İbrahim Sûresi 43. Ayet

مُهْطِع۪ينَ مُقْنِع۪ي رُؤُ۫سِهِمْ لَا يَرْتَدُّ اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْۚ وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌۜ  ٤٣

O gün başlarını dikerek (çağırıldıkları yere doğru) koşarlar. Gözleri kendilerine bile dönmez, kalpleri de bomboştur.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مُهْطِعِينَ koşarlar ه ط ع
2 مُقْنِعِي dikerek ق ن ع
3 رُءُوسِهِمْ başlarını ر ا س
4 لَا
5 يَرْتَدُّ dönmez ر د د
6 إِلَيْهِمْ kendilerine
7 طَرْفُهُمْ bakışları ط ر ف
8 وَأَفْئِدَتُهُمْ ve yüreklerinin içi de ف ا د
9 هَوَاءٌ bomboştur ه و ي
 

“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma!” şeklinde çevirdiğimiz cümledeki zalimler –kavram olarak– Hz. Peygamber zamanının müşriklerini de içine almaktadır. Nitekim Lokmân aleyhisselâm da şirkin büyük bir zulüm olduğunu ifade etmiştir (Lokmân 31/13). Bununla birlikte müşriklerin dışındaki zalimleri de kapsamasına bir engel yoktur. Bu sebeple bazı müfessirler bu âyetin mazlumlar için bir teselli, zalimler için bir tehdit ifade ettiğini söylemişlerdir (Râzî, XIX, 141; İbn Âşûr, XIII, 246). Allah Teâlâ’nın, zalimleri yaptıklarından dolayı hemen cezalandırmayıp onlara mühlet vermesi, zalimin yaptıklarından habersiz veya zulme razı olduğu yahut zalimi cezalandırmaktan âciz bulunduğu için değil, onlara tövbe etme imkânı tanımak, tövbe etmedikleri takdirde âhirette gereken cezayı vermek içindir. Nitekim âyetler zalimlerin âhiretteki durumlarını tasvir etmekte ve oradaki cezanın daha şiddetli olacağını göstermektedir. 

Kaynak :Kuran Yolu Tefsiri

 

قنع Qane’a : قَناعَةٌ geçici olan dünya mallarından az olanla yetinme ya da azına razı olma demektir. Bu kökün iki şekilde kullanımı mevcuttur: Biri قَنِعَ – يَقْنَعُ – قَناعَةٌ şeklindedir ve hoşnut olmak/razı olmak manasına gelir, diğeri ise قَنَعَ – يَقْنَعُ – قُنُوعٌ biçimindedir ve birşeyi istemek/dilemek anlamında kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri kanaat etmek, kâni olmak ve iknâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

رأس Ra’ese : رَاْسٌ iyi bilinmekte olan baş demektir. Çoğulu رُؤُوسٌ şeklinde gelir. Ayrıca رَاْسٌ reis/lider anlamında da kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de isim olarak 18 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri reis ve riyâsettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

مُهْطِع۪ينَ مُقْنِع۪ي رُؤُ۫سِهِمْ لَا يَرْتَدُّ اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْۚ 

 

مُهْطِع۪ينَ , önceki ayetteki  الْاَبْصَارُ ‘nun hali olup fetha ile mansubdur. مُقْنِع۪ي  ikinci hal olup nasb alameti  ي ‘dir. Aynı zamanda muzaftır. İzafetten dolayı  ن  hazf edilmiştir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.  

رُؤُ۫سِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَرْتَدُّ  cümlesi, مُقْنِع۪ي ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.  

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَرْتَدُّ  damme ile merfû muzari fiildir.  اِلَيْهِمْ  car mecruru  لَا يَرْتَدُّ  fiiline mütealliktir. طَرْفُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki müfred, ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَرْتَدُّ  fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsîsi  ردد ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

مُهْطِع۪ينَ -  مُقْنِع۪ي ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَفْـِٔدَتُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هَوَٓاءٌ  haber olup damme ile merfûdur.

 

مُهْطِع۪ينَ مُقْنِع۪ي رُؤُ۫سِهِمْ لَا يَرْتَدُّ اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْۚ وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌۜ

 

مُهْطِع۪ينَ  kelimesi ve  مُقْنِع۪ي رُؤُ۫سِهِمْ izafeti, önceki ayetteki  الْاَبْصَارُ ‘nun halidir.

لَا يَرْتَدُّ اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْۚ  cümlesi ise  مُقْنِع۪ي ‘deki zamirin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اِلَيْهِمْ  car-mecruru durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌۜ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  لَا يَرْتَدُّ  cümlesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Zalimlerin özellikleri, başlarını dikerek koşmaları, gözlerinin kendilerini bile görememesi, kalplerinin bomboş olması şeklinde sayılarak taksim sanatı yapılmıştır. 

“Gözlerin o gün dehşetle belirmesi”nden maksat, gördüklerinin dehşetinden dolayı yerlerinde duramayacak olmasıdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin izafetle marife olması veciz ifade kastına matuftur.

اَفْـِٔدَتُهُمْ - رُؤُ۫سِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌ [Kalpleri boştur] ifadesinde teşbih-i beliğ vardır. Bu cümleden teşbih edatı ve vech-i şebeh kaldırılmıştır. Yani, onların kalplerinde hiçbir şey bulunmadığı için boş gibidir. Böylece bu ifade teşbih-i beliğ olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Radî bu ifadenin istiare olduğunu söylemiştir. Bununla kastedilen, kendilerini saran büyük korku ve endişe sebebiyle onların kalplerini güçlü sabır ve metanet hislerinden yoksun kalmakla nitelemektedir. Korkak kimseye, ‘’göğüs kafesinin içinde kalbi yok’’ anlamında  يَرَاعَةٌ جَوفَاءُ  (İçi boş kalmış) demeleri Arapların alışık olduğu anlatımlardandır.

Burada korkak kişi, kalpsizlikle nitelenmiştir. Çünkü kalp cesaretin yeridir. Yer yok olunca onun içindeki de yok olur. Bu (ifade), o kişinin korkaklık özelliğinde abartı yapmayı amaçlar. Araplar, bir şeyin içi boş olduğunda, ‘’onun içinde orayı kaplayacak havadan başka bir şey yok’’ anlamında o şeye ‘’hava’’derler. Yüce Allah’ın ‘’Musa’nın annesinin kalbi boş olarak sabahladı’’ (Kasas/10) sözü de bu manadadır. Yine bu konuda şöyle denmiştir: Kalplerin yapısı öyle bozulmuştur ki içlerine giren korku ve onları kuşatan endişe yüzünden artık kalpleri, içinde bir şey tutamaz hale gelmiştir. Çünkü o kalpler, doğal yapısı bozulup, içindekileri tutma ve muhafaza etme yeteneklerini kaybetmiş olmakla artık (içinden her şeyin kolaylıkla geçtiği) hava gibi olmuştur. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

مُهْطِع۪ينَ  : Ebu Ubeyde, bu kelimenin manasının “koşmak”; Ahmed İbn Yahya, “zillet ve korku içinde, çaresiz olarak bakmak” olduğunu söylemiştir. Bu kelime, “susup kalan, artık birşey söyleyemeyen kimse” anlamındadır. Leys şöyle der: “Arapça’da bir kimsenin bakışları soğuyup zillet içinde kaldığında, buna,  اهطع  denir.” اَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌ ‘la, kâfirlerin kalplerinin, Kıyamet gününde, onları saran dehşet ve hayretin büyüklüğünden dolayı, bütün hatıra ve düşüncelerden; onların başına gelen ikâb ve sezadan ötürü her türlü ümit ve arzudan ve onlardaki hüzün ve kederin çokluğundan da her türlü sevinçten uzak olması kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

مُهْطِع۪ينَ  yani çağırana doğru hızla giderler. Söylendiğine göre  الاهطاع  “gözlerini göreceğin şeye doğru çevirmen ve hiç göz kırpmaksızın sürekli ona bakman” demektir. “Başlarını kaldırarak; bakışları kendilerine dönmeyecek şekilde sabit” yani gözleri açık, göz kapakları hiç hareket etmeksizin, gözlerini kırpmaksızın ya da “gözlerini kendilerine çevirip kendi hallerine hiç bakmadan…” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)