وَيَا قَوْمِ اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ ٨٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَا قَوْمِ | kavmim |
|
| 2 | أَوْفُوا | tam yapın |
|
| 3 | الْمِكْيَالَ | ölçüyü |
|
| 4 | وَالْمِيزَانَ | ve tartıyı |
|
| 5 | بِالْقِسْطِ | adaletle |
|
| 6 | وَلَا | ve |
|
| 7 | تَبْخَسُوا | eksik vermeyin |
|
| 8 | النَّاسَ | insanların |
|
| 9 | أَشْيَاءَهُمْ | eşyalarını |
|
| 10 | وَلَا | ve |
|
| 11 | تَعْثَوْا | karışıklık çıkarmayın |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 14 | مُفْسِدِينَ | bozguncular olarak |
|
وَيَا قَوْمِ اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَا nida harfidir. Münada olan قَوْمِ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اَوْفُوا الْمِكْيَالَ ’dir.
اَوْفُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْمِكْيَالَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْم۪يزَانَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. بِالْقِسْطِ car mecruru اَوْفُوا ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. بِ harf-i ceri mülâbese içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَبْخَسُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَشْيَٓاءَهُمْ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْثَوْا fiili نَ ’un hazfiyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru تَعْثَوْا fiiline mütealliktir. مُفْسِد۪ينَ hal olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْفُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وفي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُفْسِد۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَا قَوْمِ اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki يَا قَوْمِ ’ye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Münada olan قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Nidanın cevabı olan اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
بِالْقِسْطِ car-mecruru اَوْفُوا fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْمِكْيَالَ - الْم۪يزَانَ ve الْقِسْطِ - اَوْفُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ cümlesi atıf harfi وَ ’la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır
مُفْسِد۪ينَ - تَعْثَوْا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare sanatı vardır.
وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ [Yeryüzünde fesat çıkarmayın] ifadesinde الْاَرْضِ kelimesinin açıkça zikredilmesi, fesadın çirkinliğini göstermekte mübalağa ifade eder.
لَا تَعْثَوْا fiiline müteallik olan فِي الْاَرْضِ car mecrurundaki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الْاَرْضِ lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Dünya içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Dünya ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
Rubaî mezid أَفْسَدَ fiilinin ism-i fail kalıbı olan مُفْسِد۪ينَ kelimesi, müekked hal olarak ıtnâbtır.
Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
الْمِكْيَالَ - الْم۪يزَانَ ve الْقِسْطِ - اَوْفُوا ve مُفْسِد۪ينَ - تَعْثَوْا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr, اَوْفُوا ve تَبْخَسُوا kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ [insanlara eşyasını eksik de vermeyin.] Yani insanların ölçü ve tartı ile satın aldıkları şeyleri, ölçü ve tartının noksan olmaları ve adil olmamaları sebebiyle eksik vermeyin. Bu cümle önceki ayetteki وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ cümlesiyle aynı manadadır. Iki cümle arasında tenasüb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Şuayb'ın onlara tavsiyelerinin [Ölçü ve tartıyı kıst/adalet ve hakkaniyet ile ifa edin. Bu insanlara, kendilerinin eşyasını eksiltmeyin/kusurlu-ayıplı göstermeyin, değersizleştirmeyin] şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
مُفْسِد۪ينَ kelimesi hal-i müekkidedir. Bu üslubun fesahat yönü şöyledir: مُفْسِد۪ينَ lafzı fesadı yasaklamayı pekiştirir ve o yasağa karşı gafil davranma ve onu unutma gibi mahzurları da ortadan kaldırır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Araf Suresi/74)
Bu husus daha önceki emirler zımnında anlaşıldığı halde burada sarahatle zikredilmesi, hakların noksan verilmesine ilişkin zikredilen korkutma ve zecrden (yasaklama) sonra buna ziyadesiyle önem atfetmek ve hakların ifasını teşvik içindir. Muhtemeldir ki daha önce zikredilen ölçüyü ve tartıyı adaletle kullanmaktan murad, ölçülen ve tartılan mallarda hakkaniyetin ifasıdır ve insanlara eşyasını eksik vermemek emri de genel olup miktardaki eksikliği de başkasını da kapsamaktadır. Buna göre bu ifade, tahsisten sonra tamim kabilinden olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Ayette yer alan الْمِكْيَالَ [ölçü] ve الْم۪يزَانَ [tartı] kavramları, eşya lafzının anlam kapsamına girdiği halde bu iki kavramın hususi olarak eşya lafzından önce zikredilmesiyle ıtnâb meydana gelmiştir. Itnâbın bu çeşidine tahsisten sonra tamim adı verilir. Söz konusu ayeti Beyzâvî şu şekilde izah eder: الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ kelimelerinin ardından اَشْيَٓاءَ kelimesinin zikredilmesi sebebiyle burada tahsisten sonra tamim (özel ifadeden sonra genele geçme) sanatına başvurulmuştur. Zira “eşya” ifadesi, ölçü ve tartıyı da kapsayan daha genel bir ifadedir. Ayette özellikle bu iki kavramın zikredilmesi insanların daha çok bu alanda hile yaptıklarına işaret etmek içindir. Ayetin لَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ [Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.] cümlesi de aynı edebî sanata örnektir. Çünkü لَا تَعْثَوْا [karışıklık çıkarmayın] ifadesi de haklarda noksanlaştırmayı ve diğer fesat çeşitlerini içine alan geniş manalı bir ifadedir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
Bundan önce, ölçü ve tartının eksik tutulmaması emredildikten sonra burada da her ikisinde adaletin sarahatle emredilmesi, insanları adaleti tam olarak gerçekleştirmeye ve hakları eksiltmemeye ziyadesiyle sevk etmek ve bir de şu noktaya dikkat çekmek içindir: Onların sadece hakları eksik vermekten el çekmeleri yeterli değil, fakat ifsat ettikleri ve zulümlerine ölçü ve düşmanlıklarına kanun yaptıklarını da düzeltmeleri gerekir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayette, üç bakımdan tekrar meydana gelmiştir. Çünkü Allah Teâlâ önce وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ [Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın.] buyurmuş; sonra اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ [Ölçüde ve tartıda adaleti yerine getirin.] buyurmuştur. Bu, birinci sözün aynısıdır. Daha sonra da وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ [İnsanların eşyasını eksiltmeyin.] buyurmuştur. Öyleyse bu tekrardaki hikmet nedir? denirse biz deriz ki: Bunun birkaç izah şekli vardır:
Birinci İzah: Onun kavmi, bu işte ısrar etmekteydiler. Bundan dolayı eksik ölçü ve tartıdan men etmek hususunda iyice açıklamada bulunup tekid etmek ihtiyacını duymuştur. Tekrar ise tekidi, o meseleye gösterilen önem ve ihtimamın fazlalığını gösterir.
İkinci İzah: وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ [Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın.] tabiri, eksik nehyetmektir. اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ [Ölçüde ve tartıda adaleti yerine getirin.] adaleti tam olarak yerine getirmeyi emretmektir. Bir şeyin zıddını nehyetmek, onu emretmekten farklıdır. Bir kimse çıkıp da “Bir şeyin zıddını nehyetmek, onu emretmektir. Binaenaleyh bu bakımdan ayette bir tekrarın yapılmış olması gerekir.” diyemez. Çünkü biz diyoruz ki buna iki şekilde cevap verilebilir:
1) Allah Teâlâ, iyice tekid etmek için, bir şeyi emretmek ile onun zıddını nehyetmek için beraber zikretmiştir. Nitekim sen, “Akrabalarına sıla-i rahim yap, onlardan ilgini kesme!” dersin. Böyle bir cem' son derece fazla olan bir tekide işaret etmektedir.
2) Şöyle diyebiliriz: “Biz, emrin, sizin söylediğiniz gibi olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü hem bir işin eksik yapılmasının nehyedilmesi hem de o işin aslının nehyedilmesi mümkündür. Şu halde Cenab-ı Hakk, burada hem eksik ölçüp tartmaktan nehyetmekte hem de hakkın tam olarak verilmesini emretmektedir. Çünkü bu, Cenab-ı Hakk'ın, muameleleri men edip alışverişi yasaklamadığına; ancak eksik ölçüp tartmayı reddettiğine delalet eder. Bu böyledir, çünkü bir grup kimse, “Alışveriş, eksik ölçüp tartmaktan ve kimilerinin hakkını alıkoymaktan hali olamaz. Binaenaleyh, alışveriş külliyen haramdır.” demektedir. İşte böyle bir vehmi iptal etmek için Allah Teâlâ birinci ifadede eksik ölçüp tartmayı nehyetti; ikinci ayette de ölçüp tartmayı tam adaletle yapmayı emretti.
لَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ [İnsanların eşyasını eksiltmeyin.] şeklindeki üçüncü ifadeye gelince bu bir tekrar değildir. Çünkü Allah Teâlâ önceki buyruğunda yasaklamayı, ölçüyü ve tartıyı noksanlaştırma meselesine tahsis etmiştir. Sonra bu hükmü, bütün şeylere tamim etmiştir (genelleştirmiştir). Bu izah ile bunun bir tekrar olmayıp aksine bu ifadelerin her birinde farklı bir mananın bulunduğu ortaya çıkar.
Üçüncü İzah: Allah Teâlâ birinci ayette وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ [Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın.] ikinci ayette, اَوْفُوا الْمِكْيَالَ وَالْم۪يزَانَ بِالْقِسْطِ [Ölçüde ve tartıda adaleti yerine getirin.] buyurmuştur. İfa, adaleti yerine getirmek, o işi tam ve mükemmel bir biçimde yapmaktan ibarettir. Bu ise ancak hak edilenden daha fazla verdiği zaman tahakkuk eder. Allah Teâlâ, mesela abdestte yüzü yıkamayı emretti. Fakat başın cüzlerinden birini yıkamadıkça yüzün tamamını yıkama emri yerine gelmez. Velhasıl Cenab-ı Hakk birinci ayette, noksan ölçüp tartmayı nehyetmiş; ikinci ayette de fazlasıyla vermeyi emretmiştir. Bu vacibin kesin ve kati olarak yapılmış olabilmesi için bu miktardan fazlasının verilmesi gerekir. Şu halde Cenab-ı Hakk sanki önce insanı bu fazlalığın kendisinde kalması için başkalarının mallarını eksiltmeye gayret etmekten nehyetmiş, ikinci olarak da mesuliyetten kesin olarak kurtulmak için kendi hakkını azaltmaya gayret etmesini emretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)