28 Şubat 2025
Hicr Sûresi 71-90 (265. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Hicr Sûresi 71. Ayet

قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ  ٧١


Lût: “İşte kızlarım. Eğer yapacaksanız (onlarla evlenebilirsiniz)” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 هَٰؤُلَاءِ işte
3 بَنَاتِي kızlarım ب ن ي
4 إِنْ eğer
5 كُنْتُمْ siz ك و ن
6 فَاعِلِينَ yapacaksanız ف ع ل
Kentin ahlâksız halkı, Lût’un konukları olduğunu duyunca –muhtemelen onlara sarkıntılık etmek üzere– geldiklerinde Hz. Lût onların niyetlerini sezdiği için kendilerini uyardı; fakat “Seni el âlemi korumaktan menetmedik mi?” diyerek azgınlıklarında ısrar ettiler. Bu ifadeden anlaşıldığına göre Hz. Lût onları daha önce de bu ahlâksızlıklarından uzaklaştırmaya çalışmış; fakat olumsuz, hatta küstahça cevaplar almıştı. Buna rağmen son bir defa daha “İşte kadınlar, benim kızlarım, (nikâh) yaparsanız” diyerek onları arzularını meşrû ve ahlâkî yollardan karşılamaya çağırdı. Bu sözüyle Lût, bir peygamber olarak kendisini ümmetinin babası yerinde görüyor, dolayısıyla ümmetinin kızlarını da kendi kızları kabul ediyor (Zemahşerî, II, 317), bu azgın topluluğa, yapmak istediklerini bu kızlarla evlenerek yapmaları gerektiğini, doğru ve meşrû tutumun bu olduğunu bildiriyordu. Âyetlerin üslûbundan anlaşıldığına göre aslında bu kavim felâketi çoktan hak etmişti. Fakat yüce Allah’ın, yukarıda işaret buyurulan geniş rahmeti ve bir peygamber olarak Hz. Lût’un ümmetine duyduğu şefkat sebebiyle yine de onlar, ahlâksızlıktan vazgeçip hallerini düzeltmeye çağırılmıştır. Ne var ki, 72. âyetten anlaşıldığına göre sapık duyguları akıllarını başlarından almış, ihtirasları gözlerini kör etmiş, mâkul ve ölçülü düşünüp hareket etme kabiliyetlerini büsbütün kaybetmişlerdi. Âyetteki yemin ifadesi, onların bu hallerinin artık ıslah edilemez olduğuna işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak, Lût kavmi hakkındaki bu açıklamalarıyla sadece geçmişteki bir toplum hakkında bilgi vermeyi değil, daha önemlisi, insanoğlunun Allah’tan ve peygamberden gelen her türlü uyarıya kulak tıkayarak beşerî tabiatına, arzu ve ihtiraslarına esir olması halinde sağlıklı düşünme yeteneklerinin nasıl işlemez hale geleceğini, en doğru ve yararlı öğütleri bile duyup anlayamayacak kadar insanlığını kaybedeceğini anlatmaktadır.

قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ’dir. Mekulü’l-kavli,  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İşaret ismi  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mübteda olarak mahallen merfûdur. بَنَات۪ٓي  haber olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. فَاعِل۪ينَ  kelimesi,  كُنْتُمْ ’ün haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanırlar.

Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri; اِن كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ فتزوّجوهنّ  (Eğer (bunu) yapacaksanız onlarla nikâhlanın) şeklindedir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاعِل۪ينَ  ; sülâsî mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenlere dikkat çekmek içindir.

İşaret ismi işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.

Müsned olan  بَنَات۪ٓي , veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Bu izafette Hz. Lût’a aid zamire muzaf olan  بَنَات۪ٓ , şeref kazanmıştır.

قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ  [Lût: 'Alacaksanız işte benim kızlarım' dedi.]  Yani işte benim kavmimin kızları. Bunlarla evlenirsiniz. Lût (a.s)'ın kavminin kızlarını kendi kızı olarak nitelemesinin sebebi, her peygamberin şefkat ve terbiye açısından ümmetinin babası olması dolayısıyladır. 

Ya da Lût (a.s), bu ifadeyle kendi öz kızlarını da kastetmiş olabilir. Buna göre Hazret-i Lût şöyle demiş olmaktadır: İşte kızlarım, onlarla evlenin, misafirlerime sataşmayın. Onlar daha önce de Lût'un kızlarını istiyorlar fakat ahlâksız ve pis olduklarından ve bir peygamberin kızına denk olmadıklarından kendilerine olumlu bir cevap vermiyordu. Bunun için Lût (a.s) onlara, eğer şehvetinizi tatmin edecekseniz bunu Allah'ın helal kıldığı yollardan yapın, haram ettiği yoldan vazgeçin demiş olmaktadır. Çünkü Yüce Allah kadınları erkekler için yaratmıştır. Yoksa erkekleri erkekler için yaratmış değildir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)


اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Şart üslubundaki terkipte, nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olan  اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir. 

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın takdiri, فتزوّجوهنّ  (... onlarla nikâhlanın) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. 

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi olan  فَاعِل۪ينَ, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَانَ ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Hazret-i Lût’un söylediği ikinci söz “Eğer dediğinizi yapacaksanız, işte bunlar kızlarım”şeklindedir. Bundan muradın, onun kendi kızları olduğu söylendiği gibi, kavminin bütün kadınları olduğu da söylenmiştir. Çünkü bir ümmetin peygamberi, onların babası gibidir. Bu, tıpkı, “O peygamber, müminlere öz nefislerinden evlâdır. Onun zevceleri de (müminlerin) anneleridir” (Ahzab, 6) ayetinde olduğu gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
Hicr Sûresi 72. Ayet

لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ  ٧٢


(Melekler, Lût’a:) “Ömrüne andolsun ki onlar (şehvetten) gözleri dönmüş hâlde, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar (Bu durumda asla seni dinlemezler)” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَعَمْرُكَ ömrüne andolsun ki ع م ر
2 إِنَّهُمْ onlar
3 لَفِي içinde
4 سَكْرَتِهِمْ sarhoşlukları س ك ر
5 يَعْمَهُونَ bocalıyorlardı ع م ه

لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ

 

İsim cümlesidir. لَ  ibtidâiyyedir. Tekid ifade eder.  عَمْرُكَ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri;  قسمي (Yeminim.) şeklindedir. اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ  cümlesi, kasemin cevabıdır. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlaka veya kasemün cevabının başına gelen muvattie’dir.  ف۪ي سَكْرَتِهِمْ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَعْمَهُونَ  cümlesi,  سَكْرَتِهِمْ ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur. 

يَعْمَهُونَ  fiili  نَ ‘nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ

 

İtiraziyye olarak fasılla gelen ayet kasem üslubundadır. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

 لَعَمْرُكَ  cümlesi, ibtida lamı ile tekid edilmiş isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَعَمْرُكَ  mübtedadır. Takdiri  قسمي (Yeminim) olan haber mahzuftur. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı olan  اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ  cümlesi, اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اِنَّ ’nin haberi mahzuftur. لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.

لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü sarhoşluk hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. سَكْرَتِ , burada zarfa benzetilmiştir. Sarhoşluk ile insan arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

يَعْمَهُونَ  cümlesi,  سَكْرَتِهِمْ ‘deki zamirin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَعْمَهُونَ  ve  سَكْرَتِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عْمَهُ ف۪ي الْسَكْرَ  tabiri istiaredir. Bununla kastedilen, onları sapkınlıkları içinde bocalamayla ve delaletleri içinde şaşkınlıkla nitelemektir. Böylece Allah Teâlâ (burada müşrikleri) sapkınlık bataklıklarında çırpınanları, sarhoşluk bataklıklarında bocalayan adama benzetmiştir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

Beyzâvî ayetin tefsirinde şunları kaydeder: “Yüce Allah burada muhatabın hayatı ile yemin etmiştir. Bu yeminde muhatap ise Hz. Peygamber’dir. Bu yeminde muhatabın Hz. Lût olduğu ve meleklerin, onun hayatı ile yemin ettikleri de ileri sürülmüştür. Bu iddiayı ileri süren Zemahşerî’dir. Zira o tefsirinde şöyle der: “لَعَمْرُكَ (Hayatın hakkı için)” yemininde, yemin edenler meleklerdir ve “melekler” lafzı mukadderdir. Yani melekler Lût’a: “Hayatın hakkı için” diyerek yemin ettiler. Buradaki yeminin Hz. Peygamber’e taalluk ettiği de ileri sürülmüştür. (Süleyman Gür, Kādî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Buradaki hitap, Hazret-i Muhammed’e olup, Cenab-ı Hak başka hiç kimsenin hayatına yemin etmemişken, onun hayatına yemin etmiştir. Bu da, Hazret-i Peygamber’in, Allah katında mahlukatın en şereflisi olduğuna delalet eder. Nahivciler, mübteda olduğu için,  لَعَمْرُكَ  kelimesinin merfû olup haberinin mahzûf olduğunu söylemişlerdir ki bu, “senin ömrün, benim yemin ettiğim şeydir” takdirindedir ve haber hazf edilmiştir. Çünkü sözden bu haber anlaşılmaktadır. Öte yandan, kasem ifadelerinde fiil düşmektedir. Mesela “Billahi, mutlaka yapacağım” cümlesi gibi. Bu aslında “Allah’a yemin ederim ki” takdirindedir. Muhatap “billahi” lafzından senin yemin ettiğini anladığı için bu fiil hazf edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Derim ki: Kādî Iyâd da böyle demiştir: Tefsir alimleri görüş birliği halinde bunun yüce Allah’ın Muhammed (s.a.v)’ın hayat süresine yemin olduğunu söylemişlerdir. Aslolan عَمْرُ  kelimesinin “ayn” harfinin ötreli okunmasıdır. Fakat çokça kullanım dolayısıyla üstün okunmuştur. ‘’Hayatta kaldığın süre hakkı için ey Muhammed’’ demektir. Hayatın hakkı için anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu ise tazimin ve ona karşı iyi davranıp şereflendirmenin en ileri derecesidir. Ebû’l-Cevzâ der ki: Allah, Hz. Muhammed’in (s.a.v) dışında hiç bir kimsenin hayatına yemin etmiş değildir. Çünkü Muhammed (s.a.v), Allah nezdinde bütün mahlukatın en şereflileri, en değerlileridir. Yüce Allah’ın Muhammed (s.a.v)'ın hayatına yemin ettiğine dair sözlerinin, Hazret-i Lût kıssasında itirazi (ara) cümle mahiyetinde olması gerekir.(Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)

‘’Allah Teâlâ'dan başkası adına yemin etmek yasaklandığı halde, Yüce Allah'ın yarattıkları üstüne yemin etmesinin hikmeti nedir?’’, diye sorulacak olursa bunun birkaç yönden açıklaması vardır. Bunlar:  1- Bu kelimelerin başında gizli bir muzâf vardır. Buna göre ”İncirin Rabbine, güneşin Rabbine ve ömrü bahşeden Rabbe yemin ederim." demek olur.

2- Araplar, üzerine yemin edilen bu nesneleri tazim eder ve bunlara yemin ederlerdi. Kur'an-ı Kerim de onların gelenek haline getirdikleri bu üslup üzere indiği için bu nesneler üzerine yemin edilmiştir.

3- Yemin, üzerine yemin edilen nesneyi tazim eden ve büyüten neyse onun adına yapılır. Yüce Allah bazen kendi üzerine ve bazen de yarattığı şeyler üzerine yemin etmiştir. O, yarattığı nesnelerden dilediği şeylerin üzerine yemin etmiştir. Ancak Yüce Allah'ın dışında hiç kimse Allah'tan başkası üzerine yemin edemez. Bu ”imtinân" (minnet altına sokma) yı yasaklamak gibidir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Hicr Sûresi 73. Ayet

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِق۪ينَۙ  ٧٣


Derken güneşin doğuşu sırasında, o korkunç uğultulu ses onları yakalayıverdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَخَذَتْهُمُ onları yakaladı ا خ ذ
2 الصَّيْحَةُ korkunç bir ses ص ي ح
3 مُشْرِقِينَ güneşin doğarken ش ر ق

Nihayet ortalık aydınlanırken, yani hiç beklemedikleri bir saatte korkunç ses onları yakalayıverdi! Ardından ülkeleri harap oldu, üzerlerine pişmiş çamurdan oluşan taşlar yağdı. Böylece Allah’a âsi olup peygamberin ikazlarını ciddiye almadan, hiçbir değer yargısı tanımadan, yüz kızartıcı ahlâksızlıkları bile hayasızca ve fütursuzca işlemekte ısrar eden bir toplumun âkıbeti ortaya konmuştur (krş. A‘râf 7/80-84; Hûd 11/69-83; Şuarâ 26/160-173; Neml 27/54-58).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 361

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِق۪ينَۙ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri, فأبوا الانصياع فأخذتهم الصيحة.(Ve boyun eymekten vazgeçtiler onları uğultu yakaladı.)

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخَذَتْهُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الصَّيْحَةُ  fail olup damme ile merfûdur. مُشْرِق۪ينَ  kelimesi  اَخَذَتْهُمُ ‘deki mef’ûlun hali olup nasb alameti  ي  ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُشْرِق۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِق۪ينَۙ

 

Ayet, takdiri  فأبوا الانصياع  [Ve boyun eğmekten vazgeçtiler] olan mukadder cümleye  فَ  ile atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

مُشْرِق۪ينَ  kelimesi  اَخَذَتْهُمُ ‘deki mef’ûlun halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ  cümlesinde istiare sanatı vardır. الصَّيْحَةُ  kelimesi  اَخَذَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Sayhanın bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette Allah tarafından olması onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

اَخَذَ  fiilinin,  الصَّيْحَةُ  kelimesine isnadı mecaz-ı aklîdir.

Cenab-ı Hak, “Derken onları… o korkunç ses yakalayıverdi” buyurmuştur. Yani onları Cebrail (a.s)’in sayhası yakalayıverdi” demektir. Dil alimleri şöyle demişlerdir: “Ayette o sayhanın Cebrail’e ait olduğunu gösteren açık bir şey yoktur. Eğer bu, kuvvetli bir delil ile sabit olursa kabul edilir. Aksi halde ayette, onların başına büyük ve helak edici bir sayhanın gelmiş olmasından başka bir mana yoktur.

Ayetteki  مُشْرِق۪ينَ  [işrak vaktine erdikleri sırada] kelimesine gelince: Arapça’da doğu yönünden doğan ve gelen herşey için  مُشْرِق۪ينَ  deyimi kullanılır.  مُشْرِق۪ينَ  ifadesi, ‘sabah vaktine girdikleri zaman’ anlamına gelir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hicr Sûresi 74. Ayet

فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۜ  ٧٤


Hemen onların altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَجَعَلْنَا ve getirdik ج ع ل
2 عَالِيَهَا üstünü ع ل و
3 سَافِلَهَا altına س ف ل
4 وَأَمْطَرْنَا ve yağdırdık م ط ر
5 عَلَيْهِمْ üzerlerine
6 حِجَارَةً taşlar ح ج ر
7 مِنْ
8 سِجِّيلٍ çamurdan pişmiş س ج ل

فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۜ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme manasında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَالِيَهَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

سَافِلَهَا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمْطَرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهَا  car mecruru  اَمْطَرْنَا  fiiline mütealliktir.  حِجَارَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ سِجّ۪يلٍ  car mecruru  حِجَارَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَمْطَرْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi مطر ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

عَالِيَهَا  ; sülâsî mücerredi  علو  olan fiilin ism-i failidir.

سَافِلَهَا  ; sülâsî mücerredi  سفل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۜ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile  önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

جَعَلْنَا  fiilinin  عَالِيَهَا  ve  سَافِلَهَا  şeklindeki iki mef’ûlü izafetle gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

عَالِيَهَا (üstüne) ve  سَافِلَهَا  (altına) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Aynı üslupta gelen  وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍ cümlesi, atıf harfi وَ  ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

مِنْ سِجّ۪يلٍ  car-mecruru  حِجَارَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

جَعَلْنَا  ve  اَمْطَرْنَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

حِجَارَةً  ve  سِجّ۪يلٍ  kelimelerindeki nekrelik nev, kesret ve tazim ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَالِيَهَا - عَلَيْهَا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, mürâât-ı nazîr ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

“Oranın üstünü” yani şehrin, yahut köylerin üstünü “altına getirdik” , yani ters döndü.

حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍ  taşlaşmış çamurdan ya da üzerinde sicil yazısı bulunan çamur demektir. Bunların geniş açıklaması Hûd Suresinde geçmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Hayırlı işlerde  مَطَرَ , azapta ise  اَمْطَرَ  fiili kullanılır. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

Ayetteki zamir Hazret-i Lût'un kavminin şehir ve kasabalarına râcidir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Hicr Sûresi 75. Ayet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ  ٧٥


Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 فِي
3 ذَٰلِكَ bunda
4 لَايَاتٍ ibretler vardır ا ي ي
5 لِلْمُتَوَسِّمِينَ işaretten anlayanlara و س م
Lût kavminin bu şekilde tarih sahnesinden silinmesi insanlık için birçok bakımdan ibrete değer olarak gösterilmekte, onlardan kalan Sodom kentinin harabelerinin bir ibret levhası olarak hâlâ bir yol üzerinde durduğu ifade edilmekte, Hz. Muhammed’in muhatabı olan Kureyş halkının o harabeyi görerek ibret ve ders alması gerektiği hatırlatılmaktadır (Zemahşerî, II, 318; İbn Atıyye, III, 370). Buna göre ticaretle meşgul olan Mekkeliler, Suriye topraklarına yaptıkları ticarî seyahatleri sırasında Lût kavminin yaşadığı Filistin’deki Sodom kentinden artakalan izleri görüyorlardı. Muhammed Esed’in kaydettiğine göre (II, 524), “Kuzeydoğusunda Sodom ve Gomore bulunan Ölüdeniz’in kıyısını izleyerek kuzeye, Suriye’ye doğru uzanan Kuzey Hicaz’daki bu yolun varlığı Amerikan Doğu Araştırmaları Okulu (New Haven, Connecticut) tarafından yayımlanan hava fotoğraflarıyla şaşırtıcı bir biçimde doğrulanmıştır. Söz konusu fotoğraflar bu eski yolu, Ölüdeniz’in doğu sahillerine az çok paralel bir seyir göstererek kuzeye doğru kıvrılan koyu bir çizgi halinde açıkça göstermektedir.”
77. âyette “Onda da inananlar için bir ders vardır” buyurulurken Mekke müşriklerinin, inkâr ve inatları sebebiyle bu anlatılanlardan ibret alacak akıl ve basîrete sahip olmadığına bir ima vardır (İbn Âşûr, XIV, 70). Çünkü durumu ve davranışlarını sorgulamayan, hakka ulaşmak gibi bir arayışı olmayan ve kaygı taşımayanlar bu tür kanıtlardan ders alma ihtiyacını da duymazlar.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 361-362
وسم Veseme : وَسْمٌ iz bırakma, damgalama ve işaretleme demektir. Aynı köke ait olan سِمَةٌ sözcüğü ise iz, damga ve işarettir. تَوَسَّمَ fiili hem bir eseri, iz ve damgayı öğrenmeye/keşfetmeye çalışmak hem de yine bu köke ait وَسْمِي isimli bitkiyi ilk sulayacak olan yağmuru talep etmek manasında kullanılır. مَوْسِمُ الْحاجِّ da Hacıların toplandıkları yer/mekan anlamına gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de bir defa fiil bir defa da isim olmak üzere sadece 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri mevsim, muson (Arapçadan diğer dillere geçmiştir) ve simadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

فِی ذَ ٰ⁠لِكَ  car mecruru  إِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك  ise muhatap zamiridir. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzhalakadır.  اٰيَاتٍ  kelimesi  إِنَّ ’nin muahhar ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ  car mecruru  لَاٰيَاتٍ  mahzuf sıfatına müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

اَلْمُتَوَسِّم۪ينَ , sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan  تَفَعَّلَ  babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır.

لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ  car mecruru  لَاٰيَاتٍ  ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetin başında söylenen hususları net bir şekilde göstererek dikkati çekmek, muhatabın zihnine iyice yerleştirmek ve onları yüceltmek kastıyla gelen işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. اِنَّ ’nin haberi olarak takdimi de önemine işaret etmektedir.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir. ذٰلِكَ  ile başlarına gelen felaket, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilenler hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenlerin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Müsnedün ileyhin  لَاٰيَاتٍ  şeklinde nekre gelmesinde, tazim ifadesinin yanında teksir ve özel bir nev olduğu anlamı vardır.

Mukâtil ve İbn Zeyd,  مُتَوَسِّم۪ينَ  [basiret sahibi olanlar] ifadesini tefekkür eden kimseler diye açıklamıştır. Dahhak da ibret ile nazar edenler, bakanlar diye açıklamıştır. (Kurtubî)

Allah Teâlâ daha sonra, [Elbette bunda fikri ve feraseti olanlar için ibretler vardır] buyurmuştur.  مُتَوَسِّم  kelimesi, eşyanın hakikatına delalet eden, hususiyeti araştıran kimse anlamındadır. Zeccac ise: “Bu kelimenin Arapçadaki hakiki manası, “bakış ve incelemelerinde son derece ciddi ve sebatlı olup, eşyanın (her şeyin) alametini, vasfını ve özelliğini bilen kimselerdir” der. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İlim adamları derler ki: “تَوَسِّم (basiret sahibi olmak)” kelimesi  وَسم  ‘den tefe’ul vezninde olup kendisi vasıtası ile varılmak istenen başka bir sonuca delil görülen alamet demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)

Hicr Sûresi 76. Ayet

وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ  ٧٦


O şehrin kalıntıları hâlâ mevcut olan bir yol üstünde duruyor.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّهَا ve şüphesiz o
2 لَبِسَبِيلٍ bir yol üzerinde س ب ل
3 مُقِيمٍ durmaktadır ق و م

وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

هَا  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. بِسَب۪يلٍ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. مُق۪يمٍ  kelimesi  سَب۪يلٍ  ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُق۪يمٍ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki … اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Buradaki  هَا  zamiri, Lût kavminin beldesine râcîdir. Bu belde ise daha önce Hicr/67 ayetinde geçmişti.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ , mahzuf habere mütealliktir.

لَبِسَب۪يلٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.

مُق۪يمٍ  kelimesi  سَب۪يلٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُق۪يمٍ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

Bu cümle, “Bu beldeler ve bu beldelerdeki Allah’ın kudret ve gazabının tezahür eden eserleri (izleri), hala ayakta duran, gidilip gelinmekle (işlek olan) bir yol üzerinde olup, silinmemiş ve kaybolmamıştır. Hicaz’dan Şam’a giden kimseler bu kalıntı ve eserleri görürler” manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hicr Sûresi 77. Ayet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ  ٧٧


Şüphesiz bunda inananlar için bir ibret vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ elbette
2 فِي
3 ذَٰلِكَ bunda
4 لَايَةً bir ibret vardır ا ي ي
5 لِلْمُؤْمِنِينَ inananlar için ا م ن

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

فِی ذَ ٰ⁠لِكَ  car mecruru  إِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine müteallıktır. ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzhalakadır. اٰيَةً  kelimesi  إِنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  لَاٰيَةً ‘nin mahzuf sıfatına müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

اَلْمُؤْمِن۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla, önceki manayı tekid sadedinde gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine müteallıktır.  اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eder.

Müsnedün ileyh olan  لَاٰيَةً ‘in nekre gelmesinde, tazim ifadesinin yanında teksir ve özel bir nev olduğu anlamı da vardır.

لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  لَاٰيَةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetin başında söylenen hususları net bir şekilde göstererek dikkati çekmek, muhatabın zihnine iyice yerleştirmek ve onları yüceltmek kastıyla gelen işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. اِنَّ ’nin haberi olarak takdimi de önemine işaret etmektedir.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir. ذٰلِكَ  ile mücrimlerin başına gelen felaket, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilenler hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenlerin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Daha sonra Cenab-ı Allah, اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ  [Bunda, iman edenler için muhakkak ki ibret vardır] buyurmuştur. Bu, “Allah’a iman edip, nebi ve resullerini tasdik eden herkes, bunun ancak Allah Teâlâ’nın bu cahillerden nebilerinin intikamını almış olmasından dolayı olduğunu bilir. Allah’a iman etmeyenler ise bunu âlemin hadise ve vakıalarına, yıldızların karşılıklı olarak birbirine yaklaşıp felekî bağlantılarından doğan tesirlerine hamletmektedirler” demektir. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayetle 75. ayet arasında mukabele sanatı vardır.

Hicr Sûresi 78. Ayet

وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ  ٧٨


“Eyke” halkı da şüphesiz zalim idiler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve gerçekten
2 كَانَ idiler ك و ن
3 أَصْحَابُ halkı ص ح ب
4 الْأَيْكَةِ Eyke
5 لَظَالِمِينَ zalim kimseler ظ ل م
Tefsirlerde Eyke’nin, Hz. Şuayb’ın peygamber olarak gönderildiği, Mısır ile Filistin arasında, Sînâ yarımadasının kuzeyindeki bölgenin adı olan Medyen ile aynı yer olduğu, ağaçlık bir yer olması dolayısıyla buraya Eyke denildiği belirtilmektedir. Hz. Şuayb döneminde buralarda Araplar’ın Emur (Amoriler) koluna mensup kabileler oturuyordu (bilgi için bk. A‘râf, 7/85-93; Hûd 11/84-95).
 78. âyette geçen zulüm kavramı, başta inkârcılık olmak üzere her türlü inkâr ve isyanı ifade etmektedir. Nitekim Lokmân sûresinde de (31/13), “Gerçekte şirk çok büyük bir zulümdür” buyurulur. İbn Kesîr, buradaki zulmü, “Eyke halkının Allah’a ortak koşmaları, yol kesmeleri, ölçü ve tartıda haksızlık etmeleri” şeklinde açıklamakta olup bu açıklama, ‘râf ve Hûd sûrelerindeki bilgilere dayanmaktadır. Söz konusu sûrelerde bildirildiğine göre Şuayb da diğer peygamberlerin davetlerini tekrarlayarak Medyen halkını önce Allah’a kulluk etmeye, O’ndan başka tanrı tanımamaya çağırmış; fakat onlar zulümlerine devam etmişler yani inkârcılıkta, günah ve isyanda ısrar etmişler, bu yüzden de hak ettikleri cezaya çarptırılmışlardır. “Bu iki şehir açıkça bilinen bir yol üzerindedir” buyurularak Eykeliler’le Sodomlular’ın aynı coğrafî bölgede yaşadıklarına işaret edilmiştir (İbn Kesîr, IV, 462). Kuşkusuz Hicr halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladılar.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 362-363

وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اِنَّ ’dir. İsmi şan zamiri olup mahzuftur. Takdiri;  إنه  şeklindedir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

اَصْحَابُ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır.  الْاَيْكَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

لَ  harfi,  اِنْ ‘in muhaffefe  اِنَّ  olduğuna delalet eden lam-ı farikadır.

ظَالِم۪ينَ  kelimesi  كَانَ ‘nin haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.  

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ)           Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ظَالِم۪ينَ  ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِنْ  harfi,  اِنَّ ’den hafifletilmiş tekit harfidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelam olan cümlede şan zamiri mahzuftur.

Muhaffefe  اِنَّ ‘nin haberi konumundaki  كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَ  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Habere dahil olan  لْ  harfi, اِنْ  ‘in muhaffefe olduğuna işaret eden lam-ı farikadır. 

كَانَ ’nin ismi olan  اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ , veciz ifade kastına binaen izafetle gelmiştir.

Müsned olan  ظَالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Eyke halkının zalim oluşunun,  كَانَ  nakıs fiilinin dahil olduğu cümleyle ifade edilmiş olması onların zulümlerinin değişmez, kalıcı, devamlı olduğuna işaret eder.

كَانَ  fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Râgıb el-İsfahânî)

İsm-i fail kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiilierin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90 Arapçada İsm-i Fail Ve İşlevleri Yrd. Doç. Dr. M. Akif Özdoğan)

Allah Teâlâ’nın bu ayetteki sözünde, halliyyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Çünkü  الْاَيْكَةِ  sık ağaçlıklı demektir. (https://tafsir.app/iraab-aldarweesh/15/78 )

Yalnızca bir isim cümlesi bile sübut ifade ettiğinden, ilaveten  اِنَّ  ile tekid edilmesi cümlenin anlamını iki kat kuvvetlendirmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan, S. 124)

Eyke halkı Şuayb (a.s)’ın kavmidir. Eyke kelimesi, birbirlerine dolanmış yoğun ağaçlar anlamındadır. Onların ağaçlarının çoğu hurma ağacına benzeyen mukl denilen ağaçtır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bil ki bu, Hicr Suresinde zikredilen üçüncü kıssadır: Birincisi, Hazret-i Adem ile İblis kıssası; İkincisi, Hazret-i İbrahim ve Hazret-i Lût kıssası,  Üçüncüsü de bu kıssadır. Eyke Ashabı, Şuayb (a.s)’ın kavmi olup yeşillik, ağaçlı ve bol çayırlı bir beldenin ahalisi idiler. Şuayb (a.s)’ı yalanladılar da, bunun üzerine Allah Teâlâ onları, gölgeli (bulutlu) bir günün azabı ile helak etti. Cenab-ı Hak, bunların kıssasını Şuarâ Suresinde anlattı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hicr Sûresi 79. Ayet

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُب۪ينٍۜ۟  ٧٩


Onlardan da intikam aldık. İkisi de (Lût kavminin yaşadığı Sodom ile Şu’ayb kavminin yaşadığı Eyke) belirgin bir anayol üzerinde idiler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَانْتَقَمْنَا öcümüzü aldık ن ق م
2 مِنْهُمْ onlardan
3 وَإِنَّهُمَا her ikisi de
4 لَبِإِمَامٍ (gözler) ön(ün)dedir ا م م
5 مُبِينٍ apaçık ب ي ن

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْتَقَمْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  انْتَقَمْنَا  fiiline mütealliktir.

انْتَقَمْنَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  نقم ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُب۪ينٍۜ۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

هُمَا  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  بِاِمَامٍ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. مُب۪ينٍ  kelimesi  اِمَامٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٍ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ 

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki cümledeki istînâfa matuftur. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Allah'ın intikam alıcı olması tabirinde mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Yani Allah Teâlânın intikam alması tabiriyle, yapılan suçun cezasını verdiği etkili bir şekilde anlatılmak istenmiştir. Allah intikam almaktan münezzehtir. 

فَانْتَقَمْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.


 وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُب۪ينٍۜ۟

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِنَّٓ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı [devamlılığı] ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنّ۪ٓ  ve lam-ı tekid, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنّ۪ٓ  kelimesi, cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna lam-ı tekid de ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.2 s.176)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. بِاِمَامٍ  car mecrur mahzuf habere mütealliktir.

مُب۪ينٍ  kelimesi  بِاِمَامٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

مُب۪ينٍ , rubaî mezid  أَبانَ  fiilinin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

مُب۪ينٍ  : Bilindiği gibi  إبان ’den ism-i faildir.  إبان  ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca  مُب۪ينٍۙ  “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayetteki, اِنَّهُمَا  (ikisi) kelimesi hakkında iki görüş vardır:

1) O ikisinden murad, Lût (a.s) kavminin ve Ashab-ı Eyke’nin beldeleridir.

2) Bu, Ashab-ı Eyke ve Medyen’e râcidir. Çünkü Şuayb (a.s) bu iki beldeye peygamber gönderilmiştir. Allah Teâlâ Ashab-ı Eyke’yi zikredince, bununla Medyen’e de işaret etmiş oldu. Bundan ötürü zamiri her ikisine râci olarak getirdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetteki  لَبِاِمَامٍ   tabiri, [apaçık yol kıyısındadır] demektir.  اِمَامٍ , kendisine tabi olunulan şeydir. Nitekim Ferra ve Zeccâc: “Allah Teâlâ yola “imam” demiştir. “Çünkü yola da uyulur ve tabi olunur” demişlerdir. İbn Kuteybe ise: “Çünkü misafir, varmayı arzu ettiği yere varıncaya kadar o yolu tutar ve ona tabi olur” demiştir. مُب۪ينٍ  kelimesi hem “aslında açık, apaçık” manasında hem de “başkaları için açıklayıcı, iletici” manasında olabilir. Çünkü yol, maksada ulaştırır” açıklayıcı olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Muhyiddin Derviş; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu iki kent, Sedûm ile Eyke kentleridir. Yahut Eyke ve Medyen şehirleridir. Zira Şuayb (a.s) bu iki şehre gönderilmiştir. Bu itibarla iki şehirden birinin zikredilmesi, diğerine de dikkat çekmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hicr Sûresi 80. Ayet

وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ  ٨٠


Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 كَذَّبَ yalanladılar ك ذ ب
3 أَصْحَابُ halkı ص ح ب
4 الْحِجْرِ Hicr ح ج ر
5 الْمُرْسَلِينَ peygamberleri ر س ل
Geçmişte inkâr ve isyanları sebebiyle bazı toplumların uğradıkları felâketler hakkında bilgi verilerek bunlardan ders almak gerektiğini anlatan âyetlerin bu bölümünde de Hicr halkından yani Semûd kavminden bahsedilmektedir. Bu sûrenin girişinde de belirtildiği gibi Hicr, Arap yarımadasının kuzeybatısında, Medine-Tebük yolu üzerinde Teyma‘ın yaklaşık 110 km. güneybatısında, içinden Hicaz demiryolunun geçtiği sarp kayalıklarla çevrili vadinin ve bu vadideki eski şehrin adıdır. Bugünkü Alâ adlı yerleşim merkezinin 15 km. kuzeyine düşmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu gibi eski tarih ve coğrafya kitaplarında da Hicr diye anılmaktadır. Ayrıca Sâlih peygamberle ilgisi dolayısıyla buraya Medâinü-sâlih de denilmiştir.
 Konumuz olan âyette Hicr şehrinde yaşayan kavmin ve bunlara gönderilen peygamberin ismi verilmemektedir. Ancak müfessirler, Semûd kavminin kayaları oyarak evler yaptıklarını bildiren âyetleri (A‘râf 7/74; Şuarâ 26/141-149) dikkate alarak Hicr’de yaşayan topluluğun Semûd kavmi, peygamberlerinin de Sâlih aleyhisselâm olduğunu belirtmişlerdir. Aslında bu kavme sadece Hz. Sâlih peygamber gönderilmiş, onu da yalancılıkla suçlamışlardır. Bir peygamberi reddedenler, aynı temel gerçekleri temsil eden öteki peygamberleri de reddetmiş sayılacağından âyette bu kavmin “peygamberler”i yalancılıkla suçladığı bildirilmiştir (Zemahşerî, II, 318; Kurtubî, X, 51).
 Buradaki “âyetler” genellikle Hz. Sâlih’in gerçek peygamber olduğunu kanıtlayan mûcizeler olarak açıklanmıştır (Taberî, XIV, 50; Kurtubî, X, 57-58). “Rablerini inkâr etmiş” (Hûd 11/68), tevhid inancından sapmış olan Semûd kavmi, kendilerini hidayete kavuşturması için gönderilen Hz. Sâlih’i yalancılıkla suçlayarak, doğru olduğunu kanıtlaması için mûcize göstermesini istemişler (Şuarâ 26/154); Sâlih de bir deveyi göstererek istedikleri mûcizenin bu devede olduğunu ifade etmiş; çok özel bir yaratık olan bu deveye zarar vermemeleri hususunda kavmini uyarmış; ayrıca Allah’ın kendilerine lutfettiği bazı nimetleri sıralayarak bunları hatırda tutmalarını ve ülkede karışıklık çıkarmamalarını, zihinleri bulandırmamalarını istemiştir. Fakat onlar bildiklerinden şaşmadıkları gibi söz konusu deveyi de boğazlamak suretiyle isyankârlıklarını apaçık ortaya koymuşlar; “Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir!” (A‘râf 7/77) diyecek kadar ileri gitmişlerdi.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 363-364

وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

كَذَّبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اَصْحَابُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.

الْحِجْرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْمُرْسَل۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

كَذَّبَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُرْسَل۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.

وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Kasem üslubundaki terkipte  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi  كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyh olan  اَصْحَابُ الْحِجْرِ , az sözle çok anlam ifadesi için izafet formunda gelmiştir.

كَذَّبَ - الْمُرْسَل۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

الْمُرْسَل۪ينَ 'deki marifelik, cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayette  الْمُرْسَل۪ينَ  şeklinde çoğul ifade edilmesi, bir peygamberi yalanlamak sanki hepsini yalanlamış olduğunu bildirmek içindir. Bundan muradın, Hz. Salih ve yanında bulunan müminler olması da caizdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayette zikredilen “Hicr halkı” ndan maksat, Hazret-i Salihin kavmi olan Semud kavmidir. Bunlar, Salih Peygamberi yalanladıkları için daha önce geçmiş bütün Peygamberleri de yalanlamış gibi oldular. Bu sebeple ayette “Peygamberleri yalanladılar.” buyurulmuştur. (Taberi Tefsiri, Câmiu’l- Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

Hicr Sûresi 81. Ayet

وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ  ٨١


Biz, onlara âyetlerimizi vermiştik de onlardan yüz çevirmişlerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتَيْنَاهُمْ ve onlara verdik ا ت ي
2 ايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
3 فَكَانُوا fakat idiler ك و ن
4 عَنْهَا onlardan
5 مُعْرِضِينَ yüz çeviriyorlar ع ر ض

وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتَيْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اٰيَاتِنَا  ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur.  عَنْهَا  car mecruru  مُعْرِض۪ينَ  ’ye mütealliktir.  مُعْرِض۪ينَ  kelimesi  كَانُوا ‘nun haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مُعْرِض۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki … كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اٰتَيْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

اٰتَيْنَاهُمْ  fiilinde istiare sanatı vardır. Ayetler veya mucizeler verilebilecek şeyler değildir. Zikredilen vermek, fakat kastedilen, anlamak, idrak etmek, görmektir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

اٰيَاتِنَا  izafetinde azamet zamirine muzâf olan  اٰيَاتِنَا , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayetlerden murad, Peygamberlerine indirilen kitabın ayetleridir. Veya kayadan çıkan deve ve bununla alakalı anlatılan bir defada çok su içmesi, bol süt vermesi, sonunda boğazlanması gibi durumlardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَنْهَا  önemine binaen amili olan  مُعْرِض۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.

كَانَ ’nin haberi olan  مُعْرِض۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

كَانُوا  fiili Hicr halkının Allah’ın ayetlerinden yüz çevirmelerinin değişmez özellikleri olduğuna, devamlılık arz ettiğine işaret etmektedir.

اٰتَيْنَاهُمْ  ve  اٰيَاتِنَا  kelimeleri arasında cinas sanatı vardır.

كَانَ ’nin haberinin ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsufa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَانَ  fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

كَانَ ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)

İsm-i fail kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiilierin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd.Doç.Dr. M.Akif Özdoğan, KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90 Arapçada İsm-i Fail Ve İşlevleri)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا [Biz onlara ayetlerimizi vermiştik.]  ifadesindeki ayetlerden murad, o dişi devedir. Çünkü o dişi devede: bir kayadan çıkması, son derece büyük oluşu, kayadan çıktığında hamile olduğunun açıkça belli oluşu ve sütünün çok bol oluşu gibi, birçok mucizeler bulunmakta idi. Bu dişi deve Salih (a.s)’ın bir mucizesi ise de onlara (o kavme) nispet edilmiştir. Çünkü bu, onların peygamberlerinin mucizesidir, (dolayısı ile onlarındır). Ayetteki  فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ  [Onlar, bunlardan yüz çevirdiler.] ifadesi, araştırma ve istidlalde bulunmanın vâcip, taklidin ise ayıp olduğuna delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hicr Sûresi 82. Ayet

وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً اٰمِن۪ينَ  ٨٢


Onlar güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَانُوا ve ك و ن
2 يَنْحِتُونَ yontuyorlardı ن ح ت
3 مِنَ
4 الْجِبَالِ dağlardan ج ب ل
5 بُيُوتًا evler ب ي ت
6 امِنِينَ güvenli ا م ن

وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً اٰمِن۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَنْحِتُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

يَنْحِتُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

مِنَ الْجِبَالِ  car mecruru  يَنْحِتُونَ  fiiline mütealliktir. بُيُوتاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰمِن۪ينَ kelimesi  يَنْحِتُونَ  ‘deki failin hali olup, nasb alameti ي  ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanırlar. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

اٰمِن۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً اٰمِن۪ينَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi olan يَنْحِتُونَ  ‘nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

Mef’ûl olan  بُيُوتاً ’deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.

اٰمِن۪ينَ  kelimesi  يَنْحِتُونَ  fiilinin failinden hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. Onların bu hallerinin sürekli bir özellik olduğuna işaret eder. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Ayette belirtildiği gibi, Salih (a.s)’ın kavmi, taşları oyup ev haline getirdikleri için kendilerini güven içinde hissediyor, birgün gelip de Allah’ın azabının kendilerini yakalayacağını düşünmüyorlardı. (Taberi Tefsiri, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً اٰمِن۪ينَ  [Dağlardan güvenli evler yontuyorlardı] sağlam olduğu için devrilmekten, hırsızların delmesinden ve düşmanların tahribinden emin idiler. Ya da aşırı gafletlerinden dolayı azaptan emin idiler veya dağların onları koruyacağını sanıyorlardı. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Hicr Sûresi 83. Ayet

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ  ٨٣


Onları da sabaha çıkarlarken o korkunç uğultulu ses yakalayıverdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَخَذَتْهُمُ fakat onları da yakaladı ا خ ذ
2 الصَّيْحَةُ (o) korkunç ses ص ي ح
3 مُصْبِحِينَ sabaha girerlerken ص ب ح
Nihayet Hicr halkı, burada ve diğer ilgili âyetlerde (A‘râf 7/78; Şuarâ 26/158; Hâkka 69/5) “racfe” (dehşetli sarsıntı), “sayha” (korkunç ses), “azab”, “tâgıye” (yakıp yıkıcı bir felâket) kelimeleriyle özellikleri ifade edilen bir felâketle cezalandırıldılar. Felâketin gelmesi sırasında, bir ömür boyu kazandıkları, biriktirdikleri servetler, kayaları oyarak hazırladıkları, sağlam ve güvenilir olduğundan kuşku duymadıkları evler, bir anlık felâketin getirdiği yıkımdan kendilerini kurtaramadı. Böylece, Sâlih peygamberin uyarılarını hiçe sayarak inkâr ve isyankârlıkta ısrar etmenin, özellikle peygamberin uyarıcı tehditlerini ciddiye almamanın cezasını ağır bir şekilde gördüler. 
 Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’de daha fazla bilgi bulunmamakla birlikte tefsirlerde ayrıntılı bilgi veren uzun rivayetler kaydedilir (bk. Taberî, VIII, 224-225; Râzî, XIV, 162). Ancak Kur’ân-ı Kerîm’e, sahih hadislere ve güvenilir vesikalara dayanmayan bu rivayetlerin doğruluğu şüphelidir. Esasen bizim için önemli olan olayın tarihî ayrıntıları değil, ders ve ibret almaya değer olan yönü olup bu da Kur’ân-ı Kerîm’de gerektiği kadar verilmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 365

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخَذَتْهُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الصَّيْحَةُ  fail olup damme ile merfûdur. مُصْبِح۪ينَ  kelimesi  اَخَذَتْهُمُ ’deki mef’ûlun hali olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

مُصْبِح۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ

 

Ayet, takdiri  فبغوا  [Azgınlık yaptılar. ] olan mukadder cümleye  فَ  ile atfedilmiştir. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

مُصْبِح۪ينَ  kelimesi  اَخَذَتْهُمُ ’deki mef’ûlun halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ  cümlesinde istiare sanatı vardır. الصَّيْحَةُ  kelimesi  اَخَذَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Sayhanın bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette Allah tarafından olması onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

اَخَذَ  fiilinin,  الصَّيْحَةُ  kelimesine isnadı mecaz-ı aklîdir.

مُصْبِح۪ينَۙ   [Sabah vaktine girdiklerinde] demek olup hal olarak nasb edilmiştir.

الصَّيْحَةُ ’nın elif-lâm ile marife gelişi kemal derecesinde olduğunu ifade eder. 

مُصْبِح۪ينَ  ile  الصَّيْحَةُ  kelimeleri arasında nakıs cinas vardır. 

Bu ayet son kelime hariç 73. ayetin tekrarıdır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Arka arkaya gelen ayetlerde,  اٰمِن۪ينَ , مُصْبِح۪ينَ ,مُعْرِض۪ينَ  gibi zorlama olmaksızın tabii seci vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Hicr Sûresi 84. Ayet

فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ  ٨٤


Kazanmakta oldukları şeyler kendilerine bir fayda vermedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَا
2 أَغْنَىٰ hiçbir şeyi savamadı غ ن ي
3 عَنْهُمْ kendilerinden
4 مَا şeyler
5 كَانُوا oldukları ك و ن
6 يَكْسِبُونَ kazanıyor(lar) ك س ب

فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَٓا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَغْنٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. عَنْهُمْ  car mecruru  اَغْنٰى  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası, كَانُوا يَكْسِبُونَ  ‘dir. Aid zamir mahzuftur. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur.  يَكْسِبُونَ  cümlesi,  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَكْسِبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مَٓا اَغْنٰى  fiiline müteallik  عَنْهُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

اَغْنٰى  fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  كَانُوا يَكْسِبُونَ  cümlesi, nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

كَانَ ’nin haberi olan  يَكْسِبُونَ  ‘nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)

كَانَ ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124) 

يَكْسِبُونَ - اَغْنٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ  [Kazandıkları o şeyler de kendilerine, hiçbir fayda vermedi] ifadesi, “Bu, dağları yontup ev yapmaları ve mal toplamaları, onlardan bu zarar ve belayı giderememiştir.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu kelam, onlarla istihza anlamını ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hicr Sûresi 85. Ayet

وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ  ٨٥


Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları ancak hakka ve hikmete uygun olarak yarattık. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörü ile muamele et.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 خَلَقْنَا biz yaratmadık خ ل ق
3 السَّمَاوَاتِ gökleri س م و
4 وَالْأَرْضَ ve yeri ا ر ض
5 وَمَا ve ne de
6 بَيْنَهُمَا bunlar arasındakileri ب ي ن
7 إِلَّا ancak (yarattık)
8 بِالْحَقِّ hak ile ح ق ق
9 وَإِنَّ ve mutlaka
10 السَّاعَةَ o sa’at س و ع
11 لَاتِيَةٌ gelecektir ا ت ي
12 فَاصْفَحِ şimdi sen hareket et ص ف ح
13 الصَّفْحَ bir hoşgörü ile ص ف ح
14 الْجَمِيلَ güzel ج م ل
Yukarıda, geçmiş kavimlerin haksız, inkârcı ve isyancı tutumlarıyla bunların sonuçlarına dair ibret alınmaya değer bazı bilgiler verildikten sonra burada da gökler, yer ve bunlar arasındaki varlıkların, olayların ontolojik veya gaî değerine ve anlamına işaret edilmektedir. “Hak ve adalet temelinde” diye çevirdiğimiz metnindeki bi’l-hakkı deyimine bağlı olarak bu âyet, tefsirlerde (meselâ bk. Taberî, XIV, 50; Zemahşerî, II, 318) genellikle iki değişik anlamda açıklanmıştır: 
 a) Âyetteki hak kelimesi “adalet ve insaf” anlamında da yorumlanmıştır. Buna göre Allah, âlemi ve onda olup bitenleri, bu arada insanlığın tarihini de bir haksızlık ve zulme göre değil, insaf ve adalet ölçülerine göre yaratıp yönetmektedir, yaratılışın yasası adalettir. Şu halde geçmişteki bazı kavimler yaratılmış, sonra onların başına çeşitli felâketler gelmişse bunun sebebi, Allah’ın onlara haksızlık yapmayı istemiş olması değildir. Çünkü “O’nun sözü (hüküm, yasa), hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır” (En‘âm 6/115). Allah ve kendilerine gönderilen peygamber, o kavimlere, iman edip hallerini düzeltmeleri için gerekli bütün uyarıları yapmışlar, olabilecek bütün fırsatları tanımışlar, fakat onlar yine de bildiklerinden şaşmamışlardır. Bu durumda ceza günü geldiğinde onların cezalandırılması da haktır, adaletin gereğidir. 
b) Hak kelimesi, bâtılın zıddı olarak ontolojik gerçekliği ifade eder. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: Evren ve onda bulunan varlıklar, akıpgiden olaylar, bazı aşırı şüpheci filozofların yahut bir kısım mutasav-vıfların iddia ettiği gibi bir hayal, bir serap, bir vehim değil (bk. Âl-iİmrân 3/191; Sâd 38/27), birer gerçek olarak var kılınmıştır. Varlık gibivarlığa ilişkin bilimsel bilgiler gerçektir ve bunlara güvenilmesi gerekir, kuşkular yersizdir. Bu cümleden olmak üzere Allah’ın geçmişe dairyukarıdaki âyetlerde özet olarak verdiği bilgiler de hakikaten yaşamışolan toplumların hayat ve gidişatına, hak ettikleri için başlarına gelenbelâlara dair gerçek bilgilerdir. Eğer Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderildiği toplumlar o eski milletlerin yanlış tutumlarını tekrarlarsa onlar da bir şekilde bunun cezasını görürler. Nihayet bir gün gelecek, kıyamet saati de akıp giden gerçekliğin bir devamı olarak kesinlikle vukubulacaktır.
 Âyetin sonunda Hz. Peygamber’e ve onun şahsında eğitim, irşad ve aydınlatma görevi yapan herkese –muhatabın tutumu olumsuz, sert ve kırıcı da olsa– bu tür faaliyetlerini ümitsizliğe veya öfkeye kapılmadan, mümkün olduğunca yumuşak davranarak, kırmadan, incitmeden, güzellikle, hoşgörülü bir tarzda sürdürmeleri öğütlenmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 366-367

حجر Hacera : حَجَرٌ sert bir madde olan taştır. Çoğulu حِجارَةٌ şeklinde gelir. تَحْجِيرٌ birşeyin etrafını taşlarla çevirmek/ taş koymaktır. İsmi mefulu olan مَحْجُورٌ kelimesi Kuran-ı Kerim’de de kullanılmıştır. حِجْرٌ taşlarla çevrili yer olarak adlandırılmıştır. Semud kavminin yaşadığı bölge de bu isimle anılmıştır. حَجَرٌ in yani taşın ortaya çıkardığı sonuçtan dolayı sözcükte men etme, engelleme ve koruma anlamı olduğu düşünülerek akla da حَجَرٌ denmiştir. Çünkü insan akıl sayesinde nefsinin her istediğini yapmaktan kendini koruma/engelleme imkanına sahiptir. Yine حِجْرٌ lafzı haram kılınarak koruma altına alınmış/engellenmiş şeyler için kullanılır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 21 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hücre, Haceru-l Esved, hacir ve mahcurdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

صفح Safeha : صَفْحُ الشَّيْءِ birşeyin eni ve yanıdır. صَفْحٌ birini suçundan, günahından veya kabahatinden dolayı kınamayı, azarlamayı, ona serzenişte bulunmayı ya da onun suçunu, günahını veyahut kabahatini takrir etmeyi bırakmaktır. Afv عَفْوٌ kelimesinden daha beliğdir. Bundan dolayı Yüce Allah Bakara, 2/109 ayetinde فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ buyurmuştur. Zira insan bazen afv eder fakat safh etmez yani suç, günah ve kabahatinden dolayı hoş görmez, serzenişte bulunmayı vs. bırakmaz. Bu köke ait Türkçede de kullandığımız musafaha مُصافَحَةٌ ise elin yanı ile dokunmaktan gelir. (Müfredat) Kuran-ı Kerim’de altı defa sülâsi fiil iki kere de isim olmak üzere 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri safha, safahat ve musafahadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır  خَلَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. السَّمٰوَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar.

الْاَرْضَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ ’la  السَّمٰوَاتِ ’ye matuf olup, mahallen mecrurdur. Mekân zarfı  بَيْنَ  mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  بِالْحَقّ  car mecruru mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, خلقا ملتبسا بالحقّ (Hakka bürünmüş bir şekilde yaratılmış) şeklindedir.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

السَّاعَةَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اٰتِيَةٌ  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن أوذيت فاصفح (Eziyet gördüysen yüz çevir.) şeklindedir.

اصْفَحِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  الصَّفْحَ  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. الْجَم۪يلَ  kelimesi  الصَّفْحَ ’nın sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتِيَةٌ  ; sülâsî mücerredi  أتي  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْجَم۪يلَ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

Ayette  مَا  nefy harfi ve  اِلَّا  istisna edatı ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr, fiille mef’ûlü arasındadır.  خَلَقْنَا  maksûr/sıfat, بِالْحَقّ  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yeryüzü, gökyüzü ve ikisi arasındakilerin hak ile yaratıldığı vurgulu ve kesin bir dille belirtilmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ’ye temasül nedeniyle atfedilen müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası mahzuftur. بَيْنَهُمَٓا  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. Semavat yeryüzünü ve ikisi arasındakileri de kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ  ve  بَيْنَهُمَٓا ‘nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

بِالْحَقّ , mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri,  إلّا خلقا ملتبسا بالحقّ  [Sadece hakka bürünmüş bir şekilde yaratılmış] şeklindedir.

خَلَقْنَا - الْحَقّ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.

الْحَقّ ’deki  بِ  harf-i ceri mülâbeset içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


 وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’ la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. 

اِنَّٓ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ’nin haberi olan  اٰتِيَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ  cümlesinde istiare sanatı vardır. السَّاعَةَ  kelimesi  اٰتِيَةٌ ‘a isnad edilerek kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Kıyametin bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Saatin, لَاٰتِيَةٌ ‘a isnadı aklî mecazdır.

السَّاعَةَ , kıyamet günü anlamındadır. Saatin gelmesi aynı zamanda inkarcıların ve müşriklerin hesap verecekleri zamanın geleceği anlamını da içerir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı [devamlılığı] ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنّ۪ٓ  ve lam-ı tekid, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنّ۪ٓ  kelimesi, cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna lam-ı tekid de ilave edilince, üçüncü tekrar sağlanmış olur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.2 s.176)

Ayette görüldüğü gibi kıyamete “Saat” adının verilmesi, her an için meydana gelme beklentisi olması sebebiyledir. İşte o gün geldiğinde Allah, düşmanlarından senin öcünü alacak, seni de onları da yaptıkları iyilikleri ve kötülükleri sebebiyle hesaba çekecektir, iyiliği olanlara mükâfat, kötülük işlemiş olanlara da ceza verecektir. Çünkü Allah gökleri de yeri de ve ikisi arasında var olan şeyleri de sadece bunun için yaratmıştır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)


فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن أوذيت  (Eziyet gördüysen) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mef’ûlü mutlak konumundaki  الصَّفْحَ  için sıfat olan  الْجَم۪يلَ , sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اصْفَحِ  ile  الصَّفْحَ  kelimeleri arasında iştikak cinâsı, reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu kıssaların Kur'an’da zikredilmelerinin gayesi, Hz. Muhammed’i kavminin hakkı tanımamalarına karşı sabra teşviktir. Çünkü Hz. Muhammed, geçmiş ümmetlerin de Allah’ın peygamberlerine böyle yanlış ve ters muamelelerde bulunduklarını dinlediğinde, kavminin hakkı tanımayışına ve taşkınlığına sabretmesi kolaylaşır. Sonra Allah Teâlâ, geçmiş ümmetlere de azaplar indirdiğini beyan buyurunca Hz. Peygambere [Elbette o saat gelecektir.] buyurmuştur. Bu, “Allah senin için kıyamette düşmanlarından intikam alacak, Senin hasenatına ve onların günahlarına karşılık verecektir. Çünkü O, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak, adalet ve insaf için yaratmıştır. Binaenaleyh Senin işini ihmal etmesi, O’nun hikmetine nasıl uygun düşer?” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

  
Hicr Sûresi 86. Ayet

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ  ٨٦


Şüphesiz, Rabbin hakkıyla yaratanın (ve her şeyi) bilenin ta kendisidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
3 هُوَ O
4 الْخَلَّاقُ yaratandır خ ل ق
5 الْعَلِيمُ bilendir ع ل م
Hz. Peygamber’den sabırlı ve hoşgörülü olmasını isteyen âyetin ardından yüce Allah’ın eşsiz ve kesintisiz yaratıcılığı ve bilgisi hatırlatılmakta; bu suretle, dolaylı olarak Resûlullah’ın, inkârcılar kendisini dinlememekte direniyorlar diye hoşgörülü tutumunu değiştirip sertleşmemesi istenmektedir. Çünkü Peygamber’in görevi ve sorumluluğu peygamberlik ahlâkına uygun bir incelik ve güzellikte Hakk’ın hükümlerini tebliğ etmektir; gerisi her şeyi yapıp yaratan, bilip gözeten Allah’a aittir (Taberî, XIV, 51). İbn Âşûr’a göre (XIV, 78) burada, yüce Allah’ın bu inkârcı topluluk arasından ve onların soyundan Peygamber’e candan dost olacak yeni bir nesil yaratacağına dair bir müjde anlamı da sezilmektedir. Nitekim bu müjde kısa zamanda gerçek olmuş; Allah Teâlâ, başlangıçta Hz. Peygamber’in amansız düşmanı olan kesimden veya onların çocuklarından mallarını ve canlarını Allah ve resulünün yoluna adayan iman ve vefa âbidesi bir topluluk meydana getirmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 367

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  هُوَ  fasıl zamiridir. Tekid ifade eder. الْخَلَّاقُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  الْعَل۪يمُ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

Veya ; munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْخَلَّاقُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْخَلَّاقُ - الْعَل۪يمُ  kelimeleri, mübalağa sıygasındadır. Mübalağalı ism-i fail kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ

 

Önceki ayetteki  فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ  emrinin ta’lili olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Tekit harfi  اِنَّ  ile tekit edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ’nin isminin izafetle gelmesi az sözle çok anlam ifadesi ve Hz. Peygambere destek ve muhabbetle muamelenin işaretidir. Ayrıca  رَبَّكَ  izafeti, Peygambere şan ve şeref ifade eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Önceki ayetteki azamet zamirinden, bu ayette gaibe iltifat edilmiştir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan  هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. Fasıl zamiri  هُوَ  mübteda,  الْخَلَّاقُ  haberdir. 

الْعَل۪يمُ  , mübteda için ikinci haberdir.

Munfasıl zamir  هُوَ ; kasr ifade etmeyip kelamın mazmûnunu te'kîd için de gelebilir. Bu durumda isim olur ve îrâbı ikinci mübteda olarak yapılır. Yani, fasl zamiri her zaman ihtisas ifade etmez.

Her iki haberin de  الْ  takısıyla marife olması, bu vasıfların müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. Aralarında  وَ  olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.

Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. 

الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

الْعَل۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

تفيل  babının ism-i fail vezninde gelen  الْخَلَّاقُ  mübalağa ifade etmiştir. تفعيل  babı, fiil, fail veya mef‘ûlde kesret ifade eder. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

خَالِق, azı da çoğu da yaratan demektir.  خَلَّاق  ise çokça yaratan anlamında kullanılır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Hicr Sûresi 87. Ayet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعاً مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ  ٨٧


Andolsun, biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve büyük Kur’an’ı verdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 اتَيْنَاكَ sana verdik ا ت ي
3 سَبْعًا yedi س ب ع
4 مِنَ
5 الْمَثَانِي ikililerden ث ن ي
6 وَالْقُرْانَ ve Kur’an’ı ق ر ا
7 الْعَظِيمَ büyük ع ظ م
Allah Teâlâ, putperestlerin Hz. Peygamber’i üzen ve inciten inatçı, alaycı tutumlarına karşı resulünü teselli etmek üzere, kendisini âdeta çok değerli bir hediye ile, tekrar tekrar okunan yedi (âyeti) ve yüce Kur’an’ı vermekle onurlandırdığını ifade buyurmaktadır.
“Tekrar tekrar okunan yedi (âyet)” diye çevirdiğimiz âyet metninde geçen mesânî kelimesi, mesnâ veya mesnâtün kelimesinin çoğulu kabul edilmiştir; “övgü” anlamındaki senâdan gelebileceği de belirtilmektedir. Mesânî kelimesi “katlanıp bükülerek ikilenen, başka bir şeyle takviye edilen” gibi mânalara gelir. Bir şeyin büklümlerine, katlarına da mesânî denilmekte, “tekrar tekrar yapılan, okunan” gibi bir anlamda da kullanılabileceği ifade edilmektedir. Konumuz olan âyetteki “seb‘an mine’l-mesânî” ifadesi müfessirleri epeyce meşgul etmişse de bu hususta en fazla kabul gören iki yorum vardır:
 a) Bir görüşe göre bu ifade ile Kur’ân-ı Kerîm’in, “es-seb‘u’t-tıvâl” diye anılan en uzun yedi sûresi kastedilmiştir. Bunlar Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En‘âm, A‘râf, Enfâl (başında besmele bulunmayan Tevbe sûresi ile birlikte) sûreleridir. Bu sûrelerin “mesânî” diye anılmasının sebebi, içlerinde farzlara, hukukî emir ve yasaklara, cezalara ve geçmiş toplumlara dair ibretli kıssalara geniş bir şekilde ve tekrar tekrar yer verilmesidir. Ancak Hicr sûresi Mekke’de, anılan yedi uzun sûreden En‘âm ve A‘râf’ın dışındakiler ise Medine’de inmiştir. Bu durumda Mekke’de inen bir sûrede, henüz ortada bulunmayan sûrelerden söz edilmesi mâkul gözükmemektedir. Gerçi sûrenin özellikle bu âyetinin Mekke’de indiği söylenmişse de bu bilgi itimada şayan görülmemektedir.
 b) Daha çok kabul gören diğer görüşe göre “seb‘an mine’l-mesânî” ifadesiyle Fâtiha sûresi kastedilmiştir. Sûrenin böyle anılması ise yedi âyetten oluşması, namazda tekrar tekrar (her rek‘at) okunması, her okunuşta arkasından bir de zammı sûre ilâve edilerek bir nevi ikilenmesi, katlanması, sûrenin –ilki Allah Teâlâ’ya hamd ve senâ, ikincisi dua ve niyaz olmak üzere– iki bölümlü olması, biri Mekke’de peygamberliğin ilk döneminde, diğeri Medine döneminde olmak üzere iki defa nâzil olması gibi sebeplerle izah edilmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 368-369

وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعاً مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اٰتَيْنَاكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سَبْعاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

مِنَ الْمَثَان۪ي  car mecruru  سَبْعاً ’in mahzuf sıfatına müteallik olup, mukadder kesra ile mecrurdur. الْقُرْاٰنَ atıf harfi  وَ ’la  سَبْعاً ’e matuf olup fetha ile mansubdur. الْعَظ۪يمَ  kelimesi  الْقُرْاٰنَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

İf’al babı fi ile  tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعاً مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Kasem üslubundaki terkipte لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi  لَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعاً مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اٰتَيْنَاكَ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

مِنَ الْمَثَان۪ي  car-mecruru, mef’ûl olan  سَبْعاً ‘ın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

سَبْعاً ‘daki nekrelik tazim içindir.

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette azamet zamirine iltifat edilmiştir.

الْقُرْاٰنَ , temasül nedeniyle  سَبْعاً ‘a atfedilmiştir. 

سَبْعاً مِنَ الْمَثَان۪ي  [Tekrarlanan yedi ayet] ile  الْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ  [Kur'an-ı Kerim] arasında umumun hususa atfı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

الْعَظ۪يمَ  kelimesi,  سَبْعاً ’a matuf olan  الْقُرْاٰنَ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعاً مِنَ الْمَثَان۪ي  [Sana yedi ayeti verdik] yedi ayet Fatiha’dır. Yedi sure olduğu da söylenmiştir ki onlar uzun surelerdir, yedincisi de Enfâl ile Tevbe’dir, çünkü o ikisi bir sure hükmündedir. Bunun içindir ki aralarına besmele yazılmamıştır. Tevbe Suresi, Yûnus yahut yedi hâmimler olduğu da söylenmiştir. Yedi sahife yani Kur'an’ın yedi bölümü de denilmiştir.

الْمَثَان۪ي [Tekrarlanan] kelimesi de yediyi açıklamaktadır.  الْمَثَان۪ي , tesniyeden, yahut senadan gelir. Çünkü bütün bunların okunuşu ve lafızları tekrar edilir, yahut kıssaları ve öğütleri demektir. Allah’a büyük sıfatları ve güzel isimleriyle layık olduğu şekilde sena edilir. الْمَثَان۪ي ’den Kur'an’ın veyahut Allah’ın bütün kitaplarının murad edilmesi de caizdir. O zaman  مِنَ  ba’z manasını ifade eder.

[Ve Kur'an-ı Azimi verdik] eğer yediden ayetler ve sureler murad edilirse, küll (bütün) parçaya ya da genel özele atfedilmiş olur. Eğer ondan yedi bölüm murad edilirse iki sıfattan biri diğerine atfedilmiş olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

 
Hicr Sûresi 88. Ayet

لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ  ٨٨


Kâfirlerden bir kısmını faydalandırdığımız şeylerde sakın gözün kalmasın. Onlara karşı mahzun olma ve mü’minlere (şefkat) kanadını indir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 تَمُدَّنَّ dikme م د د
3 عَيْنَيْكَ gözlerini ع ي ن
4 إِلَىٰ
5 مَا
6 مَتَّعْنَا verdiğimiz dünyalığa م ت ع
7 بِهِ onunla
8 أَزْوَاجًا bazı çiftlere ز و ج
9 مِنْهُمْ onlardan
10 وَلَا ve
11 تَحْزَنْ üzülme ح ز ن
12 عَلَيْهِمْ onlara
13 وَاخْفِضْ ve indir خ ف ض
14 جَنَاحَكَ kanadını ج ن ح
15 لِلْمُؤْمِنِينَ mü’minlere ا م ن
Hz. Peygamber’e ve İslâm’a karşı cephe alıp düşmanlık edenler arasında, müreffeh bir hayat yaşayan Mekkeli şımarık zengin kişiler ve aileler de yer alıyor, müslümanlar ise büyük ölçüde yoksul ve mazlum kişilerden oluşuyordu. İşte Allah Teâlâ, resulünden ve onun şahsında ümmetinden, inkârcı kişi ve grupların elinde bulunan ve onlar için görünüşte zenginlik, fakat hakikatte bir imtihan vesilesi (fitne) olan dünya malına imrenmekten sakınmalarını istemektedir. Bu buyruk, İslâm’ın sırf ekonomik dengesizlikten, gelir farkları arasındaki uçurumdan kaynaklanan toplumsal bir baş kaldırı olmadığını göstermesi bakımından anlamlıdır. İslâm, kıskançlıktan kaynaklanan bir duygusal tepki hareketi değildir. Kur’an, sosyal adaletin sağlanmasına yönelik tedbirlerin de içinde bulunduğu topyekün bir ıslah projesidir. Allah, bu projenin yer aldığı “tekrar tekrar okunan yedi âyeti yahut sûreyi ve bütünüyle yüce Kur’an’ı” vermekle resulünü en büyük nimete mazhar kılmış, peygamberlikle şereflendirmiştir; onunla birlikte müminlere de nihaî zaferin ve ebedî kurtuluşun yolunu açmıştır. Böylece Allah’ın, peygamberine ve müminlere lutfettiği bu kalıcı nimetler dikkate alındığında inkârcıların elindeki bütün maddî imkânlar önem ve değerini kaybeder. Bu durum karşısında inkârcıların bu tür nimetlerden daha fazla yararlanmalarından (Taberî, XIV, 60) yahut iman etmemelerinden, mallarıyla yoksullara ve dine hizmet etmemelerinden dolayı (Elmalılı, V, 3077) üzülmemek gerekir. 
 Bir peygamber için asıl önemli olan ve kendilerine değer verilmesi gerekenler, ona inanıp bağlanmış olan müminler topluluğudur. Bu sebeple Allah Teâlâ Hz. Peygamber’e, ümmetine karşı alçak gönüllü olması, yumuşak davranması, yakınlık göstermesi, onları incitecek katı ve kaba söz ve hareketlerden sakınması hususunda öğütlerde bulunmaktadır (Taberî, XIV, 61). Kuşkusuz, buradaki buyruklardan Resûlullah’ın ümmetine karşı yanlış hareket ettiği, kibirli davrandığı ve bu yüzden uyarıldığı gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Her şeyden önce iman ve ibadette olduğu gibi ahlâk konularında da bir eğitim rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm’in bu ve benzeri âyetleriyle aynı zamanda bir ahlâk örneği ve önderi olması sıfatıyla Peygamber efendimizin şahsında onun yolundan giden müminler eğitilmekte, en güzel ahlâka özendirilmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 369-370

لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ 

 

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَمُدَّنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. 

عَيْنَيْكَ  mef’ûlun bih olup müsenna olduğu için nasb alameti  ى ‘dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  اِلٰى  harf-i ceriyle  تَمُدَّنَّ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  مَتَّعْنَا بِه۪ٓ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

مَتَّعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ٓ  car mecruru  مَتَّعْنَا  fiiline mütealliktir.  اَزْوَاجاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْهُمْ  car mecruru  اَزْوَاجاً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

مَتَّعْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  متع ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


  وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَحْزَنْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  تَحْزَنْ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  اخْفِضْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. جَنَاحَكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  اخْفِضْ  fiiline müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُؤْمِن۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nun-i sakile ile tekit edilmiş, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl, başındaki harf-i cerle birlikte  تَمُدَّنَّ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجاً مِنْهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِه۪ٓ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûl olan  اَزْوَاجاً ’e takdim edilmiştir.

اَزْوَاجاً ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

مِنْهُمْ  car-mecruru, اَزْوَاجاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3) 

Ayetteki  اَزْوَاجاً مِنْهُمْ  ifadesine, İbni Kuteybe “çeşitli kâfirler” manasını vermiştir,  الْزوج  kelimesi Arapçada kısım, çeşit anlamına gelir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesi makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ  tabiri istiaredir. İstiâre-i mekniyye-i tahyiliyyedir. Metafor, yavrularını korumak için üzerlerine kanatlarını indiren bir kuşun hareketine teşbihe dayanmaktadır. Bununla kastedilen, “Onlara yumuşak davran, onlara yumuşak davranmaya devam et.” anlamıdır. Allah Teâlâ burada  خفض الجناح  (kanat indirme) tabirini Arapların sözlerine karşılık olarak ifade buyurmuştur. Onlar, öfkelenen birisinin hiddet ve sertliğini tasvir etmek üzere  قَدْ طَارَ طَيْرُهُ َ هَفَا حِلْمُهُ وَقَدْ طَاشَ وَقَارُهُ  (Adamın kuşları uçtu, dengesi bozuldu, vakarı gitti.) derler. Şu halde  قَدْ خَفَضَ جَنَاحِهِ (Kanadını indirmiştir.)  denildiğinde bununla kastedilen, insanın yumuşak kalplilikle ve öfkelendiğinde öfkesine hakimiyetle nitelendirilmesidir. Bu ise onun öfkesinin uçması (kabarması), gazabının sıçraması ile nitelenmesinin zıddıdır. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

Sâbûnî ise bu istiareyi şöyle açıklamıştır:  وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ  [Müminlere karşı kanadını alçalt.] ayetinde istiare-i tebeiyye vardır. Zira her birinde şefkat ve merhamet bulunduğu için yumuşak huyluluk kanat alçaltmaya benzetilmiş ve müşebbehun bihin ismi müşebbeh için müstear olarak kullanılmıştır. Bu, beliğ istiarelerdendir. Çünkü kuş uçmadığı zaman kanatlarını indirir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

اخْفِضْ  kelimesi, “düşürmek, alçaltmak” demektir. İnsanın kanadıysa kollarıdır. Nitekim Leys: kanattan alçaltmak, yumuşaklık, şefkat ve tevazudan bir kinayedir ki bundan maksat ise Cenab-ı Hakk’ın, Hz. Peygamberi kâfirlerin o zenginlerine iltifat edip onlara değer vermekten nehyedip, ona Müslüman fakirlere tevazu göstermesini emretmektir. Bunun bir benzeri de [Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı, onurlu ve zorlu] şeklindeki Maide Suresi 54 ayetiyle, Cenab-ı Hakk’ın, Hz. Muhammed’in ashabını vasfederken buyurduğu, [Kâfirlere karşı çetin, sert, kendi aralarında merhametlidirler.] Fetih Suresi 29 ayetidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Hicr Sûresi 89. Ayet

وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ  ٨٩


De ki: “Gerçekten ben, apaçık bir uyarıcıyım.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقُلْ ve de ki ق و ل
2 إِنِّي ben ancak
3 أَنَا ben
4 النَّذِيرُ bir uyarıcıyım ن ذ ر
5 الْمُبِينُ apaçık ب ي ن
Hz. Peygamber’e, kendisinin açık bir uyarıcı olduğunu insanlara bildirmesi emredilmektedir. Onun hem bir uyarıcı olduğu hem de uyardığı hususların doğruluğu açık ve kesindir. Allah, başlangıçtan itibaren sahih itikad, yüksek ahlâk ve güzel yaşayış konularında insanları aydınlatıp aksine hareket edenlerin dünyada ve âhirette karşılaşacakları sıkıntıları, acıları kendilerine açıkça bildiren uyarıcılar göndermiştir. Hz. Muhammed’in de bunlardan olduğunda kuşku yoktur. Âyet, ona bu gerçeği insanlara bildirmesini emretmekte ve dolaylı olarak, insanların da bu uyarıcıya kulak vermeleri gerektiğine, aksi halde uyarı konusu olan dünyevî yıkım ve âhiret azabının –yukarıda anılan eski kavimlere olduğu gibi– bunların da başlarına gelirse bunun hak edilmiş bir âkıbet olacağına işaret etmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 370-371
Riyazus Salihin, 165 Nolu Hadis
Câbir radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
“Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”
Müslim, Fezâil 19. Ayrıca bk. (Buhârî, Rikâk 26; Tirmizî, Edeb 82)

وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُ  ‘ dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Munfasıl zamir  اَنَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. النَّذ۪يرُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  الْمُب۪ينُ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

مُب۪ينٌ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

النَّذ۪يرُ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ

 

Ayet,  وَ ’la önceki ayetteki  لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayet, Hz. Peygamberin Rabbinden kendisine söylenen her sözü iletmesini ifade eden  قُلْ  emri ile başlamıştır. Ayetin başında bu emrin bulunması mekûlu-l kavlin Allah katında bir önemi, şanı ve ciddiyeti bulunduğuna işaret eder. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavl olan  اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُ  cümlesi,  اِنَّ , fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَا۬  fasıl zamiri,  النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُ , haberdir.   

Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اَنَا  mevsuf/maksûr, النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsuf, ale’s sıfattır. 

Fasıl zamiri ve cümlenin iki rüknünün de marife gelişi kasrı kalb ifade eder. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

النَّذ۪يرُ  için sıfat olan الْمُب۪ينُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olarak gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

مُب۪ينٍ : Bilindiği gibi  إبان ’den ism-i faildir.  إبان  ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca  مُب۪ينٍۙ  “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) Hud/96

[De ki: Şüphesiz ben apaçık uyarıcıyım.] Açıklama ve delille sizi uyarıyorum ki iman etmediğiniz takdirde size Allah’ın azabı inecektir, şeklindedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Cenab-ı Hakk, النَّذ۪يرُ  kelimesinin peşinden  الْمُب۪ينُ  sözünü getirmiştir ki bu, Hz. Muhammed’in, bütün bu hususlarda, yeterli ve tam bir açıklamada, beyanatta bulunduğunu; onun, eksiksiz deliller getirmiş olduğunu ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hicr Sûresi 90. Ayet

كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ  ٩٠


Nitekim biz kendi kitaplarını parçalara ayıranlara da (kitap) indirmiştik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَمَا gibi
2 أَنْزَلْنَا indirdiğimiz ن ز ل
3 عَلَى
4 الْمُقْتَسِمِينَ kısımlara ayıranlara ق س م
Allah, “bölüp parçalayanlar”ı cezalandırmıştır. Burada “bölüp parçalayanlar”la kimlerin kastedildiği ve neyi bölüp parçaladıkları hususunda farklı yorumlar yapılmıştır. Bir yoruma göre bunlar, Kur’an’ı işlerine geldiği gibi bölerek bir kısmına inanan, bir kısmını reddeden yahudi ve hıristiyanlardır (Taberî, XIV, 61). Bir rivayete göre âyette, sırf Kur’an’la alay etmek için “Şu sûre benim, şu sûre senin” diye Kur’an’ı aralarında paylaşan Ehl-i kitap kastedilmiştir. Başka bir yoruma göre âyette Kureyş putperestlerinin bir bölümü kastedilmiştir. Rivayete göre hac mevsiminde bir kısım Mekkeli bölük bölük ayrılıp yollara dağılır, dışarıdan gelenlere Hz. Peygamber aleyhinde “O bir mecnun!”, “O bir şair!”, “O bir sihirbaz!” diye propaganda yaparlardı. 
Taberî bu görüşlere dair bilgiler verdikten sonra kendi yorumunu şöyle ifade eder: “Allah, resulüne, Kur’an’ı bölüp parçalayanlara şu hususu bildirmesini emretmektedir: Peygamber, Allah’ın öfkesi ve cezalandırması konusunda insanları uyarmakla görevlidir. Gerek kendi aralarından gerekse daha önceki ümmetlerden vahyi bölüp parçalayanların başlarına gelenler onların da başına gelebilir. ‘Bölüp parçalayanlardan’ Tevrat ve İncil’e inananlar kastedilmiş olabilir; çünkü onlar Allah’ın kitabını kısımlara ayırıyor; yahudilerden bazıları kutsal kitabın bir kısmını kabul ederken geri kalan kısmını tanımıyor, İncil’i ve Kur’an’ı da reddediyor; hıristiyanlar ise İncil’in bir kısmını benimserken geri kalan kısmını, ayrıca Tevrat’ı ve Kur’an’ı reddediyorlardı. Ancak burada Kureyş putperestleri de kastedilmiş olabilir. Çünkü onlar Kur’an hakkında farklı gruplara ayrılıyor; bir kısmı ona şiir, bir kısmı kehânet ürünü, bir kısmı eskilerin masalları diyordu… Sonuç olarak bu âyetlerde hangi kesimin kastedildiğine ilişkin Kur’an’da kesin bir delil bulunmadığı gibi Hz. Peygamber’den nakledilmiş bir açıklama ve aklî bir kanıt da yoktur.”
Bu durumda Taberî’ye göre, Allah’ın vahyini, bir kısmına inanıp bir kısmını reddetmek suretiyle parçalayan her türlü eski ve yeni inkârcı zümrelerin âyetin kapsamına girdiğini düşünmek en doğru yaklaşımdır. Âyet Allah’ın kurtarıcı mesajlarını bu şekilde yıpratmaya ve tesirsiz kılmaya çalışan her inkârcı kesimin ilâhî cezalara uğratıldığını hatırlatmaktadır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 371-372

كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. كَ  harf-i cerdir.  مَا  ve masdar-ı müevvel,  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, آتيناك إيتاء كالذي أنزلنا على المقتسمين (Ayrılığa düşenlere indirdiğimizin benzerini sana da veriyoruz.) şeklindedir.

اَنْزَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَ الْمُقْتَسِم۪ينَۙ  car mecruru  اَنْزَلْنَا  fiiline müteallik olup, cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

اَنْزَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fi ile  tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُقْتَسِم۪ينَ  ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

Teşbih harfi  كَ  ve mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا , başındaki harf-i cerle mahzuf bir mef’ûlü mutlaka müteallıktır. Müteallakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Cümlenin takdiri şöyledir:  آتيناك إيتاء كالذي أنزلنا على المقتسمين (Ayrılığa düşenlere indirdiğimizin benzerini sana da veriyoruz.)

Car mecrur, 87. ayetteki  اٰتَيْنَاكَ  fiiline de müteallık olabilir.

ما ’nın sılası olan  اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

اَنْزَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ [Paylaşanlara indirdiğimiz gibi] onlara indirdiğimiz azap gibi demektir. Bu da  النَّذ۪ير ’in mef’ûlünun sıfatıdır, onun yerine geçmiştir. Paylaşanlar da on iki kişidir ki bunlar hac mevsiminde Mekke’nin giriş yerlerini tuttular, insanları Resulullah’tan (s.a.v) nefret ettirmek istiyorlardı. Allah Teâlâ da onları Bedir Savaşı’nda helak etti. Ya da onlar Salih’e (a.s.) gece baskını yapmayı planlayanlardır. Bunun mahzuf masdarın sıfatı olduğu ve onu da  وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ  kavlinin gösterdiği söylenmiştir. Çünkü mana şöyledir: “Sana indirdik, paylaşanlar da ehl-i kitaptırlar.” (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

كَمَٓا اَنْزَلْنَا  [indirdiğimiz gibi] ifadesi 87. ayetteki  وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ  [Gerçek şu ki sana verdik] ifadesi ile ilişkili olup anlam, “Ehl-i Kitaba indirdiklerimizin benzerini sana da indirdik.” şeklindedir. Bunlar, “Kur'an’ı parçalara ayıran” parçalayıcılardır; zira düşmanlık ve inatlarından dolayı Kur'an hakkında “Bir kısmı haktır, Tevrat’a ve İncil’e uygundur; bir kısmı da batıldır, bu iki kitaba muhaliftir.” demişler; böylece onu hak ve batıl diye kısımlara ayırmışlar, onu parçalamışlardır. 

Ayrıca “Kur'an’ı parçalara ayıranlar” ifadesinin 89. ayetteki [Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.] ifadesindeki  النَّذ۪يرُ  [uyarıcı] kelimesi ile mansub olması yani anlamın: “Kur'an’ı sihir, şiir, masal gibi parçalara ayrılan kimseleri, daha önce o parçalayıcılara indirmiş olduğumuz azabın bir benzeri ile uyar.” şeklinde olması da mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Günün Mesajı

Bütün peygamberler gibi Allah Rasülü sav de, vazifesini yerine getirirken en ufak bir dünyevi karşılık beklemedi.

Açlığa, susuzluğa ve başka her türlü zorlukla birlikte bütün işkencelere katlandı. Doğduğu ve büyüdüğü yerden çıkmak zorunda bırakıldı ve gittiği yerde de, içten ve dıştan sürekli saldırılara maruz kaldı. Ama bütün bunlara sadece Allah rızası ve insanlığın saadeti uğruna tahammül etti.

Bir defasında Hz. Ebâ Hüreyre (r.a). O'nu oturur vaziyette namaz kılarken gördü ve hasta olup olmadığını sordu. Rasulullah sav'in cevabı Hz. Ebâ Hüreyre (r.a)'yi ağlatmıştı: “Açım Ebü Hüreyre; açlık bende ayakta duracak takat bırakmadı.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Gülümse. Gözlerini kapat ve aç. Gördüğün güzellikleri, göz bebeklerinle zihnine ve kalbine taşı. Yaşadığın ana şükrederek nefesini içine çek. Bırak gördüklerinle ve duyduklarınla, duyguların ve düşüncelerin buluşsun.

Güneşin doğuşu olduğu gibi batışı da var. Herkesin söylediği ilk kelimeleri olduğu gibi son kelimeleri de var. İlk kelimelerdeki sevgiyi, samimiyeti, doğruluğu ve masumiyeti son kelimelerinde yakalamak; arada hangi kelimeleri güçlendirdiğine bağlıdır.

Rabbim! Dilimizi, elimizi, bedenimizi ve kalbimizi her türlü günahtan uzak tutmak için ihtiyacımız olanları nasip et. Her anında şükür eden ve her kusurunda tövbe eden kullarından eyle.

Rabbim! Bizi; söylediklerimizi düşünmeden değil, düşünerek. Önemsemeden değil, savrulan her kelimenin sorumluluğunun bilincinde olarak konuşanlardan eyle.

Rabbim! Bizi; maddi manevi her anlamda, güvende tut. Her türlü şerden muhafaza buyur. Her şeyimizle beraber benliğimizi Sana emanet ettik, şüphesiz ki, Sen koruyucuların en hayırlısısın.

 

Amin.

***

Ey Allahım! Bizi Sana yaklaştır. Bize salih amelleri ve salih kulları sevdir. Kalbimize ve dilimize Kur’an-ı Kerim’i yerleştir. 

Kimi ayetlerine sırt çevirir, kimi Senin adın ile yaşar ve ölür. Kimi nefsinin kölesi olur, kimi Sana layık bir kul olmaya çalışır. Kimi yakalandığı ana kadar inkarında ısrar eder, kimi iman ile Sana sığınır. Bizi Senin yolunda yürüyenlerden ve rızana kavuşanlardan eyle. 

Kimi boş konuşur, kimi zikrin ile meşguldur. Kimi sadece dünyayı, kimi en çok Seni ister. Kimi karanlıklarda kalır, kimi aydınlıklar içinde ilerler. Bizi; Senin imanın ile yükselenlerden, nurun ile aydınlananlardan, muhabbetin ile sevinenlerden eyle.

Ey Allahım! Dilediğini gadabınla, dilediğini merhametinle karşılayansın. Bizi affettiklerinden eyle. 

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji