Yunus Sûresi 60. Ayet

وَمَا ظَنُّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟  ٦٠

Allah’a karşı yalan uyduranların, kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat onların çoğu (O’nun nimetlerine) şükretmezler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve nedir?
2 ظَنُّ zanları ظ ن ن
3 الَّذِينَ kimselerin
4 يَفْتَرُونَ uyduranların ف ر ي
5 عَلَى karşı
6 اللَّهِ Allah’a
7 الْكَذِبَ yalan ك ذ ب
8 يَوْمَ günü (hakkında) ي و م
9 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
10 إِنَّ şüphesiz
11 اللَّهَ Allah
12 لَذُو sahibidir
13 فَضْلٍ lütuf ف ض ل
14 عَلَى karşı
15 النَّاسِ insanlara ن و س
16 وَلَٰكِنَّ ve ancak
17 أَكْثَرَهُمْ onların çoğu ك ث ر
18 لَا
19 يَشْكُرُونَ şükretmezler ش ك ر
 

Rızık, kısaca “insanların istifade ettiği nimet ve imkânlar” demektir. Allah’ın rızık vermesi, bir lutuf ve ihsan olduğu için 59. âyette bu husus, “rızık indirme” olarak ifade edilmiştir. Ayrıca meyve, sebze, hububat gibi besinlerin yağmur sayesinde yetişmesinden dolayı da bu ifade kullanılmış olabilir (İbn Âşûr, XI, 209).

 

 Taberî’ye göre (XI, 127) burada putperest Araplar’ın, En‘âm sûresinde (6/136) bir örneği zikredilen temelsiz anlayış ve uygulamalarına işaret edilmektedir. Meselâ onlar, ziraat ürünleriyle hayvanlarından bir bölümünü, şefaatini umdukları putları için ayırarak bunu kendileri veya başka insanlar için harcamanın haram olduğunu ileri sürer, sadece âyin ve putların bakımı gibi hizmetlerde kullanırlardı. Buna göre âyetin asıl maksadı, putperestlerin bazı rızıkları keyfî olarak haram saymalarıdır (İbn Âşûr, XI, 209). Halbuki ilke olarak Allah’ın verdiği rızıkların hepsi helâldir (Zemahşerî, II, 194); haram hükmünü koyma yetkisi Allah’a aittir. Eğer Allah haram sayılmasına izin vermediyse onun haram olduğunu söylemek 59. âyette, “Allah adına hüküm uydurmak” şeklinde değerlendirilmiş; 60. âyette de bunu yapanların kıyamet gününde başlarına gelecekleri iyi düşünmeleri uyarısında bulunulmuştur.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 116

 

وَمَا ظَنُّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur.  ظَنُّ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَفْتَرُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَفْتَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı  fail olarak mahallen merfûdur.

عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَفْتَرُونَ  fiiline mütealliktir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  يَوْمَ  zaman zarfı  ظَنُّ ’ye mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

يَفْتَرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındandır. Sülâsîsi  فري ’dir.

İftial babı fiille mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

  اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ

 

 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ’nin haberi  ذُو  olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzâftır. فَضۡلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَى ٱلنَّاسِ  car mecruru  فَضۡلٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

 

وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَـٰكِنَّ  istidrak harfidir.  لَـٰكِنَّ  harfi,  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لَـٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

لَـٰكِنّ ’nin ismi  اَكْثَرَ  olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَشْكُرُونَ۟  cümlesi,  لَـٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَشۡكُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَمَا ظَنُّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade eden cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham ismi  مَا  mübteda,   ظَنُّ الَّذ۪ينَ  haberdir. Müsnedin izafet formunda gelmesi veciz ifade kastına matuftur. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak  kınama ve azarlama anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecahülü arif sanatı söz konusudur.

ظَنُّ  için muzâfun ileyh konumundaki has ism-i mevsûlün sılası olan  يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

يَفْتَرُونَ  ifadesinden sonra  الْكَذِبَ ‘nin zikri, mübalağa için gelen tetmim ıtnâbı sanatıdır.

يَفْتَرُونَ - الْكَذِبَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

يَفْتَرُونَ - الْكَذِبَ  kelimelerinin birlikte kulanılması işledikleri fiilin son derece çirkin ve kendi inançlarına göre de yalan olduğunu göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu kelam, doğrudan doğruya Allah'ın ifadesidir ve kıyametin korkunçluğunu belirtir. Burada onların zamir ile değil de açık olarak ifade edilmesi, iftiralarını tescil etmek içindir.

İftira, ancak yalan ile olduğu halde burada  الْكَذِبَ  kelimesinin de kullanılması, onların işledikleri fiilin son derece çirkin ve kendi inançlarına göre de yalan olduğunu göstermek içindir. Bu sualden maksat, o günün korkunçluğunu ve dehşetini, onların o gün maruz kalacakları muameleleri anlatmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle, her ne kadar “isti’lâm (zanlarını bildirmelerini isteme)” için ise de bununla, Allah’a iftira eden kimselerin azabının ne kadar büyük olacağı kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)


 اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek, ikazı artırmak için zahir olarak tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Lafza-i celâl bütün celâl ve kemâl sıfatları kapsar. İşte O dua edilmeye ve her şeyin O’ndan istenmesine layıktır. Çünkü O her şeye kâdirdir. Her şeyi ihsan eder. O’nun ihsan ettiklerinin en yücesi de mahlûkatına daha Kendisini tek olarak tanımadan, yani hacetlerini Kendisinden istemeye layık olan tek zat olduğunu bilmeden önce vermesidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 297)

اِنَّ ’nin haberi olan  لَذُو فَضْلٍ , veciz söz söyleme usullerinden biri olan izafet terkibiyle gelerek az sözle çok anlam ifade edilmiştir.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri  7, Ahkâf Suresi Belâgî Tefsiri, s. 238)

فَضْلٍ ’deki nekrelik kesret, nev ve tazim ifade eder. 

عَلَى النَّاسِ  car-mecrurunun müteallakı olan  فَضْلٍ ,  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu cümlesi mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz, Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme) 

Zemahşerî der ki: Burada “mütefaddil” gibi bir kelime yerine  ذُو فَضْلٍ  tercih edilmiştir. Böylece  فَضْلٍ  kelimesi nekre gelmiştir ki bu da Allah Teâlâ’nın kulları üzerindeki fadlının “hem de ne fadl” şeklinde ifade edilen derecede mükemmel olduğunu beyan eder. Şeyh Tahir de buradaki  ذُو  ile izafetin teşrif için olduğunu söylemiştir. Bu görüş doğrudur. Ancak bunlara ilaveten bu izafetin mülâzemet ifade ettiği de söylenmelidir. Yani Allah Teâlâ’nın insanlar üzerindeki fadlı sabittir, devamlıdır, zâkir ve gafil kullar arasında fark yoktur. İşte bu mana ulûhiyetin celâlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, Mümin/61, s. 303)

Allah ism-i celîli zikredilmişti. Oysa ayetin başında da Allah ismi geçtiği için âdeten zamir gelmesi gerekirdi. Böylece bu cümle darb-ı mesel şeklinde insanlar arasında kullanılabilir olmuştur. Ayrıca bu şekilde zikredilen fadl, Allah lafzının çağrıştırdığı celâl ve kemâl sıfatlarını hissettirir. Burada da zamir yerine zahir isim gelmesi, önceki gibi bu ayeti de darb-ı mesel haline getirir. Böylece hem Allah’ın fadlına ve minnetine hem de insanın küfür ve reddine tenbih edilmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, Mümin/61, s. 304)


وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ۟

 

Ayetin son cümlesi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstidrak manasındaki  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَشْكُرُونَ ’nin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. 

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474) 

İstidrak, önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اَكْثَرَ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Tahkir ve ikaz için zamir makamında  النَّاسِ  kelimesinin zahir olarak tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

أَكۡثَرَ ٱلنَّاسِ  ibaresi, Kur'an'da 20 yerde, üç konuda kınama manasında gelmiştir. İnsanların çoğu bilmezler (11 kez), şükretmezler (3 kez), iman etmezler (6 kez).

ٱلنَّاسِ [insanlar] ın zamirle değil de zahir isimle zikredilmesi, bu nankörlük halinin pek çirkin olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Kelam, makablinin mefhumunu izah eden bir zeyl mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)