بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ ٩١
Eski kitaplara yapıldığı gibi Kur’ân-ı Kerîm’i parçalara ayıranlar da yaptıklarından dolayı muhakkak surette Allah katında sorguya çekilip cezalandırılacaktır. Bu tavır birçok eski kavmi yıkıma götürmüştür, Mekkeli putperestler de vahyi bu şekilde bölüp parçalamanın cezasını görmüşlerdir. Çünkü Kur’an bütünüyle Allah’tandır, bir tek âyeti bile O’ndan başkasına nisbet edilemeyeceği gibi yine bir tek âyeti dahi değersiz ve anlamsız görülemez. Allah’ın kitabı bir bütündür, hükümleri geneldir. Hakk’ın yoluna koyulup o yolda ilerleyenler için Hakk’ın hükümlerinin hepsi de mutlaka bir yönden yararlıdır, gereklidir; onların–bir bölümünün dahi olsa– faydasız olduğu, reddedilebileceği asla düşünülemez. İnsanlar, içinde yaşadıkları zamana, şartlara, ihtiyaçlara, bilgi ve kültür düzeylerine göre vahiy billûruna farklı açılardan bakabilir, orada farklı renkler görebilirler; onu az çok farklı yorumlayıp algılayarak ondan değişik biçimde yararlanabilirler; fakat “Şurasını kabul ediyorum, burasını etmiyorum” diyemezler. Aksine davrananlar, Allah’ın huzurunda yaptıklarının hesabını vereceklerdir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 372
اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ
Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ önceki ayette geçen الْمُقْتَسِم۪ينَ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası جَعَلُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Veya mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, هُمْ şeklindedir.
Fiil cümlesidir. جَعَلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْقُرْاٰنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عِض۪ينَ ikinci mef’ûlun bih olup, cemi müzekker kelimelere mülhak olduğundan nasb alameti ي ‘dir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Önceki ayette geçen الْمُقْتَسِم۪ينَ ’nin sıfatı konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sıfatın ism-i mevsûlle gelmesi sonradan gelecek habere dikkat çekmek ve bahsi geçen kişilere tahkir kastına matuftur.
الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ tabiri iki tevilden birine göre istiaredir. Mana, “Onların Kur'an’ı organlarına ayrılmış uzuvlar gibi kısımlara ve parçalara bölmeleri, bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmeleri” şeklindedir. Yine denildiğine göre onlar Kur'an’ı “sihir, kehanet, yalan ve batıl söz” demek suretiyle kısımlara ayırmışlardır. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)
İki ayet arasındaki fasıl, bu ayetin ıtnâb babında sıfat cümlesi olmasındandır. Fasıl şibh-i kemâl-i ittisâl sebebiyledir.
عِض۪ينَ kelimesi, lâmel fiili و olup onun da hazf edildiği cinsten bir kelimedir. Aslı عُضْوَةٌ ‘dür. التَّعْضِيَةُ cüzlere bölmek, parçalara ayırmak demektir. Nitekim parçalara, kısımlara ayırdığında, ‘’ عَضَّيْتُ الجَزُورَ والشّاةَ تَعْضِيَةً (Deveyi ve koyunu kesip parçalara ayırdım)’’ dersin. İkinci Görüş: bunun müfredi, عِضَةٌ olup aslı, عِضَهَةٌ ‘dür. Araplar, iki hâ harfinin, bir arada bulunmasını ağır buldukları için, عِضَةٌ demişlerdir. Bu kelime, “yalan” manasına gelen العضه kelimesinden alınmıştır. İbnu Sikkît العضه kelimesinin manası için şöyle demiştir: ‘’Bir kimsenin bir kimseye iftirada bulunarak onda bulunmayan bir şeyi onun hakkında söylemesidir.” Bu, Leys'in rivayetine göre Halil İbni Ahmed'in görüşüdür. Buna göre ayetin manası, “Onlar, o ‘Kur'an'ın uydurulmuş olduğunu kabul ettiler ve söylediler.’’ şeklinde olur. عِضَةٌ kelimesi, kendisinden hazf edilen harften dolayı cemi müzekker salim vezninde cemilenmiş, böylece de kendisinden hazf edilen şeye mukabil olsun diye vâv ve nûn ile çoğul yapılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فِعْلَةٌ vezninde olduğu da söylenmiştir ki عَضَهْتُهُ 'dan gelir, birine iftira ve bühtan etmektir. Hadiste şöyle gelmiştir. Resulullah (s.a.v) العاضِهَةَ والمُسْتَعْضِهَةَ 'ye lanet etmiştir. Bu da büyü yapan ve yaptırandır. عِض۪ينَ, sihirler manasındadır da denilmiştir. İkrime de العَضَةُ sihirdir demiştir. Cemi salim şeklinde çoğul yapılması hazf edileni telafi etmek içindir. Mevsûl da sılası ile beraber الْمُقْتَسِم۪ينَۙ 'in sıfatıdır ya da mübtedadır, haberi de فَوَرَبِّكَ…dir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ٩٢
فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
فَ istînâfiyyedir. وَ harfi cer olup, kasem harfidir. وَرَبِّكَ car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; أقسم (Yemin ederim.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ mukadder kasemin cevabına gelen muvattie harfidir.
نَسْـَٔلَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilin sonundaki نَّ, tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَجْمَع۪ينَ gaib zamir için manevi tekid olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Tekid, tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı îrabı alan sözdür. Tekide “tevkid” de denilir. Tekid eden kelimeye veya cümleye tekid (müekkid- ٌمُؤَكِّد), tekid edilen kelime veya cümleye de müekked (ٌمُؤَكَّد) denir. Tekid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Tekid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette manevi tekid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ
فَ istînâfiyye, وَ kasem harfidir. Car mecrur رَبِّكَ , mahzuf kasem fiiline mütealliktir. Takdiri, أقسم (yemin ederim) olan kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Yetiştirme, koruma, inayet sıfatlarını da barındıran Rab ismine yapılan kasemde, haşrın, rububiyet sıfatının sergilendiği yer olacağına işaret vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبِّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan Hz. Peygambere aid zamir dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasemin cevabı olan لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ cümlesi, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Ayette Rab isminden, bu cümlede söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine iltifat edilmiştir.
اَجْمَع۪ينَۙ , fiildeki gaib zamir هُمْ için manevî tekit lafzıdır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘’Onlara sorulacak’’ zahir manası, bütün hayatları boyunca yapmış oldukları amellerin değerlendirilip cezalandırılacakları manasını da taşımaktadır.
Allah Teâlâ kendisine yemin ederek onlardan hesap soracağını, لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ fiilinin sonundaki tekid nunu, manevi tekid اَجْمَع۪ينَۙ lafzı ve lam harfi olmak üzere üç tekitle kesin olarak belirtmiştir.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Cenab-ı Hakk'ın, “İşte Rabbine andolsun ki onlara, topuna... elbette soracağız.” ifadesinin, Kur'an'ı paramparça eden o الْمُقْتَسِم۪ينَ ile ilgili olması muhtemeldir. Çünkü zamirin en yakına raci olması daha uygundur. Buna göre kelamın takdiri, “Allah Teâlâ, onların Kur'an'ı kısımlara ayırmalarından ve diğer günahlarından dolayı, o الْمُقْتَسِم۪ينَۙ ‘e hesap soracağına dair zatına, kendisine yemin etmiştir.” şeklinde olur. Bu ifadenin, bütün mükelleflerle ilgili olması da muhtemeldir, hem müminleri hem de kâfirleri içine almaktadır. Binaenaleyh, Cenab-ı Hakk'ın, “İşte Rabbine andolsun ki onlara, topuna... elbette soracağız.” buyruğunun, herkesle alakalı bir söz olması gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٩٣
عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. مَا müşterek ism-i mevsûl عَنْ harf-i ceriyle نَسْـَٔلَنَّهُمْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَعْمَلُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا başındaki harfi cerle önceki ayetteki نَسْـَٔلَنَّهُمْ fiiline mütealliktir. Sılası olan كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberi olan يَعْمَلُونَ ‘nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)
“Küfrettiklerinden” buyurulmayıp da gerek kalple ilgili, gerek bedenle ilgili, gerek söz ve gerek fiil ve gerek terk gibi bütün işleri kapsar şekilde, “Yaptıklarından” buyurulmasının ne büyük ve müthiş bir uyarı olduğundan gaflet edilmemelidir. Kur'an'ın bütün birliğiyle hepsine iman ve itikat iddia edip de amele gelince, gönlüne göre bölüşme ve ayırmaya kalkışanlar da bu dehşetli uyarının altına girmiş oluyorlar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ ٩٤
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اصْدَعْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle اصْدَعْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تُؤْمَرُ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تُؤْمَرُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْرِضْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru اَعْرِضْ fiiline müteallik olup, cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْرِضْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عرض ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُشْرِك۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ
فَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayet emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle اصْدَعْ fiiline mütealliktir. Sılası olan تُؤْمَرُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُؤْمَرُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
فَاصْدَعْ - وَاَعْرِضْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ cümlesi ile وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
İbni Ebi’l Esba (ö. 654/1256) bu ayette istiare olduğunu, kalplerin kırılmasının, camın kırılmasına benzetildiğini, bu yönden mananın şöyle olduğunu söylemiştir: “Sana vahyedilen her şeyi açıkça söyle, açıklanması emredilen her şeyi tebliğ et! Bu, bazı kalplere zor gelip kırılsalar da bundan vazgeçme!” Kırılan veya çatlayan şişenin içindeki nasıl ortaya çıkıyorsa, kalplerdeki tesir de insanın yüzünde can sıkıntısı veya mutluluk olarak ortaya çıkar. Bu yönüyle bu istiarede Kur'an’ın tebliğ edilmesiyle müşriklerde oluşacak kalp kırıklığı ve yüzdeki can sıkıntısı ifade edilmiş olmaktadır. Bir bedevî Arap bu üç lafzı duyduğunda secdeye kapandı. Ona, “Niçin secdeye kapandın?” denilince o da “Bu sözün fesahatinden dolayı secde ettim.” dedi. Çünkü o, ayetten kastedilen manayı uzun bir düşünce merhalesinden sonra değil, duyar duymaz hemen anlamıştı.
Hitap Peygamber Efendimizedir. Tebliğini hiçbir gizlilik kalmayacak şekilde apaçık yapması emredilmiştir. Tıpkı kırılan bir camın yeniden yapıştırılamaması gibi. Camın veya sert bir şeyin kırılması manasında olan اصْدَعْ fiili hissîdir. Silinmeyecek şekilde iz bırakan tebliğ manasında kullanılmıştır ki bu da aklîdir. Müstear اصْدَعْ fiilidir. Müstearun leh tebliğ, müstearun minh camın kırılmasıdır. Tasrîhi istiare babındandır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Bu ayet için İbni Ebi İşba şöyle der: Ayetin işaret ettiği mana, “Sana vahyedilenin tamamını açıkla, bir kısmı bazılarına ağır gelse bile beyanı ile emrolunduğun ayetleri tebliğ et.” şeklindedir. فَاصْدَعْ ile صرح arasındaki benzerlik tasrihin kalplerdeki tesirinde görülür. Tıpkı parçalanan camda olduğu gibi ayetlerin tasrihi neticesinde insan yüzünde burukluk ve sevinç, inkâr ve memnuniyet alametleri belirir. Ayetteki istiarenin güzelliğine, icazın büyüklüğüne, ihtiva ettiği zengin manaya bakın… (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C.2 s.149)
Ayetteki اصْدَعْ fiili aynı manaya gelmekle birlikte بلغ fiilinden daha beliğdir. İfade ettiği tesir de daha beliğdir. Tebliğ her zaman müessir olmayabilirse de اصْدَعْ kelimesinin ifade ettiği mana kesinlikle müessir olur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C.2 s.120)
Cenab-ı Hakk'ın, فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ [Şimdi sen ne ile emrolunuyorsan, apaçık bildir.] buyruğunda; bil ki صْدَعْ kelimesi Arapçada yarmak ve ayırmak anlamındadır. Nitekim, topluluk dağıldığı zaman da, تصدَّع القوم denilir. Cenab-ı Hakk'ın, “O gün (bütün insanlar) bölük bölük ayrılacaklardır.” (Rum Suresi, 43) ayeti de böyledir. صْدَعْ kelimesi cam hakkında kullanıldığında, ayırmak, koparmak, kırmak anlamına gelir. Ben de derim ki: “Kafatası kemikleri bu sırada, adeta parçalanıyor gibi olduğu içindir ki baş ağrısına muhtemelen bu isim, صُدَع ismi verilmiştir.” el-Ezheri de şöyle demiştir: “Sabaha, ‘el-felak’ denildiği gibi صادع de denir. Nitekim Arapçada, fecr çatladı, yarıldı; sabah ortaya çıktı, sabah oldu manalarında, انصدع ، انفلق ,انفطر الصبح denmektedir. Bunu iyice anladığın zaman bil ki ayetinin manası, “Hak ile batılın arasını ayır.” şeklinde olur. Zeccâc ise: “Bunun manası, ‘Emrolunduğun şeyi açıkla, izhar et.’ demiştir.” Cenab-ı Hakk, daha sonra وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ [Müşriklere aldırış etme!] buyurmuştur. Yani “Onlara aldırma; onların, nübüvvet davetini izhar etmen sebebiyle seni kınamalarına hiç iltifat etme, aldırış etme!” demektir. Bazı alimler, bu hükmün, savaş ayetiyle mensûh olduğunu söylemiştir ki bu zayıftır. Çünkü buradaki yüz çevirmenin anlamı, onlara aldırış etmemedir ki binaenaleyh bu hüküm, mensûh olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ ٩٥
اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَفَيْنَاكَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَفَيْنَاكَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekkellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْمُسْتَهْزِء۪ينَ ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُسْتَهْزِء۪ينَ sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelişi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.
كَفَيْنَاكَ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Ayette اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَ [Seninle alay edenlere karşı şüphesiz Biz sana yeteriz.] buyurulmuştur. Yani onları bastırmak ve helak etmek gücüne sahibiz. Cümlede lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Aynı zamanda bu cümlede Hz. Peygambere destek ve teselli anlamında idmâc sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ; isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr, 1)
اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ٩٦
اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۚ
Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ önceki ayetteki الْمُسْتَهْزِء۪ينَ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يَجْعَلُونَ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَجْعَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَعَ zaman zarfı, mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلٰهاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰخَرَ kelimesi اِلٰهاً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi üç şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette “bir halden başka bir hale geçmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
يَعْلَمُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۚ
Önceki ayetteki الْمُسْتَهْزِء۪ينَ ’nin sıfatı konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıfatın ism-i mevsûlle gelmesi sonradan gelecek habere dikkat çekmek ve bahsi geçen kişilere tahkir kastına matuftur.
Zamir yerine zahir isim gelerek, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, bahsi geçenlere tahkiri ve korkuyu artırmak için Allah isminin zikredilmesinde tecrîd ve iltifat sanatları vardır.
اٰخَرَ kelimesi, اِلٰهاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِلٰهاً ’deki nekrelik, kesret, nev ve tahkir ifade eder.
اِلٰهاً ve اللّٰهُ kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
فَ , istînâfiyyedir.
Cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Tehdit makamında olan cümle istikbal harfi سَوْفَ ile tekid edilmiştir.
سَوْفَ, ahirette bileceklerine işarettir. İlimden maksat ise başlarına gelecek azabı tadacakları gerçeğidir.
فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ [Yakında bilecekler.] haber cümlesi muktezâ-i zâhirin hilafına olarak tehdit içeren manaya sahip olduğu için lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ [Yakında bilecekler.] cümlesi, kâfirlerin akıbetini belirten bir haber cümlesidir. Yani yaptıklarının sonucunu anlayacaklar demektir. Fiilin mef’ûlu mahzuftur. Mef’ûlun hazfi korku uyandırmak içindir. Yani ‘yaptıklarının sonucunu anlayacaklar’ demektir.
Tesvif harfi سَوْفَ ’den murad; tekiddir. Çünkü iki tesvif harfi de - قَدْ harfinin mazi fiili tekidi gibi - müstakbel manayı tekid eder. Gelecekte muhakkak bileceklerini ifade eder. Şu an için bilene gelince bunun gerçek olduğuna güveninden kinayedir. Onlar batıldadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Araf/123)
س harfi ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف harfi ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)
Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâh edinirler. Yakında bileceklerdir. Görülüyor ki burada bu fasılanın tekrarlanmasıyla surenin sonundan baş kısmına tam bir dönüş yapılmıştır. Yani yakında belalarını bulup, ne büyük cinayet yaptıklarını anlayacaklar ve o vakit, “Ah! keşke biz de Müslüman olsaydık.” diye yanıp yakılacaklar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bu ayetteki يَعْلَمُونَ [bileceksiniz] ifadesinin benzerleri çeşitli ayetlerde geçmektedir. (Hicr Suresi, 3; Furkan Suresi, 12, Ankebut Suresi, 66; Saffat Suresi, 170; Zuhruf Suresi, 89; Tekâsür Suresi, 3-4) Bunların çoğunda tertip, kendilerine gizli olan, inkâr ettikleri veya şüpheye düştükleri gelecek olan o günün hakikatinin kendilerine beyanı şeklindedir. (Nüzul sırası tefsir notları)
Bu cümle, bu surenin 3. ayetinde de aynen geçmektedir. Surenin başıyla sonu arasında irtibat kuran bu cümle beraat-i inteha ayeti sayılabilir.
Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ ٩٧
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ
وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
Fiil cümlesidir. نَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel نَعْلَمُ fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
كَ muttasıl zamir اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَض۪يقُ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَض۪يقُ damme ile merfû muzari fiildir. صَدْرُكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle يَض۪يقُ fiiline mütealliktir.
يَقُولُونَ fiili نَ ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Kasem üslubundaki terkipte لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
نَعْلَمُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ cümlesi, masdar teviliyle نَعْلَمُ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberi olan يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنَّ ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olması, hükmü takviye hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz ifade kastına matuf صَدْرُكَ izafetinde Hz. Peygambere ait zamire muzaf olan صَدْرُ tazim edilmiştir.
Göğsünün daralması ifadesinde kastedilen mana kalbin sıkışmasıdır. Göğüs kalbin mahalli olduğu için hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا , başındaki harf-i cerle يَض۪يقُ fiiline mütealliktir.
Sılası olan يَقُولُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette iki masdar-ı müevvel tercih edilmiştir. Bunun sebebi; açık masdarın, olayın bir kere gerçekleşmiş olması ihtimaline işaret etmesidir. Oysa burada, bir kere gerçekleşme manası murad edilmemiştir. Bu yüzden de teceddüt ve devama delalet eden fiil cümleleri getirilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.1, s. 83)
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ [Yemin olsun, onların dediklerinden göğsünün daraldığını biliyoruz] ibaresinde kastedilen mana; şirklerinden, Kur'an’a dil uzatmalarından ve seninle alay etmelerinden dolayı manasıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ ٩٨
فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن ضاق صدرك فسبّح (Göğsün daralırsa tesbih et.) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. سَبِّـحْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. بِحَمْدِ car mecruru سَبِّـحْ fiiline mütealliktir. رَبِّكَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْ nakıs, sükun üzere mebni emir fiildir. كُنْ ‘nün ismi, müstetir olup takdiri أنت ’dir. مِنَ السَّاجِد۪ينَ car mecruru كُنْ ’un mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
سَبِّـحْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سبح ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
سَاجِد۪ينَ ; sülasi mücerredi سجد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ
İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cümle, takdiri إن ضاق صدرك (Göğsün daralırsa…) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf بِحَمْدِ رَبِّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması, كَ zamirinin ait olduğu Hz. Peygambere, yine Rab ismine muzâf olması حَمْدِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
Şart cümlesinde, ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilerek Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 235)
Sözlükte “suda hızla yüzüp mesafe almak” manasındaki سبح kökünden türeyen tesbih, terim olarak Cenab-ı Hakk’ı ulûhiyetle bağdaşmayan her türlü eksiklik ve noksanlıktan tenzih etmeyi ifade eder. Aynı kökten سبحان kelimesine lafza-i celâlin eklenmesiyle oluşturulan sübhanallah سبحان الله terkibi tesbih ile aynı anlama gelir. Her iki terim de Allah’tan başkasına nispet edilemez. (TDV İslam Ansiklopedisi-Tesbih)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)
وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Emir sıygasındaki nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ السَّاجِد۪ينَ car mecruru, كان ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
فَسَبِّـحْ - حَمْدِ - السَّاجِد۪ينَۙ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ayetteki secdeden murad namazdır. Namazın bir rüknü, tamamı manasında kullanılmıştır. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Secde ve aynı kökten türeyen kelimeler Kur'an’da gerek “boyun eğme” manasında gerekse terim anlamıyla 81 ayette geçer (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “scd” md.).
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an’daki secdeyi isteğe bağlı ve zorunlu secde olarak ikiye ayırır; ilki (sücûd-u ihtiyar) insana mahsus olup karşılığında mükâfat vardır. [Allah’a secde edin. (Necm Suresi, 62)] gibi ayetler secdenin bu ilk anlamıyla ilgilidir. İkincisi (sücûd-u teshîr) insan dahil olmak üzere canlı ve cansız bütün varlıkların Allah’ın koyduğu kanunlara boyun eğmesidir. [Göklerde ve yerde bulunan her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler. (Ra’d Suresi, 15)] ayeti secdenin ikinci anlamıyla ilgilidir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “scd” md.). Müfessirler, ikinci anlamıyla bütün varlıkların Allah’a secde etmesini (mesela bkz. en-Nahl Suresi, 48-49; Hac Suresi, 18; Rahman Suresi, 6) fıtratlarının gereği olarak yaratıcının kendileri için koyduğu kanunlara tabi olup onların dışına çıkamamaları şeklinde izah ederler. (TDV, Secde)
O halde hemen Rabbine hamd ile tesbih et. Yani küfür sözlerine canı sıkılmak da Rabbinin bir manevi temizlik terbiyesi, şükretmeye değer bir nimetidir. Sıkıldın mı hemen Rabbine hamdederek ona tesbih et ve onu ulula, için açılır ve bunun şükür alameti olmak üzere de secde edenlerden ol yani namaz kıl, genişlersin. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Cenab-ı Hak, فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ [Sen hemen Rabbine hamd ile tesbih et.] demiş ve böylece ona şu dört şeyi emretmiştir: Tesbih, hamd, secde ve ibadet. Alimler, bu taatları yapmanın göğsün daralması ve hüznü gidermeye nasıl vesile olduğu hususunda değişik izahlar yapmışlardır. Bu cümleden olmak üzere hakkın peşinde olan arifler (sûfîler) şöyle demişlerdir: “İnsan bu çeşit ibadetlerle meşgul olduğu zaman, ona rubûbiyet aleminin nurları inkişaf eder. Bu inkişaf tahakkuk ettiği zaman dünya bütünüyle onun gözünde değersizleşir. Dünya onun nazarında böyle önemsiz hale gelince de ne dünyayı elde etmek, ne de elden kaçırmak onun için birşey ifade etmez. Dolayısı ile o, dünyayı kaybetmekten ötürü vahşete ve dehşete düşmez, dünyayı elde ettim diye de şımarmaz. İşte bu noktada, hüzün ve keder diye birşey kalmaz." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ ٩٩
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اعْبُدْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. رَبَّكَ mef ‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَأْتِيَ muzari fiilinin gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. اَنْ ve masdar-ı müevvel اعْبُدْ fiiline müteallik, mahallen mecrurdur.
يَأْتِيَكَ fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْيَق۪ينُ fail olup damme ile merfûdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ
Surenin son ayeti atıf harfi وَ ’la وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında inşâî olmak bakımından da mutabakat vardır.
Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Emir üslubunda talebî inşai isnad olan cümlede az sözle çok anlam ifade eden رَبَّكَ izafeti Hz. Peygamberin şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir.
Burada hitabın yalnız Resulullah'a (s.a.v) tevcihi, Rab kelimesinin Resulullah'ın (s.a.v) yerini tutan zamire izafesi, Allah Teâlâ'nın Resulullah hakkında ziyadesiyle lütufkâr olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
İbadet; tesbih, hamd ve secde etmeyi kapsadığı için ayette, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatı vardır.
وَاعْبُدْ رَبَّكَ [Rabbine ibadet et.] ibaresinde Allah’ın Rab sıfatının seçilmiş olması surenin bağlamına uyumu açısından son derece dikkate şayandır. Bu seçim mürâât-ı nazîr sanatıdır.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup حَتّٰى ile اعْبُدْ fiiline mütealliktir.
الْيَق۪ينُ ’nun يَأْتِيَكَ fiiline isnadı, mecaz-ı aklîdir.
الْيَق۪ينُ , ölüm manasında kinayedir.
يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ cümlesinde istiare sanatı vardır. Ölüm manasındaki الْيَق۪ينُ kelimesi أتي fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Ölümün, bir şahıs gibi gelecek olması onun önemini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ [Ölüm sana gelinceye kadar] (ölüm) değişmez/kesin bir olgu olduğu için يَق۪ينُ diye isimlendirilmiştir. Kur'an’da ölümü îma etmek üzere sıkça kullanılan bir deyimdir. (Kur'an’daki Deyimler ve Zemahşeri’nin Keşşâf’ı)
Gelmek fiilinin ölüme isnad edilmesi, ölümün, canlının peşinde olduğunu, onu bulmak istediğini bildirmek içindir. Yani hayatta olduğun müddetçe ibadete devam et; bir an bile ona halel getirme. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu surenin son ayetleri hüsn-i intihâ sanatının mükemmel örneğidir.
Hüsn-i intihâ, mütekellimin sözünü makâma ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamamasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Hicr Suresi, vahiy ve peygamberlik karşısında toplumların öteden beri nasıl bir tepki ortaya koyduklarını ve Cenab-ı Hakk’ın peygamberlerini nasıl başarıya ulaştırdığını bildiren ve الر şeklinde başlayan beş surenin (Yûnus, Hûd, Yusuf, Ra’d ve İbrahim Sureleri) bir özeti gibidir. Sonuç kısmı da bütün bu surelerin nihaî hedefini belirleyen bir emirden ibarettir. (TDV İslam Ansiklopedisi)
Kur'an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua, vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî’ İlmi)
Cenab-ı Hak, “Sana ‘yakîn’ gelinceye kadar da Rabbine ibadet et.” buyurmuştur. İbn Abbas (r.a), Cenab-ı Allah'ın buradaki yakîn ile ölümü kastettiğini, ölümün, kesin birşey olduğu için yakîn adını aldığını söylemiştir. Buna göre şayet, “Herkes, öldüğü zaman üzerinden ibadet etme mesuliyetinin artık düştüğünü bildiğine göre adetlere böyle sınır çizmenin hikmeti nedir?” denirse biz deriz ki: “Bundan murad şu manadır: Hayatın boyunca Rabbine ibadet et, hayatının hiçbir safhasında bu ibadetten uzak ve berî olma.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Surenin genelinde olduğu gibi, sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ١
اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُۜ
Fiil cümlesidir. اَتٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اَمْرُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن طلبتم الأمر فلا تستعجلوه (Bu işi istiyorsanız acele etmeyin) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَسْتَعْجِلُوهُ fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
تَسْتَعْجِلُوهُ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’al babındandır. Sülâsî fiili عجل ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Fiil cümlesidir. سُبْحَانَهُ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; نسبح (tesbih ederiz) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَعَالٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. مَا müşterek ism-i mevsûl عَنْ harf-i ceriyle تَعَالٰى fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يُشْرِكُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُشْرِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُشْرِكُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ
Ayet, ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir.
Kur’an surelerinin ilk ayetleri surenin içeriğiyle olan anlam bağlantısı yönüyle berâat-i istihlâl sanatının en güzel örnekleridir. İlk cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Müsnedün ileyhin izafet şeklinde gelmesi az sözle çok anlam ifadesi içindir. اَمْرُ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan اَمْر ’e şan ve şeref kazanmıştır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَمْرُ ’nun اَتٰٓى fiiline isnadı, mecaz-ı aklîdir.
اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ cümlesinde istiare sanatı vardır. اَمْرُ kelimesi أتي fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Emrin bir şahıs gibi gelecek olması onun önemini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette Allah tarafından olması bu manayı kuvvetlendirmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ [Allah’ın emri geldi.] ibaresi haber cümlesi şeklinde gelmiştir. Fakat tehdit içeren manasıyla muktezâ-i zâhirin hilafına olarak mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Burada gelecekten bahseden اَتٰٓى fiili muzarî sıygayla gelmesi gerekirken muktezâ-i zâhirden çıkarak mazi formda gelmiştir.
Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mazi ve muzari fiillerin birbiri yerine kullanılması bir istiare şeklidir. Burada mazi fiil olan اَتٰٓى, gelecek manasındadır. Bunun delili de ayetin devamındaki “o halde acele etmeyin” kısmıdır. Câmi’ her iki fiildeki tahakkuktur. Çünkü Allah Teâlâ’nın vaadinde değişiklik olmaz. Müşebbehün bih (mazi fiil) müşebbeh (muzari fiil) için müstear olmuştur. Sonra ayetin sonundaki karîne dolayısıyla tebei tasrihi istiare olarak اتيان masdarından mazi fiil türetilerek kullanılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Arkadan gelen اَمْرُ kelimesi peygamberlik anlamında kullanılan bir kelimedir. Zira bazı müfessirler Peygamberin (s.a.v) gönderilişi şeklinde yorumlamışlardır. Bu durumda فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُۜ ifadesindeki اَمْرُ kelimesine ait olan zamir, kelimenin diğer bir anlamı olan kıyamet ve azabı da işaret edecek ve istiḫdâm sanatına örnek oluşturacaktır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, V, 1727)
İbnu’l Hâc es‐Sülemî’ye (ö. 1232/1817) göre mazi fiilin gelecek zaman anlamında kullanılması şu kurala bağlıdır: Mahkûm aleyhin gerçekleşmesi kesinlik taşıyorsa bu durumda mazi fiil, gelecek zaman anlamında kullanılmaktadır.
Bu ayette bulunan emr kelimesi, helak ya da kıyamet anlamına gelmektedir.
Kıyametin ya da toplu helakin meydana gelişi geçmiş zamanda olmadığına göre geldi formundaki fiil ‘gelecektir’ anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla اَمْرُ kelimesinin ‘geldi’ anlamında kullanılması, emrin gerçekleşeceğinin kesinliğini ifade etmektedir.
Kıyamet sahnelerinden birinin anlatıldığı وَجَٓاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفاًّ صَفاًّۚ (Fecr Suresi, 21) ayetinde yukardaki kurala ilave olarak Kur'an’ın farklı bir dil özelliğini görmek mümkündür. Burada da geldi fiili, gelecek anlamında kullanılmıştır. Dikkat çeken yön ise bu ayette geldi ifadesi َاَتٰٓى fiili ile ifade edilirken, Fecr Suresinde جَٓاءَ fili ile anlatılmaktadır. Bu iki fiil arasında şöyle bir anlam farklılığı bulunmaktadır: جَٓاءَ fiili kesinlik anlamı taşımakta iken َاَتٰٓى fiili şüphe anlamı barındırmaktadır. Kıyametin kopuşu kesin olduğundan ikinci ayette جَٓاءَ fiili kullanılmıştır. Ancak ihtimal ve şüphe anlamı taşıyan َاَتٰٓى fiili ise muhatapların şüphe ve inkârlarını kapsamak ve ifade etmek içindir. Dolayısıyla َاَتٰٓى fiilinin kullanılmasıyla ayet, “Allah’ın emri gelecektir ancak bunun ne zaman olacağı gaybî bir bilgidir.’’ anlamını ifade etmektedir. (Harun Bekiroğlu, Kur’an’da Bir Anlatım Sanatı Olarak Muhakkaku’l‐ Vukû‘ Ke’l‐Vukû‘ Prensibi)
اَمْرُ اللّٰهِ [Allah’ın emri]’nden kasıt; şirk üzere olan ve O’nun Resulünü yalanlamaya devam eden kimseler için hazırladığı cezasıdır. Allah'ın emri geldi. Buradaki اَمْرُ kelimesi امور’ un tekili yani Allah'ın ilâhlığı gereğince işler manasına “emr” olması muhtemel olduğu gibi اوامر ’in tekili yani Allah'ın nefsi gereği, hüküm ve fermanı manasına “emr” olması da muhtemeldir. Ve ikisiyle de tefsir edilmiştir. Birinci durumda maksat, kâfirlere vadedilmiş olan azap veya kıyamettir. Fakat bu şekilde geldi demenin, gelmek üzeredir, gelmektedir, geliyor manasına mecaz olması gerekir. فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ [Onu acele istemeyin!] buyurulması da buna ipucu olur. Çünkü gelmiş olsaydı emri gerçekleşirdi. Meydana gelmiş bir şeyi acele istemek de imkânsız olurdu. İkinci durumda ise onun meydana gelmesini gerektiren Allah'ın hükmü geldi demek olacağından gerçek manası üzeredir. Ancak zamirinde bir istihdam gözetmek gerekir. Ve bu şekilde iki mananın ikisi de göz önünde bulundurulmuş olur. Yani Allah'ın emri ve fermanı geldi, şimdi onun acele gelmesini istemeyiniz. O emrin kapsamını istemekte acele etmeyiniz, olacaklar olacak, müşrikler kahrolacak. Yüce Allah onların şirk koşmalarından münezzeh ve yücedir. Bundan dolayı Allah katında şefaatçilerimiz olur diye tapıp Allah'a ortak koştukları şeylerin hiçbirisinin onları Allah'ın emrinden kurtarmasına imkân yoktur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُۜ
İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cümle, takdiri إن طلبتم الأمر [Bu işi istiyorsanız…] olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَهُ ifadesi, takdiri نسبّح (Tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)
وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle تَعَالٰى fiiline mütealliktir. Sılası olan يُشْرِكُونَ , hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sılanın muzari fiil sıygasında gelmesi şirk koşmanın bir defaya mahsus olmadığını ve zaman içerisinde tekrarlandığını göstermektedir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artırır.
تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı ألعلْوٌ yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu hakkında ألعلْوٌ istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212)
سُبْحَانَهُ - تَعَالٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
سُبْحَانَهُ cümle-i mûteriza olup zalimlerin iddialarının batıl olduğunu açıklar. Ebüssuûd şöyle der: سُبْحَانَ kelimesinin سبح ’dan türemiş, تفعيل kalıbına nakledilmiş ve masdara dönüşmüş olmasında kimseye gizli kalmayan belli bir tenzih ifadesi vardır. Manası şöyledir: “Allah'ı O’na yakışır bir şekilde tenzih ederim.” (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Rum/40)
عَمَّا يُشْرِكُونَ [Onların ortak koştukları şeylerden] ayetinin, “onların şirk koşmalarından” anlamında olduğu söylenmiştir. Ayetteki “şeyler” kelimesinin; “kimse” anlamında olduğu da söylenmiştir ki O, kendisine ortak koşulan kimselerden yüce ve münezzehtir, anlamına gelir. (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)
يُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ اَنْ اَنْذِرُٓوا اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاتَّقُونِ ٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يُنَزِّلُ | indirir |
|
| 2 | الْمَلَائِكَةَ | Melekleri |
|
| 3 | بِالرُّوحِ | ruh ile |
|
| 4 | مِنْ | -nden (olan) |
|
| 5 | أَمْرِهِ | emri- |
|
| 6 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 7 | مَنْ | kimseler |
|
| 8 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 9 | مِنْ | -ndan |
|
| 10 | عِبَادِهِ | kulları- |
|
| 11 | أَنْ | diye |
|
| 12 | أَنْذِرُوا | uyarsın |
|
| 13 | أَنَّهُ | muhakkak |
|
| 14 | لَا | yoktur |
|
| 15 | إِلَٰهَ | ilah |
|
| 16 | إِلَّا | başka |
|
| 17 | أَنَا | benden |
|
| 18 | فَاتَّقُونِ | benden korkun |
|
يُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ اَنْ اَنْذِرُٓوا اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاتَّقُونِ
Fiil cümlesidir. يُنَزِّلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْمَلٰٓئِكَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِالرُّوحِ car mecruru الْمَلٰٓئِكَةَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; مصحوبة بالوحي (Vahiy eşliğinde) şeklindedir.
مِنْ اَمْرِه۪ car mecruru الرُّوحِ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl, عَلٰى harf-i ceriyle يُنَزِّلُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ عِبَادِه۪ٓ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, الرُّوحِ ’den bedel olarak mahallen mecrurdur. اَنْ tefsiriyye veya masdariyyedir. اَنْذِرُٓوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, mahzuf ب harf-i ceriyle اَنْذِرُٓوا fiiline mütealliktir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُ muttasıl zamir اَنَّ ’in ismi olarak mahallen mansubdur. لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ cümlesi, اَنَّ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.
لَٓا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
اِلٰهَ kelimesi لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اِلَّا istisna harfidir. لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir اَنَا۬ mahzuf haberin zamirinden bedeldir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إذا أردتم النجاة في الآخرة فاتّقوني بتوحيدي (Eğer ahirette kurtulmak istiyorsanız benim birliğim dolayısıyla benden sakının.) şeklindedir.
اتَّقُونِ fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نَ vikayedir. Hazf edilen يَ ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bir ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقُونِ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
يُنَزِّلُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَنْذِرُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نذر ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ اَنْ اَنْذِرُٓوا اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِالرُّوحِ car mecruru mefûl olan الْمَلٰٓئِكَةَ ’den, مِنْ اَمْرِه۪ ise بِالرُّوحِ ’den mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan مَنْ başındaki عَلٰى harf-i ceriyle يُنَزِّلُ fiiline mütealliktir. Sılası olan يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf عِبَادِه۪ ve اَمْرِه۪ izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması عِبَادِ ’ye ve اَمْرِ ‘ye tazim ifade etmiştir.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibhâm; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Masdar harfi اَنْ ‘in dahil olduğu اَنْ اَنْذِرُٓوا اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ cümlesi, masdar teviliyle cer mahallinde بِالرُّوحِ ’den bedeldir. Masdar-ı müevvel cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Masdar ve tekit harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ cümlesi masdar tevilinde, takdir edilen ب harfi ile اَنْذِرُٓوا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. اَنَّهُ ’deki zamir şan zamiridir. Daha sonra gelen cümlenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için gelmiştir.
اَنَّ ‘nin haberi olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ , cinsini nefyeden لَٓا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Kasrla tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.
Munfasıl zamir اَنَا۬ , cinsini nefyeden لَاۤ ’nın ismi olan اِلٰهَ ’nin mahallinden veya لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.
لَاۤ ’nın takdiri حق (gerçektir) veya موجود (vardır) olan haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
لَاۤ ve إِلَّا ile oluşan kasr, إِلَـٰهَ ile اَنَا۬ arasındadır. اَنَا۬ mevsûf/maksûrun aleyh, اِلٰهَ sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Allah Teâlâ ilâhlığın sadece kendisine has olduğunu kasr üslubuyla kesin olarak belirtmiştir.
اَنْ müfessiredir, çünkü بِالرُّوحِ kelimesi, قول (söylemek) manasını içeren vahiy manasınadır. Ya da اَنْ mastariyedir, بِالرُّوحِ ’den bedel olarak mahallen mansubdur veya harf-i cerin hazfı ile mansubdur. Bir başka ihtimal de bu اَنْ ’in, انّ ’den tahfif olduğudur.
الرُّوحِ - الْمَلٰٓئِكَةَ - عِبَادِه۪ٓ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مِنْ ’lerin tekrarında, مَنْ ve مِنْ arasında cinas ve reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
“Cenab-ı Hak, bu ayetteki الْمَلٰٓئِكَةَ sözü ile sadece Cebrail (a.s)’ı kastetmiştir.” Vahidî şöyle der: “Müfredi cemi bir kelime ile isimlendirmek, eğer o müfred reis ve lider durumunda olursa caizdir. Bu tıpkı ‘Biz Nuh'u da kavmine (peygamber olarak) gönderdik.’ (Nuh Suresi, 1); ‘Biz o Kur’an'ı Kadir gecesinde indirdik.’ (Kadir Suresi, 1) gibidir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الرُّوحِ kelimesinde istiare vardır. Çünkü buradaki الرُّوحِ ile kastedilen insanlara (halk) hayat vermeyi, hakkı açıklamayı içeren vahiydir. Yüce Allah’ın [Onun gibi sana da bir kısım buyruklarımızı içeren bir ruh vahyettik. (Şura Suresi, 52)] sözü ve yine O’nun Mesih -selam ona olsun- hakkındaki [Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah’ın resulu, Meryem’e söylediği kelimesi ve O’nun katından verilmiş bir ruhtur. (Nisa Suresi, 171)] sözü de bunun gibidir. Burada Allah Teâlâ bu manaya göre İsa’yı “ruh” diye anmıştır. Çünkü ümmetinin hayatı ve şeriatının bekası ancak onun sayesinde mümkün olmuştur. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)
فَاتَّقُونِ
İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cümle, takdiri إذا أردتم النجاة في الآخرة (Eğer ahirette kurtulmak istiyorsanız ...) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَاتَّقُونِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Fiilin sonundaki mef’ûl olan mütekellim zamiri, haşyeti artırmak ve fasılaya riayet kastıyla hazf edilmiştir. Zamirin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَاتَّقُونِ [Benden korkun] cümlesinde iltifat sanatı vardır. Azabı acele isteyenlere, üçüncü şahıstan birinci şahsa dönüş yoluyla hitaptır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayet vahyin melekler aracılığı ile indiğine ve esas maksadın da ilim kabiliyetinin kemâl derecesi olan tevhit olduğuna vurgu yapmakta, amel gücünün zirvesi olan takva emrine işaret etmekte ve peygamberliğin Allah vergisi olduğuna dikkat çekmektedir. Ondan sonraki ayetler de onun birliğinin delilidir; şöyle ki onlar Allah Teâlâ âlemin asıllarını ve fer’ lerini hikmet ve maslahata uygun olarak var edendir. Eğer bir ortağı olsa idi o da bunlar gibi yapardı, o zaman da birbirlerine mani olurlardı. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ تَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ٣
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ
Fiil cümlesidir. خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. السَّمٰوَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar.
الْاَرْضَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. بِالْحَقّ car mecruru خَلَقَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
تَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Fiil cümlesidir. تَعَالٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. مَا müşterek ism-i mevsûl عَنْ harf-i ceriyle تَعَالٰى fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يُشْرِكُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُشْرِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُشْرِكُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ifadesinde tağlîb sanatı vardır. Yer, gök ve ikisi arasındaki herşey anlamındadır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. Semavat yeryüzünü de kapsadığı halde semavata الْاَرْضِ ‘nın atfedilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
بِالْحَقّ car mecruru خَلَقَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
خَلَقَ - الْحَقّ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Önceki ayetteki müfred mütekellim zamirinden, bu ayette gaib zamire iltifat edilmiştir.
تَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle birlikte تَعَالٰى fiiline mütealliktir. Sılası olan يُشْرِكُونَ , hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sılanın muzari fiil sıygasında gelmesi şirk koşmanın bir defaya mahsus olmadığını ve zaman içerisinde tekrarlandığını göstermektedir. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı ألعلْوٌ yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu hakkında ألعلْوٌ istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212)
Allah Teâlâ, göklerin ve yerin hâdis olduğuna dair yaratıp takdir etme ile hüccet getirince, bunun hemen peşinden “O, eş tutmakta oldukları şeylerden yücedir.” buyurmuştur. Bununla şu kastedilmiştir: Göklerin ve yerin kadîm olduğunu söyleyenler, sanki, Allah'ın ezelî ve kadîm olma vasfında müşterek olan bir şeriki, Allah'a ortak koşmuşlardır. Bu sebeple Cenab-ı Hak kendisini bundan tenzih etmiş ve kendisinden başka kadîm bulunmadığını beyan buyurmuştur. Bu izahımızla surenin başındaki, “O, onların eş tutmakta oldukları şeylerden münezzehtir.” (Nahl Suresi, 1) ifadesinden elde edilmek istenen mananın, burada bu kelimenin zikredilmesinden elde edilmek istenen manadan başka olduğu ortaya çıkmış olur. Çünkü bu ifadenin burada zikredilmesinin maksadı, “Putların, azabı kendilerinden def etme hususunda, o kâfirlere şefaatçi olabileceğini" söyleyen kimselerin görüşünü iptal etmektir. Yine bundan maksat, maddelerin kadîm, göklerin ve yerin ezelî olduğunu söyleyenlerin görüşünü iptal etmektir. Böylece Allah Teâlâ ezeliyet ve kadîm oluşta, başkasını kendisine ortak koşmaktan kendisini tenzih etmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ ٤
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
Fiil cümlesidir. خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْاِنْسَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ نُطْفَةٍ car mecruru خَلَقَ fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا mufacee harfidir. اِذَا ‘ isim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasında mufacee harfi olur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَص۪يمٌ haber olup damme ile merfûdur. مُب۪ينٌ kelimesi خَص۪يمٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٌ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَص۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ cümlesi, atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نُطْفَةٍ ’deki nekrelik, azlık ve tahkir için olabilir.
اِذَا , isim cümlesinin önüne geldiğinde müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle فَ ile birlikte kullanıldığı zaman cümleye, “ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum” anlamları katar. Yani insanın kendisine yapılan iyiliğe karşılık böyle yapması beklenmez ve bu iş aniden olmuştur, demektir.
مُب۪ينٌ kelimesi خَص۪يمٌ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
خَص۪يمٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Yine sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade eden مُب۪ينٌ , mevsûfu olan خَص۪يمٌ ‘nun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Bu iki kelime arasında muvazene sanatı vardır.
İnsanın, nutfenin yaratılmasından hemen sonra hasım oluşu, onun daha sonraki haline işaret eder. Kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Aynı Yusuf’un (a.s) kıssasındaki “Kendimi şarap sıkarken görüyorum.” sözü gibi. (https://tafsir.app/iraab-aldarweesh/16/4 )
مُب۪ينٌ kelimesi de insanın aklî kuvvetine işaret eder. Hak Teâlâ bu kelimeyi tercih etmiştir. Çünkü insan anlatırken, anlatmadığı zamankinden daha üstün bir derecededir. Çünkü açıklama yapanın aklında birşey zuhur etmiştir ve sonra bu hususu açıklamıştır. O halde ayetteki bir nutfeden kelimesi insanın en düşük haline, apaçık bir hasım ifadesi de en üstün haline işaret eder. Hafâcî'nin haşiyelerinde inkâr harfinin arkasından takip ifade eden فَ harfi ve müfâcee harfi olan اِذَا 'nın gelmesinin, gerekenden farklı olarak taaccübü takviye ettiği yazılıdır. İnsan kelimesinin marife olarak gelişiyle cins manası kastedilmiştir. خَص۪يمٌ kelimesi ile kastedilen ise mutlak olarak ba'sı inkâr eden kafirdir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.363, 364)
خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ [Apaçık aşırı düşman] ifadesindeki lafızlar mübalağa ifade eden kalıplardandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
الْاِنْسَانَ ’deki marifelik, bilinen cinsi ifade eder. Ahd-i zihnîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Düşünmeli ki bir nutfe, bir sperma damlası ne kadar değersiz bir sıvı, ne güçsüz ve zayıf bir şeydir ve ondan bir insan yaratmak ne büyük bir kudrettir. Maddesine bakınca böyle bir damla sümükten oluşan insan, yalnız yüce Allah'ın kudretiyle Allah'ın ona üfürdüğü ruh ile duyu ve irade, konuşma ve fikirlerini açıklamaya sahip kuvvetli bir insan kılığına girer de bir de ne bakarsın o, bir damla spermadan yaratılan mahluk apaçık bir mücadeleci kesilir. Kendini savunma yolunda çok konuşan bir tartışmacı ve mücadeleci haline gelir. Veya aslını unutur da yaratıcısına karşı bile açık bir düşman olur. Ona karşı ortak koşmaya, mantık ve felsefeden bahsetmeye kalkışır. Ve bundan dolayı bütün bu âlemde haksızlık yalnız insanlarda bulunur. Ve onun içindir ki uyarı emri de insanlara yönelir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Felekler ve yıldızlardan sonra maddelerin en kıymetlisi insandır. Binaenaleyh Allah Teâlâ, hakîm bir ilahın varlığına, feleklerin kütlelerini delil getirince, bunun peşinden aynı şeye, insanın yaratılışını da delil olarak zikretmiştir. Bil ki insan, beden ve ruhtan meydana gelmiştir. O halde Allah'ın “İnsanı bir damla sudan yarattı. O buyruğu hakîm bir yaratıcının varlığına, insanın bedeniyle; “(Böyle iken) bakarsın ki o, apaçık bir hasım kesilmiştir.” ifadesi de böyle bir yaratıcının varlığına insanın halleriyle istidlalde bulunmaya bir işarettir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Nutfenin, gerek maddi gerekse müşahedeye göre parçaları birbirine benzeyen bir madde olduğunda şüphe yoktur. Ancak ne var ki bazı tabipler, onun parçalarının gerçekte farklı olduğunu söylemektedirler. Bu böyledir, zira nutfe, dördüncü hazımın neticesinden meydana gelmektedir. Çünkü gıdanın, midede bulunması ilk hazım; ciğerde bulunması ikinci hazım; damarlara geçmesi üçüncü hazım, diğer organlara geçmesi ise dördüncü hazımdir. İşte bu noktada, bir kısım gıdalar, kemiklere geçer ve o kemikte, eşsiz bir tabiat harikası meydana gelir. Et, sinir, damar ve diğerleri hakkındaki sözümüz de aynıdır. Şehvet tahrik olunduğunda, bedeni istila eden o hareket esnasında bütün uzuvlardan bir sıvı çıkar gelir ki işte nutfe budur. Böyle olması halinde nutfe, parçaları ve cüzleri farklı farklı olan bir madde olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَالْاَنْعَامَ خَلَقَهَاۚ لَكُمْ ف۪يهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۖ ٥
وَالْاَنْعَامَ خَلَقَهَاۚ لَكُمْ ف۪يهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۖ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْاَنْعَامَ iştigal üzere mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, خَلَقَ şeklindedir. Sonrasındaki fiil onu tefsir eder.
خَلَقَهَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَكُمْ car mecruru خَلَقَهَا fiiline mütealliktir.
ف۪يهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. دِفْءٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مَنَافِعُ atıf harfi وَ ’la دِفْءٌ ’e matuftur. مِنْهَا تَأْكُلُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la دِفْءٌ ’e matuftur. مِنْهَا car mecruru تَأْكُلُونَ fiiline mütealliktir.
تَأْكُلُونَ fiili نَ ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَالْاَنْعَامَ خَلَقَهَاۚ لَكُمْ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayettteki خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. الْاَنْعَامَ , iştigal olmak üzere mansubdur. Takdiri خلق [Yarattı] olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür.
Cümle mahzufla birlikte, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl fiilden önce gelir ve fiilin sonunda da bu mef’ûle ait bir zamir bulunursa buna iştigal denir. (M.Meral Çörtü, Nahiv, s. 282)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan خَلَقَهَاۚ cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
خَلَقَهَاۚ fiiline müteallık olan لَكُمْ ’un sonraki cümleye dahil olmasına da cevaz vardır. O takdirde خَلَقَهَا ’dan sonra vakıf yapılabilir.
وَالْاَنْعَامَ [Hayvanları da] (deve, sığır ve koyunları) da kelimesi gizli bir fiille mansubdur, onu da خَلَقَهَاۚ لَكُمْ kavli tefsir etmektedir ya da insana atfen mansubdur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)
İnsandan sonra yeryüzünde mevcut maddelerin en kıymetlisi, kendilerine kıymetli kuvveler tahsis edildiği için hayvanlardır. Bu kıymetli kuvveler de zahiri ve batını hislerle, şehvet ve gadabtır. Sonra bu hayvanlar da ikiye ayrılır: a) İnsanların istifade ettiği canlılar. b) Böyle olmayanlar...
Birincisi, ikincisinden daha kıymetlidir. Çünkü canlıların en kıymetlisi insan olunca, insanın kendisinden daha çok ve daha fazla istifade ettiği canlının, hayvanın da başkasından daha kıymetli olması gerekir. Sonra biz diyoruz ki insanın kendisinden yararlandığı o hayvandan, ya insan, yeme, giyme gibi zaruri geçim vesileleri için yararlanır veya böyle olmayıp o ondan ancak zinet vb. gibi zaruri olmayan şeyler hususunda istifade eder. Birincisi ikincisinden daha kıymetlidir ki işte bu kısım, Cenab-ı Hakk'ın الْاَنْعَامَ /davarlar diye bahsettiği hayvanlardır. İşte bundan dolayı bu ayette önce onlardan bahsedilerek “Davarları da sizin için o yaratmıştır.” buyurulmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Enam şu sekiz çift hayvana denilir. Bunlar da koyun, deve, keçi ve sığırdır. Bazen de الْاَنْعَامَ şu üç şeye yani deve, sığır ve davara denilmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ف۪يهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۖ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ف۪يهَا دِفْءٌ cümlesinin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. ف۪يهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. دِفْءٌ muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyhin nekreliği nev, tazim ve kesret ifade eder.
وَمَنَافِعُ , tezâyüf nedeniyle muahhar mübteda olan دِفْءٌ ’a atfedilmiştir.
مِنْهَا تَأْكُلُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. مِنْهَا car mecruru ihtimam ve fasılaya riayet için (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) amili olan تَأْكُلُونَ ’ye takdim edilmiştir.
ف۪يهَا دِفْءٌ [Isıtıcı şeyler vardır] ifadesinden sonra مَنَافِعُ [faydalar] demesi umumun hususa atfı babında ıtnâb sanatıdır.
İnsanların hayvanlardan faydalanma yollarının açıklanması taksim sanatıdır.
دِفْءٌ - مَنَافِعُ - تَأْكُلُونَۖ - الْاَنْعَامَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
4-5-6. ayetlerin مُب۪ينٌ , تَأْكُلُونَۖ , تَسْرَحُونَۖ şeklindeki son kelimeleri arasında seci vardır.
وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۖ [Onlardan bir kısmını da yersiniz…] cümlesinin aslı تَأْكُلُونَۖ مِنْهَا şeklindedir. Ancak مِنْهَا ifadesi öne alınarak tertip değişmiştir. Bu değişimin nedeniyle ilgili Beyzâvî iki vecih zikreder. Buna göre zarfın (şibih cümle) takdim edilmesi ya ayet sonlarının tutması (رؤوس الآي) içindir. Ya da söz konusu evcil hayvanların (deve, sığır, koyun) etinden yemenin geçim için normal bir şey olduğunu, ancak eti yenen diğer hayvanlardan yemenin sadece tedavi ve zevk maksadıyla olduğunu ifade etmek içindir. Müfessirimizin ikinci izahından anlaşıldığına göre zarfın takdimi tahsis ifade etmektedir. Yani âdet olan bu hayvanların etini yemenizdir, bunların dışındakilerin değil. Ancak bu ifade bunların dışındakilerin etinin yenmeyeceği anlamına gelmez. (Süleyman Gür, Kādî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
ف۪يهَا دِفْءٌ [Onda ısıtıcı şey vardır] ısıtıp soğuktan koruyacak, وَمَنَافِعُ [ve faydalar] yavruları, sütü ve binmesi gibi. Bunlara fayda demesi bedellerini de içine alması içindir. وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۖ [Onlardan yersiniz de] yani yenilecek olanını yersiniz; eti, iç yağları ve sütleri gibi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Allah Teâlâ, en’âmı mükellefler için yarattığını bildirince bunun peşinden onlardaki menfaatlerin neler olduğunu sayıp dökmüştür. Bil ki en’âmın faydalarının bir kısmı zaruri bir kısmı ise zaruri değildir. Allah Teâlâ, önce zaruri olanları ele almıştır.
Birinci Fayda: Hak Teâlâ'nın [Bunlarda sizin için ısıtıcı ve koruyucu nice maddeler vardır.] cümlesinin ifade ettiği husustur. Cenab-ı Hak, bu hususu başka bir ayette de zikrederek, “... yünlerinden, yağlarından, kıllarından....” (Nahl Suresi, 80) buyurmuştur. Dil alimlerine göre دِفْءٌ kelimesi, kendisiyle ısınılan elbise anlamındadır. el-Esmaî şöyle der: Dif; ısı, sıcaklık demektir. Nitekim Arapçada, “Şu duvarın difinde, sıcağında otur” denilir yani o duvarın dibinde, (rüzgârdan korunmuş güneş alan kısmında)... Bu kelime hemze hazf edilip de harekesi fe'ye verilmiş دِفٌ şeklinde de okunmuştur.
İkinci Fayda: Ayet-i kerimedeki مَنَافِعُ kelimesinin belirttiği husustur. Alimler, Cenab-ı Hakk'ın bu ifadeyle o hayvanların neslini ve sütünü kastettiğini söyleyerek şöyle demişlerdir: Bu lafız, genel ve umumi bir duruma delalet ettiği halde Allah bu lafızla onların neslini ve sütünü kastetmiştir. Çünkü nesil ve süt ile bazen yeme içmede, bazen para mukabili satmada, bazen de elbise vs. gibi zaruri şeylerle değiştirmek suretiyle istifade edilir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, bütün bunları kapsasın diye bu kısımları, مَنَافِعُ /nice menfaatler sözüyle belirtmiştir.
Üçüncü Fayda, ayetteki “وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۖ /Onlardan yersiniz” cümlesinin ifade ettiği husustur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَكُمْ ف۪يهَا جَمَالٌ ح۪ينَ تُر۪يحُونَ وَح۪ينَ تَسْرَحُونَۖ ٦
وَلَكُمْ ف۪يهَا جَمَالٌ ح۪ينَ تُر۪يحُونَ وَح۪ينَ تَسْرَحُونَۖ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ف۪يهَا car mecruru mahzuf hale mütealliktir.
جَمَالٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
ح۪ينَ zaman zarfı جَمَالٌ ’e mütealliktir. تُر۪يحُونَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تُر۪يحُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. وَح۪ينَ تَسْرَحُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
تَسْرَحُونَۖ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
تُر۪يحُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi روح ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَكُمْ ف۪يهَا جَمَالٌ ح۪ينَ تُر۪يحُونَ وَح۪ينَ تَسْرَحُونَۖ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki ف۪يهَا دِفْءٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَمَالٌ , muahhar mübtedadır. Mübtedanın nekreliği, nev, tazim ve kesret ifade eder.
ف۪يهَا car-mecruru, جَمَالٌ ‘ün mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
جَمَالٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Zaman zarfı ح۪ينَ ’nin müteallakı جَمَالٌ ’dur. Bu kelimenin masdar kalıbında olması, müteallık almasını mümkün kılmıştır.
Muzâfun ileyh konumundaki تُر۪يحُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ح۪ينَ تَسْرَحُونَ terkibi makabline tezat nedeniyle atfedilmiştir.
Az lafızla çok anlam amacına matuf izafet terkibindeki bu ifadelerde fiillerde muzari sıyganın tercih edilmesi, anlama hudûs, teceddüt ve istimrar anlamı katmıştır. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ح۪ينَ ’nin tekrarında cinas ve reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Güzelliğin salıvermek ve toplamak zamanlarında olduğunun belirtilmesi taksim sanatıdır.
تُر۪يحُونَ [Akşam çeviriyorsunuz] ile تَسْرَحُونَ [Sabahleyin salıveriyorsunuz] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Hayvanlarda insanlar için birtakım faydalar bulunduğundan bahseden ayetler grubu içerisinde yer alan bu ayette, onların sağlıklı, besili, güzel yürüyüşlü manzaralarını izlemenin de onların güzelliğinden faydalanma olacağı ifade edilmektedir. Ayetle ilgili “özellikle akşam ve sabah vaktinin zikredilmesi o iki vakitte barınaklarının etrafı süslendiği ve sahipleri onları gören halkın gözünde büyüdüğü içindir” tarzında bir açıklama yapan Beyzâvî, ح۪ينَ تُر۪يحُونَ; [akşamleyin getirirken] lafzının ح۪ينَ تَسْرَحُونَ ; [sabahleyin salıverirken] ifadesinden önce zikredilmesini son derece ince bir belâğî sırra bağlayarak şöyle der: “Hayvanların otlaktan dönmelerini sabahleyin meraya gitmeden önce zikretmesi, süsün onda açık bir şekilde görülmesindendir; çünkü karınları doymuş, memeleri şişmiş vaziyette dönerler.” (Süleyman Gür, Kādî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Dünyaya dalan ve kendisini yaratan Rabbi için yaşamaktan uzaklaşan kul; iç aleminde yolculuğa davet edilirmiş. Duymazdan gelirse yazık, icabet ederse haline şükürmüş.
Kalbiyle karşı karşıya oturtulur, hakikat yolculuğuna çıkartılırmış. İç alemini dinleyen kul; zihnini dünyayla ne kadar meşgul ettiğine şaşırır. Düşünmenin kıymetini farkedermiş.
Tefekkür alemine daldıkça, dünyaya dair her şey dağılır, yakasını bırakırmış. Nefsani hırsların, heveslerin ve öfkelerin hiçbir değeri kalmazmış. Kendini kalbinin nasihatlerine bırakır ve hakikat ağacının gölgesinde dinlenirmiş:
Ey insan! Daha dün kendine bakamazken, yarın ne halde olacağını bilmezken. Daraldığında ne yapacağını şaşırırken, başın sıkıştığında ‘yardım ya Rab!’ derken. Neyine güvenerek Rabbinden uzaklaşır ve nankörlük edersin.
Göklerde ve yerde ne varsa, Allah’ındır. Yüzünü nereye dönersen dön, Allah oradadır. Hangi halin içine düşersen düş, Allah haberdardır. Hangi çıkmaz sandığın sokağa girersen gir, bu alemde her şey geçicidir.
Nasıl bir insan olursan ol; sen de Rabbinin yoluna davet edilenlerdensin. Kendini nasıl görürsen gör; Rabbinin rızası için yaşadığın kadar değerlisin. Yolun neresinde olursa ol; nefes aldığın sürece senin de dönüş fırsatın vardır. Yeter ki davete icabet et, yeter ki Rabbinin sınırlarına riayet et ve Allah yolunda yarışanlardan ol.
Ey bildiğim bilmediğim her şeyi yaratan Allahım! Senden başka ilah olmadığına iman ederim. Gördüğüm, işittiğim ve şahit olduğum her şeyde; beni, Seni hatırlayanlardan ve Seni ananlardan eyle. Senin yolunda, Senin razı olduğun kullarınla yarışanlardan ve Sana kavuşanlardan eyle.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji