Hûd Sûresi 9. Ayet

وَلَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُۚ اِنَّهُ لَيَؤُ۫سٌ كَفُورٌ  ٩

Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet) tattırır da, sonra bunu ondan çekip alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör oluverir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَئِنْ şayet
2 أَذَقْنَا tattırsak ذ و ق
3 الْإِنْسَانَ insana ا ن س
4 مِنَّا katımızdan
5 رَحْمَةً bir rahmet ر ح م
6 ثُمَّ sonra
7 نَزَعْنَاهَا onu geri alsak ن ز ع
8 مِنْهُ ondan
9 إِنَّهُ o hemen olur
10 لَيَئُوسٌ ümitsiz ي ا س
11 كَفُورٌ bir nankör ك ف ر
 
“Ümitsiz” diye tercüme ettiğimiz yeûs kelimesi, “ümitsizlik, çöküntü, devamlı üzüntü, gayretsizlik” gibi anlamlara gelen ye’s kökünden türemiş olup “herhangi bir güçlük, sıkıntı veya engel karşısında aşırı derecede ümitsizliğe kapılan kimse” anlamına gelir. Kur’ânî bir terim olarak yeûs, geçmişteki mutlu, müreffeh durumunu Allah’ın bir lutfu olarak değil de kendisinin bir kazancı ve şansı olarak gören, musibetler karşısında ise ümidini yitiren kimseyi ifade eder.
 İlk iki âyette genel olarak insan türünün doğal yapısının bencilliğine ve sıkıntılar karşısındaki dayanıksızlığına; 11. âyette ise sabır erdemi kazanmış ve güzel işler yapmayı ilke haline getirmiş insanların bu doğal kusurlarını düzeltmeyi başardıklarına dikkat çekilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de, hayatta karşılaşılan bütün zorluklara rağmen insanın, işlediği günahlar ne kadar çok ve ne kadar büyük olursa olsun, ümitsizlik ve karamsarlığa düşmemesi telkin edilmektedir. Çünkü Allah’ın gücü her şeyin üstünde, acıması ve yardımı da sonsuzdur. Buna göre ümitsizlik ve karamsarlık, ancak Allah’a iman ve güveni olmayan insanlar için söz konusudur (bk. Âl-i İmrân 3/160; Yûsuf 12/87; Ankebût 29/23; Mümtehine 60/13).
“Nankör” diye tercüme ettiğimiz kefûr kelimesi küfr kökünden türemiş olup verdiği nimetlerden dolayı Allah’a minnettarlık duymayan, O’na inanmayan, O’na karşı kulluk ve şükran borcunu yerine getirmeyen, hamd ve senâda bulunmayan, çok nankör ve çok inkârcı kimseyi ifade eden Kur’ânî bir terimdir. Allah Teâlâ burada olduğu gibi başka âyetlerde de çeşitli nimetlere mazhar oldukları halde şükretmeyip nankörlük eden kullarını kınamış (meselâ bk. A‘râf 7/10; Nahl 16/78; Gafir 40/61); şükredenler için nimetini arttıracağını, nankörlük edenler için de şiddetli azap hazırlamış olduğunu haber vermiştir (bk. İbrâhim 14/7). Kula yakışan, Allah’ın azabından korktuğu için değil, verdiği nimetten dolayı O’na şükretmek ve kulluk görevini yerine getirmektir. 
 10. âyette insanın bir başka özelliğine dikkat çekilmekte, başına gelen sıkıntıların yok olması, sonra da nimetlere mazhar olması karşısında göstereceği şımarıklık ve hafifliklere değinilmektedir. Meselâ insan hasta iken sağlığa, fakir iken zenginliğe, zelil iken azizliğe kavuştuğunda kendisini bu sıkıntılardan kurtarıp nimetlere kavuşturan yüce Allah’a şükretmesi gerekirken, artık sıkıntıların bittiğini, bir daha sıkıntılarla karşılaşmayacağını sanarak şımarmaktadır.
 Sonuç olarak insan kendisini yaratan kudret tarafından bazan varlık ve huzurla bazan yokluk ve sıkıntıyla imtihan edilmektedir. İnsanın her iki halde de Cenâb-ı Allah’ın hikmet ve iradesinin tecelli ettiğini, darlığın, bolluğun, hatta hayatın ve ölümün birer imtihan vesilesi olduğunu düşünüp darlığa sabretmesi, bolluğa şükretmesi gerekir. Şükür nimetin artmasına, nankörlük ise azalmasına sebep olur. Nitekim 11. âyette sıkıntılı hallerde ümitsizliğe kapılmayıp sabreden, bollukta ise şımarmayıp şükreden, yani nimetin hakkını verip amel işleyenlerin bağışlanacakları ve kendilerine büyük bir mükâfat verileceği bildirilmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 152-153
 
Riyazus Salihin, 38 Nolu Hadis
Ebû Saîd ve Ebû Hureyre radıyallahu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.”
(Buhârî, Merdâ1, 3; Müslim, Birr 49)
 

وَلَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُۚ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَذَقْنَا  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. الْاِنْسَانَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  مِنَّا  car mecruru  رَحْمَةً ’in mahzuf haline mütealliktir.  رَحْمَةً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نَزَعْنَاهَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  مِنْهُ  car mecruru  نَزَعْنَا  fiiline mütealliktir. 

ثُمَّ ; Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَذَقْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذوق ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

 

 

اِنَّهُ لَيَؤُ۫سٌ كَفُورٌ

 

Cümle, mukadder kasemin cevabıdır. 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  يَؤُ۫سٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. كَفُورٌ  kelimesi, ikinci haberi olup damme ilemerfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

يَؤُ۫سٌ  -  كَفُورٌ  kelimeleri mübalağa sıygasındadır.

Mübalağalı ism-i fail kalıbı bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُۚ اِنَّهُ لَيَؤُ۫سٌ كَفُورٌ

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘ la 7. ayetteki  وَلَئِنْ قُلْتَ اِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie,  إنْ  şart harfidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayrı talebî inşâ cümlesidir. 

Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.

Kasemle tekid edilmiş şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  لَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً , mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

مِنَّا  car mecruru  رَحْمَةً ’in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İkinci mef’ûl olan  رَحْمَةً ‘deki nekrelik muayyen olmayan nev ve kıllet ifade eder. 

Cümledeki ‘rahmeti tatmak’ ifadesinde istiare sanatı vardır. اَذَقْنَا [Tattırırsak] kelimesiyle rahmet, hoşa giden özelliğiyle güzel bir yemeğe benzetilmiş. Câmi’ her ikisinin de insanı memnun etmesidir. Müşebbehün bih olan tatmak (güzel yemek) zikredilmiş, müşebbeh (rahmetin etkisini anlatmak) kastedilmiştir. Allah Teâlâ tattırmak lafzını rahmetin eserini idrak için istiare etmiştir. Yemek hazfedilip gereği söylendiği için istiare-i mücerrededir.

Aynı üslupta gelen  نَزَعْنَاهَا مِنْهُۚ  cümlesi tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle şart cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Bu cümlede de istiare sanatı vardır. Rahmet, çekip alma manasındaki  نَزَعْنَاهَا  fiiline nispet edilerek, elle tutulur maddi bir varlık yerine konmuştur. Ayrıca bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.

اَذَقْنَا - نَزَعْنَاهَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

Şartın cevabı, arkasından gelen kasemin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir. Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. Şartın cevabının hazifi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اَذَقْنَا - نَزَعْنَا  kelimeleri arasında manevi tıbâk vardır.

اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً  cümlesiyle  نَزَعْنَاهَا مِنْهُۚ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اِنَّهُ لَيَؤُ۫سٌ كَفُورٌ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ‘nin iki haberi olan  يَؤُ۫سٌ  ve  كَفُورٌ  kelimelerinin her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Ayrıca bu kelimeler arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

İsim cümlesinde müsnedin ism-i fail vezninde gelmesi, bu özelliğin istimrar ve istikrarına  işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

İnsana tarafımızdan sağlık, güven, servet ve başka bir nimet verip onun lezzetini kendisine tattırır da sonra onu kendisinden aldık mı, hiç şüphesiz sabırsızlığından, Allah'a tevekkülü ve güveni olmadığından Allah'ın rahmetinden tamamen ümidini keser ve nankörleşir. Demek oluyor kı bir insanın Allah'ın nimetleri içinde yaşarken, o nimetlerin kendisinden alınması, o nimetlere nankörlük etmesindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَلَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً  Bu ibare de istiaredir. Çünkü rahmetin tattırılması ve soyulması burada gerçek anlamda değildir. Bu tabirlerle kastedilen anlam şudur: “İnsanın bazı günahlar işleyip de tövbe etmesinin peşinden ona merhamet ettiğimizde, tövbesini kabul ederek cezasını düşürmemizden sonra bir başka günah işleyerek rahmetimizi kendisinden kaldırmamıza ve cezalandırmamıza müstahak olunca rahmet ve mağfiretimizden ümidini keser. Halbuki iş böyle değildir. Çünkü insan her günah peşinden tövbe etmeye devam ederse cezadan da kurtulur. Yüce Allah bu sözü, günah işleyip de tövbesinin kabul edileceğinden ümidini kesen kimseyi kınama anlamında söylemiştir. O sebeple  اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً  ifadesi; “Kul, şartlarına ve sınırlarına riayet ederek ihlasla tövbe ettiğinde onu kabul etmeyi biz zatımıza vacip kıldığımız için kendisine merhamet edeceğimizi ona bildirdik.” anlamındadır.  ثُمَّ نَزَعْنَاهَا  ifadesinin anlamı ise “İkinci kez işlediği günahı (el-masiyet) sebebiyle kendisinden merhametimizi kaldırdık.” demektir. Burada  رَحْمَةً  ile kastedilenin -Allahu a’lem- nimet ve bolluk olması da mümkündür. O zaman o nimetlerin kendisinden çekip alınması, imtihan için veya istikamet ve salaha uygun bir fayda için bunların kıtlık, sıkıntı ve afetle yer değiştirmesidir. Allah Teâlâ’nın “Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattırırsak elbette ‘kötülükler benden gitti’ der. Çünkü o şımarıktır, kibirlidir.” sözü bu manayı teyit etmektedir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları) 

الْاِنْسَانَ ’daki marifelik ahd içindir. Cins için olduğu da söylenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Başında elif-lâm bulunan müfred kelimede asıl olan, onun, eğer bir mani yok ise daha önce bahsi geçene hamledilmesidir. Bu ayette buna herhangi bir mani yoktur. Binaenaleyh ‘insan’ lafzının, daha önce bahsedilene hamledilmesi gerekir. Burada az önce bahsi geçen ise kâfir insandır, kâfirlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)