Hicr Sûresi 72. Ayet

لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ  ٧٢

(Melekler, Lût’a:) “Ömrüne andolsun ki onlar (şehvetten) gözleri dönmüş hâlde, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar (Bu durumda asla seni dinlemezler)” dediler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَعَمْرُكَ ömrüne andolsun ki ع م ر
2 إِنَّهُمْ onlar
3 لَفِي içinde
4 سَكْرَتِهِمْ sarhoşlukları س ك ر
5 يَعْمَهُونَ bocalıyorlardı ع م ه
 
Kentin ahlâksız halkı, Lût’un konukları olduğunu duyunca –muhtemelen onlara sarkıntılık etmek üzere– geldiklerinde Hz. Lût onların niyetlerini sezdiği için kendilerini uyardı; fakat “Seni el âlemi korumaktan menetmedik mi?” diyerek azgınlıklarında ısrar ettiler. Bu ifadeden anlaşıldığına göre Hz. Lût onları daha önce de bu ahlâksızlıklarından uzaklaştırmaya çalışmış; fakat olumsuz, hatta küstahça cevaplar almıştı. Buna rağmen son bir defa daha “İşte kadınlar, benim kızlarım, (nikâh) yaparsanız” diyerek onları arzularını meşrû ve ahlâkî yollardan karşılamaya çağırdı. Bu sözüyle Lût, bir peygamber olarak kendisini ümmetinin babası yerinde görüyor, dolayısıyla ümmetinin kızlarını da kendi kızları kabul ediyor (Zemahşerî, II, 317), bu azgın topluluğa, yapmak istediklerini bu kızlarla evlenerek yapmaları gerektiğini, doğru ve meşrû tutumun bu olduğunu bildiriyordu. Âyetlerin üslûbundan anlaşıldığına göre aslında bu kavim felâketi çoktan hak etmişti. Fakat yüce Allah’ın, yukarıda işaret buyurulan geniş rahmeti ve bir peygamber olarak Hz. Lût’un ümmetine duyduğu şefkat sebebiyle yine de onlar, ahlâksızlıktan vazgeçip hallerini düzeltmeye çağırılmıştır. Ne var ki, 72. âyetten anlaşıldığına göre sapık duyguları akıllarını başlarından almış, ihtirasları gözlerini kör etmiş, mâkul ve ölçülü düşünüp hareket etme kabiliyetlerini büsbütün kaybetmişlerdi. Âyetteki yemin ifadesi, onların bu hallerinin artık ıslah edilemez olduğuna işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak, Lût kavmi hakkındaki bu açıklamalarıyla sadece geçmişteki bir toplum hakkında bilgi vermeyi değil, daha önemlisi, insanoğlunun Allah’tan ve peygamberden gelen her türlü uyarıya kulak tıkayarak beşerî tabiatına, arzu ve ihtiraslarına esir olması halinde sağlıklı düşünme yeteneklerinin nasıl işlemez hale geleceğini, en doğru ve yararlı öğütleri bile duyup anlayamayacak kadar insanlığını kaybedeceğini anlatmaktadır.
 
Kentin ahlâksız halkı, Lût’un konukları olduğunu duyunca –muhtemelen onlara sarkıntılık etmek üzere– geldiklerinde Hz. Lût onların niyetlerini sezdiği için kendilerini uyardı; fakat “Seni el âlemi korumaktan menetmedik mi?” diyerek azgınlıklarında ısrar ettiler. Bu ifadeden anlaşıldığına göre Hz. Lût onları daha önce de bu ahlâksızlıklarından uzaklaştırmaya çalışmış; fakat olumsuz, hatta küstahça cevaplar almıştı. Buna rağmen son bir defa daha “İşte kadınlar, benim kızlarım, (nikâh) yaparsanız” diyerek onları arzularını meşrû ve ahlâkî yollardan karşılamaya çağırdı. Bu sözüyle Lût, bir peygamber olarak kendisini ümmetinin babası yerinde görüyor, dolayısıyla ümmetinin kızlarını da kendi kızları kabul ediyor (Zemahşerî, II, 317), bu azgın topluluğa, yapmak istediklerini bu kızlarla evlenerek yapmaları gerektiğini, doğru ve meşrû tutumun bu olduğunu bildiriyordu. Âyetlerin üslûbundan anlaşıldığına göre aslında bu kavim felâketi çoktan hak etmişti. Fakat yüce Allah’ın, yukarıda işaret buyurulan geniş rahmeti ve bir peygamber olarak Hz. Lût’un ümmetine duyduğu şefkat sebebiyle yine de onlar, ahlâksızlıktan vazgeçip hallerini düzeltmeye çağırılmıştır. Ne var ki, 72. âyetten anlaşıldığına göre sapık duyguları akıllarını başlarından almış, ihtirasları gözlerini kör etmiş, mâkul ve ölçülü düşünüp hareket etme kabiliyetlerini büsbütün kaybetmişlerdi. Âyetteki yemin ifadesi, onların bu hallerinin artık ıslah edilemez olduğuna işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak, Lût kavmi hakkındaki bu açıklamalarıyla sadece geçmişteki bir toplum hakkında bilgi vermeyi değil, daha önemlisi, insanoğlunun Allah’tan ve peygamberden gelen her türlü uyarıya kulak tıkayarak beşerî tabiatına, arzu ve ihtiraslarına esir olması halinde sağlıklı düşünme yeteneklerinin nasıl işlemez hale geleceğini, en doğru ve yararlı öğütleri bile duyup anlayamayacak kadar insanlığını kaybedeceğini anlatmaktadır.
 

لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ

 

İsim cümlesidir. لَ  ibtidâiyyedir. Tekid ifade eder.  عَمْرُكَ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri;  قسمي (Yeminim.) şeklindedir. اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ  cümlesi, kasemin cevabıdır. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlaka veya kasemün cevabının başına gelen muvattie’dir.  ف۪ي سَكْرَتِهِمْ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَعْمَهُونَ  cümlesi,  سَكْرَتِهِمْ ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur. 

يَعْمَهُونَ  fiili  نَ ‘nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ

 

İtiraziyye olarak fasılla gelen ayet kasem üslubundadır. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

 لَعَمْرُكَ  cümlesi, ibtida lamı ile tekid edilmiş isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَعَمْرُكَ  mübtedadır. Takdiri  قسمي (Yeminim) olan haber mahzuftur. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı olan  اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ  cümlesi, اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اِنَّ ’nin haberi mahzuftur. لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.

لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü sarhoşluk hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. سَكْرَتِ , burada zarfa benzetilmiştir. Sarhoşluk ile insan arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

يَعْمَهُونَ  cümlesi,  سَكْرَتِهِمْ ‘deki zamirin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَعْمَهُونَ  ve  سَكْرَتِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عْمَهُ ف۪ي الْسَكْرَ  tabiri istiaredir. Bununla kastedilen, onları sapkınlıkları içinde bocalamayla ve delaletleri içinde şaşkınlıkla nitelemektir. Böylece Allah Teâlâ (burada müşrikleri) sapkınlık bataklıklarında çırpınanları, sarhoşluk bataklıklarında bocalayan adama benzetmiştir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

Beyzâvî ayetin tefsirinde şunları kaydeder: “Yüce Allah burada muhatabın hayatı ile yemin etmiştir. Bu yeminde muhatap ise Hz. Peygamber’dir. Bu yeminde muhatabın Hz. Lût olduğu ve meleklerin, onun hayatı ile yemin ettikleri de ileri sürülmüştür. Bu iddiayı ileri süren Zemahşerî’dir. Zira o tefsirinde şöyle der: “لَعَمْرُكَ (Hayatın hakkı için)” yemininde, yemin edenler meleklerdir ve “melekler” lafzı mukadderdir. Yani melekler Lût’a: “Hayatın hakkı için” diyerek yemin ettiler. Buradaki yeminin Hz. Peygamber’e taalluk ettiği de ileri sürülmüştür. (Süleyman Gür, Kādî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Buradaki hitap, Hazret-i Muhammed’e olup, Cenab-ı Hak başka hiç kimsenin hayatına yemin etmemişken, onun hayatına yemin etmiştir. Bu da, Hazret-i Peygamber’in, Allah katında mahlukatın en şereflisi olduğuna delalet eder. Nahivciler, mübteda olduğu için,  لَعَمْرُكَ  kelimesinin merfû olup haberinin mahzûf olduğunu söylemişlerdir ki bu, “senin ömrün, benim yemin ettiğim şeydir” takdirindedir ve haber hazf edilmiştir. Çünkü sözden bu haber anlaşılmaktadır. Öte yandan, kasem ifadelerinde fiil düşmektedir. Mesela “Billahi, mutlaka yapacağım” cümlesi gibi. Bu aslında “Allah’a yemin ederim ki” takdirindedir. Muhatap “billahi” lafzından senin yemin ettiğini anladığı için bu fiil hazf edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Derim ki: Kādî Iyâd da böyle demiştir: Tefsir alimleri görüş birliği halinde bunun yüce Allah’ın Muhammed (s.a.v)’ın hayat süresine yemin olduğunu söylemişlerdir. Aslolan عَمْرُ  kelimesinin “ayn” harfinin ötreli okunmasıdır. Fakat çokça kullanım dolayısıyla üstün okunmuştur. ‘’Hayatta kaldığın süre hakkı için ey Muhammed’’ demektir. Hayatın hakkı için anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu ise tazimin ve ona karşı iyi davranıp şereflendirmenin en ileri derecesidir. Ebû’l-Cevzâ der ki: Allah, Hz. Muhammed’in (s.a.v) dışında hiç bir kimsenin hayatına yemin etmiş değildir. Çünkü Muhammed (s.a.v), Allah nezdinde bütün mahlukatın en şereflileri, en değerlileridir. Yüce Allah’ın Muhammed (s.a.v)'ın hayatına yemin ettiğine dair sözlerinin, Hazret-i Lût kıssasında itirazi (ara) cümle mahiyetinde olması gerekir.(Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)

‘’Allah Teâlâ'dan başkası adına yemin etmek yasaklandığı halde, Yüce Allah'ın yarattıkları üstüne yemin etmesinin hikmeti nedir?’’, diye sorulacak olursa bunun birkaç yönden açıklaması vardır. Bunlar:  1- Bu kelimelerin başında gizli bir muzâf vardır. Buna göre ”İncirin Rabbine, güneşin Rabbine ve ömrü bahşeden Rabbe yemin ederim." demek olur.

2- Araplar, üzerine yemin edilen bu nesneleri tazim eder ve bunlara yemin ederlerdi. Kur'an-ı Kerim de onların gelenek haline getirdikleri bu üslup üzere indiği için bu nesneler üzerine yemin edilmiştir.

3- Yemin, üzerine yemin edilen nesneyi tazim eden ve büyüten neyse onun adına yapılır. Yüce Allah bazen kendi üzerine ve bazen de yarattığı şeyler üzerine yemin etmiştir. O, yarattığı nesnelerden dilediği şeylerin üzerine yemin etmiştir. Ancak Yüce Allah'ın dışında hiç kimse Allah'tan başkası üzerine yemin edemez. Bu ”imtinân" (minnet altına sokma) yı yasaklamak gibidir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)