وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟ ٣٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاتَاكُمْ | ve size verdi |
|
| 2 | مِنْ | -den |
|
| 3 | كُلِّ | herşey- |
|
| 4 | مَا | ne varsa |
|
| 5 | سَأَلْتُمُوهُ | kendisinden istediğiniz |
|
| 6 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 7 | تَعُدُّوا | saymak isteseniz |
|
| 8 | نِعْمَتَ | ni’metini |
|
| 9 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 10 | لَا |
|
|
| 11 | تُحْصُوهَا | sayamazsınız |
|
| 12 | إِنَّ | doğrusu |
|
| 13 | الْإِنْسَانَ | insan |
|
| 14 | لَظَلُومٌ | çok haksızlık edendir |
|
| 15 | كَفَّارٌ | çok nankördür |
|
وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتٰيكُمْ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ كُلِّ car mecruru اٰتٰيكُمْ fiiline mütealliktir.
Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası سَاَلْتُمُوهُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
سَاَلْتُمُوهُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. سَاَلْتُمُوهُ fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
اٰتٰيكُمْ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ
وَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَعُدُّوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ karînesi olmadan gelen لَا تُحْصُوهَا cümlesi şartın cevabıdır.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُحْصُوهَا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُحْصُو sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حصي ‘ dir.
اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الْاِنْسَانَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. ظَلُومٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. كَفَّارٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
ظَلُومٌ - كَفَّارٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la 32. ayetteki sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Muzâfun ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan سَاَلْتُمُوهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ ibaresi, insanların hayatlarında ihtiyaç duydukları yiyecek ve içeceği, onlara hayatlarında verilmiş her türlü ihtiyacın karşılığı, isteseler de istemeseler de, güneş, hava, gündüz, gece…. vs hepsini kapsar. Bu, Allah Teâlâ’nın, onların dünya hayatındaki ihtiyaçlarının hepsini onlar için yaratmasından kinayedir. (Sâbûnî, İbdâ-ul Beyan)
Bu ifadede, mef’ûl mahzuf olup, takdiri “İstediğiniz her şeyden…” şeklindedir. Bundaki مِنْ كُلِّ ifadesi tenvinle okunmuş, مَا سَاَلْتُمُوهُ ifadesi de hal olmak üzere mahallen mansub menfi bir cümle sayılmıştır. Yani, “O size, istemediğiniz halde herseyden vermiştir” demektir. Buradaki مَا edatının ism-i mevsûl olması da caizdir. Buna göre kelamın takdiri, “O size ihtiyaç duyduğunuz her şeyi ve ancak kendisi ile hallerinizin ve geçiminizin uygun hale geldiği şeyleri vermiştir” şeklindedir. Buna göre sanki, “İstediğiniz ve lisan-ı haliniz ile arzu ettiğiniz her şeyi verdi” denilmektedir.
Vahidî şöyle der: “Bu ifadedeki “nimet” kelimesi masdar yerini tutan bir isimdir. Nitekim Arapça’da, “Allah ona nimet in’âm etti” denilir. Burada “nimet” kelimesi, “İn’âm” masdarı yerine kullanılmıştır. İşte bundan ötürü bu kelime masdar manasında oluğu için cemi olarak getirilmemiştir. Binaenaleyh, bu cümle “Çok olduğu için Allah’ın bütün nimetlerini saymaya güç yetiremezsiniz” manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümlenin takdiri şöyledir. İstediğiniz ve istemediğiniz her şeyden size veririz. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan اِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Veciz ifade kastına matuf نِعْمَتَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan نِعْمَتَ , şan ve şeref kazanmıştır.
نِعْمَتَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karinesi olmadan gelen لَا تُحْصُوهَا cümlesi meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَعُدُّوا - تُحْصُوهَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, تَعُدُّوا - لَا تُحْصُوهَاۜ arasında ise tıbâk-ı selb sanatları vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَاِنْ تَعُدُّوا … cümlesinin aynısı Nahl Sûre’si 18. ayette de tekrarlanmıştır. Fakat arkasından gelen cümle iki ayette farklı olarak gelmiştir. Bu iki suredeki benzer ayetlerin son bölümlerinin farklı olması üzerinde düşünülürse, Kur’an’ın fasılalarda ayetin manasını gözettiği anlaşılır. Bu suredeki ayette Allah’ın nimetleri karşısında insanların hali göz önüne alınmıştır ki bu hal zalim ve inkârcı oluşlarıdır. İkinci ayette ise kıymet bilmeme, zulüm ve nimete küfür gibi hallere Allah’ın gufran ve rahmetle karşılık verdiği zikredilmiştir. Yani Allah Teâlâ’nın durumundan haber verilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi, ve lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan , İtkan, c. 2, s. 176)
Birinci ve ikinci haber olan لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟ kelimeleri, mübalağa sıygasında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Aralarında وَ olmaması, müsnedün ileyhte bu vasıfların ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
ظَلُومٌ - كَفَّارٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah Teâlâ’nın insanlara bu kadar nimeti saydıktan sonra insanın zalim ve keffâr oluş özelliğinin (nedeni belirtilmeden) zikredilmesiyle bu nimetlere şükretmediği, nankörlük ettiği anlaşılmaktadır. Bu ayette Allah Teâlâ’nın اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟ [insan zalim ve keffârdır.] ifadesiyle tarizde bulunduğunu, bundan maksadın insanı bu konuda uyarmak olduğunu görmekteyiz.
İbrahim Suresindeki siyak, insan ve sıfatlarıyla ilgili olduğu için ayet insanın bir sıfatıyla son bulmuştur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, et-Ta‘bîru’l-Kur’ânî, s. 220)
ظَلُومٌ كَفَّارٌ [Çok zulmeden çok inkâr eden] kelimeleri mübalağa ifade eder. Çünkü فَعُولٌ ve فَعَّالٌ mübâlağa ifade eden kalıplardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
İnsan şiddet (bela-musibet) esnasında şikayet edip, feryad-ü figânı bastığı için, zalim; nimetleri toplayıp başkasına vermediği için de كَفَّارٌ (nankör)” manasında olduğu söylenmiştir. Buradaki الْاِنْسَانَ lafzı ile, belli bir kimse değil, bütün insan cinsi kastedilmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)
Cenab-ı Hak sanki şöyle demektedir: “Pek çok nimet mevcut olup, sen o nimetleri aldığında ve onları veren ben olduğumda, onu alırken sende şu iki vasıf meydana gelir; yani ظَلُومٌ (çok zalim) ve كَفَّارٌ۟ (çok nankör) olman; onları verirken bende de şu iki vasıf meydana gelir, Gafûr ve Rahim olmam.” Buna göre Allah Teâlâ sanki, “Sen zalûm olsan da ben Gafûrum; sen keffâr (nankör) olsan da ben Rahîm’im. Senin aciz olduğunu ve kusur edeceğini biliyorum. Senin kusurlarına bol bol vererek, kabalığına da tastamam vererek karşılık veririm” demek istemiştir.(Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Cenab-ı Hak, “Gerçekten insan çok zalim ve çok nankördür” buyurmuştur. Bunun, “İnsan, bu nimetlerin şükrünü yerine getirmemek suretiyle zalim olmuş ve bu nimetlere karşı alabildiğine nankörlük ettiği için de keffâr (çok nankör) olmuştur” manasında olduğu söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu cümle nimetin küfre dönüştüğü manasında gelmiş olan inkâri istifham manasını tekid eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)