قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ ٥٨
Bazı tefsirlerde (meselâ bk. Taberî, XI, 124) âyetteki “Allah’ın lutfu” ile İslâm dininin, “Allah’ın rahmeti” ile Kur’ân-ı Kerîm’in kastedildiği belirtilmekle birlikte, her iki ifadeyi, İslâm ve Kur’an da dahil olmak üzere bütün nimetleri içine alan bir kapsamda yorumlamak daha isabetli görünmektedir (Şevkânî, II, 515). Bu genel yaklaşım çerçevesinde âyetin, bir önceki âyette sıralanan öğüt, şifâ, rehber (hüdâ) ve rahmet olma özellikleri dolayısıyla Kur’an’ın müminler için Allah’ın bir lutfu, rahmetinin bir tezahürü ve dolayısıyla bir huzur ve mutluluk kaynağı olduğuna işaret ettiği de düşünülebilir.
İnsanoğlunun mutluluğu yanlış yerlerde aramaması konusunda veciz bir uyarı ve aydınlatma değeri taşıyan bu âyete göre, ne olursa olsun bir şeylere sahip olmamız değil, sahip olduğumuz şeylerin Allah’ın lutfu sayılmaya değer olup olmadığı önemlidir; maddî ve mânevî imkânları Allah’ın bize ihsanı, O’nun bize olan sevgi ve rahmetinin bir tecellisi olarak görmeli, işte asıl Allah bizi böyle bir mazhariyete lâyık gördüğü, bize böyle bir iltifatta bulunduğu için tutum ve davranışlarımızla mutluluğumuzu sergilemeliyiz. Esasen ancak böyle bir anlayış ve yaklaşım sayesindedir ki insan, hem nimetlerin önemini ve değerini doğru olarak kavrar hem de onların kendisine yüklediği sorumluluğun bilincine varır ve yerine getirir. Nimet ve imkânlardan duyulan sevincin şımarıklık ve azgınlığa dönüşmemesi için bunları verenin yüce Allah olduğunu bilmek gerekir. Nitekim burada “sevinç” kelimesiyle karşıladığımız ferah kavramı, Kur’an’da Allah ile ilişkisinin bulunmadığı bağlamda “şımarıklık, azgınlık” anlamında da kullanılmış (meselâ bk. Neml 27/36; Kasas 27/76; Gâfir 40/75); böylece Allah şuuruyla bütünleşmeyen sevinçlerin insanları baştan çıkarma tehlikesine dikkat çekilmiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 115-116
قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بِفَضْلِ car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, يحسن الفرح şeklindedir. Mekulü’l kavl cümlesidir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
بِرَحْمَتِه۪ car mecruru وَ atıf harfi ile بِفَضْلِ ’e matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ öncesine bağlamak için zaid harftir. بِذٰلِكَ car mecruru بِفَضْلِ ’den bedel olup mahallen mecrurdur. ذا işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك ise muhatap zamiridir.
فَ sebep manasını ifade etmek için fasihadır. لۡ emir lam’ıdır. يَفْرَحُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceri ile خَيْرٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَجْمَعُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَجْمَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
خَيْرٌ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ şeklindedir. Çok kullanıldıklarından Arap dilinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ car-mecrurları, ihtimam için, amili olan فَلْيَفْرَحُوا ‘e takdim edilmiştir.
Car-mecrurların amiline takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, fiille mecrurlar arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ maksurun aleyh/mevsûf, فَلْيَفْرَحُوا maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Yani müsnedün, takdîm edilen bu mecrurlara has olduğu ifade edilmiştir.
فَبِذٰلِكَ ‘ye dahil olan فَ , tekit ifade eden zaid harf, فَلْيَفْرَحُوا ‘daki فَ ise sebebiyye manasında fasihadır.
بِفَضْلِ اللّٰهِ veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Bu izafette Allah ismine muzâf olan فَضْلِ, tazim edilmiştir.
رَحْمَتِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan رَحْمَتِ tazim edilmiştir.
وَبِرَحْمَتِه۪ ve فَبِذٰلِكَ car-mecrurları, tezayüf nedeniyle بِفَضْلِ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.
İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder.
Uzak için kullanılan ve Allah’ın, müminleri feraha erdirecek olan lütuf ve rahmetine işaret eden ذٰلِكَ ‘de istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Müminlerin feraha erdirecek şeyler işaret isminde cem edilmiştir.
فَلْيَفْرَحُوا ’ daki فاءُ tefri’ manasındadır. وبِفَضْلِ اللَّهِ وبِرَحْمَتِهِ car mecruru فَلْيَفْرَحُوا fiiline mütealliktir. Bu mecrur ibarelerin müteallıklarından önce gelmesinin sebebi ise müslümanlar açısından sahip olduğu önem ve kasr ifadesi(kısaltma) sebebiyledir. Yani هُوَ خَيْرٌ مِمّا يَجْمَعُونَ ayetinin işaret ettiği gibi başka hiçbir şey ile değil yalnızca Allah Teâlâ’nın fazlı ve rahmetiyle (sevinsinler) manasındadır. İşte bu, sahip oldukları mal mülkleri ile hoşnut olan (sevinen) ve نَحْنُ أكْثَرُ أمْوالًا وأوْلادًا diyen müşriklere karşı bir cevap niteliğinde tarizi kalb kasrıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا [Evet işte bunlarla sevinsinler.] şeklindeki bu ikinci cümle yani “Evet işte bunlarla sevinsinler.” ifadesi, ilk ifadeyi pekiştirmektedir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İfade aslında [Allah’ın lütuf ve rahmetiyle sevinsinler, evet sadece bununla sevinsinler.] şeklindedir. Bu tekrar, tekid ve takrir için olup, başka dünyevi faydalar sebebiyle değil yalnızca ilâhi lütuf ve rahmet sebebiyle sevinmek gerektiği belirtilmektedir. Cümlede mezkur olan fiilin delaleti sebebiyle iki fiilden biri hazfedilmiştir. Cümle şart manası taşıdığı için de ُ فَلْيَفْرَحُوا fiilinin başına فَ gelmiştir. Adeta; “Eğer bir şeye sevineceklerse özellikle bu ikisiyle sevinsinler. Zira sevinmeye bunlardan daha değer bir şey yoktur.” buyurulmuştur. İfadeden ayrıca “Allah’ın lütuf ve rahmetine, işte buna önem versinler, sadece bununla sevinsinler!” anlamı da “Size Allah’ın lütuf ve rahmetiyle bir meviza (öğüt) geldi. O halde işbu sebeple, -bunun gelişi sebebiyle- sevinsinler!” anlamı da kastedilmiş olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
فَضْلِ - رَحْمَتِه۪ - خَيْرٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle خَيْرٌ ’a mütealliktir. Sılası olan يَجْمَعُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)