesi, itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Şart üslubunda gelen terkipte,  عَصَيْتُ رَبّ۪ي  cümlesi, şarttır.

عَصَيْتُ  fiilinin mef’ûlü olan  رَبّ۪ي  izafetinde Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması, Peygamberimizin, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.

Şart cümlesinin takdiri;  فإنّي أخاف عذاب اللَّه (Muhakkak ki Allah’ın azabından korkarım.) olan cevabı öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubâlağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) 

Az sözle çok anlam ifade etmiş olan  عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ  izafeti, اَخَافُ  fiilinin mef’ûlüdür.

يَوْمٍ  ‘deki nekrelik tazim içindir. 

Muzâfun ileyh olan  يَوْمٍ  ‘in sıfatı olan  عَظ۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ [azim günün azabı ibaresinde] mecâzî isnad vardır. Azap etme fiili, mecâz-ı aklî yoluyla gün kelimesine isnad edilmiştir. Aslında azap sebebi gün değil, o günde yaşananlardır. Bu üslup, o gündeki azabın korkunçluğunu vurgulamak için sebep müsebbep alakasıyla yapılan mecazî isnad sanatıdır. Maksad hakiki fail olan Allah Teâlâ’nın azabıdır. Allah Teâlâ hakiki faildir ama fiili, o gün işlemektedir. Dolayısıyla hakiki fail ile zaman ifade eden kelime arasında bir mülâbese vardır. 

اَتَّبِعُ - عَصَيْتُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi)

İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Beyzâvî ayeti şu şekilde tefsir eder: “Bu ayet onların umutlarını kesmek için mübalağa ifade ettiği gibi, onların azabı hak eden asiler olduğuna da tarizde bulunmaktadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanış) 

İsm-i celâlden  رَبّ۪ي  sözüne geçilmesinde Allaha isyanın çirkinliğine ima vardır. Çünkü O, onun Rabbidir, nasıl olur da O'na isyan edebilir? (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu itibarla, azabın büyüklüğünden kinaye olarak azabın azim güne izafe edilmesi güzel olmuştur. Çünkü azim günün azameti, örfen o günde olanların büyüklüğünü gerektirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)

Yunus Sûresi 16. Ayet

قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِه۪ۘ فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِه۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ  ١٦


De ki: “Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur’an’ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 لَوْ şayet
3 شَاءَ dileseydi ش ي ا
4 اللَّهُ Allah
5 مَا
6 تَلَوْتُهُ bunu okumazdım ت ل و
7 عَلَيْكُمْ size
8 وَلَا
9 أَدْرَاكُمْ ve size hiç bildirmezdi د ر ي
10 بِهِ bunu
11 فَقَدْ elbette
12 لَبِثْتُ geçirdim ل ب ث
13 فِيكُمْ sizin aranızda
14 عُمُرًا belli bir ömür ع م ر
15 مِنْ
16 قَبْلِهِ daha önce ق ب ل
17 أَفَلَا
18 تَعْقِلُونَ hiç düşünmüyor musunuz? ع ق ل
دري Deraye : دِرايَة Kurnazlık ve bir tür hile ile elde edilen bilgi. دَرِيّة atış eğitiminin yapıldığı hedef. Ayrıca bu kelime avcının avı ürkütmemek ve arkasına gizlenip ava ok atmak/ ateş etmek için ayakta beklettiği deve anlamına da gelir. Bu köke ait مِدْرَى koyun boynuzuna denir; çünkü koyun onunla kendini savunmaktadır. Kuran’da و ما أدْرىكَ sözünün zikredildiği her yerde onun peşinden açıklaması yapılmıştır. Örneğin وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ 101/10-11 وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِۜ 97/2-3 وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا ٱلْحَآقَّةُ 69/3 Ancak yine Kuran-ı Kerim’de و ما يُدْرِيكَ sözünün zikredildiği her yerde ise peşinden herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Örneğin; وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّهُ يَزَّكّٰىۙ 80/3 اَللّٰهُ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْم۪يزَانَۜ وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَر۪يبٌ42/12 دِرايَةٌkelimesi Yüce Allah hakkında kullanılmaz. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki farklı fiil babı olarak 29 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri dirayet ve (lâ) edrîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِه۪ۘ فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِه۪ۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. شَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı  مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ ’dur. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَلَوْتُهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَيْكُمْ  car mecruru  تَلَوْتُهُ  fiiline mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَدْرٰيكُمْ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِه۪  car mecruru  اَدْرٰيكُمْ  fiiline mütealliktir.

فَ  ta’liliyyedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  لَبِثْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يكُمْ  car mecruru  لَبِثْتُ  fiiline mütealliktir.  

عُمُراً  zaman zarfı, mef’ûlun fih olup fetha ile mansub,  لَبِثْتُ  fiiline mütealliktir. Muzaf mahzuftur. Takdiri, مدة عمر  şeklindedir.  مِنْ قَبْلِه۪  car mecruru  لَبِثْتُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) اَدْرٰيكُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi دري ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


اَفَلَا تَعْقِلُونَ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَعْقِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

قُلْ لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِه۪ۘ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  emri, ayetin muhtevasına son derece önem verildiğini göstermek içindir. Çünkü bu kelam, Kur’an'ın, Allah'ın emir ve iradesine dayandığının açık delilidir. Kıraat değil, tilavet fiilinin kullanılmış olması da bunu destekler niteliktedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَٓا اَدْرٰيكُمْ بِه۪ۘ , şart üslubunda gelmiştir. لَوۡ , gayrı cazim şart edatıdır. 

Nahivciler  لَوۡ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Bu tanıma göre لَوۡ  edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacı bekir oğlu)

لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, 5/63)

Mazi fiil sıygasıyla gelen şart cümlesi  لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا تَلَوْتُهُ ; sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Müteaddî fiilin mef’ûlunun hazfi; sadece fiilin failden sudûrunu gösterir. Dikkatin fiile yoğunlaşmasını sağlar. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Çoğunlukla olduğu gibi burada da cezanın delaleti sebebiyle  شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlu hazf edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. 

مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiilin  مَٓا  harfiyle olumsuzlanması,  لَمْ  harfiyle olumsuzlanmasından daha kuvvetlidir. Çünkü  مَٓا  harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ  ile olumsuzlanmış mazi fiilin aksine, kasemin cevabı olarak gelir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir. (Samerrâî, Beyanî Tefsir Yolu, c. 3, s. 219)

Aynı üsluptaki  لَٓا اَدْرٰيكُمْ  cümlesi, şartın cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümledeki iki mazi fiil farklı harflerle olumsuzlanmıştır.

Ayetin sonunda müradifi zikredilen   اَدْرٰيكُمْ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.


  فَقَدْ لَبِثْتُ ف۪يكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِه۪ۜ

 

فَ  ta’liliyyedir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatıdır.

Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  ف۪يكُمْ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

عُمُراً ’daki nekrelik, kesret ifade eder.

ف۪يكُمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla hitap edilen topluluk, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında değil, o kişilere verilen önemi mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere kullanılmıştır.


 اَفَلَا تَعْقِلُونَ

 

Ayetin fasılası, takdiri  أغاب عنكم ذلك (O sizin gözünüzün önünde olmadığı için) olan mukadder istînâfa matuftur.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkâr, taaccüb ve tevbih anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

تَعْقِلُونَ - اَدْرٰيكُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)  

اَفَلَا تَعْقِلُونَ  cümlesi çok büyük bir kınama ifadesidir. Anlam ise “Yaptığınız şeyin çirkin olduğuna akıl erdiremiyor musunuz ki bu fiillerin kötülüğü sizi onları yapmaktan alıkoymuyor? Âdeta akılları örtülmüş kimseler gibisiniz. Çünkü akıl bu tür şeylerden kaçınır, bunları reddeder.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Araf/169)

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan  تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Yunus Sûresi 17. Ayet

فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ  ١٧


Artık, Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَنْ kim olabilir?
2 أَظْلَمُ daha zalim ظ ل م
3 مِمَّنِ kimseden
4 افْتَرَىٰ uyduran ف ر ي
5 عَلَى karşı
6 اللَّهِ Allah’a
7 كَذِبًا yalan ك ذ ب
8 أَوْ yahut
9 كَذَّبَ yalanlayandan ك ذ ب
10 بِايَاتِهِ O’nun ayetlerini ا ي ي
11 إِنَّهُ şüphesiz
12 لَا
13 يُفْلِحُ kurtuluşa eremezler ف ل ح
14 الْمُجْرِمُونَ suçlular ج ر م

Müşrikler bir yandan Allah’ın zâtı, sıfat ve fiilleri hakkında asılsız sözler uydurup söylemek, bir yandan da O’nun, peygamberi vasıtasıyla gönderdiği çok önemli açıklamaları inkâr etmek suretiyle insana verilen kabiliyetleri yersiz bulmakta ve kötüye kullanmakta, bu mânada kendilerine en büyük zulmü reva görmektedirler.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 91

لبث Lebese: Bu fiil bir yerde oradan nadiren ayrılarak kalmak ya da ikamet etmektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 31 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ 

 

 

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ   istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَظْلَمُ haber olup damme ile merfûdur.  مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَظْلَمُ  ‘ye mütealliktir.  İsm-i mevsûlun sılası  افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

افْتَرٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ‘dir.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  افْتَرٰى  fiiline mütealliktir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.  كَذَّبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  بِاٰيَاتِه۪  car mecruru  كَذَّبَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.

افْتَرٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  فري ’dır.

İftial babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اَظْلَمُ  kelimesi, ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ

 

İsim cümlesidir.  إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  şan zamiri  إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  لَا يُفْلِحُ  cümlesi,  إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُفْلِحُ  damme ile merfû muzari fiildir. الْمُجْرِمُونَ  fail olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

يُفْلِحُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi فلح ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْمُجْرِمُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ

فَ  istînâfiyyedir. 

İnkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

İnkârî manadaki istifham ismi  مَنْ  mübteda,   اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً , haberdir.

Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl  مِمَّنِ , başındaki harf-i cerle  اَظْلَمُ ‘ya mütealliktir. Sılası olan  افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  كَذِباً ‘deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.

Müsned olan  اَظْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Ayetteki istifham, Allah’a yalan iftira etmekle zulmeden bu kişilerin başına gelecek felaketi haber veren büyük bir tehdit, tevbih ve inkâri anlamda mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için istifhamda tecâhül-i ârif sanatı, lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

اَوْ  atıf harfiyle sıla cümlesine atfedilen  كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan ayetler şan ve şeref kazanmıştır.

اَظْلَمُ - افْتَرٰى - كَذِباً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَذَّبَ  fiili umumi olarak yalanlamak demektir. Ancak Kur’an-ı Kerim’de sadece Allah’ı, ahireti, dini yalanlamak konularında kullanılmıştır.

İstifham ismi olan  مَنْ  ile ism-i mevsûl olan  مَنْ  arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كَذِباً - كَذَّبَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَظْلَمُ  -  يُفْلِحُ  kelimeleri arasında tıbak-ı hafîy sanatı vardır. 

مَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً  ibaresi Kur’an’da 8 kere geçer. Bunların üçü bu surededir. Diğer ikisi, 93 ve 144 ayetlerdedir. Bu ayetler arasında tekrîr ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Ayette iktibas sanatı vardır. 

İktibas ve telmih arasındaki fark: İkisi de bir başka ayetten/yerden alıntı yapmak demektir. Alıntı ayetten olur ama isim ve numara verilmezse iktibas, ayet ve numara bildirilirse istidlal olur. Adını zikretmeksizin bir şiir, kıssa veya meselden alıntı yapılırsa buna da telmih denir. 

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Allah’a karşı yalan uyduran ve hakkı yalanlayandan daha zalim bir grubun varlığı hakkında bir soru ile onların içerisinde bulundukları elim durumun ortaya konulması, dinleyicilerin zihinlerinde o kimselerden daha zalim bir topluluğun gerçekten olup olmadığını sorgulamayı sağlayacaktır.  (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebut/68) 

İftira, ancak yalanla yapıldığı halde ayette ayrıca  كَذِباً  (yalan) kelimesinin zikredilmesi o kâfirlerin, Peygambere (s.a.v) zımnen izafe ve sarahaten isnat ettikleri şeylerin Allah'a karşı iftira ve yalan olduğunu bildirir. Bazı iftiralar vardır ki onun yalanı sadece isnadındadır. Mesela: Zeyd'in suçunun Amr'e isnat edilmesi gibi. Bu ifade tarzı, Peygamberin (s.a.v), Allah'a karşı iftiradan beri olduğunu kuvvetle ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. اِنَّهُ ’deki şan zamiri , اِنَّ ’nin ismidir.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Söz konusu kişilerin ayetin sonunda zamir yerine zahir isimle  الْمُجْرِمُونَ  olarak zikredilmeleri, onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu, günahta son noktada olduklarını belirten, tahkiri ve tehdidi artıran ıtnâb ve iltifat sanatıdır. 

الْمُجْرِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

الْمُجْرِمُونَ - كَذِباً - اَظْلَمُ  - افْتَرٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlenin tekid harfiyle tekid edilmesi; mücrimlerin umumunu kapsaması içindir. Çünkü onlar suçlu olduklarını inkâr ediyorlardı. Şan zamiri de bu haberin önemine delalet eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yunus Sûresi 18. Ayet

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ  ١٨


Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَعْبُدُونَ ve ibadet ediyorlar ع ب د
2 مِنْ
3 دُونِ bırakıp د و ن
4 اللَّهِ Allah’ı
5 مَا şeylere
6 لَا hiç
7 يَضُرُّهُمْ bir zararı olmayan ض ر ر
8 وَلَا ve
9 يَنْفَعُهُمْ yararı olmayan ن ف ع
10 وَيَقُولُونَ ve diyorlar ki ق و ل
11 هَٰؤُلَاءِ bunlar
12 شُفَعَاؤُنَا bizim şefaatçilerimizdir ش ف ع
13 عِنْدَ katında ع ن د
14 اللَّهِ Allah
15 قُلْ de ki ق و ل
16 أَتُنَبِّئُونَ bildiriyor musunuz? ن ب ا
17 اللَّهَ Allah’a
18 بِمَا bir şeyi
19 لَا
20 يَعْلَمُ bilmediği ع ل م
21 فِي
22 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
23 وَلَا ve
24 فِي
25 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
26 سُبْحَانَهُ O münezzehtir س ب ح
27 وَتَعَالَىٰ ve yücedir ع ل و
28 عَمَّا
29 يُشْرِكُونَ ortak koştuklarından ش ر ك

“Göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi O’na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?” cümlesi şu anlama gelmektedir: Siz O’nun ortağından veya O’nun katında şefaatçiden söz ederek –hâşâ– Allah’a bilmediğini öğretmeye kalkışıyorsunuz. Eğer tanrılıkta Allah’a ortak olacak ve O’nun nezdinde şefaat görevi yapacak varlıklar olsaydı bunları herkesten önce Allah bilirdi, kullarına da O bildirirdi. Âyette, başka birçok bakımdan olduğu gibi bu yönden de putperestliğin saçma bir inanç olduğuna işaret edilmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 91

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  يَعْبُدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ  car mecruru  يَعْبُدُونَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; متجاوزين الله  şeklindedir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَضُرُّهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَضُرُّهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يَنْفَعُهُمْ  ifadesi, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine matuftur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْفَعُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli,  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا ’dır. يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İşaret ismi  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  شُفَعَٓاؤُ۬نَا  haber olup damme ile merfûdur.  Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِنْدَ mekân zarfı  شُفَعَٓاؤُ۬نَا ’ya mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 


قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istîfham harfidir. تُنَبِّؤُ۫نَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harfiyle  تُنَبِّؤُ۫نَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَعْلَمُ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru  يَعْلَمُ  fiiline mütealliktir. لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. فِي الْاَرْضِ  car mecruru atıf harfi وَ  ile  فِي السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. 

Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُنَبِّؤُ۫نَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

 

سُبْحَانَهُ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  نسبح (tesbih ederiz) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. تَعَالٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. مَا  masdar harfi  عَنْ  harf-i ceriyle  تَعَالٰى  fiiline mütealliktir. 

يُشْرِكُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı  fail olarak mahallen merfûdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُشْرِكُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  شرك ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

تَعَالٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi  علو ‘dir. 

Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

يَعْبُدُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan  لَا يَضُرُّهُمْ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  وَلَا يَنْفَعُهُمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

لَا يَضُرُّهُمْ  ve  لَا يَنْفَعُهُمْ  ibaresinde nefy harfinin zarar ve faydaya ayrı ayrı dahil olması bu iki özelliğin tek başına mevcudiyetinin de mümkün olduğunun göstergesidir.

يَضُرُّهُمْ - يَنْفَعُهُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Zararın, menfaate takdim edilmesi; müşriklerden putlara tapmayı bırakmaları istendiği içindir. Onların önde gelenleri, kölelerini ve çocuklarını başlarına gelecek zararla korkuturlardı. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, mütekellimin işaret edilene tazim kastını ifade eder. 

عِنْدَ اللّٰهِ  izafeti, muzâfın şanı içindir.

Bu ayet  وإذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا بَيِّناتٍ  şeklindeki 15. ayete matuftur. Kıssanın kıssaya atfıdır. 15. ayette buyurulduğu gibi kendilerine Kur’an okunduğunda  ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذا  diyen kâfirlerden bahseden başka bir kıssadır. Onların küfrü, putlara tapmaları ve bu putların Allah katında kendilerine şefaatçi olduğunu söylemeleridir. Bu iki kıssadaki ortak nokta; küfürlerini alay, hakir görme şeklinde göstermeleri ve onları küfre sürükleyen bir özürleri olduğunu vehmetmeleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay, tevbih ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle  اَتُنَبِّؤُ۫نَ  fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan  لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Bilinmeyenlerin yeryüzündekiler ve gökyüzündekiler olarak belirtilmesi, taksim sanatıdır.

 وَلَا فِي الْاَرْضِۜ , car-mecruru, tezat nedeniyle  فِي السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Nefy harfi  لَا ’nın tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.

السَّمٰوَاتِ ’den sonra  الْاَرْضِۜ ’nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ  ibarelerinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan  فِي  harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Semavat ve arz, içine girilmeye müsait şeyler değildir. Fakat bütün kainatın Allah’ın ilmi dışında olmadığını mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere yer ve gök, mevcudatı içine alan bir kaba benzetilmiştir. Camî, heriki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

قُلْ - يَقُولُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فِي السَّماواتِ ولا في الأرْضِ  ifadesi  ما  isminden sonra gelen ve  بِما لا يَعْلَمُهُ  şeklinde takdir edilen mahzuf bir zamire ait haldir.  وَلَا فِي الْاَرْضِۜ  ifadesinde atıftan sonra nefy harfinin tekrarı olumsuzluk manasını artırmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. İtiraziyye olan  سُبْحَانَهُ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سُبْحَانَهُ , takdiri  نسبّح  (Tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle  تَعَالٰى  fiiline mütealliktir. Sılası olan   يُشْرِكُونَ , hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil şirk koşmanın bir defaya mahsus olmadığını ve zaman içerisinde tekrarlandığını göstermektedir. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı  ألعلْوٌ  yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu hakkında  ألعلْوٌ  istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212) 

سُبْحَانَهُ -  تَعَالٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

سُبْحَانَهُ  cümle-i mûteriza olup zalimlerin iddialarının batıl olduğunu açıklar. Ebüssuûd şöyle der: سُبْحَانَ  kelimesinin  سبح ’dan türemiş, تفعيل  kalıbına nakledilmiş ve masdara dönüşmüş olmasında kimseye gizli kalmayan belli bir tenzih ifadesi vardır. Manası şöyledir: “Allah'ı O’na yakışır bir şekilde tenzih ederim.” (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Rum/40)

سُبْحَانَهُ  kelimesinde, Kur’an’da geçen diğer 10. ayetten iktibas sanatı vardır.

Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)

Yunus Sûresi 19. Ayet

وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ  ١٩


İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 كَانَ değildir ك و ن
3 النَّاسُ insanlar ن و س
4 إِلَّا ancak
5 أُمَّةً bir ümmettir ا م م
6 وَاحِدَةً tek و ح د
7 فَاخْتَلَفُوا sonradan ayrılığa düştüler خ ل ف
8 وَلَوْلَا eğer olmasaydı
9 كَلِمَةٌ bir takdir ك ل م
10 سَبَقَتْ önceden belirlenmiş س ب ق
11 مِنْ
12 رَبِّكَ Rabbin tarafından ر ب ب
13 لَقُضِيَ kesin hüküm verilirdi ق ض ي
14 بَيْنَهُمْ aralarında ب ي ن
15 فِيمَا şeylerde
16 فِيهِ onda
17 يَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştükleri خ ل ف

İnsanların inanç bakımından tek ümmet, aynı inancı paylaşan topluluk olmaları iki şekilde anlaşılmıştır: a) Allah’ın insanlara verdiği akıl, onu şaşırtan başka faktörler devreye girmediği takdirde insanı Allah’ın varlık ve birliği inancına götürür. Bu bakımdan bütün insanlar potansiyel olarak tevhid inancını paylaşabilecek kabiliyette yaratılmışlardır, ancak aklın doğru işletilmesini engelleyen iç ve dış faktörler devreye girmiş ve insanlar Tanrı inancı konusunda farklılaşmışlardır. b) Allah’ın yarattığı ilk insan ve ilk topluluk tevhid inancını paylaşmaktaydı, sonra birçok iç ve dış etki onların bir kısmını bu inançtan saptırdı, ihtilâfa düşürdü. Dünya imtihan dünyası olduğu, Allah insanların inanç ve amellerinin sonucunu âhirette açıklamayı, ödül ve cezayı da orada vermeyi murat ettiği, ezelde böyle dilediği için bu ihtilâf devam edecek, müminlerin yanında inkârcılar da olacaktır.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 93

وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf  harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

النَّاسُ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. اِلَّٓا  hasr edatıdır.  اُمَّةً  kelimesi, كَانَ  haberi olup fetha ile mansubdur.  وَاحِدَةً  kelimesi  اُمَّةً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اخْتَلَفُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اخْتَلَفُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خلف ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَوْلَا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا yani “Değil mi?” manasındadır.  كَلِمَةٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri;  موجودة  (mevcuttur) şeklindedir. سَبَقَتْ  cümlesi,  كَلِمَةٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

سَبَقَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ‘dir. مِنْ رَبِّكَ car mecruru  كَلِمَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi  لَوْلَا ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

قُضِيَ  elif üzere mukadder fetha ile mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بَيْنَهُمْ  mekân zarfı,  قُضِيَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  ف۪ي  harf-i ceriyle  قُضِيَ  fiiline mütealliktir. ف۪يهِ  car mecruru  يَخْتَلِفُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَخْتَلِفُونَ 'dir.  Îrabtan mahalli yoktur.

 يَخْتَلِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  …وَيَعْبُدُونَ  cümlesine atfedilmiştir. وَ ’ın istînâfiyye olması da caizdir.

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir sanatı vardır.  النَّاسُ , nakıs fiil  كَانَ  ‘nin ismi,  اُمَّةً  haberidir. 

وَاحِدَةً  kelimesi  اُمَّةً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Nefy harfi  ما  ve istisna edatı  إلا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, كَانَ  ‘nin ismi ve haberi arasındadır. النَّاسُ , maksur/mevsûf,  اُمَّةً  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. Ümmet olmak, insana kasredilmiştir.

Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  فَاخْتَلَفُوا  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  اخْتَلَفُوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

النَّاسُ  [Belli insanlar] dan maksat, Arap ve İbrani gibi akraba kavimler demek olduğu, öbürlerinin de aslında onlar gibi olduğu mukayese yoluyla anlatılmış olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Bu ayet bize tevhid ve İslam'ın, kadim bir din olduğunu, bütün insanların fıtrat ve teşri olarak onun üzerinde ittifak ettiklerini, şirk ve şubelerinin ise azgınların ve asilerin cumhurun hilafına, cehaletle icad ettikleri bir takım davranış bozuklukları bulunduğunu gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Kasr üslubu haberi mübalağalı olarak tekid içindir. Çünkü şehir kurallarının ve tarihi gerçeklerin en üst sıralarında yer alan önemli ve harika bir haberdir. Kasr; müspet bir şey için olumlu bir haber verirken bunun dışındakiler için de olumsuz haber verdiği için tekid üzerine tekiddir. Bu üslup; inkârı tekitli olarak reddetmekten daha kuvvetli bir üsluptur. Bunun için şiddetli bir şekilde inkârı reddeder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

النّاسُ  kelimesi beşer için kullanılan çoğul manası olan bir isimdir. Başındaki tarif istiğrak içindir.  الأُمَّةُ  kelimesi de aynı şey üzerinde ittifak etmiş büyük bir topluluğu ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

 

Bu cümle, atıf harfi  وَ  ile istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Atfın mümkün olması cümlenin haber manalı olması sebebiyledir.

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Şart üslubunda gelen terkipte  لَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ  cümlesi, şarttır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  كَلِمَةٌ ’un haberi mahzuftur.

Müspet mazi fiil sıygasındaki  سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ  cümlesi,  كَلِمَةٌ  için sıfattır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimi olarak ıtnâb sanatıdır.

كَلِمَةٌ ‘deki nekrelik tazim ifade eder.

مِنْ رَبِّكَ  car-mecruru, كَلِمَةٌ ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Lam-ı rabıtanın dahil olduğu  لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ ف۪يمَا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ  cümlesi, لَوْ ’in cevabıdır. Sebat, temekkün ve istikrara işaret eden müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle  قُضِيَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ  , hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil sıygasında gelmesi, ihtilafın bir defaya mahsus olmadığını ve zaman içerisinde tekrarlandığını göstermektedir. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur olan  ف۪يهِ  ihtimam için amiline takdim edilmiştir.

اخْتَلَفُوا - يَخْتَلِفُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada hitabın yalnız Resulullah'a (s.a.v) tevcihi, Rab kelimesinin, Resulullah'ın (s.a.v) yerini tutan zamire izafesi, Allah Teâlâ'nın Resulullah hakkında ziyadesiyle lütufkâr olduğunu belirtmek içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 
Yunus Sûresi 20. Ayet

وَيَقُولُونَ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۚ فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ فَانْتَظِرُواۚ اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ۟  ٢٠


“Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَقُولُونَ ve diyorlar ق و ل
2 لَوْلَا keşke
3 أُنْزِلَ indirilse ن ز ل
4 عَلَيْهِ ona
5 ايَةٌ bir mucize ا ي ي
6 مِنْ
7 رَبِّهِ Rabbinden ر ب ب
8 فَقُلْ de ki ق و ل
9 إِنَّمَا ancak
10 الْغَيْبُ gayb غ ي ب
11 لِلَّهِ Allah’ındır
12 فَانْتَظِرُوا bekleyin ن ظ ر
13 إِنِّي elbette ben de
14 مَعَكُمْ sizinle birlikte
15 مِنَ
16 الْمُنْتَظِرِينَ bekleyenlerdenim ن ظ ر

Müşrikler Hz. Peygamber’in tevhid çağrısına karşı itirazlarına devam ederek yeni bir Kur’an talebinden sonra bu defa da yeni bir işaret (mûcize, âyet) istiyorlar. Meâlde “işaret” diye tercüme edilen âyet kelimesi, “Kur’an âyeti, mûcize, insanı Allah’a inanmaya götüren işaretler, nişanlar” gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Mûcizeler hem Allah’ın varlığını hem de Peygamber’in doğru söylediğini gösteren işaret ve delillerdir, ancak mûcizeyi yaratan, onu dilediği zaman peygamberine lutfeden Allah’tır, mûcize gayb âlemine dahildir; Allah yaratıp göstermedikçe peygamber tarafından bile bilinemez ve gösterilemez.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 93

وَيَقُولُونَ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۚ

 

Fiil cümlesidir.  يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ ’dır.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَوْلَا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا yani “Değil mi?” manasındadır.  

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْهِ car mecruru   اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir.  اٰيَةٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ رَبِّه۪  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلاَ  ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)  

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ 

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن يقولوا هذا القول فقل  şeklindedir. 

قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  الْغَيْبُ لِلّٰهِ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّمَا , kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir.  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.

الْغَيْبُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  لِلّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org


 فَانْتَظِرُواۚ اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ۟

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن لم تؤمنوا فانتظروا (İnanmıyorsanız bekleyin.) şeklindedir.

انْتَظِرُواۚ  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَعَ  mekân zarfı  الْمُنْتَظِر۪ينَ ’ye mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

انْتَظِرُٓوا  fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsî mücerredi  نظر ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُنْتَظِرُونَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَقُولُونَ لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۚ 

 

Ayet, 18. ayetteki … يَعْبُدُونَ  cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart harfi  لَوْلَٓا , tahdid (تحضيض ) ifade eder. هلّا  manasındadır. Tevbih manasına gelmiştir. Şart üslubunda gelmiş olmasına rağmen mütekellimin alay amacına işaret eden cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Bu tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.

لَوْلاَ  ‘meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya’  manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak ‘teşvik’ anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.’ Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

لَوْلَٓا , burada ‘’değil miydi?” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Ama bunun peşinden isim geldiğinde bu manaya gelmez. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اُنْزِلَ  fiiline müteallik olan  عَلَيْهِ car-mecruru konudaki önemine binaen, faile takdim edilmiştir

Naib-i fail olan  اٰيَةٌ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.  اٰيَةٌ , bu cümlede mucize manasındadır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّه۪  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim ve şeref kazandırmış, mütekellimin inkârını ortaya koymuştur.

اُنْزِلَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

 فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri  إن يقولوا هذا القول (Bu sözü söylerlerse) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi olan  فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

قُلْ  emrinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ  cümlesi, kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  الْغَيْبُ  mübtedadır,  لِلّٰهِ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.

İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. الْغَيْبُ  maksur-mevsûf, لِلّٰهِ  car-mecrurunun müteallakı olan haber maksurun aleyh-sıfat olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. 

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, zamir makamında Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat ve ıtnâb sanatıdır.

Bu örnekte olduğu gibi olumsuzluğun, maksûrun aleyh dışındaki her şeyi kapsadığı kasrlara hakiki tahkiki kasr denir. Yani hakiki kasrda maksûr, gerçekten de maksûrun aleyhe münhasırdır, başkasında bulunmaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

اِنَّمَا  kasr edatıdır. Bu edat, ispat ifade eden  اِنَّ  ve nefy ifade eden  مَا ’nın birleşmesiyle meydana gelen bir edattır ve hasr (sınırlandırma) anlamı bildirir. Bu birleşim zikredilen şeylerin sabit olmasını ve bunların dışındaki şeylerin ise bulunmamasını gerektirir. Dolayısıyla bu ayette  اِنَّمَا  edatı, gaybı sadece Allah’ın bildiğine delalet eder.

يَقُولُونَ - قُلْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّمَا , kasr edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kasr üslubu, onların “Peygamberin makamı hak ise onların istediği mucizeleri getirmesi gerektiği” şeklindeki itikatlarını red içindir. Onlara göre istedikleri mucizeleri getirmemesi onun Allah tarafından gönderilmediğinin alametidir. Kasr üslubu onların bu inançlarını reddeder ve bu isteklerinin sırf insanların kafasını karıştırmak için olduğunu ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Burada benzerlerinden farklı olarak tefrî’ ifade eden  فَ  harfi gelmiştir. Bu harfle   

onların kelamının arkasından cevap geleceğine işaret edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


فَانْتَظِرُواۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi olan  فَانْتَظِرُٓوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, tehaddi ve tahkir kastı taşıdığı için, mecâz-ı mürsel mürekkeptir.

Takdiri, إن لم تؤمنوا (inanmıyorsanız) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayetin sonunda müştakının zikredildiği bu fiilde irsâd sanatı vardır.

Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler ise aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)

اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ۟

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.

Mekân zarfı  مَعَكُمْ , ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel etmiş olan  الْمُنْتَظِر۪ينَ ‘ye mütealliktir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  مَعَكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, amili olan  الْمُنْتَظِر۪ينَ۟ ‘ye takdim edilmiştir.

الْمُنْتَظِر۪ينَ , mezid bablardan  افتعال  vezninin ism-i fail kalıbında gelmesi bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle iki tekit ifade eden bu gibi cümleler, çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَانْتَظِرُٓوا - الْمُنْتَظِر۪ينَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْمُنْتَظِر۪ينَ [bekleyenler] kelimesi; bakmak, düşünmek, ibret almak manaları ile de birlikte düşünülmelidir.

مَعَكم  şeklinde ifade edilen beraberlik mecazidir. Mutlak olarak beklemek manasında ortaklık için kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Günün Mesajı
18. ayeti kerimede ''subhân'' kelimesi geçmektedir. Bu kelime suda veya havada hızla hareket etmek manasındaki se-be-ha kökünden türemiştir. Subhân kelimesi mastar şeklidir. Subhanallah; Allah teala'nın noksan sıfatlardan uzak olduğunu ifade eden bir sözdür. Namaz sonrası tesbihatta söylendiği gibi Allah teala'nın yarattığı mahlukat ve eserler karşısında duyulan hayret ve şaşkınlığı dile getirmek için de kullanılır. 
Sayfadan Gönüle Düşenler

Dünya dışında, başka bir alemin doğa harikalarından olan bir köşesinde, kendi halinde yaşayan bir kabile varmış. Akla gelen ve gelmeyen her türlü doğa güzelliği burada toplanmış. Ancak buranın bir özelliği varmış: doğanın her bir parçası, Allah’ın emir ve yasaklarını temsil ediyormuş. Bu yüzden yerliler, hepsine ayrı değer veriyor ve emanetlerine en güzel şekilde sahip çıkmaya çalışıyorlarmış. Yaratıcının en doğrusunu bildiğine ve kendileri için en hayırlısını dilediğine inanarak emirlerine itaatten başka ihtimali düşünmüyorlarmış.

Yaşadıkları mekan, bir gün, kendilerini üstün gören bir grup insan evladı tarafından keşfedilmiş. Onlar önce buraya hayran kalmış, sonra sahiplenmeye karar vermişler. İtaate davete burun kıvırmış ve kendilerinin daha iyisini bildiklerini iddia etmişler. Önce bastıkları her yeri kontrol etmeye kalkışmışlar, sonra bozulan düzeni kendilerince tamire çalışmışlar. Doğanın her parçasına yapılan müdahaleyi, yerliler şaşkınlık ve korkuyla izliyormuş.

Kabilenin yaşlıları, sonlarının geldiğine inanıyor ve büyüklerinin bu durumu görmediklerine şükrediyorlarmış. Gençlerinin meyil etmelerinden endişelenerek, onları uyarıyorlarmış: Bunlar önce Allah’ın sınırlarını aşarlar, sonra bozulanı düzeltmek için kendi kurallarını koyarlar. İnsan denilenin haline özenmeyin, her şey keyfine göre değişsin ister ama değiştirdiği halden de memnun kalmaz. Aradığı mutluluğa asla ulaşamaz. Çünkü hala huzurun Allah’a itaatte olduğunu keşfedememişler.

Allahım! Yeryüzünde rızanı kazanan kullarından olmamız için yardımcımız ve yol göstericimiz ol. Bizi; yalancılardan, ayetlerini yalanlayanlardan, günah yoluna sapanlardan, şirk koşanlardan, onların şerlerinden ve onlara meyil etmekten koru. Biz, Senden gelecek her hayrı bekleyenlerdeniz. İki cihanda da, nice hayırlara kavuşan salih kullardan olmak duasıyla.

Amin.

***

Kendine güvenmek önemli bir ihtiyaçtır. Fakat yokluğunun hayatı zorlaştırması gibi fazlası da zarar getirir. 

İnsanın kendi mantığına ve akıl kapasitesine dayanmasının sonu hüsrandır. Anlatılana değil, kontrolsüz bir şekilde anladığına önem verir. Olası hatalarını düzeltme çabasında değildir, kendisini destekleyenlerle beslenir. Haklılığına inandırmak için doğru bilgileri eksik paylaşır veya manasını değiştirir. Kimi alimleri küçümser ve sağlam bir gerekçe göstermeden onları alayla itibarsızlaştırmaya çalışır. Bazı kişilerden veya bazı konulardan bahsederken edep çizgilerini aşar ve bunu bir maharet sayar. Lafı evirir çevirir ve kendisini dinleyenlerin akıllarından çok nefislerine hitap eder.

Nefsin yeterince beslenmesi bir gerekliliktir. Fakat yokluğunun güçten düşürmesi gibi fazlası da çürütür.

Nefsinin isteklerine aşırı önem verip onun için yaşayanın sonu bazen dünyada ama asıl ahirette hiçliktir. Kendi aklının üstün gücünü temel göstermeden paylaşanların hali de nefisdendir. Doğru bilgilerle ya da haklı gerekçelerle kendisine karşı çıkıldığı zaman kusurlu olma ihtimalini değerlendirmek yerine aklına daha da sıkı sarılır. Sanki ayetlerle aydınlanan yeryüzünde, kibrin getirdiği şımarıklıkla kör ve sağır gibi dolaşır. Kısacası bugünün Allah’ın emirlerini keyfine göre yorumlayanları, eskilerin “değiştir, yenisi ile gel” diyenleriyle aynıdır.

Ey Allahım! Bizi nefsini gerektiği kadar besleyenlerden, bahşettiğin nimetlerden şükürle faydalananlardan ve herhangi bir dünyevi heves için aşırıya kaçma gafletinden koruduklarından eyle. Ki nefsimizle değil, kalbimizle yaşayalım. Bizi kendisine orta kararda güvenenlerden, ne kendisini ne de başkalarını ne de elindeki nimetleri küçümsemeden ya da yüceltmeden yaşayanlardan eyle. Ki her an, her şeyin Senden geldiği bilinciyle yürüyelim. Kibrin her türlüsünden ve hatalı olmamıza rağmen destek görmekten muhafaza buyur. Yanlışlarımızı düzeltmemiz, doğrularımızı çoğaltmamız için yar ve yardımcımız ol. Uhrevi ve dünyevi her konuda gereken bilgilerin doğrusunu, doğru kişilerden öğrenmemiz için daima iyi kullarınla karşılaştır. Bizi edep ve takva sahibi mütevazi salih kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji